Spinozacılık

Spinozacılık

   Bir Hayat

Spinoza, çağdaş yorumcularından Antonio Negri’nin yazdığı gibi çağının bir “anomali”sidir. Üstelik, 17. yüzyıl Hollanda’sı gibi bir başka anomalinin içinde yaşamaktadır — din savaşlarıyla ve despotik-merkantilist rejimlerin iktidarları altında sarsılan Avrupa’nın “en özgür”, dolayısıyla en hoşgörülü diyarı… Spinoza, üçüncü kez de anomalidir –o dönemin Amsterdam’ında, bir kaç kuşaklık bir geçmişe sahip, muhtemelen ya ıspanyol ya da Portekiz göçmeni bir Yahudi ailesine doğmuştur. Çok değil 23 yaşında, dinsel ve ticari eğitim aldığı sinagog mektebinden, dahası cemaatten ve hayattan ihraç edilir. Başından geçen bir aforozdur –ve korkunçtur, çünkü hiç bir Yahudi genci, “doğal bir tüccar” olarak, onunla herhangi bir ticari ilişkiye giremeyecek, sokakta ona dört metreden fazla yaklaşmayacak, yazdığı hiçbir şeyi okumaya kalkışmayacaktır. Artık yalnızdır –Avrupa’nın en “özgür” ve “hoşgörülü” ülkesi Hollanda’nın sunduğu burjuva şanslarını tadabilen gruplardan Kolejlilere (Collegiantes) yaklaşır önce; ardından da Descartes felsefesinden etkilenen bazı entellektüel çevrelere… Amsterdam’ı, özellikle bir Yahudi fanatik tarafından uğradığı hançerli saldırının ardından terketmiştir –söylendiği kadarıyla, “hoşgörüsüzlüğün ne mene bir şey olduğunu” hep hatırda tutabilmek için, hançerle yırtılmış mantosunu da yanında taşıyarak. Tek geçim kaynağı öğrencilik yıllarında eğitimini aldığı “mercek yontuculuğudur”. Seyyardır ve pansiyon benzeri yerlerde yaşamaktadır. Bir dönem kendisini koruması altına alan Van der Ende adlı bir Protestan esnaf ve düşünürün kızı Margerita’ya tutulmuş olduğu söyleniyor. Bu konular oldukça karışıktır ama Spinoza yine kişiliğine uygun bir anekdot vermektedir bize: Evlenmek üzere kızın babası ondan Hıristiyanlığı seçmesini talep etmiş, o ise reddetmiştir… Olayın “gerçek” olması pek muhtemel değildir, ama Spinoza’nın öz yaşamöyküsünün temel bir özelliğini dışavurmaktadır: Bağımsızlık ve zihinsel özerklik… Asosyal biri asla olmadığı için, yavaş yavaş, kendi düşüncelerini yayabildiği bir dostlar ortamı oluşur çevresinde –her meslekten, tiynetten, dinden ve dilden insanlar; hekimler, esnaflar, zanaatkarlar, düşünürler, matematikçiler, tüccarlar… Düşünceleri yavaş yavaş gelişmeye ve yetkinleşmeye başlamıştır –Descartes felsefesini tartıştığı Kısa çalışma’sı ile ılkeler’i… Ardından, Ethica’sını yazmak üzere yarım bırakacağı De Emendatione Intellectus (Zihnin Tamiratı Üstüne) adlı kitabı… Bu kitaplar “kamuya açık” kılınmazlar –bilindiği gibi, sahte adla yayınlanmış Tractatus Theologicus Politicus’undan (Tanrıbilimsel ve Siyasal Otorite Üstüne Çalışma) başka hiç bir kitabı sağlığında yayınlanmadı. Çalışmaları, yine de “dostlarının malıdır.” Yavaş yavaş ün kazanmaya başlar. Düşünceleri Avrupa ölçekli yayılmakta ve lanetlenmektedir. O sıralar Prusya Elektörü’nün üniversitesinde, özel hoca olarak ve iyi bir para karşılığında ders verme üzere bir davet alır: Bir Spinoza anekdotu daha –elektörün danışmanı Fabritius, “değerli bay Spinoza”nın “kamusal olarak kurulmuş düzene ve resmi kamusal dine aykırı düşen öğretilere” rağbet etmeyeceğinden “emindir”. Spinoza ise nazik cevabında teklifi reddederken anlaşılan bundan hiç de “emin” değildir: “Majestelerinin ‘kamusal olarak kurulu’ öğretilerinin “sınırlarının” nereye kadar düşünmesine izin vereceğinden, “kamusal olarak ders vermesinin” kendisini adadığı düşünme ve felsefe çabasından ne ölçüde feragat etmesini gerektireceğinden asla “emin” değildir. ıkincisi, anlaşılan Elektör hazretleri Spinoza’nın düşüncelerinin “gelecekte ne olacağını” daha şimdiden “bilmektedirler”. Bu yüzden kalkıp gelmesine gerek yoktur. Son olarak, “görüşlerini ve öğretilerini yayma şansı” kendine tanındığı için verdiği dersler karşılığında para alması hiç de yakışık almaz. Öğrencilerinden para almaması gerekir bir öğretmenin, aksine onlara para vermelidir… Ve Spinoza’nın cebi her zaman delik olmuştur…

