Güneş’e

“Güneşimiz de hareket eder. Çoğu yakın yıldızın ortalama hareketine göre güneş, yaklaşık olarak saniyede 16.5 km bir hızla, veya başka bir deyişle, 50 ışık yılı mesafeyi bir milyon yılda kat eder. Güneşin yörüngesi galaksi düzlemine göre 25 derece eğiktir. Güneş yaklaşık 230 ışık yılı bir genlikle her 33 milyon yılda bir, galaksi düzlemi içinden geçerek salınım yapar. Güneşin yerel yıldız çevresine göre hareketiyle, galaksi merkezi etrafındaki hareketini birbiriyle karıştırmamak gerekir. Çünkü güneş te dahil tüm güneş civarı galaksi çevresinde bir turunu 250 milyon yılda tamamlar.”

Dün gece aniden güneşin kendi etrafında dönüp dönmediğini merak ettim.

İstanbul Üniv.den Sn Selçuk Bilir (onu Google buldu, bu arada teşekkürlerimi ileteyim) şöyle cevapladı bu sorumu:

Evet, Güneşimiz de her gökcismi gibi kendi etrafında dönüyor. Unutmamamız gereken şey güneş katı bir cisim değildir. Bu yüzden güneşin ekvatoru üzerindeki dönme hızı yaklaşık 27 gün iken, kutuplara doğru dönme hızı 35 güne çıkmaktadır. Bu hızları güneş üzerinde görülen güneş lekelerinden anlıyoruz.

Gök cisimleri gibi insanlar da iki çeşit hareket yapıyorlar: Birincisi kendi çevrelerinde dönüyorlar ki bu egoyu oluşturuyor (etrafa saçılıp dağılmasını önlüyor). İkincisi ise cazibe merkezi etrafında dönüş yörüngesi oluyor. İnsan için Cazibe merkezi ne olabilir? Buna amaç diyebiliriz belki. Her insanın cazibe merkezi farklı mıdır? Yoksa kısaca karşı cins midir? Ya da Tanrı mıdır? Tanımlanamayan bi şeyin cazibe merkezi olabilmesi mümkün müdür?

-Günlükten- 08.11.2005

Az önce tesadüfen rastladığım bu eski günlük yazısı bana geçenlerde gördüğüm vizyonu hatırlattı, hani alacakaranlıkta görülen şeylerden biriydi:

“Sonra hemen tekrar o bölgeye girdim, bu kez Avrupa şehirlerinde (istanbulda da bazı yerlerde rastlanan) eski zamana ait ama şu an gayet yeni duran, bitişik nizam kaliteli görünen bir apartmanın kapısından biri dönerek çıkıyordu. Fakat bu çıkışı anlatmaya dilim yetmez! Kişi hem kendi etrafında dönüyor hem de apartmanın içiyle sokak kapısının dışı arasında dairesel ve çok hızlı bir dönüş yapıyordu. Yani aynı anda hem içerde hem de dışarda oluyordu, derken tamamiyle dışarda oldu, onun annem olduğunu gördüğüm anda, o birden spor bir kasket giyen genç bir delikanlı oldu ve caddenin kenarında kaldırımın yanında durdu, sanki otobüs bekler gibiydi, başını hiç kaldırıp bakmadı bu sebeple kime benzediğini göremedim.”

Bu kişi her kimse, içeri yerine dışarda karar kılmış. Belki rüya tekniği ile bakmalıyım bu vizyona.  Yere bakması ve böylesine garip ama tanınmış (gök cisimleri gibi) bir hareket yapması onun bir rüya gören beden olduğunu düşündürüyor bana. Bi şey sezer gibiyim ama adını koyamadım, ya da koymasam belki daha iyidir. Dağınıklık da lazım.

OKUMA VE YAZMA ÜSTÜNE

Bütün yazılmış şeyler içinde yalnız, kanla yazılmış olanı severim. Kanla yaz: göreceksinki kan, ruhtur. (…) Kanla ve özdeyişlerle yazan okunmak değil, ezberlenmek ister. Dağlarda en kısa yol, doruktan doruğadır; ama uzun bacakların olmalı bunun için. Özdeyişler, doruklar olmalı; söz söylenen kişiler de boylu poslu olmalı. Hava yeğni ve duru, tehlike yakın ve ruh sevinçli hınzırlıklarla dolu; iyi uyar bunlar birbirine.

