KIRMIZI İBİKLİ KÜÇÜK TAVUK

Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk
yaşarmış. Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış. Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

‘- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?’

Ördek cevaplamış:
‘- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.’

Domuz oradan seslenmiş:
‘- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.’

Fare hemen atlamış:
‘- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.’

Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş.

Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş: ‘- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?’

Ördek:
‘- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim’ demiş.

Domuz:
‘- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım’ demiş.

Fare de:
‘- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ‘ demiş.

Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.

Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
‘- Kahveleri satmama kim yardım edecek?’

Ördek:
‘- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.’

Domuz:
‘- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.’

Fare:
‘- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.’

Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım
istemiş:
‘- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?’

Ördek:
– Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.’

Domuz:
‘- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.’

Fare:
‘- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada
boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.

Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.

Kaynak : İngiltere de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan ‘The Little Red Hen’ kitabı

Koku deyip geçmeyin!

Koku gerçekten de içinde her an yaşadığımız mucizenin adı!

Küçük yaştan beri dikkatimi çekerdi-gerçi herşey mucize gibiydi hayatta o zamanlar- zamanla hayatın işleyişinde, bu mucizevi yaşam oyununda tartışılmaz büyük bir öneme sahip olduğunu anladım. patrick süskind‘in Koku kitabını ilk gençlik yıllarında okuduğumda bir nevi onaylanma hissiyle dolmuş, günlerce etkisinden çıkamamıştım. O hızla yazarın bikaç kitabını daha okumuştum, gerçekten çarpıcı şeyler söylüyordu!

Seslerin etkisinin de farkındaydım, hatta yine o zamanlar tekrar eden seslere bir dakikadan fazla dayanamıyordum. Bir keresinde Üniversite birinci sınıfta, büyük anfide derseyken polis günü sebebiyle çalan sirenler sebebiyle bayılmıştım! Sınıftan nasıl çıkarıldığımı filan hatırlamıyorum. Aslında bu bayılma refleksinin bize verilmiş en büyük lüks olduğunu düşünürüm. Büyük bir acı ya da çirkinlikle karşılaştığınızda oradan sıvışmak için harikulade bir yöntem 🙂

Orta yaşlara eriştiğimde (ki kişisel olarak baktığımda hala bebeklik devrim denebilir!) , Tom Robbins’in Parfümün Dansı ile tanıştım, iki kelimeyle; hayran oldum. Kitap beni büyülemişti, iki nedenle; birincisi zaten hassas olduğum koku macerasını işliyordu, ikincisi üstelik bunu hayran olduğum fantastik bir uslupla yapabilmişti. İki yazarı da başarılarından ötürü kıskançlık değilse de büyük bir özenme hissiyle kutluyorum. Bu kitapları ben yazabilmek isterdim ama henüz bebektim! (Fowles’in Büyücü’sü, Palahniuk’un Dövüş Kulubü, Stanislaw Lem’in Solaris’i… Offf uzar gider bunlar… Hepsi de muhteşemdiler, ben yazamadım ama hiç farketmez, muhteşemler)

Konu dağılıyor! Koku, hayatımın her evresinde çok etkendi. Duygusal hafızanın koku ve sesler kanalı ile oluştuğunu sanmaktaydım. Derken yirmi sene kadar önce Ron Hubbard’ın İnsan Aklının Sınırları ‘Dianetics’i okuduğumda şüphelerimde ne denli haklı olduğum ortaya çıktı. Koku’nun hayatımızı yönettiği, üstelik olanların perde arkasından ve biz ne olduğumuzu hiç anlamadan işliyor olması çok çarpıcıydı. Şok ediciydi!

Aradan bunca yıl geçti, koku mucizesi hala alttan işlemeye devam ediyor! Bu nasıl olabilir? Düşünüyorum…

  1. Kokunun bilimsel çözümü hala yapılamamış olabilir. Bilim henüz çözemediği şeyler hakkında üç maymunu oynar; görmedim duymadım bilmiyorum (koklamıyorum-u bile es geçmişler, bu dört maymun olmalıydı)! Oysa mekanizma çözülmemiş olsa bile etkileri ortadadır, yani sonuçlar somut! O halde bu konu neden eğitim sistemine dahil edilmiyor?