Yalnızca dostlarıyla paylaştığı yalnızlığını sürdürür… Ana kitabı Ethica’sını bitirir… Bir ara casuslukla suçlanır. Leibniz tarafından ziyaret edilir ve ona Ethica’sının bir nüshasını verir. ıleride Leibniz Spinoza’yı ziyareti konusunda sorgulandığında “onun neler yaptığını denetlemek amacıyla” böyle bir ziyaret yaptığını söyleyecektir. Koruyucuları De Witt kardeşler, isyancı bir güruh tarafından sokakta paralandığı zaman ilk ve son kez “soğukkanlılığını kaybederek” sokaklara fırlayıp bağırıp küfretmeye başlar. Evine dönmeye, pansiyon sahibi tarafından zorlukla ikna edilir…

1774 yılında aniden veremden ya da muhtemel bir akciğer hastalığından (cam yontma zanaatının bir mirası) öldüğünde geriye belirsiz miktarda yayınlanmamış yazı, kitap ve mektup bırakmıştır. Dostları bunların bir kısmını azar azar yayınlayarak onun “kötü ününe” katkıda bulunurlar –Leibniz Spinozacılığı yok etmek için elinden geleni yaparken, Locke, Hume gibi düşünürler de dahil olmak üzere hemen herkes onu lanetlemekte ağız birliği içindedirler. Bayle Felsefe Sözlüğü’ndeki Spinoza makalesinde son ve kesin darbeyi vurur: Spinoza, bir asır boyunca artık “üzerinde düşünülmemesi”, “hatırlanmaması” gereken bir düşünürdür.

  1. yüzyılın sonlarında Alman Romantikleri Spinoza’yı yeniden “keşfederler”: Lessing, özellikle de Goethe… Spinoza evrensel bir uyumun dünyasıdır artık –Sturm und Drang’ın cehennemi gidişatından ve tinsel aşırılıklarından bunalan Romantiklerimiz, belli bir yanlış anlama dozuyla, hayranlık duydukları Spinoza’yı yüceltirler –akıl ile duygular dünyası arasındaki uzlaşmanın doruk noktası, hiç değilse anahtarı olarak Spinozacılık…

Alman Romantiklerinin çağdaşı Hegel ise, onlardan farklı olarak, iyice ikiyüzlüdür. Spinoza’yı kabul etmiş görünür ve her fırsatta “över”: Spinozacı olmadan filozof olunamaz… Spinoza erdemin simgesi değil, ta kendisidir… Buna karşın, Jena döneminden başlayarak Spinoza’yı ciddi bir takibat altında tutar –ne yapıp edip bu tuhaf ölçüde etkili ve sistemli düşünceyi altetmek, artık onunla işi bitirmek zorundadır. Mantık Bilimi’nin “Ölçü” başlıklı bölümünde bütün köprüleri attığına nihayet kanaat getirir: Bu adamın “olumluluğu” o kadar ölçüsüzdür ki, hiç bir şeyin “yadsınmasına” olanak bile tanımamaktadır. Bu adam her yeri o kadar Tanrıyla doldurmaktadır ki, insanın özgürlüğü gibisinden bir düşünceyi ta baştan yasaklamaktadır. Nihayet, Spinozacı olmadan filozof filan olunamaz ama, Spinoza’yla kalırsak “modern” olamayız…