Çevremde cinler olsun isterim; çünkü yürekliyim ben.

Hayaletleri kaçırtan yüreklilik, cinler yaratır kendine – yüreklilik gülmek ister.
Ben artık sizin gibi duymuyorum: bu altımda gördüğüm bulut, bu gördüğüm karaltı ve ağırlık, – bu sizin fırtına bulutunuzdur işte.

Siz, yükselmek isteyince yukarı bakarsınız. Bense aşağı bakarım; yükselmişim çünkü.

Sizden kim aynı zamanda güler ve yükselmiş olur ? En yüce dağlara çıkan, güler bütün acıklı oyunlara ve acıklı ağırbaşlılığa.(…) Bana diyorsunuz: “hayata katlanmak güçtür.” Yoksa ne işe yarardı sabahki gururunuz, akşamki yerinmeniz. Hayata katlanmak güçtür: siz de çıtkırıldım olmayın öyle ! Hepimiz bulunmaz eşekler, hem de kancık eşekleriz ! Üzerinde bir damla çiğ var diye titriyen gül tomurcuğuyla ortak nemiz var bizim ?Doğrudur: biz hayatı severiz; ama yaşamaya değil, sevmeye alıştığımız için.Sevgide her zaman biraz çılgınlık vardır. Ama çılgınlıkta da her zaman biraz yöntem vardır.Bana da, ben ki hayatı severim, öyle geliyor ki, mutluluğu en iyi bilenler kelebekler ve sabun köpükleri ve insanlar arasında bunun gibi olanlardır. (…)Ben ancak dans etmeyi bilen bir tanrıya inanırdım.

(Nietzsche burada Budizm’e gönderme yapıyor. Efsaneye göre Hint tanrısı Şiva, dünyayı yarattıktan sonra “tandava” hayat dansı yapmıştır.)Şeytanımı gördüğümde, onu ağır, derin, somurtkan ve resmi buldum. Ağırlığın ruhuydu o – her şey onun yüzünden düşer. Öfkeyle değil, gülmeyle öldürür kişi. Haydi öldürelim ağırlığın ruhunu ! (Nefis bir tesbit !!! Tüm dindarlara veya herhangi bir şeye, o şeyi tek ve mutlak kesinlik olarak gören ve inanan insanlara en ağır gelen şey nedir ? Gülmektir tabi ! Onlara saldırın, hakaret edin, tartışın … hepsi boşuna ! O zaman inançlarına daha çok sarılırlar. İçlerinden daha çok şehit çıkartmak için kinlenirler. Ama bir gülüş, tek bir gülüş onların sahte dünyasını yerle bir eder. İşte bu yüzden “Gülün Adı” romanında, kör rahip gülme üzerine yazılan bir kitabı yasakladı ve hayatı pahasına insanların onu okumasını engelledi. Çünkü o da gayet iyi biliyordu ki, inançlarını çeşitli kelime oyunları, önermeler ve varsayımlar kurarak savunabilirdi. Ama gülmeye karşı çok çaresiz ve yetersiz kalırdı.) Ben yürümeyi öğrendim: o gün bugün, kendimi koştururum. Ben uçmayı öğrendim: o gün bugün, kımıldamak için itilmem gerekmez. Yeğniyim artık, uçarım artık, kendi altımda görürüm artık kendimi, bir tanrı dans eder içimde artık.

Böyle buyurdu Zerdüşt.

Go Oyunu -2

Her şey bir oyundan ibaretse bin yılların oyunu GO’ya biraz daha alıcı gözle bakalım derim.

Bu bilgileri de “Google”dan niyaz etmiş olduğumu anlarsınız tabii!

Go için ‘kökten gelişen ardışık bir taş oyunu’ denebilir. Go, 9×9, 13×13 veya 19×19 inçlik bir tahta üzerinde siyah ve beyaz taşlarla oynanır. Oyuna başlarken tahta boştur ve sırayla hamle yapılır. Zayıf oyuncu siyah taşları alır ve ilk hamleyi yapar. İki oyuncu sırayla taşlarını, tahtadaki çizgilerin kesişim noktalarına yerleştirirler. Oyunun amacı, tahta üzerinde en fazla alanın etrafını kendi renginizdeki taşlarla çevirmek. Bu esnada etrafı tamamen rakip oyuncunun taşları tarafından çevrilmiş taşlar esirdir ya da ölü sayılır ve tahtadan kaldırılır. Uzak Doğu sporlarında olduğu gibi kyu ve dan kavramlarını esas alan bir reyting sistemiyle, tüm oyuncular yaşamları boyunca süren ve gelişimlerini yansıtan bir seviyelendirmeye göre değerlendirilir.