  2. İkinci olasılık bu mekanizmanın şifreleri bazı odaklarca çözülmüştür ancak insanlar bundan haberdar edilmez tam tersine bu bilgi onları manipüle etmek için kullanılır. Belki böyledir, kimbilir?!

Kişisel gözlemlerim çerçevesinde; erkeklerin koku alma duyusunun kadınlara oranla belirgin olarak az gelişmiş olduğunu söyleyebilirim. Koku alınmadığında onun yeri ne ile doldurulur? Bu bence sorulması ve cevabının beklenmesi gereken uygun bi KOnu ve AN!

İnsanlara dıştan takma bir düşünce/zihin mekanizması ilave edildi diye koku önemini kaybetmedi! Tam tersine farkındalığın ötesinde bırakıldığı için faydasından öte tehlikeler içermeye başladı.

Koku almayan insan için hayat anlamsızlaşır, bunu bilir ancak aklımıza getirmeyiz. Örneğin grip olunduğu zamanlarda insanın fiziksel rahatsızlıktan öte duygusal bir bunalıma düşmesi adeta geçici bir depresyon geçirmesi bu sebepledir; grip-nezle olduğumuzda koku alamayız! Agatha Christie gribi olağan intihar sebeplerinden saymıştı 🙂

Zayıflama konusunda en etkin yöntem koku alma duyusunun perdelenmesidir bana göre, ancak dikkatli olmak lazım; koku perdelendiğinde yalnız fizik bedeniniz değil diğer bedenleriniz de zayıflamaya hatta zafiyete maruz kalabilir.

Bu konu gerçekten bana en az rüyalar kadar önemli görünüyor, katkılarınızla biraz daha araştırıp gözleyelim, bakalım ne olacak?

Günlükten-24.04.2009
http://sibelatasoy.com/?p=1513

Koan : Sıra dışı bir cümle normal mantıkla çözülmesi olanaksız bir bilmece- Go oyunu literatüründen-

Koku deyip geçmeyin!

Koku gerçekten de içinde her an yaşadığımız mucizenin adı!

Küçük yaştan beri dikkatimi çekerdi-gerçi herşey mucize gibiydi hayatta o zamanlar- zamanla hayatın işleyişinde, bu mucizevi yaşam oyununda tartışılmaz büyük bir öneme sahip olduğunu anladım. patrick süskind‘in Koku kitabını ilk gençlik yıllarında okuduğumda bir nevi onaylanma hissiyle dolmuş, günlerce etkisinden çıkamamıştım. O hızla yazarın bikaç kitabını daha okumuştum, gerçekten çarpıcı şeyler söylüyordu!

Seslerin etkisinin de farkındaydım, hatta yine o zamanlar tekrar eden seslere bir dakikadan fazla dayanamıyordum. Bir keresinde Üniversite birinci sınıfta, büyük anfide derseyken polis günü sebebiyle çalan sirenler sebebiyle bayılmıştım! Sınıftan nasıl çıkarıldığımı filan hatırlamıyorum. Aslında bu bayılma refleksinin bize verilmiş en büyük lüks olduğunu düşünürüm. Büyük bir acı ya da çirkinlikle karşılaştığınızda oradan sıvışmak için harikulade bir yöntem 🙂

