Yozlaştırılma

Sahip olmacı yaşam stiline karşıyım! Kapitalizmin sunduğu zevklere karşıyım! Süper sermayeye karşıyım!

Ama yaşanılan düzey? İnsanların genel yaşam tarzı? O zaman buna da karşıyım.. Dağ, mağara nedir yani, sistemin içindeyim elbette. Kendime karşı mıyım? Anti miyim neyim ben? (ben diye sorduğum soru ben değilim elbet)

Neyim ben? Sorsanıza? Fight Club gibi gelsede.. Kredi kartları limiti, evim ne kadar da büyük, arabama bakın hele, ya da şu korumalarıma, iriler değil mi? Acaba süperlüks yatımda mı kalsam yoksa deniz manzaralı evimin en üst katındaki jakuziden içkimle denizi mi izlesem? Kadınlara ne demeli evet hepsi güzeller.. Uyuşturucusuz bir hayat öyle mi magic mushroomlar olmadan yaşayamam! Magazin dergilerinde, finans dergilerinde olmalıyım önlerde tabii ki..

Sahip olmacı yaşam stilinde sevgili dostlar bunların sonu gelmez. Temel hata sahip olduğumuz her eşyanın bizi tatmin edeceğini sanmamızdır. Her zaman farklısını aramaktır yaptığımız. Ama genel olarak topluma bakınca görürürüz ki herkes farklı olmak peşinde. Yani aynılar. İşin güzel yanı sistem beynimizi uyaranlarla fazlasıyla mesgul ettiği için durumu anlama, başımızı kaldırma şansımız yok. Farkındalık diyoruz işte buna ama bunu farkedince de yukarıdaki hayata özenmiyor muyuz? Sistemin gücünü nasıl anlayabiliriz o zaman.

Şöyle diyelim. İnsanlarda bir motivasyonsuzluk, ne yapacağını bilememe, sıkılma, duyarsızlaşma, yalnızlık, doyumsuzluk. Toplumda gözlemlediğimiz durumlardır. Bütün bunlar sahip olmacı yaşam stilinin kontrolsüzleşmesinden kaynaklanır. Zaten farkındaysanız sona doğru gidiyoruz sevgili dostlar.
Önce yozlaşma(corruption), bundan daha sonraki adım çürüme ve tabii ki en son adım kokuşma.

Elbette kabul edilebilir ki bunlar da nihayete erecek süreçlerdir. Dünya üzerindeki her akımın veya benzeri var oluş sürecinin bu şekilde devam edemeyeceği anlaşılacak ve bitecektir. Milyonlarca yıllık bir değişim sürecinde 100 yıllık bir zıplama dönemini düşünün evet aslına şu anda tam olarak oradayız. Ne kadar da az bir zaman değil mi?

Biz insanları maddesel tüm varlıklardan ayıran temel özellik zihinsel aktivitelerdir. Korteksimiz bizi kediden ayıran belirleyici farkımızdır. Hayattaki her olayımız içgüdüler hariç beyin tarafından planlanır – tasarlanır. Peki dostlar biz beynimizi ne kadar değiştiriyor ve geliştiriyoruz? Akşam eve gelip kapitalizmin bize sunduğu ekranlarla yaşamıyor muyuz? Akşam 7 den sonra neden öğretici programlar yok acaba televizyonlarda? Neden binbir türlü saçmalıkla dolmuş halde? plazma tv aldınız k.kartına 15000 takside, sık mı izliyorsunuz televizyon kanallarını? -ee eşşek gibi çalışıyorum taksitlerini ödemek için manyaklar gibi izlerim- geçmiş olsun dostlar. İşte çarkı ne güzel işletiyorsunuz. Her gün karıncalar gibi yer altı metrolarından güne başlayıp sonra gene yer altından evinize mi dönüyorsunuz? Sizin beyninizi boşaltan, hayatınızı yaşanılmaz kılan ve anlamsızlaştıran yalnızlık ekranlarına mı bakıyorsunuz? Hatta ve hatta sizin zihninizi binbir türlü saçmalıkla dolduracak bu aletler için de eşşek gibi çalışıyorsunuz yanılmıyorsam. Ne güzel ne kadar da güzel devam edin.. Maalesef yönetileceksiniz!

