Şeytan’ın Güncesi

Yine “YeCinni”den alıntıdır…

İblis bir günlük tutmuş olsaydı böyle bir şey mi olurdu acaba? :

1.
Gözümü açtım. Karşımda tuhaf bir tip beni süzüyordu. Meğer beni o yaratmış. Eh, teşekkürler.

2.
Bu gün hayattaki ikinci günüm. Bulunduğum mekan çok rahat. Her taraf rengarenk. Ortam çok sıcak ama, ya da bana öyle geliyor. Yaratıcımın söylediğine göre hammaddem ateşmiş. Sıcaklığım ondan olsa gerek.

3.
Ortama yavaş yavaş alışıyorum. Yaratan benimle epey ilgileniyor. Herşeyi öğretti bana kısa sürede. Bulunduğum mekanın adı “Cennet” miş meğer. Süper güzel bir atmosfer, ortalıkta bir sürü şirin şirin canlı var, rengarenk kuşlar filan. Her yerde dereler akıyor, ben içlerine girince suları kaynıyor. Çok eğlenceli. Derelerden birinin suyunu içince de müthiş kafa yapıyor, adı Kevser. Bu Yaratıcı da ilginç bir eleman. Canı sıkılıyor herhalde, sürekli bi acayiplik icad ediyor, onunla eğleniyor.

4.
Bu gün sabah şöyle biraz dolaşayım dedim, bi de baktım ki ortalık kanatlı kanatlı yaratıklarla kaynıyor. Sürü halinde doluşmuşlar bahçelere filan. Öbek öbek geziniyorlar. Kovalayayım gitsinler dedim ama öyle üç beş tane değil ki, sürüsüne bereket. Meğer bizim Patron kendine tapınsınlar diye yaratmış hepsini. Adları “melek”. Asap bozucu, sinir yaratıklar. Işıktan yaratılmışlar. Pırıl pırıl, gözümü alıyorlar. “Niye yarattın ki bunları, ne güzel ikimiz takılıyorduk sakin sakin” dedim, beni azarladı. Ondan iyi mi bilecek mişim? İyi tamam senden iyi bilmiyoruz da bu kadar fazla yaratmanın ne alemi var ama di mi?

5.
Hiç huzurum kalmadı Cennette. Kafamı nereye çevirsem melek sürüsü var. Üstlerine basmamak için zıplaya zıplaya dolaşmak zorunda kalıyorum. Meleklerin işi gücü Patron’a tapınmak, bir kısmı yerlere kapanmış vaziyette, kimi çömelmiş, kimi iki büklüm eğilmiş duruyorlar. Öyle “kısım” dediysem az buz değiller ha, ellişer bin, yüzer bin. Bu ne hırstır kardeşim, yarat üç beş tane bir kenarda takılsınlar, secde mi ediyorlar, rüku mu, ne yapıyorlarsa yapsınlar. Ellibin tane nooluyor anlamadık ki. Bir şey söyleyince de bozuluyor. 4 tane de şef yaratmış. Başmelek oluyorlarmış kendileri. Onlar sürekli Patron’un etrafında dolanıp duruyorlar. Arkadaşlarla biraz konuşayım dedim ama pek burunlarından kıl aldırmıyorlar beyzadeler.”Şu melekleri toplayın bir tarafa da ayak altında dolaşmasınlar” filan dedim. Mırın kırın ettiler, gerginlik oldu. Pek hazzetmedim heriflerden. İçlerinden bi tek Azrail’i sevdim, fena çocuk değil, hoşsohbeti var biraz.

6.
Patron’la ile aram iyice limoni olmaya başladı. Bi afra bi tafra. Tamam yarattıysan yarattın, ben mi yalvardım sanki yarat diye? Hem baştan biliyosun madem herşeyin böyle olacağını ne bozuk atıyorsun. Ne yapsak fırça yiyoruz. Bu gün bahçede bir ağaca yaslanıp uyuyakalmışım, ağaç tutuştu. Çok fena azar işittim. Tuğba ağacıymış, çok değerliymiş, bilmem neymiş. Hem ateşten yaratıyon, hem de bi ağacı yaktık diye bağırıp çağırıyon. Dün de kevser ırmağına girdim, biraz yüzeyim neşemi bulayım diye, bir sürü surat yaptı. Ben girince suyu kaynamış, o sıcak sevmiyormuş kevserini. Zaten akşama kadar kevserle kafa çekip acayip acayip şeyler yaratıyor, başka bi numara yok. Hadi, saygıda yine kusur etmiyoruz ama olmaz ki canım böyle de.

7.
Bizim Patron kafayı tapınma olayı ile bozdu. İlla herşey kendine tapınacak. Bu nasıl bir egodur anlamadım ki ben. Kendisini her gördüğümüzde yerlere kapanmamızı istiyor. Uzaktan görünce yolumu değiştirmeye başladım artık. Günde elli kere yat kalk yat kalk, bıktım yahu. Zaten bir sürü meleğin var sürekli yalakalık yapan, benden ne istiyorsun. Bırak da huzur içinde varolayım şurada kendi halimde. Melekleri yarattığı yetmedi, bu gün de bütün gün kumlardan yeni birşeyler yaratmayla uğraştı. Yine bir icat çıkaracak ama hadi bakalım.