Orta yaşlara eriştiğimde (ki kişisel olarak baktığımda hala bebeklik devrim denebilir!) , Tom Robbins’in Parfümün Dansı ile tanıştım, iki kelimeyle; hayran oldum. Kitap beni büyülemişti, iki nedenle; birincisi zaten hassas olduğum koku macerasını işliyordu, ikincisi üstelik bunu hayran olduğum fantastik bir uslupla yapabilmişti. İki yazarı da başarılarından ötürü kıskançlık değilse de büyük bir özenme hissiyle kutluyorum. Bu kitapları ben yazabilmek isterdim ama  henüz bebektim! (Fowles’in Büyücü’sü, Palahniuk’un Dövüş Kulubü, Stanislaw Lem’in Solaris’i… Offf uzar gider bunlar… Hepsi de muhteşemdiler, ben yazamadım ama hiç farketmez, muhteşemler)

Konu dağılıyor! Koku,  hayatımın her evresinde çok etkendi. Duygusal hafızanın koku ve sesler kanalı ile oluştuğunu sanmaktaydım. Derken yirmi sene kadar önce Ron Hubbard’ın İnsan Aklının Sınırları ‘Dianetics’i okuduğumda şüphelerimde ne denli haklı olduğum ortaya çıktı. Koku’nun hayatımızı yönettiği, üstelik olanların perde arkasından ve biz ne olduğumuzu hiç anlamadan işliyor olması çok çarpıcıydı. Şok ediciydi!

Aradan bunca yıl geçti, koku mucizesi hala alttan işlemeye devam ediyor! Bu nasıl olabilir? Düşünüyorum…

1. Kokunun bilimsel çözümü hala yapılamamış olabilir. Bilim henüz çözemediği şeyler hakkında üç maymunu oynar;  görmedim duymadım bilmiyorum (koklamıyorum-u bile es geçmişler, bu dört maymun olmalıydı)! Oysa mekanizma çözülmemiş olsa bile etkileri ortadadır, yani sonuçlar somut! O halde bu konu neden eğitim sistemine dahil edilmiyor?

2. İkinci olasılık bu mekanizmanın şifreleri bazı odaklarca çözülmüştür ancak insanlar bundan haberdar edilmez tam tersine bu bilgi onları manipüle etmek için kullanılır. Belki böyledir, kimbilir?!

Kişisel gözlemlerim çerçevesinde; erkeklerin koku alma duyusunun kadınlara oranla belirgin olarak az gelişmiş olduğunu söyleyebilirim. Koku alınmadığında onun yeri ne ile doldurulur? Bu bence sorulması ve cevabının beklenmesi gereken uygun bi konu ve an!

İnsanlara dıştan takma bir düşünce/zihin mekanizması ilave edildi diye koku önemini kaybetmedi! Tam tersine farkındalığın ötesinde bırakıldığı için faydasından öte tehlikeler içermeye başladı.

Koku almayan insan için hayat anlamsızlaşır, bunu bilir ancak aklımıza getirmeyiz. Örneğin grip olunduğu zamanlarda insanın fiziksel rahatsızlıktan öte duygusal bir bunalıma düşmesi adeta geçici bir depresyon geçirmesi bu sebepledir;  grip-nezle olduğumuzda koku alamayız! Agatha Christie gribi olağan intihar sebeplerinden saymıştı 🙂

Zayıflama konusunda en etkin yöntem koku alma duyusunun perdelenmesidir bana göre, ancak dikkatli olmak lazım; koku perdelendiğinde yalnız fizik bedeniniz değil diğer bedenleriniz de zayıflamaya hatta zafiyete maruz kalabilir.

Bu konu gerçekten bana en az  rüyalar kadar önemli görünüyor, katkılarınızla biraz daha araştırıp gözleyelim, bakalım ne olacak?

**

Koan:  Sıra dışı bir cümle normal mantıkla çözülmesi olanaksız bir bilmece- Go oyunu literatüründen-

Yeni Güne

  

Gündüz köpekler uyurken muhabette kuşlar

Çeşit çeşit dillerde pek bi konuşkanlar

Horozlar köpeklerin gündüz temsilcisi

Bir sağ komşudan bir sol çarprazdan

bazıları yetişkin, iyi hatip bunların

Bir kısmı daha ergenlik yaşında gibi,

bazıları da akortsuz erişkinler olmuşlar.