Şimdi.. Eğitim kurumlarındaki yozlaşmayı gördüğümüzde anlıyoruz ki eğitilmemizi istemiyorlar. (İşlerine yarayacak dahiler hariç) Çok fazla düşünmemizi istemiyorlar. İşte bu sebepten dünyamız ve ülkemiz de, gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, uyuşturucuyla, alkolle, ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. İNSANLARIN ZİHNİNİ MEŞGUL ETMEK İÇİN.
Yani çok fazla düşünmemiz bizi yöneten insanların işine gelmiyor. Uyanmamız ve anlamamız gerek ki hayatımızı yönlendiren insanlar var ve biz bunun farkında bile değiliz.

Farkına varın!

Antik Roket Heykelleri

Bu heykelcik Van’da şimdiki adı Toprakkale antik ismi Tuşba olan bir yerleşim alanında 1975 yılında yapılan arkeolojik kazılar sırasında bulundu. Boyutları, 22 cm uzunluk 8 cm yükseklik ve 7,5 cm genişlik olan bu taş oyma heykelciğin 3000 yıl önce yapıldığı tanısı konmuştur.

Sıradan bir insan dahi (burdaki sıradan insan tanımı ile bilim adamı ve/veya sanatçı gibi hayal gücünün üst seviyelerde olmayan birini kasdediyorum) hayal gücünü kullanmasına gerek kalmadan bu heykelciğin açıkça bir uzay roketi olduğuna karar verebilecektir. Arkadaki itici roketlerden kabindeki astronota kadar günümüz roketleri ile mutlak benzerliği tartışılmazdır. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunduğu ancak sergilenmediği belirtilmektedir.

Bu da Güney Amerikadaki bir mezarda bulunan ve 1800 yıl önce yapıldığı söylenen altın bir heykelciktir. Bu heykelcik de şüphe götürmeyecek kadar bir rokete veya delta kanatlı bir uçağa daha doğrusu en açık anlamı ile günümüz uzay mekiğine benzemektedir. Ne ilginçtir ki Van’daki heykelciğe çok benzemektedir.

Bu da Azteklerden kalma bazalttan yapılmış bu heykel, şu anda Meksikadaki Ulusal Müzede sergileniyor. Bir roket motorunun nerdeyse tüm detaylarını sergiliyor ve aynı zamanda da Vandaki heykelciğin arka kısmındaki motora çok benziyor.

Bu dünyanın tam aksi yönündeki bölgelerde yaşayan birbirinden çok farklı dinsel ve kültürel kökleri olduğu söylenen ve bu kadar detaylı çalışmalar yapan 3 sanatçı, ki dönemleri itibarı ile genelde doğada gördükleri ile yetinirlerdi, hangi neden böyle eserler yapmaları ilhamını vermiştir?

(G.Amerika Roketi ve Aztek Roket motoru resimleri www.ufonet.be sitesinden alınmıştır)

Selamlar & Sevgiler

Aki

Eski ve Yeni Büyücüler

Söyleşilerimizin biri esnasında Don Juan, rüya görmeyi değerlendirebilmek için, insanın günümüzdeki büyücülerin, büyücülüğü(*)somutluktan soyuta doğru yönlendirme çabalarını anlaması gerektiğini söylemişti. “Somutluk dediğin nedir?” diye sordum ona.

“Büyücülüğün uygulamaya dönük yanı, zihnin uygulamalar ve tekniklere saplantı derecesinde kilitlenmesi, insanlar üzerinde bırakılan yersiz etki. Tüm bunlar geçmişin büyücülerinin alemindeydi.” dedi. “Peki soyut dediğin nedir” diye sordum.

“Özgürlük arayışı-insanoğlunun elinden geldiğince, her şeyi saplantısızca algılama özgürlüğü. Günümüz büyücülerinin özgürlük arayışlarından ötürü soyuta yöneldiklerini söylüyorum; somut kazanımlarla ilgileri yokonların. Geçmişteki büyücülerinkine benzer toplumsal işlevleri yok. Bu yüzden onları asla resmi görücüler ya da yerleşik büyücüler olarak göremezsin.”

“Günümüz büyücüleri için geçmişin hiç değer taşımadığını mı söylemek istiyorsun don Juan?”

“Elbette değeri var. Sevmediğimiz, sadece geçmişin tarzı. Kişisel olarak ben zihnin karanlık ve sapkın oluşundan tiksinirim. Ben düşüncenin enginliğinden hoşlanırım. Yine de, hoşlandıklarım ve hoşlanmadıklarım ne olursa olsun, bugün bildiğimiz ve yaptığımız her şeyi ilk keşfedenler ve yapanlar eski çağ büyücüleri oldukları için, onların hakkını vermek zorundayım.”

