Bilkent Üniversitesinden parlak buluş

Günümüzde 50-100 Gbyte ile sınırlı olan DVD kapasitelerinin en az bin kat arttırılabilecek bir teknoloji geliştiriliyor!

Bilkent Üniversitesi Nanoteknoloji Araştırma Merkezi’nde (NANOTAM), görüntü veren ve kayıt yapan DVD’lerin kapasitelerini günümüzdekinden binlerce kat arttıracak yeni bir teknoloji geliştirildi.

Bilkent Üniversitesi NANOTAM Başkanı Prof. Dr. Ekmel Özbay’ın başkanlığında doktora öğrencileri Özgür Attila Çakmak ve Koray Aydın tarafından geliştirilen nanoteknoloji tabanlı meta malzemeler, yeni nesil DVD’lere uygulanırsa, bir DVD’ye binlerce filmin kaydedilmesi mümkün olacak.

Yeni teknoloji, dünyanın en prestijli bilim dergilerinden “Physical Review Letters” dergisinde yayımlandı.

Prof. Dr. Özbay, çalışmayla ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, DVD teknolojisinde kullanılan temel prensibin DVD yüzeyine uygulanan ışığın bilgiyi yazmasına ve okumasına bağlı olduğunu ve bu durumda bir DVD’ye daha fazla bilgi yazmak için ışığın mümkün olduğunca küçük bir noktaya odaklanması gerektiğini anlattı.

Fizik kurallarına göre ışığın dalga boyundan daha küçük boyutlarda odaklanamadığını belirten Özbay, bu nedenle günümüzün en yüksek kapasiteli Blu-Ray DVD’lerinde bile elde edilebilecek en yüksek saklama kapasitesinin bu “doğa kanunu” ile sınırlı olduğunu belirtti.

Bilkent Üniversitesi NANOTAM’da geliştirilen metamalzemelerin doğada rastlanmayan özelliklere sahip olduklarını dile getiren Özbay, şöyle konuştu:

“Bu anlamda ‘sihirli’ olarak da nitelendirilen metamalzemeleri kullanarak dalgaboyundan çok daha küçük bir alandan geçen ışık miktarını binlerce kat arttırabilen yeni bir teknoloji geliştirdik. Bu yeni teknoloji sayesinde dijital bilgiler DVD’lere çok daha küçük alanlara yazılabilecek ve var olan bilgi depolama kapasiteleri binlerce kat arttılabilecek.”

“TEKNOLOJİ BÜYÜK YANKI UYANDIRDI”

Günümüzde 50-100 Gbyte ile sınırlı olan DVD kapasitelerinin en az bin kat arttırılabilecek bir teknolojiyi geliştirdiklerini bildiren Özbay, “Yaptığımız bilimsel araştırmalar sonucunda ışığın doğadaki davranışını değiştirdik. Yani sihirli özelliklere sahip yeni bir nanomalzeme geliştirdik ve bu malzemeyi kullanarak ışığın çok küçük bir alandan geçebileceğini gösterdik. Dünyanın önemli dergileri arasında bulunan ‘Physical Review Letters’da yayımlanan bu çalışmamız bu konuda büyük yankı uyandırdı” diye konuştu.

Türkiye’de kullanılan tüm DVD’lerin okuyucu ve kayıt teknolojilerinin yurt dışı kaynaklı olduğunu anımsatan Özbay, “Ne yazık ki şu aşamada geliştirdiğimiz bu teknolojiyi Türkiye’de değerlendirebilecek bir şirket bulunmuyor” dedi.

Prof. Dr. Ekmel Özbay, çalışmalarıyla süper DVD’lerin üretim yolunun açıldığını, böylelikle bir DVD’ye binlerce filmin aynı anda kaydedilebileceğini bildirdi. (Milliyet)

 

farkındalık

Akla gelen ilk sorudur.Neden bu sitedeyiz? Kendimizce cevaplarımız vardır bize mantıklı gelen ama bir başkası için komik hatta günümüz tabirinde ,ezikçe.İşte öykünün kurgusu burada oluşmaya başlar.Karakterlere ruh verilir. Bu site minik hikayelerimize böyle girer.