 

Gecelerin hilafsız hakimleri köpekler

Başlayınca hav havlara, yıldızlı gökyüzünden

Atılır şöyle geniş bir ağ aşağılara

Kimisi ağaçlara takılır kimisi bacalara

Belli belirsiz bir ışıma, alacakaranlıktan daha bi kara

Gecenin seslerini örter hafif titrek, biraz kederli

Toprak da boş durmaz o da hareketlenir,

Buğulu bir kabarma ile kokusunu salar

Yukarı yukarı uzanır, sanırsın parmaklarının ucunda

Yaşlanmış bir balerin, formu yerindedir hala

Aşağı ve yukarı böylece aşkla buluşup öpüşürler

Yıldızların gölgesinde, köpekler şahittir

Bir de sarhoşlar belki

Gün doğmadan kuşlar da uyanır

Dahil olur koroya, çiçekler fışkırtarak kendilerini

Ve böcekler de temizliğin son aşamasında

Heyecanla hevesle koştururlar, ağaçlar hep sakin ve olgun

Katışırlar birbirlerine, yeni güne yeni güne hadi yeni güne

Kokuludur rüzgarın fısıltısı, duyulmayan davullar eşliğinde

Hep bir ağızdan bağrışırlar, Heeeeyyyy… Yeni güneee.

 

Sa

03.04.09 – Fethiye

 

Koku mucizesi-devam

Konu başı: https://blog.sonsuz.us/?p=1443

İnsanın koku alma duyusu çok iyi koklayan canlılar ile az koklayan ya da hiç koku almayan canlılar arasında bir yerdedir. Ancak, insanın koku derinliği koku alma yeteneğinde değil de, kokunun bağlantılarında ortaya çıkar. Birincisi, koku duyumuz, diğer dört duyumuzun aksine, doğrudan beynimiz üzerinden gerçekleşir. Yani, koku organımız olan olfaktör sinirler beynimizin ön parçasının doğrudan uzantılarıdır. Bir başka deyişle, kokuyu beynimizi kokuya daldırarak ve değdirerek alırız. Burnumuzu bir kokuya uzattığımızda beynimizi yakınlaştırmış oluruz. İkincisi, koku duyumuz beynimizin duygusal durum merkezi, hafıza, tat alma ve nörolojik dengeden sorumlu bölümüyle ilişkilidir. Koku duyusu konuşma merkeziyle ya da beynin bilinçli kısmıyla çok az ilişkili olduğu için, kokuyu ölçmekte, tanımlamakta, anlatmakta, ayırmakta hayli zorlanırız. Koku bunca müphemliğine karşılık, koku duyusunun derin duygu durumlarını harekete geçiren, ince ve eski hatıraları uyaran, hazzı ve hırsı artıran karşı konulmaz ve kesin bir etkisi vardır üzerimizde. Konuşmamızı, görmemimizi, işitmemizi, dokunmamızı kontrol edebiliriz belki, ama kokunun üzerimizdeki etkisi hesaba gelmez. Taze biçilmiş çimen kokusuna tepkisiz kalmamız mümkün mü? Sıcak ekmek kokusuna iştahsız durabilir misiniz? Baharda leylak kokusu alıp götürmez mi bizi uzaklara?

Her duyu insan bedeninde bir etkilenmeye denk gelir. Görmek, ışığın gözün retinasına değmesidir, işitmek sesin kulak zarına çarpmasıdır, dokunmak bir cismin tene değmesidir. Peki ya koklamak? Kokuyu, bir etkilenme olarak tanımladığımızda diğer duyusal etkilenmelerden daha derin, daha kalıcı ve daha az kontrol edilebilir bir etkilenme yaşadığımızı görürüz. Kokunun kendisi ne kadar şeffaf ve belli belirsiz ise, etkisi o kadar somut ve aşikârdır. Tıpkı bir okyanus gibi; kıyısında durunca, sakin ve düz görünür, ancak içinde esrarlı bir derinlik ve tanımsız bir enginlik saklar.