-Rüya Görme Sanatı Kitabından)

(*)Büyücü/Büyücülük: Don Juan, çeşitli zamanlarda bilgisini benim için adlandırmaya çalıştı. Nagualciliğin en uygun ad olabileceğini; fakat bu terimin fazlasıyla anlaşılmaz olduğunu düşündü. Ona sadece bilgi demek yetersiz, sihirbazlık demek ise küçültücüydü. Niyette ustalaşma çok soyut, mutlak özgürlük arayışı ise çok uzun ve mecaziydi. En sonunda, daha uygun bir ad bulamadığı için, kesin olmamasına rağmen, buna büyücülük dedi.

“Zaman ilerledikçe büyücülüğü öğreniyor değilsin, aslında sen erke(enerji) biriktirmeyi öğreniyorsun. Ve bu erke, şu anda senin için ulaşılmaz olan erke alanlarına işleyebilmeni sağlayacak. Büyücülük işte budur: bildiğimiz sıradan dünyanın algılanmasında kullanılmayan erke alanlarını kullanma yetisi. Büyücülük bi bilinçlilik durumudur.

Ayrıca Don Juan CC’ye, kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!

Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.

Not: Castaneda öğretisindeki diğer kavramlar için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=163

Atlantis mi?

 Google Earth’le çalışan bir uygulama olan Google Ocean’da yapılan bir araştırmada kayıp kıta Atlantis’in olduğu varsayılan yerler incelendi ve ilginç bir bulguya ulaşıldı. 

İngiliz Telegraph gazetesinde yer alan habere göre Kanarya Adaları yakınlarında Batı Afrika sahiline 620 mil (997 kilometre) uzaklıkta bir nokta kayıp kıta Atlantis olduğu sanılan harabelerin izine rastlandı. Google Ocean’da tespit edilen ve insan eliyle yapılmış kusursuz bir dikdörtgene benzeyen “gizemli” şekillerin Atlantis olabileceği tahmin ediliyor. Galler bölgesinde olduğu tespit edilen dikdörtgenin bir mühendis tarafından belirlendiği bildiriliyor. 4 kilometre derinlikte olan dikdörtgen yapı, mimari çizimleri andıran bir harita şeklinde ve birbirini direkt kesen, rahatlıkla görülebilen çizgilere sahip.

Atlantis gerçekten varsa ne olacak, ne değişecek meraktayım 🙂 Onu bulmadan da bulduk varsayalım bir an için ve soralım “ha şimdi ne oldiii?”

Aslında bundan daha önemli soru bence şu; Atlantis’i geçmişimize yerleştirmek istiyor  muyuz, istemiyor muyuz?

Ya da önümüzdeki 300 yılda uzayda bir koloni kurmayı istiyor muyuz, istemiyo muyuz?

Geçmişe ve geleceğe uzanmak hala bize gerekiyor mu gerekmiyor mu?

Sadece istediğimizde, oralara (geçmişe ve geleceğe) uzanıp o şeyi bulduğumuzu anladık mı yoksa hala anlamadık mı?

“Var mıydı biz mi varettik”, hala önemli bir soru mu değil mi?

Soruları, Huun-Huur-tu gurubunun şarkı sonlarındaki kuvvetle nefesin dışarı verildiği, kısa ve net bir “ŞşşşU” diyerek bitirmek istedim, nedendir bilmem.

Can Sıkıntısı

Can sıkıntısı konusunda bir forum sohbetinden…

T. Bu dünya dikkati dagitacilar üzerine kurulmustur, yani düsünen bir organi düsünmez hale
getirmek icin uygrasilar üzerine kurulmustur. Düsünmüs olsaydik, neyin farkina varirdik?

S. Eğer algımız senin söylediğin şeyler tarafından meşgul edilmeseydi (ben buna hipnotize diyorum), o zaman muazzam bir sistemin üyesi olduğumuzun farkına varırdık.

F. Muazzam bir sistemin parçası olduğumuzu öğrendiğimiz takdirde ;ne olurdu?
yani bu sonuç bizi menfi yönde mi yoksa müspet yönde mi etkileyecekti?