Anonim bir özdeyiş uyarınca Go tahtası, anlar akıp giderken oyuncuların akıllarının bir aynasına dönüşür adeta. Bir Go ustası, oynanmış bir oyunun kayıtlarını incelerken, öğrencisinin hangi noktada aç gözlülüğe kapıldığını, ne zaman yorulduğunu, nerede aptallaştığını ya da güzel hizmetçinin odaya hangi hamle öncesinde çay servisi yaptığını söyleyebilir. (Adeta akaşik kayıtlar gibi! Bakınız  yukarılarda bir yerde anlattım)

Temel kuralları çok basit olduğu halde olasılıklarının sonsuz çeşitliliğinden dolayı ileri aşamalarında çok karmaşıklaşan bir sisteme sahiptir Go. İnsan zekasının sezgisel özelliği henüz makineler tarafından taklit edilememektedir. Bu nedenle günümüzde çok ileri düzeydeki bilişim teknolojisi sayesinde bile, satrancın aksine, orta hatta zayıf seviyedeki bir Go oyuncusunu yenebilecek bir bilgisayar yazılımı henüz geliştirilememiştir. Denir ki: “Tarihin derinliklerinden bugüne dek, yeryüzünde iki aynı Go oyunu oynanmamıştır.

Çin’de ‘weiqi’ olarak bilinen Go’nun ortaya çıkışı hakkında üç ayrı söylence vardır. Japonya’da ise sadece biri kabul edilir. Çin İmparatoru Shun (M.Ö. 2255-2206) aklı kıt oğlu Shang Kiun’un zekasını geliştirmek için bu oyunu icat ettiği anlatılır. Bu hikaye doğru ise Go’nun geçmişi 4 bin yıl öncesine dayanır.  

Go, Japonya’ya, M.S. 735 yıllarında Tenpyo Dönemi’nde, Japonya’nın Çin’e gönderdiği elçi Kibi Daijin’in bu oyunla geri dönmesi ile resmi olarak girmiştir.

 Rusya ile Japonya arasındaki savaşta komutanlar Go oyununda kullanılan stratejilerden faydalandılar. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebebi olan Pearl Harbor baskınının şaşırtıcı etkisi ve tahribatının arkasındaki soğuk mantığın temelinde basit bir Go manevrası (yalnız olan taşa saldır) olduğu bilinen bir gerçek. Uzak Doğu’nun yüksek tirajlı gazetelerinde Go köşeleri yer alır (Japonya’daki Asahi gibi). Go artık tüm Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da binlerce üyeye sahip federasyonları olan, kimi yüksek miktarlarda para ödüllü uluslararası turnuvaları yapılan, tüm dünyaya yaygınlaşmış bir beyin sporu. Uzak Doğu’da çocukların çok küçük yaşlardan itibaren gönderildiği Go okulları mevcut. Tüm dünyada saygın üniversitelerde Go kulüpleri var. Yapay zeka araştırmaları ve kognitif (davranışsal) psikoloji için ideal bir araştırma sahası olarak fark edilmesiyle birlikte, gelecek bin yılda da insanoğlunun kainattaki serüveninde önemli bir rol oynayacağına kesin gözüyle bakılıyor.  

Böylesine bir “hayat oyunu” için herkes bir şeyler söylemiş:

1945’te Japonya’ya atom bombası atıldığı sırada go oynayan iki kişi sarsıntının etkisiyle dağılan taşları toplayıp oyuna hemen kaldıkları yerden (107. hamleden) devam etmişler! (profesyonel oyuncular, bitirdikleri oyunları tekrar baştan sona hatırlayabilirler)

Satrançta olası değişik oyun sayısı 10 üzeri 120, go da ise bu sayı 10 üzeri 761 dir

Uzakdogu’nun en güzide sembollerinden olan iç içe girmiş siyah ve beyaz yarim-daire şekilciğini (yin-yang) taban alarak yaratılan oyunda; siyah ve beyaz sürekli olarak birbirlerini çevrelemeye çalışırlar. (İnsanın içinde sürekli birbirine galip gelmeye çalışan anima ve animusu çağrıştırıyor!) Oyun Tao’culuğun da bir sembolüdür ayni zamanda.