8.
Sonunda olacağı buydu. İpler koptu bu gün. Patron’la fecii kapıştık. Kumla çamurla oynarken kendine benzeyen bir tipçik yaratmış. Bi telaş herkesi huzuruna çağırdı, yeni oyuncağı ile tanıştırdı. Adı “Adem” miş. İyi, güzel, güle güle kullan filan dedik. Sonra bizimki tutturmasın mı “Bunun önünde secdeye varın” diye. Haydaaa. Melekler her zamanki yalakalıkları ile hemen yattılar yere. Ben yatmadım. Niye yatayım yahu. Hadi seni görünce, uğraştın, yarattın, ettin diye hürmetimizden secde ediyoruz, ama bu çamurdan ucubenin önünde niye secde edeyim. Tutturdu illa secdeye yatacan. Bi de bir şeye takınca takıyor ha. Yatarsın yatmazsın derken tepem attı, inceldiği yerden kopsun anasını satayım dedim, iyicene diklendim, O da “defol git o zaman, bi daha da gelme bu mekana” dedi. Duranda kabahat. Bavulumu topluyorum şimdi, ama gitmeden önce iki çift lafım olacak.

9.
Cennetin dışındaki ilk günüm bu gün. Çok sinirliyim çook. Cennetten kovulduğum için zerre kadar pişman değilim, ama o lavuğun önünde secde ettirmeye kalktı ya beni, işte o çok koydu. Bunun intikamını çok fena alıcam ama ben. Kendine de söyledim zaten gitmeden. “Sen bu arkadaşı sana tapınsın diye yarattın ama çok beklersin. Herifin gözlere baksana fel fecir okuyor, ilk fırsatta sana madik atar, şirk koşar, küfre düşer bu deyyuz” dedim.
“Nerden biliyosun” dedi, “bizim de bi bildiğimiz var herhalde, her şeyi bi tek sen biliyosun sanki” diye cevap verdim. Çok kızdı.
Elbette herşeyi bi tek o biliyormuş, ben ne anlarmışım, bu çamurdan yaratık şöyle üstünmüş, böyle süpermiş, kendisine saygıda gram terbiyesizliği olmazmış falan filan.
“Var mısın bahse” dedim, atladı hemen seninki. İddiaya girdik. Ben kazanırsam eşyalarını toplayıp cenneti komple bana bırakacak. O kazanırsa beni cehenneme atacakmış. Hehehe, o sinirle beni ateşten yarattığını unuttu zahir. Cehennem benim için tatil köyü gibi bir yer. Zaten cenneti o gıcık meleklerle doldurduğundan beri vaktimin çoğunu orda geçiriyordum. İddiayı kazansam da kaybetsem de sonunda kazanan ben olacağım yani.
Bahsin konusu da şu; kıyamet gününe kadar o çamurdan mendeburu Patron’un aleyhine kumpasa getirecem. Getiremezsek mağlubuz. Ama ben kazanacam, alıcam cenneti elinden. İlk işim de sinir bozucu melek ordusunu komple kapı dışarı etmek olacak. Bir tek Azrail’e kıyak geçerim. İsterse kalır o.

10.
Bu gün bütün gün cehennemde ense yaptım. Akşam üzeri Azrail Patron’a çaktırmadan sıvışmış, ziyaretime geldi. Eksik olmasın, tek yakınlık gösteren o kaldı bana bu mekanda. Taze Cennet havadislerini getirdi. Patron o yaratıktan bi tane daha yapmış. Değişik bir versiyonmuş bu da. Adını “Havva” koymuş. İkisine birden genel olarak “İnsan” diyormuş.

11.
Bu insanları cennetten çıkarmanın bir yolunu bulmalı. Orada oldukları sürece elimden bişey gelmez, çuvallar bahsi kaybederiz. Şunların yanına sokulmayı bir becerebilsem biliyorum ben yapacağımı ama Patron cennetin güvenliğini arttırmış ben girmiyeyim diye. Kapıda bir sürü nöbetçi melek dineliyor, başlarına da Cebrail’i dikmiş, kuş uçurtmuyorlar içeri. Ateşten yaratılmanın da bu dezavantajı var, sürekli parlıyoruz, kamufle olup girmek mümkün değil. Kılık değiştirip sızmayı denesem mi acaba?

12.
O kadar mutluyum ki anlatamam, sevincimi tarif edecek kelimeler bulmakta zorlanıyorum. Üç beş başarısız denemeden sonra nihayet yılan kılığına girip içeri sızmayı başardım. Bir süre çaktırmadan Adem’le Havva’yı seyrettim. Adem sinir bir tip, kolay kolay oyuna gelecek gibi değil, ama zayıf bi yanı var; Havva ne derse onu yapıyor. Havva’nın aklıysa bir karış havada. Onun üzerine yoğunlaştım. Bir ara baktım yasak ağaca doğru gidiyor, hemen düştüm peşine. (Bu ağaç da niye yasaktır, anlamadım gitti, her halt serbest bi bu yasak). Neyse, çıktım karşısına, fazla seremoniye girmeden direk mevzuya daldım.” Niye yemiyorsun ki bu ağacın meyvasından halbuki süper lezzetli” filan dememe kalmadı, Havva hemen bir tane koparıp attı ağzına. Bu kadar kolay olacağını hiç tahmin etmemiştim açıkcası. Meğer dünden razıymış haspam. “Git yarısını da Adem’e ver, hepsini kendin yeme, ayıp” dedim, koşa koşa gitti salak. Dedim ya, Adem, bu ne derse onu yapıyor. O da yedi. Hehehe. Patron duyunca kudurdu tabii. İkisini de kapı dışarı etti. Dünya diye bir mekan var, oraya şutlandılar. Bu arada ben de kıçıma sıkı bir tekme yedim ama değer doğrusu. Bundan sonra işim çok kolay olacak çok. İddiayı şimdiden kazandım sayılır.