S. Muazzam bir sisteme dahil olduğunu öğrendiğinde herkesin tepkisi farklı olur herhalde, benimki üst düzey bir hayranlık içeren şaşkınlık olmuştu.

T. Ama öbür taraftan “oyun teorisine” göre muazzam sisteme erisme imkani yok.
Simdi ne olacak?

S. Oyun Kuramında muazzam sistemden bahsetmiyor. Fakat eğer şimdi soruyorsan tüm oyun evrenlerini muazzam bulduğumu söyleyebilirim. Oyun kuramı, oyun dışı hakkında ahkam kesemeyeceğimizi söylüyor bi bakıma 🙂

T. Can sıkıntısı oyunu “dogru” oynayamadigimizdan mi kaynaklaniyor? Veya bu oyun nasil oynanmali?

S. “Can sıkıntısı, seviye artışına gebedir” diyor Oyun Kuramında. Düşününce ben de hak veriyorum, can sıkıntısı insanı yeni şeyler keşfetmeye ya da en azından canını sıkan tüm faaliyetleri durdurmasına yol açar. Ve bu durgunluktan içeri yeni seviye ile ilgili deneyimler akar. Fakat gelin görün ki, dünyada bazı merciler insanların sıkıldıklarını hissettirmemek için ellerinden gelen taktiklerin tümünü uyguluyorlar. Belki de bana böyle görünüyor.

Tabi sizin söylediğiniz şovlara korku senaryoları da dahil, hatta bunlar çoğunlukta, yani bize sürekli değişik kaynaklardan aba altından sopa gösteriliyor: Aman elinizdekilere sahip olun, aman onları kaptırmayın, geleceğiniz tehlike altında, gelecek için şunu yapın bunu yapın, düşmanlar geliyor hazırlıklı olun, stok yapın, güzel olun yoksa erkekler beğenmez, zengin olun yoksa kadınlar istemez! Çocuklarınız, çocuklarınızın geleceği, sorumlu insan olun! vs vs vs…
Bu ironik komedi senaryoları istisnasız tüm TV programlarında, gazete ve dergi sayfalarında yer alıyor.

Bu oyun nasıl oynanmalı sorusuna ise cevabı ben veremem, kendim için bi şekilde oynuyorum. İnsanın yeniden hislerle, gerçek hislerle buluşması için derin bir sessizliğe ihtiyacı olabilir.
T. Yazdiklarina katiliyorum. Hic kimseye ögüt verme niyetinde olmadigini da iyi anliyorum. Ama senin de bu oyunu nasil oynadigini merak ediyorum.
Sen can sıkıntısının yeni seyler yapabilmek icin gerekli oldugunu söylüyorsun. Katiliyorum.
Bu bana sanki köpeklerin kendi kuyruklarini kovalamasina benziyor. Can sıkıntisindan kurtulmak
icin bir seyler yapiyoruz, amacimiza ulsatiktan sonra tekrar ayni bosluga düsüyoruz ve tekrar kendi
kendimizi canlandirmaya calisiyoruz. Insan bu durumda ne icin ugrastigimizi sorguluyor, cünki
dönüp dolanip yine ayni baslangic noktasina variyoruz.

S. Belki de “içsel sessizlik” tanımını biraz açmalıyım; İçsel söyleşimizi durdurduğumuzda dünyayı da durdurmuş olacağız. Don Juan içimizdeki bir yanın ondan korktuğumuz için her daim kilitli olarak tutulmakta olduğunu ve ussallığımızın o yanımızı deli bir akrabamız gibi bir mahzende kilitli tuttuğunu söylemişti.
Bu durumda, deli akrabanın üzerimize çullanmasını önlemek için tek çare sonu gelmez içsel söyleşileri kendimize kalkan etmekte olduğumuz gerçeği son kerte anlaşılabilir bi şey.
O halde, sonsuz iç gevezelik bizi koruyan bi şeyse neden onu bırakmamız ve ikinci dikkate girmemiz öneriliyor?!
Cevabı sorunun içinde değil mi?
Kişinin ikinci dikkat hakimiyeti olabilmesi için yeterli erki var ise, birikmiş ise, dünyayı durdurabilir, yoksa iç söyleşiye ve Gurdjieff’in deyimi ile uyumaya devam etmesi onun hayrına olacaktır.