Onun için de, bir annenin yıllar sonra kavuştuğu çocuğuna gerçekten annesi olduğunu anlatamamasını, aradan geçen yılların anne-çocuk sıcaklığını küllendirmesini dillendiren Okyanus Kadar Derin filminin kırılma sahnesi bir sedir ağacının kokusuyla başlar. On yıl önce kaybolup ailesinden kopan çocuk, annesine ve ailesine bir türlü ısınamamıştır. Sadece oğlunu değil evladının yakınlığını da yitiren anne bir gün evdeki eski sedir ağacından yapılma sandığı açınca, kokunun o derin ve ince sihri işlemeye başlar. Çocuğun yıllar önce hafızasına kaydedilen bu kokuyla, annesine ve ailesine duyduğu âşinalık ve yakınlık yeniden inşa edilir, yeniden ihya olur. Sanki ılık bir kucaklayıştır koku, sessiz ve hızlı bir yolculuktur ruha doğru. Yitirdiklerini ihya eden, ölüp gitmişlerin yeniden dirilmesine vesile olan bir bahar gibidir.

Ünlü nehir romancısı Marcel Proust’un da, çok eskilere doğru olan yolculuğuna ‘çaya batırılmış bisküvi kokusuyla’ başlaması aynı sırdan olsa gerek. Koku, en derin ve en kalıcı hafızaya denk geliyor. Şimdi, bu satırların yazarı olarak, ceviz sandıkta bekletilmiş elmaların kokusuyla çocukluğumun sohbet dolu kış akşamlarına gidiveriyorum. Taze bir menekşe kokusuyla ilkgençliğimin bahçelerine koşuyorum. Kurşunkalem ve kâğıdın kokusuyla okul yıllarımın tatlı hatıralarına uzanıyorum. Koku, âdeta ruhumuza yerleşmiş ilâhî nefha; değer değmez bizi yeniden ihya ediyor gibi. Kokuyu soludukça, ruhumuz yeni baştan ihya üfleniyor.

Bitkilerin koku veren kısmına, ‘öz’ ya da ‘ruh’ anlamında ‘esans’ (essence) denmesi, kokunun maddeye bağlı ancak maddeden öte bir cevher olduğunu haber veriyor. Koku anlamındaki ‘rayiha’ kelimesinin, ‘ruh’ kelimesiyle akrabalığı da bu sırra dayanıyor olmalı ki, söz ve mânânın üstadı Bediüzzaman Said Nursi’ye, tam da meleklerden bahsederken, “Ervâh-ı tayyibe revâyih-ı tayyibeyi sever” gibi şiir kokan bir cümle söyletmiştir: Güzel ruhlar, güzel kokuları sever. Belki tersi de doğru: Güzel kokular güzel ruhlara siner.

Koku, ruhtan ruha ulaşan bir ‘kimyasal iletişim’ biçimi ve tenden de ötede gerçekleşen bir ‘kimyevî dokunma’ işidir. Kokuyu algılarken burnumuzun dibine yerleştirilmiş özel sinir uçlarında bir dizi ‘kimyasal reaksiyonlar’ olur. Ancak, kokunun kendisi, bu kimyasal işlemden başka birşeydir ve hâlâ daha sırrı çözülebilmiş değildir. ‘Kötü koku’ veren moleküller ile ‘güzel koku’ veren moleküller arasında, insanı itmek ve iğrendirmek ve insanı kendine çekip teshir etmek gibi bir büyük farklılığa denk gelecek bir farklılığın olmaması, maddenin koku için sadece bir ‘bahane’ olduğunu akla getiriyor. İnsan bedenine ruhun üflenmesi gibi, maddeye de rayiha üflenmiş olmalı…