13.
Adem’le Havva, Dünya’ya iner inmez hiç zaman kaybetmeden üremeye başladılar. Kendilerine benzeyen iki tane daha insan peydahladılar. Birinin adı Habil, öbürününki Kabil. İnsan yavruları ufak geliyor önce ama hemen büyüyorlar. Adem’le Havva’ya deşifre olduk, yaklaşamıyoruz artık ama Habil’le Kabil henüz beni tanımıyor, kolay lokma olacaklar.

14.
Eveet, dakika bir gol bir…
Bu bizim Habil ile Kabil biraz büyüyür büyümez hemen Patron’a yaranma çalışmalarına başladılar. Cennet’e geri döneceklerini sanıyorlar akıllarınca. Bi yaltaklanmalar, adaklar adamalar, akıllara ziyan hareketler filan. Geçen gün, Habil adak olarak koyun kesmiş, öbürü de buğdayla meyve hazırlamış, güzelce paketlemiş. Ama Patron Kabil’in adağını beğenmemiş. “Naapiyim meyveyi ben, cennet meyve dolu zaten, çoğunu yemiyorum bile ağaçta çürüyorlar, buğday da çiğ çiğ bi halta benzemez, öğütmekle un yapmakla filan da uğraşamam” diye ağız bükmüş. Koyunu almış, “ooo, nefis mangallık et” demiş, Habil’e bir sürü iltifat etmiş. Bi gittim ki Kabil sıkkın sıkkın oturuyor. İki fıştaklayayım da arıza çıksın diye “Habil’i senden çok seviyor işte, sen burada kalıcaksın o gidecek cennete” dedim. Daha lafımı bitirmeden eleman yerden bir kaya parçasını kaptığı gibi kardeşinin kafasına geçirmesin mi? Höh, oha, çüş. Ben, en fazla biraderini biraz tartaklar, küfür söz söyler filan diye bekliyordum, resmen cinayet işledi bebe. Nasıl bir hırs yaptıysa artık. Hemen kalktım cennete gittim, Cebrail efendiye; “Git Patron’a söyle bahsi ben kazandım, boşaltsın cenneti” dedim. Ama Patron; “Bu sayılmaz, ben daha –başla- dememiştim, hazır değildim” filan diye bir sürü mızıdı. Neyse çok derdim değil, nasıl olsa kazanacağım aşikar artık. Bu çamur mayalı insanlarla işim fazlasıyla kolay olacak. Madem bu sayılmaz, ikinci sefere daha büyük pislik çıkartayım da görsün.

15.
Patron’un bahsi kaybetmemek için çamura yatacağı taa ilk günden belliydi.
Adem’in soyu üredikçe üredi, her yeri doldurdular. Bu arada İnsan’larla ilgili çok önemli birşey keşfettim, nerede çokluk var orada mutlaka bir bokluk çıkartıyorlar. Fazla uğraşmam gerekmiyor bile, bir ikisine hafiften gaz veriyorum hemen bir maraza yaratıyorlar. Çoğu zaman bana hiç gerek duymadan kendi kendilerine mükemmel işler çıkartıyorlar. Bu arada, bazılarına suni olarak üzüm suyundan nasıl kevser üretilebileceğini gösterdim. İki kadeh içtiler mi öyle bir zırvalıyorlar ki ben bile şaşıyorum yaptıkları işlere. Çok kısa bir süre içerisinde bütün kavimler yoldan çıktı. Kimini ben dürteledim biraz, ama çoğu kendi kendine pişti. Hehehe. Tam “işte şimdi başka bahane bulamaz, ben kazandım” diyordum ki, Patron bir sel yarattı dünyada, bütün elemanları boğdu. “Nuh” diye birisini seçmiş aradan sadece, bi gemi yaptırmış buna, içine bir sürü hayvan doldurtmuş çifter çifter,geri kalan herkes geberdi gitti.
Bu kadar da mızıkçılık olmaz ki canım. Gittim, çaldım kapısını, huzuruna vardım. “Nooluyor” dedim. “Bu da sayılmaz” dedi.” Ne demek yahu sayılmaz, bal gibi ben kazandım işte, hem niye boğdun adamları?” diye sorudum. Baştan başlayacakmışız. Onun hakkı üçmüş, üçüncü maçı da alırsam ancak kazandım sayılırmış. Ohooo, var mı öyle iddianın ortasında kuralları baştan yazmak. Neyse, terbiyemi bozmayayım diye birşey demedim. İki kere kazanan üçüncüyü de kazanır nasıl olsa. “Sen ufaktan ufaktan bavulunu toplamaya başlasan iyi olur” dedim sadece. Cennetten çıkarken şööyle alıcı gözle bir baktım, kendime güzel bir yer beğendim, villa yaptırıcam tapuyu alınca. Ben gittikten sonra arkamdan bir sürü konuşmuş, yok lanetlenmişim, yok rezil mişim, anca cehennemin dibine gidermiş falan filan. Görecez bakalım kim nereye gidiyor.