Spinoza günümüz düşünce dünyasının içine bir kez daha doğmaktadır: Önce, Merleau-Ponty’nin deyimiyle “ufak akılcılık” geleneği hatırlar onu*. Sonra Nietzsche, düşüncelerinin bütün önemli noktalarında aslında bunca yıldır Spinozacı olmuş olduğunu itiraf eder. Ardından, Althusser (ve ardılı Macherey) Marx için (daha doğrusu Marksizmi ‘Hegelci diyalektikten arındırmak’ için) ünlü “dolaşmasını” Spinoza güzergahından geçirir. Toni Negri gibi bir “ıtalyan Marksisti” Spinoza’yı yalnızca bir “dolaşma aracı” olarak değil, “vahşetin bir çağrısı”, devrimci şiddetin doruğu olarak onaylar. Son olarak Deleuze, Spinoza’nın “tüm filozofların hükümdarı” olduğunu yazar –hayatı ve eseri felsefeler arasında bir felsefe değil, felsefe adı verilen şeyin ta kendisidir…

Ulus Baker

http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=8,79,0,0,1,0

-devam edecek-

Batıl İnançlar

Alttaki yazi Francis Bacon’in 1597 tarihinde yazmaya basladigi “Denemeler” (ya da “Ahlaka ilişkin uygulamalı öneriler”) adli eserinin 1625 yilindaki son baskısının Elif Günçe çevirisi ile “Morpa Kültür yayınları”ndan “Felsefe dizisi” altinda ISBN 975-284-025-6 seri numarasi ile 2004 senesindeki 2. baskısından alıntıdır.

Batıl İnanç Üzerine (Sayfa 63 Bölüm 17)

Tanrı ile ilgili hiçbir inanca sahip olunmaması, ona layık olmayan bir inanca sahip olmaktan çok daha iyidir. Çünkü ilki inançsızlık, ikincisi ise küfür anlamındadır. Batıl inanç aslında Tanrı’nın aşağılanmasıdır. Plutarch’ın bu konuyla ilgili çok yerinde bir açıklaması vardır:

“Elbette insanların, Plutarch gibi bir insanın hiç var olmadığını söylemelerini, Plutarch’ın doğar doğmaz çocuklarını yiyen biri olduguğunu söylemelerine tercih ederdim.” Bu söylem şairlerin Satürn hakkında söylediklerine benzer.

Küfrün Tanrı’ya yönelmiş olmasından dolayı ağırlığının artması gibi, bundan doğan tehlike de insanlar için çok daha büyüktür. Ateistlerin elinde hiç olmazsa mantık, felsefe, doğal duygular, adalet ve iyi bir şöhreti korumak gibi (her ne kadar din eksik olsa da), görünüşte ahlaklı bir değişime önderlik edebilecek şeyler vardır. Oysa batıl inanç hepsini susturur, insan ruhunu tek başına ve sınırsızca egemenliği altına alır. Bu nedenle ateizm asla devlette huzursuzluğa yol açmamıştır, çünkü insanın kendinin ötesinde bir şey görmemesi nedeniyle, yalnızca kendisi ile ilgilenmesini sağlar.

Üstelik Tanrı’yı inkar etmeye eğilimli dönemler (imparator Augustus dönemi gibi), oldukça ahlaklı zamanlar olarak bilinir. Buna karşılık batıl inançlar pek çok devletin çöküşüne sebep olmuştur, çünkü bir “primum mobile”, tüm devlet yapısının üzerine yıkıcı bir şekilde çöken yeni bir temel güç olarak ortaya çıkar. Batıl inançta halk belirleyicidir; bu noktadan sonra bilgeler akılsızları izler ve ters bir sıra ile mantık, nedenleri uygulamalara uyarlar.