Rayiha ile ruh arasındaki bu tatlı âşinalık hâli ve bu derin tanışıklık gerçeği, ikisinin de aynı nefhadan geliyor olması olamaz mı? Şu kadar ki; kokunun bunca derinlere nüfuz etmesini bildiğimiz verilerle açıklayamıyor araştırmacılar. Burun iç yüzeyindeki her koku nöronu sadece 60 gün kadar yaşadığı halde, koku hafızamız nasıl oluyor da bu kadar uzun süreli ve bunca kapsamlı olabiliyor? Bildiğimiz kadarıyla, kokuya algılamakla görevli bir nöron hücresi, öldüğünde, arkasında varis bırakmıyor. Bunun yerine, nöron hücrelerinin bulunduğu tabakanın bir altındaki kök hücrelerden yeni hücreler yaratılıyor. Bunun şimdiki açıklaması, koku algısının beynin daha merkezî bir yerinde gerçekleşmesi ve belleğe aktarılması şeklinde. Yani hücreler ölse de, gidenlerin de gelenlerin de beyin içinde bağlantı kurdukları yer aynı. Ancak sırlar bununla biteceğe benzemiyor. Kokunun insan davranışını etkileyişi nasıl oluyor? Koku bilgisi beyin içinde nasıl kodlanıyor? Beynin alt merkezlerinden beyin zarına nasıl aktarılıyor? Kokunun beyindeki bağlantıları neden bu kadar merkezî bir konumda?

Kokunun bunca merkezî konumuna ve derin etkisine karşılık, sosyal hayatımızda kokunun rolüne az da olsa burun kıvırıyoruz! Batı medeniyetinde koklama duyusu uzun bir süre ‘ilkel bir duyu’ olarak bilinegeldi. Ancak Doğuda tütsü dumanları arasında, gül kokuları gölgesinde bir rayiha cenneti öteden beri olageldi. Tıpkı ışık gibi, koku da doğudan yükseldi. Doğu ile Batı arasındaki ‘İpek Yolu’ ipeksi dokunmanın tarifsiz zerafetini ve sonsuz yumuşak tadını Batıya taşırken, ‘Baharat Yolu’ çeşnilerle birlikte kokuları da, koklamaktan utandırılan Batılı insanın burnuna sokuverdi. Hızlı yaşamanın ve sayısal çokluğun hüküm sürdüğü Batı, dokunmaya ve koklamaya ne kadar uzaksa, ince yaşamanın ve niteliğin egemen olduğu Doğuda koku o denli merkezî bir yerde olageldi.

Bu yüzden, varoluşunu ve dolayısıyla var edildiği gerçeğini unutan Batı felsefesinin iki ünlü temsilcisi Darwin ve Freud’un, tam da ‘şimdi ve burada’ yaşadığımızı ve var edildiğimizi bize hatırlatan kokuyu ilkellik olarak bir kenara itmelerine, keskin bir varoluş tadı veren kokunun insan ruhundaki esintisine burun kıvırmalarına şaşmamak gerek.

Aslında, koku, hayatımızda sürekli işlev görüyor; ona öylesine alışığız ki, tıpkı balıkların suyu unutmaları gibi kokuyu da unutuyoruz.. Dilimizde koku alamama hâline denk gelen doğrudan bir kelime yoktur meselâ. Sesi duyamama durumunda ‘sağır,’ ışığı görememe hâlinde ‘kör’ oluyoruz, ama kokuyu alamama hâlinde birşey değiliz. En fazla biz doktorların yedekte tuttuğu bir tabirle anıyoruz koku körlüğünü ya da sağırlığını: ‘anosmi.’ Oysa hayvanların dünyasında koku, ses ve ışık kadar ‘hayatî’ öneme sahip. Bu konuda en âşina olduğumuz köpekler ve fareler yiyeceklerini koklayarak ‘görüyorlar,’ çevrelerinin sınırlarını kokuyla çiziyorlar, kendi çocuklarını ve eşlerini kokularından tanıyorlar. Karınca ve arı gibi sosyal hayvanlar nereye gideceklerini, nasıl davranacaklarını kendi aralarında yaydıkları kokuya göre belirliyorlar, kokulu kimyasal sinyaller sayesinde kuruyorlar cumhuriyetlerini. Şu halde, “Hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır” sözü haklılık kazanıyor. Biz insanlar ise çevremizi daha çok göz ve kulaklarımızla algılıyoruz. Burnumuzu pek işin içine sokmuyoruz. Kokulu uyarılara çoğunlukla önem vermiyoruz. Nedense, koklamada ‘köpeksi’ bir aşağılık ya da ‘fare gibi’ ezilmişlik duygusu vehmediyoruz.