16.
Bir süredir bekliyordum Nuh efendinin kavmi çoğalsın diye. Çokluk-bokluk teorim bir kere daha ispatlandı. Eleman sayısı artar artmaz arıza yaratmaya başladılar dünyada. Bir de pek alıklar. Hemen unutuyorlar herşeyi. Bu gün bir baktım, ottan tezekten tuhaf tuhaf heykeller yapmışlar onlara tapınıyorlar. Güzeel. Yorulmadan üçüncü raundu da alıcaz anlaşılan. Keyfim pek bir yerinde.

17.
Bizim Patron bu sefer yenilgiye uğramamaya azimli anlaşılan. Bu mankafa insanlar hemencecik unutuyorlar diye, her bişeyi yazıp göndermeye başladı. Musa diye birine 15 maddelik birşey yazmış vermiş. Ama şapşal, yazılı tabletlerden birini düşürüp kırınca 10 madde kalmış geriye. Patron da kızıp bi kitap göndermiş ki akıllara zarar. Ben diyeyim 300 sayfa, sen de 500. Tuğla gibi. Tabii insanoğlu o kadar kalın kitabı okumaya üşendiği için yine kafalarına göre davranmaya başladılar. Ben de biraz destek attım. Altından bir buzağı yaptırttım, bu daha güzel buna tapının dedim, hemen inandı andavallılar. İşler aleyhine dönünce Patron durur mu, baktı bahis gümbürtüye gidiyor müdahale etti, adamların üzerlerine yıldırım filan attı, arbede çıkardı, bir sürüsünü helak etti. Elemanlar da tırstı iyice. Neyse bir süre daha bekleyelim bakalım noolacak.

18.
Musa’nın kavmini tam kıvama getirmiştim ki, İsa diye birşey çıkardı bizimki ortaya. İnsanoğlu kolay etkileniyor diye bunu bizzat kendi yarattı koydu. Nasıl da sinir bir tip anlatamam. Suratına tokat çakıyorsun herif öbür yanağını çeviriyor. Tükürsen “yağmur mu başladı ne” diyor. O derece yani. Neyse, İsa’nın yaşadığı kentteki Musa’nın adamlarını fıştakladım biraz, Vali’yi filan gaza getirdim, atsınlar içeriye bunu da sesi soluğu kesilsin diye. Bu insanoğluna da gaz vermeye gelmiyor ha. Vur deyince öldürüyorlar. Tuttular İsa’yı çarmıha gerdiler. Yahu, el insaf birader, ben size çocuğu çiviyle tahtaya mı çakın dedim? Hiç acıma yok bunlarda da. Amaan, bana ne, ben sonuca bakarım. İşler yine benim lehime döndü. Karmaşadan istifade, Patron’un İsa’ya verdiği kitabı afırdım. Ellerinde yazılı birşey olmayınca yine sapıttı bunlar. Akıllarında kaldığı kadarıyla her önüne gelen bir kitap yazmış, seksen-yüz tane farklı versiyon çıkarmışlar ortaya, hiç biri öbürünü tutmuyor diye, sözü geçenler habire toplantı yapıp duruyorlardı. Orta bir yol bulacaklar güyya. Son toplantıda araya kaynak yaptım. “Yaradan nasıldır, kimdir, bir kişi midir, nedir” diye konuşup duruyorlardı. “Bunlardan aslında üç tane var” diye bi maval attım, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh, kartel gibi yönetiyorlar alemi” dedim, yediler embesiller. Üçüncü gol de geliyor, az kaldı. Villa’nın planlarını çizdim bu arada, direkman Kevser ırmağından hat çekicem, musluktan akıtıcam.

19.
Çok çekişmeli gidiyoruz Patron’la. İsa planını bozduk ya, bu sefer Muhammed diye birini sardı başımıza. Arap kavminden bir tüccar. Uyanığın önde gideni. Muhammed’i duyar duymaz yine cennete çıktım. Cebrail, kapıdan geçirmemek için çok uğraştı ama ben yaygara kopartıp olay çıkartınca mecburen aldı içeri. Hemen huzuruna vardım, açtım ağzımı yumdum gözümü. “Ama böyle zırt pırt peygamber göndermek olmaz” dedim. Hep o mızıklanıyor, bu sefer de ben söylendim durudum. “Kaçtır tam ben kazanıcam, bi numara yapıyorsun” diye bağırıp çağırdım. “Tamam bu son, başka Peygamber göndermiycem, kazanan galip sayılır” dedi. Hadi hayırlısı. Pek inanasım yok ya neyse, yine bir son dakika dümeni çevirir gibime geliyor. Kesin ben gittikten sonra arkamdan da konuşmuştur, lanetli, rezil vs. diye.

20.
Son kitabı benim yürüttüğümü ispiklemiş galiba birisi, bu sefer işini sağlama aldı, kitabını doğrudan Muhammed’e vahyediyor. Ama geçen gün sureleri indirirken baktım Muhammed’in aklı başka yerde, boş boş bakıyor, arkadan usulca yanaşıp ben de öbür kulağına fısıldamaya başladım. Kafası karıştı garibin, Patron’un söylediklerinin yerine benim fısladıklarımı yazdırdı kitaba. Patron sinirinden delirdi tabii duyunca. Günlerdir düzelticem diye uğraşıyor. Çorba ettiler iyicene. Hehehe.