T. Senin o terimi Don Juan’in kullandigi anlamda kullandigini biliyorum. Don Juan diyor ki: kendi kendinle konusmayi birak…

S. Şu sıralar Jung’un hayat hikayesini (kendi ağzından) okuyorum ve hayretten hayrete düşüyorum; çünkü bir bilim adamı olarak içsel sessizliği, ussallığımızın deli gibi korktuğu o diğer tarafımızın işlevlerini bizatihi kendi üzerinde deneyimlemiş olduğunu görüyorum.
Eğer kendisini güncel dünyaya bağlayacak sorumlulukları olmasa (ailesi ve çok sevdiği mesleği), çoktan Nietsche’den beter duruma düşeceğini bizzat itiraf ediyor.
Bu durumda şurada hemfikiriz ki, yeterli enerjimiz olmadan, girip de geri gelebilecek bir YERden bahsetmiyoruz. O YER, Don Juan’ın terimi ile “ikinci dikkat” alanıdır.
Bu durumda bize konuşacak tek şey kalıyor; yeterli enerjiye sahip olmak için ne yapmalıyız?

H. Enerji diyorsunuz… Çok güzel!
Bu enerjiyi, her enerji ölçütünde olduğu gibi önce tasarruf etmeliyiz.
Bizi dünyaya bağlayan, yani bizim dışımızdaki her şeye harcadığımız enerjiyi tasarruf edersek, sanırım biriktirebiliriz de…
S. enerji biriktirmek için ilk öneriniz gayet yerinde.
Enerjinin en büyük kaybı şu durumlarda gerçekleşiyor:
1.Şikayet etme, kendine acıma
2.Yargılama
3.Haklı olma ihtiyacı
Bi arkadaşımız geçen gün şöyle önermişti:
“Dikkat ederseniz var olan enerjimizin çoğu gün içindeki duygusal yaşantımız tarafından tüketilir. örnek: öfke, kıskançlık, kin, endişe, kendine acıma, haksızlığa uğrama hissi vs. bu tarz enerji tüketici kalıplar algılamamızın ürünleri değildir, tam aksine düşüncelerimiz tarafından üretilirler. Yani uygun düşünce eşlik etmeden var olamazlar. Kendisine daha iyi davranılması gerektiğini düşünmeyen biri alınganlık gösteremez. Herhangi bir insan, uygun bir iç söyleşi yürütmeden birine kızamaz. O halde enerjisine sahip çıkmak isteyen birinin yapması gereken böyle zamanlarda içsel konuşmaları durdurmaktır. Her ne kadar içsel sessizlik kesin ve nihai çözüm olsa da bunu yapmakta zorlananlar içsel söyleşinin içeriğini değiştirebilirler. Her iki durumda sonuç aynıdır. o yüzden içsel söyleşi durdurulabilene kadar onun yerine eğlenceli seçenekler konabilir: Düşüncelerinizi değiştirmeden, size komik gelen bir şarkıyı düşüncelerinizi o şarkının sözleri haline getirip söyleyin. O anda, olmayan bir dil uydurun ve ve kendi uydurduğunuz bu dilde şarkı söyleyin. 1 den 100 e kadar 3er 3er sayın, ya da hayal gücünüzü kullanıp kendi yönteminizi kendiniz bulun.”

H. Enerji kaybımız konusunda sıraladığınız üç başlık ve bir arkadaşınızdan yaptığınız alıntı çok çok güzel. Ancak bunlar, enerji tasarrufumuzu sağlayacak çok küçük olgularmış gibi gözüküyor.
Asıl enerji kayıplarımızı “bağımlılıklarımız”da gerçekleştiriyormuşuz gibime geliyor. Yani bizim dışımızdaki her türlü bağımlılık… İçimizdekilerle az da olsa baş edebiiriz belki ama asıl üzerinde durmamız gereken dışta olanlar gibime geliyor.
Sizin başlıklarınız sanki biraz daha yüzeysel gibi… ya da önemsiz ayrıntılar gibi…. ya da psişik anlamda ayrıntılar gibi… duruyor.

S. “Bağımlılıklar” artık nerdeyse sağlıksızlık düzeyinde gördüğümüz şeyler, onlar sağaltılmadan bu söylenenlere geçilemez zaten. Fakat yine de insan kendi erki yetebildiğince bir ucundan işe girişmeli derim.

