İnsan doğası

Eğer insan doğaları farklı farklı ise, onlara neden aynı kurallar uygulanıyor? Doğasına aykırı gelenler suçlu mudur? 

Şöyle bir örnek üzerinden gitsek: 

Diyelim ki bir kazan çamaşırınız birikmiş, bir çok değişik malzemeden üretilmiş, değişik renklerde kirli çamaşırlar!

Tek tek makineye atsanız zaman kaybı ve para kaybı olacak üstelik sizi bütün gün oyalayacak. Hele de daha önceden “hepsini bir arada yıkamaya kalkmak” gibi bir deneyiminiz olmamışsa, hiç düşünmeden makineye attınız ve içinde “iki tane çok kirli beyaz çorap var diye” dereceyi de 60 a ayarladınız.

 E artık süre sonunda ne ile karşılaşacağınızı defalarca çamaşır yıkamış biri olarak ben söylemeye korkarım!

Şimdi bir çift çok kirli çorabın narına yandığımıza mı üzülsek?

Hep aynı renk ve cinsten elbise giymediğimize mi yansak?

Yıkama sürecinden en berbat çıkanların üstelik en kıymetli varlığımız (beyaz ve en hassas malzemeden pahalı bir gömlek!) olduğuna mı şaşırsak?

Siyah ve kırmızı renkli olanlardan ve üstelik doğal malzeme kullanılmamış en ucuz giysilerin sapasağlam çıktığına mı üzülsek?

Bize hepsini tek tek yıkamak gerekli olduğunu tembih etmiş olan annemizi dinlemediğimize, kız arkadaşımızı hiç kaale almadığımızı aniden farketsek mi?

Yoksa bizi böyle koştur koştur acele işler yapmaya mecbur ediyor diye düzene, sisteme sunturlu küfürler atarak rahatlamaya mı çalışsak?

Tek tip giyilsin diyen sistemlerin, demek bazı durumlarda bir bildiğinin olduğunu kabul eder gibi mi olsak? 

Şimdi bu nahoş hadisede suçlu kimdir? Doğasına aykırı gelen kimlerdir?

Şu kırmızı eşofman mı? bir çift çok kirli beyaz çorabınız mı? Ya da utanmadan 5 yaşında bir çocuğa uygun bedene indirgenmiş olan en pahalı yeşil kazağınız mı?

BU eşyalar birlikte yıkanacaklarından ve yıkandıklarından HABERLİ mi?

Haberli olsalardı bir uyarı yapma şansları olur muydu?

En nazik ve pahalı olanlar nasıl yıkanmaları gerektiğine dair uyarı plaketi ile gezerler. En kaba olanlarda uyarıya zaten gerek yoktur çünkü sonuçta onların rengi hakim olur.

Vallahi ben gerçekten bu durumda bir suçlu bulamıyorum? EKSİKlik görüyorum sadece… “yeterince çamaşır yıkama geçmişi”  EKSİKLİĞİ!

  …

 Ortaköy-2004

III – CAUCUS YARIŞI VE YILAN ÖYKÜSÜ

Kıyıya toplanan bu kafile gerçekten pek acayip görünüyordu: kuşların tüyleri yoluk yoluk olmuş, öteki hayvanların kılları da vücutlarına yapışmıştı, hepsi de sırılsıklamdı; suratlarını asmış, rahatsız rahatsız duruyorlardı.

Doğal olarak ilk düşündükleri, üstlerini başlarını nasıl kurutacakları oldu. Bunun için aralarında düşünce alışverişi yaptılar; Alice’e az sonra kendini onlarla gayet içten konuşur bulmak pek doğal geldi, sanki kırk yıldır ahbabıymışlar gibi konuşuyordu. Hatta Lory ile uzun bir tartışmaya girişti, sonunda Lory suratını asarak ”Ben daha büyüğüm, senden iyi bilirim” dedi. Alice, Lory’nin yaşını öğrenmedikçe bunu kabul etmiyordu, Lory de yaşını söylememekte direttiği için, artık söyleyecek söz kalmadı.

Sonunda, öbürlerine epey sözü geçtiği anlaşılan Fare seslendi: ”Hepiniz oturun, beni dinleyin! Üstünüzü başınızı birazdan ben kuruturum” dedi. Hemen Fare’yi ortaya alarak halka olup oturdular. Alice, gözlerini endişeyle Fare’ye dikmişti. Çünkü eğer yakında üstü kurumazsa iyice soğuk alacağını biliyordu.