Şükür ki, koku duyusunun bitimsiz derinliğini dilimiz metaforlarla itiraf ediyor. Koklamak, müphem ve sezgisel algılamamanın bir ifadesi olarak tekrarlanıyor sık sık. “Havada tuzak kokusu var,” “Memleket burnumda tütüyor,” “Para kokusu alıyorum” gibi ifadeler, koku hafızasının uzunluğuna ve genişliğine eşlik eden şuuraltı derinliğe göndermeler yapar. Bir olayı ‘olmadan önce sezmek’ gibi metafizik algılamalar koku algısının dayanılmaz kesinliği ile ifade edilir.

Diğer taraftan, insan-insan ilişkisinin mahrem yakınlıklarında koku olağanüstü bir ‘temas’ vesilesi olur. Örneğin, anneler bebeklerine has kokuyu bilirler, bebekler de annelerini kokularından tanırlar. Anne karnında ilk hissettiğimiz şey kokudur; içinde yaşadığımız amniyon sıvısının kokusu… Yaşadığımız ortamlardaki kokular, sağlık ve mutluluk hâlimizi derinden etkiler. Kokunun özellikle cinsel duygular üzerindeki tanımsız fakat karşı konulmaz etkisi, modern zamanların parfüm sanayiini doğurmuştur.

Aşklara ve iştiyaklara konu olan edebî metinlerde çiçeklere yüklenen onca mânânın sadece çiçeğin rengiyle ve güzelliğiyle sınırlı kaldığını düşünmemek gerekir. Bir çiçeğin adının zikredildiği her yerde, çiçeğin kokusunun yaydığı o âşinalık duygusunun, koku hafızasının bir anda çağırdığı vuslat lezzetinin de sözün arasına ruh gibi nüfuz ettiğini hatırlamalı. Derin özlemleri ifade eden, ‘burun sızısı’ anlamındaki ‘nostalji’ kelimesi, söze sığmayan duyguların kokular gibi soluklanabildiğini haber verir. Koku, sanki duygulara renk veren bir zarf gibi, ruhanî halleri buğulaştıran bir cam gibidir.

Ne güzel ki, dünyamızda ruhun sızıntısı olan ıtır da, sonsuzluğu yankılandıran ışık da hep aynı yerde buluşuyor. Çiçekler üzerinde… Yapraklarda ışığın emilip renge ve kokuya bürünmesinin ardından, çiçeklerin ‘gül yüzü’nde renk ve rayiha bütünleşir, en sonunda meyvelerin latif teninde, leziz etinde eşsiz bir renk-rayiha-lezzet buketi sunulur.

Bir meyvede buluşan koklama, tatma ve görme duyuları, koku duyusunun aslında insan hayatındaki gizli fakat temelli, vazgeçilmez fakat kolayca unutulur rolüne işaret eder gibidir. Zira, koku renge can katar, tada derinlik kazandırır. Koku duyusunu bir şekilde kaybedenler, yıllar içinde damak tatlarını ve sonunda görme zevklerini de yitirirler. En azından burnumuzun koku alma kabiliyetini yitirdiği nezleli günlerimizi hatırlarsak, yemeklerin tadının koku olmaksızın uçuverdiğini de hatırlayabiliriz.

Dr Senai Demirci