Skolastik öğretinin zaferlerini kutladığı Trient’deki kilise toplantısında bazı konuşmacılar, Skolastiklerin, öyle şeylerin varolmadıklarını bildikleri halde, doğa olaylarını açıklayabilmek için yıldızbilimciler gibi eksantrik daireler, episiklonlar ve gökyollarının benzeri şekillerini uydurduklarını isabetli bir şekilde açıklamışlardır.

Aynı şekilde skolastiklerin kilisenin uygulamalarını kurtarmak için bir sürü safsatacı ve karmaşık kalıplar bulduklarını da söylemişlerdir. Batıl inancın sebepleri şunlardır: Nazik ve duyulara hoş gelen kilise alışkanlıkları ve gösteriş; yüzeysel ve yapmacık dindarlıkta ölçüsüzlük; kiliseye sadece yük olan geleneklere abartılı saygı; soylu ruhban sınıfının kendi hırsınz ve kazanç niyetlerine hizmet eden ustalıklı girişimleri; tuhaf yeniliklerin yeni kapısı olan dindar saflıklara ayrıcalık göstermek; sadece kavram kargaşası yaratan, ilahi konuları insani bakış açıları ile açıklama çabaları; sefalet ve sıkıntı ile anılan barbarlık çağının etkileri.

Gizlenmeyen batıl inanç iticidir, çünkü nasıl ki bir maymunun insana benzerliği onun çirkinliğini arttırıyorsa, din ile benzerliği de batıl inancı o kadar itici kılar; yiyeceklerin zamanla küçük kurtlara dönüşmesi gibi, güzel alışkanlıklar ve kilise uygulamaları da bir yığın içi boş geleneğe dönüşür.Ancak bazıları batıl inançtan sakınma çabaları yüzünden daha da fazla batıl inanca tutulur; çünkü bu çaba içindeyken, daha önce kabul edilmiş ve batıl olmaktan çıkmış fikirlerden de uzaklaşır. Bu nedenle, kitlelerin reformisti oynadığı durumlarda sıklıkla olduğu gibi (kötü müshiller misali), kötünün yanında iyiden de vazgeçilmesinden sakınılmalıdır.

Seslerden ibaretmişiz.

Yok anladım sahiden ya da anlamadım senden.
Yok düşmüşüm aslında ya da hep yatay duruyorum
Bİr düşmüşüz aslında ya da hayal görüyoruz topluca
Seslerden ibaretmişiz ya da narsist bir melodimiyiz
Sahi hangi sanatkar ruhun iptidai başkaldırısıydık biz
Sanatının sürreal olgularını açıklayamayan bir acemi gibi
Neden sürtünerek ilerlemeyi seçmişiz ki
Düpedüz züppelik en değerlisi iken
Dur tahmin edeyim istemli değil bunlar
Öylesine kendiliğinden çıkagelmişiz.
Uzaklardan esip gelen yabani tohumlar gibi.
Öylesine işte…

Epica-Sensorium eşliğiyle…

alıntı: http://fethiparisa.sosyomat.com/blog/2282311

Bi kaç gündür düşünüyordum, aslında hepimiz birer melodiyiz, bir şarkıyız evrende diye. Az önce iste versin Google’da arattım benden başka böyle düşünen var mı diye, varmış! 🙂 Yukarıda alıntıladığım şiirimsi, çok hoş, gayet tanıdık. Acaba günbegün orası burası olgunlaşan bir şarkı mıyız, yoksa doğduk öldük aynı şarkı mı? Belki de nota okumayı bilmek lazımdı.