Arka arkaya sıralıyalım.Zamanım çok, sevgilim yok, sevgilim var ama ona söyleyecek karizma sözlerim yok,bilgim var ama paylaşacak arkadaşım yok, arkadaşım var ama aradağım kapasiteleri yok,kapasitem var ama hava atacak yerim yok...
İşte küçük hikayeleri yazmaya başladığımda böyle düşünüyordum.Ayrıntılar...Beni yanıltan en büyük nokta bu olmuştu.Oysaki durup ciğerlerimi oksijen ile doldursam beynimde glikozlar biraz yansa anlayacağım.Bu sitedeyim çünkü bilgisayarım var.İnternetim var.Yada net cafeye verecek bir kaç kuruşum var.En basiti bu.İşte böyle başlıyor bu sitednin hayatımıza girişi.Gerisi sırayla geliyor.Ruh halinize ,ilgi alanlarınıza, hayal dünyanıza,bilinç altınıza,dış dünyanıza...kısacası size bağlı olarak.

Siz niye bu sitedesiniz?

Yüreğini Tanımak!

CC’nin, 1961 yılında DJ tarafından çömez olarak kabul edildikten sonraki yaşadıklarını kendince bir dizgeyle ( ve antropolog kimliğiyle) sunma çabasında olduğu ilk kitaptan bazı izlenimlerimi aktarmak istiyorum.

Nedense peyote konusunu aklına takmış olan CC, bu bitki ve etkileri konusunda bilgi edinebilmek için pek çok kereler DJ’ye sorar ancak O buna yanaşmaz. Muhtemelen bu yaklaşım CC’nin merakını tahrik etmiştir ve bu isteğini sık sık dile getirir, işte onlardan biri şöyle:

“Peyoteyi öğretir misin bana Don Juan?”

“Neden istiyorsun böyle bir öğrenime girişmeyi?”

“İçimden öğrenmek geliyor da ondan. Salt istemiş olmak yeterli bir neden değil midir?” (Sibel’in notu: neden sorusunun tamamıyla yanlış anlaşıldığını görüyoruz bu cevapta, CC sanki “neden” kelimesini izinle karıştırmış gibi. Oysa bunu yapmayacak denli akla ve dil bilgisine sahip. O halde burada O sadece “neden” sorusunun gerçek cevabını saklamak için bu kaygan yola başvuruyor ve bunun DJ’yi kandırabileceğini varsayıyor!)

“Değildir! Yüreğini bir yokla bakalım, senin gibi bir delikanlı böyle bir öğrenime neden girmek istermiş, önce bunu yanıtla.”

“Sen kendin neden öğrendin öyleyse, don Juan?”

“Niçin soruyorsun?”

“Olasıdır ki ikimizin de nedenleri birdir.”

(Sibel’in notu: Bu konuşma ve kayganlık biçimini herhalde tanıyorsunuz, genel bir ismi var mı bilemiyorum fakat ben buna genelde avrupai diyebileceğim; “kendini açık etmeden karşıyı anlama çabası” diyorum, bilimsel değil fakat akademik denilen bir tarzı da anımsatıyor. Ayrıca bu yöntem karşıdaki kişinin anlama kabiliyetini fena halde küçümseyen üstelik empati kavramıyla hiç uyuşmayan bir biçim.)

“Hiç sanmam. Ben Kızılderiliyim. Yollarımız bir olamaz.” 

(Sibel’in notu: DJ burada açıkça ayrımcılık yapıyor, gizlenme telaşı filan yok onun; çünkü fark varsa vardır! Bu bir aşağılama ya da hiyerarşi sorunu değil.)

“Öğrenmek isteyişimin tek nedeni, bilgi edinmektir. İnan bana don Juan, kötü bir amacım yok.”

(Sibel’in notu: Hala diretiyor, bişeyin nedeni “bilgi edinmek” olamaz, çünkü her neden zaten bilgi edinmektir! Kötü bir amacım yok deyişi bile kendi amacından kuşkuyu belli ediyor!)

“Sana inanıyorum. Dumanını çekmiştim.”

“Efendim?”

“Neyse önemi yok. Amaçlarını biliyorum.”

“İçimi mi mi okudun yani?”

“Eh öyle de denilebilir.”

“Demek ki öğreteceksin?”

“Hayır!”

“Kızılderili değilim diye mi?”

(Sibel’in notu: Gizli suçlamayı görüyor musunuz? Zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyor.)

“Hayır. Kendi yüreğini tanımadığın için! Önemli olan, bi işe neden girmek istediğini kesinlikle bilmendir.. Mescalito’yu öğrenmek çok ama çok ağır edimdir. Kızılderili olsaydın, yeterdi istekli olman bi başına. Pek az Kızılderili böyle bi şeyi istemiştir.”