Fare gösterişli bir tavırla ”Öhö!” dedi. ”Hepiniz hazır mısınız? Bildiğim en kuru şey bu? Lütfen susun!.. Kendisini Papa’nın da tuttuğu Fatih William’a, komutandan yana yoksul ve son zamanlarda gerek saldırıya, gerekse ülkelerine girilmesine alışmış olan İngilizler baş eğdiler. Mercia Bey’i olan Edwin ile Northumbria Bey’i olan Morcar…

Lory ürpererek ”Uf!” dedi.

Fare kaşlarını çatarak, fakat terbiyesini bozmayarak ”Bağışlayın” dedi, ”Bir şey mi söylediniz?”

Lory hemen ”hayır” diye yanıtladı.

Fare ”Söylediniz sanmıştım da” dedi. ”Neyse, sözümüzü sürdürelim. Mercia Bey’i Edwin’le Northumbria Bey’i Morcar William’dan yana olduklarını açıkça bildirdiler, hatta Canterbury’nin yurtsever başpiskoposu Stingrad bile bunu doğru bularak…”

Ördek ”Neyi bularak?” dedi.

Fare aksi aksi ”bu’nu” dedi. ”Bu’nun ne olduğunu elbette bilirsin.”

Ördek ”Kendim bulunca, bunun ne olduğunu bilirim” dedi. ”Benim bulduğum da ya solucandır, ya kurbağa. Ama başpiskopos neyi buldu, onu öğrenmek istiyorum.”

Fare bu soruyu duymazlıktan gelerek hızlı hızlı sözünü sürdürdü: ”…bunu doğru bularak Edwar Atheling ile William’ı karşılayıp tacı ona önermeye gitti, William önce ılımlı davranıyordu. Fakat Norman askerlerinin küstahlığı… Şimdi nasılsın, kardeşim?” Konuşurken konuşurken Alice’e dönüp böyle demişti.

Alice üzgün bir sesle ”Eskisi kadar ıslağım” dedi. ”Bunlar beni kurutacağa benzemiyor.” Dodo ayağa kalkarak ciddi ciddi ”Öyleyse” dedi ”Ben de, derhal daha müessir tedabir ittihazı maksadiyle içtimaın infisahını teklif ediyorum.” (3)

Kartal yavrusu ”İngilizce konuş!” dedi ”Söylediğin bu uzun sözlerin yarısını anlamadım, zaten senin de anladığına inanmıyorum ya!” Sonra güldüğünü görmesinler diye başını eğdi, öteki kuşlardan da gülüşenler oldu.

Dodo gücenik bir sesle ”Ben de, kurunmak için en iyisi, Caucus yarışı yapalım diyecektim” dedi.

Alice ”Caucus yarışı da nedir?” diye sordu: ne olduğunu öğrenmeyi pek istediği yoktu ama, Dodo’nun duruşundan birinin konuşmasını beklediği anlaşılıyordu, oysa hiçkimse de bir şey söylemeye istekli görünmüyordu.

Dodo, ”Ha,” dedi, “bunu tanımlamanın en iyi yolu yapmaktır. (Belki bir kış günü bu yarışı siz de yapmak istersiniz diye Dodo’nun yaptıklarını size anlatacağım.)

Önce çember biçiminde bir yarış alanı çizdi, (biçimin önemi pek yok diyordu) sonra hepsi çemberin üzerinde gelişigüzel birer yer aldılar. ”Bir…iki… üç, koş!” buyruğu da verilmiyordu: istedikleri zaman koşmaya başlıyorlar, istedikleri zaman bırakıyorlardı; onun için koşunun ne zaman bittiğini anlamak pek kolay değildi. Her neyse, yarım saat kadar koşunca hepsi de kurudular. Dodo ansızın bağırdı: ”Yarış bitti!” Hepsi onun çevresinde toplandılar, soluk soluğa ”E, peki ama kim kazandı yarışı?” diye soruyorlardı.

Bu, Dodo’nun uzun süre düşünmeden yanıt veremeyeceği bir soruydu; ötekiler susup beklerken, o durdu, parmağını şakağına dayadı; (Shakespeare’in resimleri çok kez onu bu duruşta gösterir) sonunda ”Herkes kazandı, herkese bir ödül ister” dedi.

Ötekiler bir ağızdan sordular: ”Ama ödülleri kim verecek?”

Dodo parmağıyla Alice’i göstererek ”Kim olacak, doğallıkla o” dedi. Bunun üzerine hepsi Alice’in çevresine üşüşerek, ”Ödül de ödül!” diye barbar bağırmaya başladılar.

Alice ne yapacağını bilmiyordu, umutsuz bir durumda, elini cebine soktu ve bir kutu şeker çıkardı (neyse ki tuzlu su kutuya girmemişti). Ödül diye şekerleri dağıttı. Tam tamına herkese birer şeker düşmüştü.

Fare ”Ama ona da bir ödül ister” dedi.