‘Chess is a game of destruction and go is a game of construction’ derler Yani satranç bir yıkım oyunuysa Go bir yapım oyunudur. Belki de batılıların, bu oyunu algılamakta zorluk çekmesinin asıl nedeni budur. Bizleri, asıl mükemmelliğin sadece katıksız sadelikte olabileceği olasılığı ile  göz göze getiriyor.

 

BKÖ’den alıntı

 

Düşünce Okundu mu?

ABD’li bilim adamları beyindeki düşünceleri yüzde 80 oranında okuyabilen bir tarayıcı geliştirdiler.

BİLİM dünyasında heyecanla karşılanan gelişme, Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesi tarafından kaydedildi. Nature dergisinde yayımlanan gelişmeye göre, altı gönüllüye baktıkları resimlerle ilgili ne düşündükleri soruldu.

Kişilerin beyinlerinin monitör görüntüleri sayesinde ne düşündükleri belirlendikten sonra cevaplar alındı ve MRI beyin tarayıcının yüzde 80 oranında düşünceyi okuyabildiği görüldü.

Daha önce de California Üniversite’sinde benzer teknikler geliştirilmişti. Bilim adamları tarayıcının yüzde 80 oranında düşünceleri okuyabilmesinin insanlık için çok önemli bir gelişme olduğunu, ancak hastanın rızası dışında, kötü emeller için kullanılma ihtimalinin de “korkutucu” olduğunu söylediler.

Özel sırların açığa çıkması, gizliliğin kalmaması gibi rahatsız edici unsurlarla birlikte, beyin okuma tekniklerinin pek çok suç olayını açığa kavuşturacağı da vurgulanıyor.

Kendiliğinden yapabilmeye başladığımız bazı işlevler hemen ardından teknolojiye yansıyıveriyor, bazen de tam tersi oluyor. Son yıllarda telepati empati yetenekleri oldukça gelişti.

Yukarıdaki beyin okuma tekniğinin biraz daha gelişmişi Minority filminde denenmişti, oldukça da ses getirdi. İster doğal yoldan isterse teknoloji yoluyla olsun gizli bişey kalmaması fikri insanı korkutuyor belki, açıkçası bu bence sorun değil; fakat bir başka soru da; “peki  yanılma payları ne olacak?” olmalı.

Yanılma payı, yani sıklıkla bahsettiğim KAZA olasılığını nasıl dikkate alacağız? Bu ihtimali minimize edebilecek (minimize çünkü yokedilmesi bence imkansız ve bu imkansızlık evrime yol açıyor) ne gibi teknikler ve kurallar geliştirilecek?

Gerçi denebilir ki,  halihazırdaki adli sistemde hatalar zaten çoktu, kimizi haksız yere cezalandırılırken daha da çoğu suçlu olmalarına karşılık aklanabiliyorlardı! O halde yeni sistem her halikarda bu yanlışlık payını azaltacak, niye tedirgin olalım ki diyebiliriz. Fakat buna gönlümüz razı olmaz sanırım, hep daha fazlasını, mükemmele en yakınını bulmaya güdülüyüz sanki 🙂

Tüketim toplumunun yetiştirdiği bireyler-1

Hayatta harcayabileceğiniz şeyler her zaman; sizde fazlaca olan, yokluğundan çok fazla rahatsızlık duymayacağınız ya da yerine başka şeyler koyabileceğiniz şeylerdir. Bu yüzden harcanabilir olurlar zaten… Bir de farkında olmadan harcadığımız şeyler vardır ki;o da tam olarak talihsizlik ya da basiretsizliktir…

Misal zaman. Hayatımızın birçok döneminde o kadar fazla harcarız ki zamanı, hiç düşünmeden, umarsızca. Çünkü çoktur zamanımız. Hatta o kadar çabuk geçmesini isteriz ki bazen dakikalar yıl gibi gelir. Sabırsızlanırız büyümek için ya da yaz tatilinin gelmesi için. Sevgiliye kavuşma anlarını bir düşünsenize. Gençlik yıllarımızda özellikle hiç bilemeyiz o zamanın ne kadar değerli ve geri getirilemez olduğunu. Ancak aradan yıllar geçer, bir bakmışız ki artık gençlik bitmekte ve geride kalmakta artık her şey…