 

Bu konuşmadan çıkarılacak öyle önemli hususlar var ki, üşenmeyip yazdım. Görüldüğü gibi DJ, onun içinde kötülük olmadığını biliyor fakat kötülük nedir? DJ bunu hangi kıstasa göre değerlendirmiştir bunu bilemiyoruz. Fakat belli ki mesele zaten kötülük meselesi değildir.  Kızılderili olmanın ayrımı da son cevabında açıkça ortaya çıktı, diyor ki; Kızılderili bunu isterse neyi istediğini biliyordur, peyoteyi tanıyor ve sonuçlarına katlanmayı göze almıştır. Bu sebeple ancak çok az Kızılderili bunu istemiştir.

DJ’nin bu kısacık (her daim rastlanan) konuşmasındaki dersi; CC’nin kendi yüreğini tanımadığı gerçeğidir. Aslında beyaz adamların/kadınların hemen tamamına yakını aynı durumda, bunu zamanında onların şefleri de açıkça belirtmişti.

Ben buna yıllar önce kendimi ve çevremi gözlemleye gözlemleye, binlerce sayfa ağlayarak yaza yaza bir isim bulmuştum: Samimiyet eşiği!

Açıktır ki, DJ de öğretisini aktaracağı çömezin bu eşiği geçmiş olmasını tercih ediyor. Fakat olayların ilerleyişinden göreceğiz ki, bu kolay değil ve DJ bu eşiğin atlanmasını beklemeksizin yeni bir reçeteye başvuracak; CC’yi kendi silahıyla (kendi merakının altındaki) vuracak.

 

Uzayda yaşam ve UFO’lar var mıdır?

Uzayda yaşam belirtisi
Yeni buluş tartışmaları alevlendirdi…

18.09.2009 14:26
Avrupalı gökbilimciler, bu yılın başında keşfettikleri bir gezegenin Dünya’ya çok benzeyen kayalık bir yüzeye sahip olduğunu açıklarken, bu yeni buluş uzayda hayat olup olmadığı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

Astronomy and Astrophysics dergisine göre, Güneş Sistemi dışında keşfedilen en küçük gezegen olan Corot-7b, Dünya ile benzer özelliklere sahip. Astronomların defalarca yaptıkları gözlem ve ölçümlerde, Corot-7b’nin yoğunluğunun Dünya gibi kayalık olduğunu ispat ettiği görüldü.

Corot-7b, Avrupa Uzay Ajansı tarafından Aralık 2006’da yörüngeye fırlatılan COROT uydu teleskopuyla keşfedilmişti.

Araştırma ekibine başkanlık eden Cenevre Üniversitesi’nden Didier Queloz, bu bilinen ilk kayalık dış gezegenin çevresinin Dünya’dan yüzde 80 daha geniş, beş kat daha ağır olduğunu belirtti.

Ancak Queloz uzayda hayat olup olmaması konusunda yine de temkinli. Bilimadamı, “Dante’nin Cehennemi” diye tanımladığı gezegenin yüzey sıcaklığının 1,000 ile 1,500 santigrat derece olduğunu, bunun da bilinen anlamda yaşama olanak tanımadığının altını çizdi.

YENİ GEZEGENİN ÖZELLİKLERİ

Yeni gezegen, güneşi çevresinde saatte 750 bin km hızla 20 saat sürede dönüşünü tamamlıyor. Dünyanın güneşine en yakın gezegen Merkür ise Güneş etrafında dönüşünü 88 günde bitiriyor.

Dünya’nın Güneşi çevresinde döndüğü gibi başka yıldızların yörüngesinde gaz devi 330 civarında dış gezegen keşfeden bilim adamları, bunların büyük bölümünün Yerküre’den 17 kat büyük Neptün gezegeniyle benzerlik taşıdığına işaret ediyor.

Dünyanın komşusu gökadada bulunan yeni gezegen, güneşinden sadece 2.5 milyon km, Dünya’dan ise 500 ışık yılı uzakta yer alıyor.

Keşiflerini “süper Dünya” dış gezegen kategorisine sokan bilim adamları, ilk kez bu kadar küçük bir dış gezegenin yoğunluğunun ölçüldüğünü ve bulguların, böylesine küçük bir gezegenin kütle ve yoğunluğu konusunda somut kanıtlar sunması açısından önemli olduğunun altını çiziyor.

Fransız Uzay Kurumunun başını çektiği COROT projesi, ESA, Avusturya, Belçika, Almanya, İspanya ve Brezilya’nın katkılarıyla yürütülüyor.

AA

Gitmek

Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.

“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun… İstemek de güzel.
Can YÜCEL