21.
Bu Muhammed’in ümmeti şimdiye kadar gördüklerimin arasında en arıza olanlar çıktı. Önceleri elde kılıç, önlerine geleni kesip biçiyorlardı, sonra gelişen teknolojiden faydalanmaya başladılar, şimdilerde paso sağı solu patlatıyorlar. Zaten topraklarında petrol bulup çıkarttılar, bitleri de kanlandı. Para gani, elleri her tarafa uzanıyor. Ben hiç karışmadım yeminlen. Ne ettilerse bir başlarına ettiler, dünyanın da içine ettiler bu arada.

22.
Artık galibiyetim inkar edilemez şekilde son derece net bir hale gelince, çıktım dayandım bunun kapısına. Bir şey söylemesine fırsat bırakmadan aldım sazı elime. “Bu da mı gol değil, ha söyle, bu da mı gol değil” dedim. “Üç dedin, 3-0 yaptık olayı daha mızıkçılık yapma, boşalt cennetimi, ben kazandım” dedim. Öyle değil de şöyle de, böyle de diye lafı evirdi çevirdi, en sonunda kabul etmek zorunda kaldı. “İyi be tamam, sen kazandın” dedi. İsrafil’e birşeyler söyledi. Eleman elinde gezdirip durduğu düdüğe bi üfledi, dünya sizlere ömür. Ben de o tuhaf düdük (sur mu ne) ne işe yarıyor acaba diyordum. Meğer bunun içinmiş. Herşey baştan planlı yani.
Neyse, dünya bir anda toz bulutuna dönüşünce nalları diken bütün insanoğlu mahşer yerine birikti. Akılları sıra cennete girecekler, ama bizim Patron’da numara biter mi hiç? Cennetin kapısına giden yola bir köprü yapmış ki bu kadar olur. Kıldan ince, kılıçtan keskin. Oha dedim. Geçmeye kalkan ya kayıp düşüyor, ya ikiye biçilip cehennemin dibini boyluyor. Bazısı kurban diye kestiği koçların üzerine binip geçmeye çalıştı ama nafile, geçebilen olmadı. Herkesi tıktı cehenneme. Sonra bana dönüp; “Seni de başlarına genel müdür yaptım, git orda ne halin varsa gör” dedi. Hoppalaa, buyur burdan yak. Biliyordum ama ben yine bir son dakika çelmesi yiyeceğimi. “Hani cenneti verecektin” diye karşı çıktım, “Burasının bakımı çok zor, bir başına çekip çeviremezsin, eline yüzüne bulaştırır helak edersin canım bahçeyi, bakabileceğini bilsem vereyim ama yapamazsın” dedi. Diklenecek oldum, üzerime yürüdü, hadise çıkmasın diye uzadım. “İyi aman, al cennet senin olsun, çok meraklıydım sanki, iddiayı ben kazandım ya o bana yeter” dedim. Çıktım gittim. Şimdi cehennemde sabahtan akşama kadar insanoğluna işkence edip duruyorum. Bizimki nasıl olsa yine rahat duramaz, bir tuhaflık yaratır. Bu işin rövanşını da yaparız elbet. O villayı bir gün mutlaka yaptıracağım, musluklarından kevser akacak.

SON DEĞİL.

YeCinni

“Bir Kadını Öldürmek”

Çok-fonksiyonlu bir araçtan layıkıyla yararlanabilmek için, kullanma kılavuzuna bakmak gerekir… Sibel Atasoy’un “Bir Kadını Öldürmek” adlı  ‘roman’ı da, alışılmadık biçimde çok-fonksiyonlu / çok-boyutlu anlatımlar içeriyor. Yani, okumadan önce aşağıdaki ‘kılavuz’a göz atmakta yarar var.

Önce, bir tavsiye: Beklentiniz yalnızca ilginç bir aşk, macera ve entrika romanı ise, işiniz kolay: Kitabın sadece ‘teksayı’lı bölümlerini okuyun… Ama eğer Atasoy’un ilk iki yapıtını (Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı) okumuşsanız, elinizdeki kitabın sadece bir ‘roman’dan ibaret olmayacağını da biliyorsunuz demektir…

Kullanma Kılavuzu:

–         Önce, kitabı baştan sona bir okuyun… “Hmm, hoş bi roman, ama aradaki bölümler biraz yorucu!” deyip rafa mı koydunuz? Eh, birkaç ay sonra (veya birkaç yıl;  -her bünyenin acıkma süreci farklıdır;) ilgi’niz yeniden uyanana kadar, unutun gitsin…Yoo, kitabı bitirdiğiniz halde elinizden bırakamıyorsanız:

–         ‘Çift sayı’lı bölümleri, yeniden -ve ağır ağır çiğneyerek- okuyun…

–         Bazı sorularınız hâlâ yanıtsız ise, dert etmeyin: Polisiye lezzetindeki “renk” bölümlerinde, size ipuçları vermek için uğraşan detektifler var…

–         Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; “nota” bölümlerini bir daha okuyun… Bir oktavlık mesafeye sonsuzca yayılan, hem HER ŞEY, hem BİR’in bitmeyen senfonisini duyabilirsiniz.