Bu arada “Epica-Sensorium ” u da buldum, bilmiyordum daha önce, şu anda dinliyorum evet oldukça kafa yapıcı 🙂

Şarkıyı dinlerken benim aklıma Etika geldi nedense. Kitap elimde olsaydı da bi daha okusaydım keşke diye hayıflandım. Sipinoza hayranlık verici biri olarak görünmüştü bana. Bi de onu aratayım bakalım ne demişler dedim; İtü sözlükte bulduğum tanım hoş geldi:

“ahlâk” diye çevirebileceğimiz baruch benedict d’espinoza‘nın 1667’de ancak ölümünden sonra “tractatus politicus” ve “gökkuşağı üzerine” adlı iki risalesi ile birlikte basılan en önemli eseridir. eserin tam ismi “ethica more geometrico demonstrata” yani “geometrisinin doğruladığı ahlâk”tır. bu kitabıyla tanrı’nın olmadığını kanıtlamakla itham edilmiş o da bunları büyük bir alaycılıkla reddetmiş ve sadece gülüp geçmiştir.

Son saatinizse eğer?

Konu Başı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1985

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Soru : Eğer gerçekleştiremediğiniz bir şeylerin kaldığını hissedersek ne yapmalıyız?

G. hemen cevap vermedi. Nefes aldı ve şöyle cevapladı:Eğer köpek gibi ölürsen kimin üzüleceğini kendine sor. Ölüm anında kendi bilinçliliğini oluşturup, sana verilen yaşamı tümüyle ve dolu dolu yaşamak için mümkün olan her şeyi yaptığını hissetmelisin. Şu an kendinizle ilgili pek az şey bilmektesiniz. Fakat her geçen gün siz bu kemik torbasını daha da derin kazmaktasınız ve daha  çok öğrenmektesiniz. Her günün ardından , kendinizin – neyi yapmayı başaramadığınızı ve yaptıklarınızdan, bunu aşmak için neleri tekrar yapmanız gerektiğini öğreneceksiniz.Yaşamdan değerli olanların tümünü yaşayan ve : "Şimdi artık ölebilirim" diyen insan gerçek insandır.Herhangi bir günde kendinize :"Bugün hiçbir dileğim olmadan ölebilirim" diyebilmelisiniz ve tüm yaşamınızı böyle yaşamalısınız.Hiçbir zaman yaşamınızın son saatini boşuna yaşamayın, çünkü o sizin en önemli saatiniz olabilir. Eğer onu verimsiz kullanırsanız sonra üzülebilirsiniz.Şu anda hissettiğiniz o ruhsal heyecan size, sizi kesin ölüme götürebilecek büyük güç kaynağı olabilir.  

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Bir sonraki saatinizin son olabileceğini bilerek , gerçek ağzının tadını bilen gibi size getireceği algıları için.
Ölüm sizi çağırdığında buna her zaman hazırlıklı olun Usta, her doyumsuz parçadan son en değerli damlayı nasıl alabileceğini bilir. Yaşamın ustaları olmayı öğrenin.Gençliğimde, ruhların hazırlanması sanatını öğrenmiştim. Yaşamdan onun esansını, onun ince özelliklerini almayı öğrendim. Her şeyde en değerli olanı arayın, inceleri kabalardan ayırabilmeyi başarın. Yaşamın her anından en değerliyi, esansı elde etmesini öğrenen, her değerin bilincine sahip olmaktadır. Herhangi bir yabaninin dünya ile yapacağını, o yapamaz. Belki yaşamın son anında nerede ve kiminle olacağına dair seçme şansınız olmayacaktır, fakat onu ne kadar değerli geçireceğiniz seçimi size kalacaktır.Yaşamdan değerli olanı çekip almak, yüksek bedenleri oluşturmak için gerekli olanlar yemekten, havadan ve intibalardan, cevheri almakla eşittir. Eğer yaşamdan kendiniz için en değerli olanı çekip almak istiyorsanız o bir şekilde sizin iyiliğinize yaramalıdır, kendinize çok azını bırakmak yeterlidir. Kendi üzerinizde başkalarının iyiliği için çalışmanız,yaşamdan kendiniz için en iyisini alma yolunda kurnazca bir yöntemdir. Eğer son saatinizden kendiniz tatmin olmayacaksanız , yaşamınızın bütününden memnun olmayacaksınız
demektir; tekrar ölmek demek, bir daha tekrarı olmayan bir şeyi deneyimlemektir. Çok değerli zamanımızı boşa harcamak demek, kendinizi yaşamdan, en değerliyi çekip almaktan mahrum etmek demektir. Bu dünyada baştan sona yaşamak, Mutlak olanın bir tezahürü daha demektir. Tüm yüce filozoflar kendi yaşamlarının son saatine kendilerini çok titiz hazırlıyorlarmış. Şimdi ben size yaşamınızın son saatinin gelişine hazırlanmanız için egzersiz vereceğim.  