T. Aynen katiliyorum. Bagimliliklarin da ic konusmadan kaynaklandigi kanisindayim, cünkü
bence bu da empatinin yan etkileri diye betimlenebilir. Insan kendisini digerlerinin yerine koymaya
calisirken ayni zamanda karsisindakilerin de düsüncesinden kendini soyutlayamiyor. “Ben sunu düsünürken karsimdaki ne der” düsüncesi bizi bagimli kiliyor. Bu konusmayi durdurduktan sonra problemin büyük bir bölümü de kalkmis olur….
S. Tabi ki öyle ve hatta daha da vahim. Normal insan, dışarda kendinden başkasını göremez (bazı istisnai olaylar ya da çok çok kısa anlar dışında), şöyle izah etmeye çalışayım:
İnsanın çevresinde, ona doğduktan sonra (pek çok yerde nasıl olduğunu anlattım, istenirse yeniden anlatırım) kazandırılan bir koza vardır. Bu kozanın içinin ayna ile kaplı olduğunu düşünün. İnsan dışarıya baktığını zannederken hep kendini görür! 🙂
Bu vahim durum gereği, başka birisini “dinlemek”, “görmek” için “iç konuşmanın” durdurulması ve bunun için de belki bazı uygulamalar ve çalışmalar gerekiyor.

T. Simdi insanlar kendi kendilerini gördükleri icin mi canlari sıkılıyor? Ve bu uygulamalar nedir acaba?

S. Bu kritik bir soru. Cevap şöyle olabilir: Hayır, kendilerini görenler henüz sıkılma düzeyinde değildir. “kendini gördüğünü” farkettiğinde sıkılma belirtileri başlar, bu sebeple seviye artışına gebe olur demek ki.

Örneğin ben, kendi dışımda bişeyler olduğunu daha şurda beş sene kadar önce farkettim. Fakat öncesinde derin bir sıkıntı ile geçirdiğim iki yıl vardı, görünürde sıkılacağım hiç bişey yoktu, yanı dış etkenler sebebiyle değildi. Sıkılmaya başlamadan hemen önce “gözlerin” bir projektör aleti gibi içerden dışarı doğru yayın yaptığını farketmiştim! Epeyce bunu gözlemledim ve emin oldum. İşte ondan sonra sıkılma başladı. Derken bir gün -bu dünyadan olmayan- bir arkadaşım şöyle dedi; evet haklısın, kendini dışarı projekte ediyosun ama dışarda başka şeyler de var!” Hiç konuşmayan birinden aniden bişey duyunca insan irkiliyor! Herneyse, ona kesinlikle güveniyordum, söylediğini ciddiye aldım ve dinlemeye başladım. İnsanları, doğayı, her bişeyi dinledim. Onları dinleme isteğim öyle güçlüydü ki, iç konuşmalarım azaldı. Dinlerken vereceğim cevabı hazırlamıyordum, ya da kendimi nasıl savunacağım ya da haklı çıkacağımı planlamıyordum, sadece dinliyordum. Ve tam o sıralarda Castaneda ile yollarımız birleşiverdi. Orada anlatılan şeyler bana müthiş tanıdık geliyordu, ve tabi gerçekten de yüreğim çarpıyordu, (hayatımda beni en çok heyecanlandıran bilgilerdi bunlar) kitaplar bitmesin istiyordum, bir yandan terminolojiyi öğrenirken diğer yandan önerilen uygulamaları yapmaya başladım.
Halihazırda işin daha çok başındayım fakat yine de kendime nazaran daha iyi durumda olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, bütün yollar Roma’ya çıkıyor, yeter ki işaret eden parmağa değil yöne bakabilelim.

T. Anladigim kadariyla can sıkıntısı senin gözünde “gebelik” ani, Thomas Kuhn’un “paradigmasi”.
Can sıkıntısını sen cok yararli bir sey olarak görüyorsun. Insanlarin yeni seylere gebe olabilme
anlari galiba. Senin örnegindeki durum baska bir bilince sahip olmak, yani kendinden baska
diger seylerin de farkina varmak. Krizleri şansa döndürmek buna denir galiba…

S. Yararlı görmek değil de, insanın doğal süreçlerinden biri diyebiliriz belki. Kimse canının sıkılmasını istemez, bu biraz da “kaza” kavramını çağrıştırdı şimdi bana, kazayı da kimse istemez ama evrim kazalar sebebiyle oluyormuş gibi görünüyor, hatta Oyun Kuramında, oyunların kaza ile başlamış olabileceği önermesi yapılıyor.