–         Bu aşamaları tamamladıysanız, kitabı bir yana koyun ve içindeki ‘tat’lara yeniden iştah duyana kadar bekleyin…

–         Yeterince özlediğinizde, kitapla yeniden buluşun ve bu kez sadece, sonundaki “Her şey neden böyledir?” bölümünü okuyun…

–         Sonra mı? Sonra, nasıl isterseniz öyle yapın… Herkesin oyunu, kendine…

Ve işte, kitabı “tarifesine” uygun biçimde okuyanların tanışacağı gerçekliklerden birkaç ‘eşantiyon’: (Ama okuduktan sonra, “Eh, kitabı almasam da olur artık” demeyin sakın. Bunlar sadece, anlamın ‘bedeni’ olan kuru kelimeler…Ruhu ise, kitaptaki oyunlarda gizli…

–          “Asla… sonsuza kadar… daima… hiç…” gibi kelimeler…  Hayat, bu tür ‘çok iddialı’ kelimeleri insana yalatmak içinmiş, diyorlar…”

–          Kadınla erkek arasındaki oyun, acımasızca adaletsiz. Çünkü erkek için bütün maçlar deplasmanda oynanıyor. Dünya, kadınların sahasıdır… Bizi ne için doğuruyorlar sanıyorsunuz?

–          Göründüğü şekliyle cinsiyetler hiç bir şey ifade etmez; yalnızca seks yapma ve üreme amacı taşır… Gerçekte işi karıştıran kadın ve erkek cinsi değil, onların temsil ettiği, kendi içlerindeki pozitif-negatif kutuplaşmanın oranıdır… Aslında her insan kendi içindeki animus ve anima’sını bulur, kullanım oranlarını tespit eder ve…

–          Jung’un sıkça bahsettiği “kolektif bilinç altı” Dünya’nın anima’sının ta kendisi…

–          Cinsel enerji, yaratma gücüne sahip olması açısından bize oyunda verilmiş bir başlama puanı gibi… Cinsel enerji nasıl çarçur edilir? Çevrenize bakın, TV ye bakın, hatta kendi hayatınıza bakın; göreceksiniz.

–          Birbirini kapsayan birçok oyun evreni vardır. Hepsinin kuralları farklıdır. Bütün oyunlar aynı yerde, aynı zamanda birbirlerini her an güncelleyerek sonsuzca sürüp giderler. Bu, bildiğimiz evrim tanımlamasının daha gelişmişi…

–          ‘Kendi’n olmadan kendin olmayı başarmalısın…

–          Go’da bazı aşamalar var.  Hemen iyi oyuncu olunmuyor. DAN seviyesine ulaşmak için önce kendimizi yenmek gerekiyor…

–          Bu oyunun en ilginç belki de en hoş tarafı; tam her şey bitti artık dediğinde, hızla dibe vurduğunda, yeni bir “seviye” ile karşılaşmak!..

–          İnsansılar “şu anda” yaşarlardı ve bulundukları anda yaratırlardı.  İnsanlar ise -farkındalıksız olarak- geleceği ve geçmişi yaratıyorlar…

–          BİR varmış bir yokmuş. BİR, kendi dışına taşıyormuş; bir yürek atışı gibi, önce taşıyor, sonra geri topluyormuş. Derken, sebebini asla bilemeyeceğimiz bir KAZA olmuş… Taşma esnasında sonsuz açılara doğru yayılan bir grup ipek tel birbirine dolaşmış ve toplama anında kaynağa geri dönememiş…

–          Gelişecek ve değişecek bir durum yok ortada. Mesele yalnızca dolaşık ipeksi varlığımızı yeniden orijinal haline dönüştürmek üzere gevşemek. Oysa biz gelişim ve değişim uğruna her yeni gün ve asırda düğümlerimizi artırmaktan başka bişey yapmıyoruz.

–           Ortada duran dünya ve bildiğimiz ya da yaratılmasına katkıda bulunduğumuz evren (dünyadan bakışla varolabilen evren), yalnızca zihnimizin yansıması… Zaten, evrenin ve olası bütün illüzyonların (oyunların) kaynağı ve oturduğu yer zihnimiz…

–          Biz yalnızca BİR’in düzensiz hale gelmiş sapmalarıyız…

–          Oyunun, kendi bölünmüş varlığımız olduğunu görmeliyiz artık. Hiç kimse hayali pişti arkadaşını yenemez; ona acıyıp yenilmiş gibi yapar. Ama sonuna kadar kendimizi kandırmak mümkün değil. Acımak en ciddi yanılgılarımızdandır. Acıma, aşkın yapay olarak canlandırılma çabasıdır.

–          Bazı öğretilerde bahsedilen “akaşik kayıtlar” Dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir? Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.

–          Eğer sürekli olarak duygularınızı, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız; içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz.

–          İnsan, bir şeye bakarken yeterince uzaklıkta durmalıdır. Çok yaklaştığında bir seviyeden sonra alt oyunların detaylarına kapılır, seviye kaybeder. Çok uzaklaştığında da aynı sonuç… Bakış mesafesi oyunun en önemli unsurudur.

–          Niyetiniz  ‘aura’nızdır. Her birimizin kendine has ipeksi dolaşıklığını ifade eden en yakın kelime, sanırım aura.