 Gurdjieff- Aziz olan için Sohbetler

-devam edecek-

Şirin Karakterleri-1

 Şirinler, Belçikalı (babası İngiliz) çizer Peyo’nun oluşturduğu çizgi roman ve animasyon dizinin ortak ismi. 1958‘de Pierre Culliford tarafından Çizgi roman olarak ortaya çıktı.

Şirin Baba le Grand Schtroumpf Çizgi roman + Çizgi film Don Messick
Şirin Baba, Şirinlerin lideridir ve kırmızı kıyafetleri ile beyaz sakalı sayesinde diğer şirinlerden kolaylıkla ayırt edilebilir. Kötü bir durum söz konusu olduğunda Şirin Köyü’ndeki herkes Şirin Baba’ya danışır. Şirin Baba, büyü ve iksir yapımında oldukça başarılıdır
Şirine La Schtroumpfette Çizgi roman + Çizgi film Lucille Bliss
Şirine, Şirin Köyü’ndeki üç kızdan biri ve en eskisidir. Şirine, yüksek topuklu ayakkabılar ile etekli elbise giyer ve saçları sarı, kirpikleri uzundur. Olaylar karşısında diğer Şirinlerden daha hassastır. Şirin Baba da dahil pek çok Şirin, Şirine’ye aşık olmuştur. Şirine, aslında Gargamel tarafından Şirinleri yok etmek için yaratılmıştır. Şirin Baba bir büyü yaparak Şirine’nin iyi bir Şirin olmasını sağlar. Büyünün etkisiyle Şirine sarışın olur.
Güçlü Şirin Schtroumpf Costaud Çizgi roman + Çizgi film Frank Welker
Güçlü Şirin, adından da anlaşılacağı gibi en güçlü şirindir. Kolunda kalp şeklinde bir dövme bulunur. Ağırlık kaldırıp, spor yapan bir şirindir.
Gözlüklü Şirin Schtroumpf à Lunettes Çizgi roman + Çizgi film Danny Goldman
Gözlüklü Şirin, genelde yanlış şeyler yapmasına rağmen, kendini Şirin Köyü’nün en zeki Şirini olarak görür. Şirin Baba’dan sonra köyü yönetebilecek ikinci Şirin olduğunu düşündüğü de olur. Saçma fikirlerinden dolayı diğer Şirinler tarafından tekmelenerek köyden atıldığı sıklıkla görülür.
Şakacı Şirin Schtroumpf Farceur Çizgi roman + Çizgi film June Foray
Şakacı Şirin, diğer Şirinlerle eğlenmekten zevk alan bir Şirindir. Daima aynı hileyi kullanır: sarı-kırmızı renklerde bir kutuyu kurbanına hediye olarak verir. Kutuyu alan Şirin, onu açtığında kutu siyah dumanlar çıkararak patlar ve Şirinin yüzünün ya da patlamanın şiddetine göre tüm vücudunun kararmasına neden olur.
Somurtkan Şirin Le Schroumpf Grognon Çizgi roman + Çizgi film Michael Bell
Somurtkan Şirin, Şirin Köyü’nün asosyal Şirinidir. Genellikle “…dan nefret ediyorum” tarzında cümleler kurar. Yüzünde genelde uykulu ve mutsuz bir görünüm vardır.
Hayalci Şirin Schtroumpf Rêveur Çizgi roman + Çizgi film Don Messick
Hayalci Şirin daima diğe yerlerde yaşamakla ilgili hayaller kurar. Hayalci, en çok Astronot Şirin olarak bilinir. Bir keresinde hayali olarak Swoofları kendi gezegenlerinde ziyaret etmiştir.

 

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eirinler_karakterleri_listesi

-Devam edecek-

İlgili yazı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1818