Para da bizim için harcanabilir bir olgudur. Bazı dönemler olur cebinizdeki paranın hiç hesabını bilmeden harcarsınız. Yarını düşünmeden. Keyifli zamanlardır onlar açık söylemek gerekirse. Özellikle gereksiz şeylere itinayla harcanır o paralar daha sonraki günlerde aç kalınacağı bilinse bile… Çünkü o an düşünmek için bir sebep yoktur. Nasıl olsa bir şekilde halledilebilir şeyler bunlar…

Hayatta yalnız birkaç kez karşımıza çıkabilecek fırsatları da harcarız kimi zaman. Farkına varamayız onların bizim için gerçekten önemli fırsatlar olduğunun. Öylece geçer gideriz yanından, ya hazır değilizdir o fırsatı değerlendirmek için ya da basiretimiz bağlanır. Ama bir şekilde aradan geçen zamandan sonra anlarız onun gerçekten bizim hayatımızda bir fark yaratacak bir fırsat olduğunun. Maalesef ki artık çok geçtir ve iş işten geçmiştir. Bir sonrakine hazırlıklı olarak bekleriz. Belki de bir ömür boyu…

Tabi bir de insan harcamak söz konusu hayatımızda. İşte bu ilginçtir. Bazen hayat öyle bir yere sürükler ki sizi hayatınızın en zor kararlarını art arda almak zorunda kalırsınız. Her türlü bedeli ödeyerek hayatınıza birilerini alır, onunla beraber diğerlerini çıkarırsınız. Tercih yapmak zorunda kaldığınızda aslında kendiniz için “en doğru” olanı yaptığınızı zannedersiniz. Genelde “nerede olmak istiyorum?” “kim bensiz hayatını daha rahat idame ettirebilir?” “ben kimsiz hayatımı idame ettirebilirim?” soruları üzerine düşünüp verilen kararlardan sonra hayatınızdan insanları çıkarıp başkalarını alırsınız. Bu karar tamamen kişiseldir ve insan kendi konforu ya da mutluluğu için yapar bunu. Konformist yaratıklarız biz en nihayetinde. Bize biçilmiş ya da kendi oluşturduğumuz sosyal roller içerisinde yaşayıp(çoğu zaman bundan mutlu olmasak bile) , o hayatın içindeki tüm avantajları kullanmakta üzerimize yoktur. Zordur gerçekten de insanın yaşam konforlarından vazgeçebilmesi. Bunu göze almamak için çok çeşitli bahaneler ve savunma mekanizmaları üretip kendine, mutlu mesut yaşarız genellikle. Ama aynadır asıl olan. Ayna karşısında yapayalnız kaldığımız da neyin bedelini ödediğimizle, aslında ne istediğimizle ve bunu elde etmek için neleri feda ettiğimizle yüzleşmek zamanı geldiğinde aslında ne kadar mutlu bir insan olduğumuzu anlarız. Ya da mutsuz…

İşte dostum ben ömrü-hayatımda hem çok zaman, hem çok para, hem çok fırsat, hem de çok insan harcadım ve harcandım da… Hayat bu neticede. Adil olduğunu düşündüm her zaman. Bir şeyi gerçekten çok istersen ve onun için uğraşırsan gerçekleşebileceğine inandım hep. Sanırım hep de inancam. Hayatın bana artık eskisi kadar bonkör olacağını zannetmiyorum ama yine de umudumu kaybetmiş de sayılmam. Zira savaşmak gerek. Üzerine akın akın gelen hayatın karşısında boyun eğmek yerine karşısında dimdik durup kılıcını savurmak gerek,ağzında kocaman bir küfürle…

Neticede sevgili dostum; ben 60lı yaşlarımda o evde, yağmurlu bir öğleden sonra, sallanan sandalyemde, türk kahvemi içiyor olacağımı biliyorum. Bunu bilen bir adama hayat ne yapabilir sorarım sana? Tüm evim bir sırt çantasının içinde. Önümde her daim bir harita. Deniz gören bir yerlerde yaşamak lazım. İnsan kuruyor su olmayan yerde be!!!

                                Mart 09 / Elansir