–          Gözlerinizi odaklamayı öğrendiğinizde her şey apaçık hale geliyor…

–          Siz; düşündüğünüz, bildiğiniz ya da göründüğünüz kişi değil, niyetinizsiniz. Niyetiniz de rüyalarınız, rüyalarınız da cennet-cehenneminiz.

Kitapta ansızın şiir’in ta kendisini bulacağınız sayfalar da olacak. Minik bir örnek:

Havva bütün kadınlar

Adem de tüm erkekler

Milyar kere kartla oynanan

Tombala!..

İşte size, yedi boyutlu bir kitap… 1 kitap ederinde, 7 kitap!.. Ne kadarını isterseniz, o kadar verecek. Nasıl okursanız, öylece yeniden yazacak kendisini, sadece sizin için…

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her biri diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla tanışmış, hatta -niyetiniz ve kısmetiniz kadar- onu özümsemiş olacaksınız.

Atasoy, işte bu yüzden, sadece iyi bir yazar değil, usta bir “büyücü” de… Kim ne diyebilir; aşk olsun!..

Not: Son bir tavsiye; kitabı bitirdiğinizde hangi algı eşiğinde olursanız olun, şunu aklınızdan çıkarmayın:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 18pt;”>Akın Yılmaz
Editör-Yönetmen

Zamanın Sonunda mıyız?

2012 Bilmecesine astrolojik bakış devam-öncesi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1888

Kadim uygarlıklar, zamanın durağan veya doğrusal olmadığını, büyük bir dönüşüm içinde akmakta olduğunu, her döngünün kendine has nitelikleri olduğunu biliyorlardı. Bu nitelikler dünyayı, doğayı biçimlendiriyor ve ona form veriyordu. Ekinoksların farkındaydılar ve zamanın büyük döngülerini tespit etmek üzere bir Zodyak sistemi yaratmışlardı. Zodyak adeta 12 burçlu dev bir saat gibiydi. Bu dev saatin her bir diliminden geçiş süresinin 2160 yıl aldığını fark ettiler. Tüm burçları dolanıp aynı noktaya gelmek, yaklaşık 26000 yılı alıyordu. (Ra Bilgileri adlı kitapta dünyanın 3B boyutunun hasadı için üç kez her biri 26000 yılda olmak üzere hasat yapılacağı ve toplam sürenin yetmişbeşbin yıl olduğunu söylemişti-Sibel’in notu)

Mayaların “zamanın sonu” olarak adlandırdıkları şey aslında yaşamakta olduğumuz çağın sonuydu. Yani dönüşüm zamanı gelmişti. Yeni bir çağa ve zamana girilecek, eski çağ, yani “zaman” sona erecekti. Perulu şamanlar, bu dönemde ortaya çıkacak insan türüne “ışıltılı insan” demişler. İçine girmekte olduğumuz Kova Burcu, insan sembolüyle temsil edilen burçlardan biridir ve hava elementidir. Bu kez değişim; insanlar, bilinç, iletişim ve teknoloji üzerine yaşanacaktır. Hava elementi aynı zamanda, etrafımızı saran uzay ile ilişkilendirilir. Bu yüzden biz bunu “uzay çağı” olarak adlandırıyoruz.

Satürn bildiğimiz anlamda realiteyi, yani realitenin görünen kısmını, Neptün ise bilinenin ötesini temsil eder. Satürn’ün temsil ettiği fiziksel evren kavramı, Neptün’de kabul edilmiş fiziksel evren kurallarını aşmak durumunda kalır. Zaman ve mekan sınırı ortadan kalkar. Satürn mantıklı olasılıkları temsil ederken, Neptün sınırsız olasılıkları temsil eder.

Daha önceki bölümlerde dikkat çektiğimiz gibi özellikle 2010-2016 yılları arasında bizi zorlu zamanlar beklemektedir. Bu geçiş döneminin ne kadar sert veya ılımlı olacağını, bizim yaklaşımlarımız ve eylemlerimiz belirleyecek. Kurtulmayı, hayatta kalmayı, böylelikle gelecek nesillere güzel bir dünya bırakmayı başarabilmemiz için, büyük bir hızla uçurumun kenarına doğru ilerlemekte olduğumuzu gerçekçi bir şekilde görmemiz gerekiyor. Artık birbirimize ve yaşadığımız dünyaya karşı çok daha duyarlı olmalıyız. Sevgi ve saygı içinde olmayı, hoşgörüyü, merhamet göstermeyi, paylaşmayı ve en çok da şükretmeyi öğrenmeliyiz. Hayvanlara, bitkilere, etrafımızdaki canlı cansız tüm nesnelere sevgiyle yaklaşmalı, iyi davranmalıyız. Bu dünya hepimizin.

Diyelim ki teknolojimiz çok gelişti ve uzayın başka yerlerine topluca seyahat edebilecek düzeye eriştik. Dünya’yi tükettik, kendimize başka gezegen bulalım deyip çıkıp gidecek miyiz? Neden bunu yapmak yerine, elimizdekini iyileştirmeye çalışmayalım? Bence ebedi mutluluğa kavuşmak istiyorsak, onu dünyanın dışında değil, dünyanın içinde aramalıyız.

Dönüşüm Zamanı- Öner Döşer
Özetleyen S.Atasoy
-bitti-

 

dikkat! hırsız var…

carlos castaneda, dünyayı ne şekilde algılayacağımızın bizlere öğretilmiş olduğunu anlatır her fırsatta. dünyayla aramıza giren şey bizim onu yorumlama biçimimizdir. bu yorumlama mekanizmasının durdurulmasına da dünyanın durdurulması adını vermiştir. dışarıda öylesine var gibi görünen şeyin bir serap olmadığını, serap olan şeyin bizim onu yorumlama biçimiz olduğunu belirtir.

peki dünya durdurulunca ne görürüz? castaneda, buna enerjiyi akışı içinde görmek demiştir. Ve iddiası odur ki bizler iki algıyı da aynı anda gerçekleştiririz. yani hem bildik tanıdık dünya algılamamızı sürdürürüz hem de enerjiyi akışı içinde algılarız. belirttiğine göre toplumsal eğitim sonucunda dikkatimiz bu ikili algıdan, yalnızca yorum katılmış algı olan, tanıdık bildik dünya algısına çengellenmiştir. enerjiyi de algıladığımız halde buna dikkatimizi vermek bize öğretilmemiştir hatta bu engellenmiştir.

tam bu noktada çoğu insanın kabul etmekte zorlanacağı bir şeyi daha öne sürer castaneda, bizlerin iki zihne sahip olduğumuzu. biri, bize ait olan ve enerjiyi doğrudan algılayan, dingin, bilge, her şeyin kaynağıyla doğrudan bağlantılı olan zihin, öteki ise bize ait olmayan, sonradan monte edilmiş, marazi, keşfedilme korkusuyla dolu bir zihin. castaneda bu ikinci zihne yabancı donanım demiştir. işlevi ise bizde bazı farkındalık parıldamaları yaratmak ve ortaya çıkan bu farkındalık parıltısını kendi ait olduğu varlık lehine kullanmaktır. evet bu marazi zihin başka bir varlığa aittir. ustaca bir manevrayla bize, kendi zihnini bizim zihnimiz diye yutturmuştur. enerjimizi çalmaktadır. kendi algısal hünerlerimiz için gerekli olan enerji bizden çalınmaktadır. bu hırsızın, bize ait olan zihnin işleri ele almasına kolayca izin vermeyeceğini söyler castaneda. çünkü hırsızı kendimiz sanmaktayızdır ve düşündüğümüz, hissettiğimiz, yaptığımız her şeyin kendi çıkarımıza olduğunu düşünmekteyizdir. yavuz hırsız ev sahibini bastırmıştır.

asaf halet çelebi ne güzel sezmiş durumu ve ne güzel ifade etmiş:

Hırsız

pencereden giren mehtap
bu evde hırsız var
mehtapta
pencerede oturmuş
beni görüyorum

kapıyı çalsam
içerden ben çıkacağım
içerden çıkacak beni
ne kadar görmek istiyorum

penceredeki beni uyandırmalıyım
içerde hırsız var
içerdeki hırsızın
ben olacağımdan korkuyurum

asaf halet çelebi

Keşif Küresi

<

p align=”center”>KEŞİF KÜRESİ AÇILDI
Müzeden Gezegenlere Doğru Sanal Bir Yolculuk!

<

p align=”center”>Lengerhane binasının bahçesinde, İstanbul’un halka açık ilk sabit ‘gökevi’ni (planeteryum) ‘KEŞİF KÜRESİ’ adıyla ziyarete açtık.
Evreni, sanal ortamda birebir yaşatacak 40 kişi kapasiteli Keşif Küresi’nde gökbilimden sanata, eğitimden teknolojiye kadar çok geniş bir çerçevede eğitici filmler sunulacak. Keşif Küresi’nde yer alan özel bir projektör ile ziyaretçilere; gökyüzünün gece hali, yıldızların ve Samanyolu’nun muhteşem görüntüsü küre içerisine yansıtılarak izlettirilecek. Yeni nesil dijital sistem ile gerçekleştirilecek canlandırmalarda; “şehir ışıklarından uzakta yıldızlar ve Samanyolu nasıl görünür, gezegenler nasıl hareket eder, yıldızlara bakarak yönler nasıl bulunur, kışın neden geceler uzundur, Ay neden evre değiştirir?” gibi sıklıkla sorulan soruların cevabını eğlenerek öğrenmek mümkün olacak.
Rahmi M. Koç Müzesi tarafından eğitsel amaçlı olarak 60 metrekarelik bir alanda, 8 metre çapında ve 5.5 metre yüksekliğinde inşa edilen Keşif Küresi, yıl boyunca müzenin açık olduğu tüm zamanlarda hizmet verecek.
Planetaryum Nedir: Uzayla ilgili gelişmelerin günlük yaşantımıza girmesini sağlamak, uzayı eğlenceli ve uygulamalı olarak genç nesillere sevdirmek için kullanılan eğitim ve eğlence aracıdır. Türkçede ‘gezegenevi’ olarak da bilinen Planetaryumlar, kubbe şeklindedir ve görüntüler kubbenin her tarafına yansıtılır. Böylece izleyiciler gösterileri 360 derecelik açıdan ve 3 boyutlu olarak izleyebilirler. Amerika, Japonya ve birçok Avrupa ülkesinde planeteryum bulunmaktadır.