Dodo da ciddi ciddi ”Doğallıkla” diye yanıtladı. Sonra Alice’e dönerek: ”Cebinde başka ne var?” dedi. Alice üzgün üzgün ”Bir tanecik yüksük var” dedi. Dodo, ”Ver onu buraya” dedi.

Herkes yeniden Alice’in çevresine toplandı, Dodo da törensel bir tavırla ”Bu güzel yüksüğün tarafınızdan kabulünü rica ediyoruz” diyerek yüksüğü ona verdi. Bu kısa söylev bitince hepsi alkışladılar.

Bütün bu olanlar çok saçmaydı, ama çevresindekilerin ciddiliğine bakarak Alice gülmeye cesaret edemedi; usuna söylenecek söz de gelmiyordu, yalnızca becerebildiği kadar ağır davranarak eğilip selam verdi ve yüksüğü aldı.

İkinci sorun şekerlerin yenmesiydi: bu iş biraz kavga ve tartışmaya yol açtı, büyük kuşlar, şekerin dişlerinin kovuğuna bile gitmediğinden yakındılar; küçük kuşlarınsa boğazlarına kaçtı, arkalarına vurmak gerekti. Neyse, sonunda bu da bitti, yine halka olup oturdular, Fare’den bir şeyler daha anlatmasını rica ettiler.

Alice ”Hani bana öykünü anlatacağına söz vermiştin?” dedi. Sonra Fare’yi yine gücendirmekten korktuğu için fısıldadı ”K… ile kö…den neden nefret ettiğini söyleyecektin..?”

Fare, Alice’e dönerek içini çekti ”Benimki hem uzun, hem acıklı” dedi.

Alice, şaşkınlıkla Fare’nin kuyruğuna basarak ”Doğru, uzunluğuna uzun, ama neden acıklı oluyor?” dedi. Fare konuştuğu sırada bu işi düşünüyordu, onun için öyküden kulağına giren şöyle bir şeyler oldu:

Evde dolaşıyorken
Rasladığı Fare’ye
Azgın Top dedi ki
”Haydi mahkemeye,
Ben senden davacıyım.
Yok yadsıma sakın.
İlle mahkeme.
Çünkü sözün doğrusu
Yapacak işim
Yok bu sabah.”
Fare bu haine dedi ki
”İyi ama, efendim,
Hiç mahkeme olur mu
Yargıcısız, yargıçsız
Boşuna tükenir soluğumuz.”
Kurnaz azgın Top
”Yargıç da ben
Yargıcı da dedi.
”Kanıtları
İncelerim
Seni ölüme
Mahkûm
Ederim.”
Fare Alice’e kızgın kızgın ”Söylediklerime hiç dikkat etmiyorsun” dedi. ”Ne düşünüyorsun, bakayım?”

Alice ezile büzüle ”Bağışlayın” dedi. ”beşinci kıvrıma geldinizdi galiba?”

Fare öfkeyle haykırdı: ”Gelmedimdi işte!”

Hep başkalarına yardım etmeye hazır bulunan Alice endişeyle çevresine bakarak ”Bir düğüm ha! Ah durun da çözeyim” dedi.

Fare ”Böyle şeye gelemem ben, bu türlü saçma sözlerle beni aşağılıyorsunuz” dedi, ve yerinden kalkıp yürüdü gitti.

Zavallı Alice ”Ben öyle demek istemedimdi” diye yalvarıyordu, ”Ama siz çabucak güceniyorsunuz…” Fare yanıt vermedi, yalnızca homurdandı.

Alice, arkasından ”Ne olur dönün de öykünüzü bitirin” diye seslendi, ötekiler de bir ağızdan ona katıldılar. ”Evet, ne olur!” Ama Fare yalnızca başını hırsla salladı ve biraz daha hızlandı.

Gözden kaybolur kaybolmaz Lory, ”Durmadığı yazık oldu” diyerek içini çekti. Yaşlı bir Yengeç de fırsat bu fırsattır diyerek kızına ”Bak yavrum! Bu, sana ders olsun, sakın sinirlenmeye kalkma!” dedi, genç Yengeç ters ters ”Dilini tut anne!” diye yanıtladı. ”Sen zaten bir yengecin sabrını tüketmeye yetersin.”

Alice kimseye yönelmeksizin, yüksek sesle ”Ah! Keşke Dinah’cığım burada olsaydı, onu hemen geri getirirdi” dedi.

Lory ”Bağışlayın ama, kim bu Dinah?” dedi.

Alice sevgili kedisini anlatmaktan pek hoşlandığı için, yanıt vermeye can atıyordu: ‘Dinah, bizim kedimizdir; öyle bir Fare tutar ki hiç sormayın yani! Hele kuşların peşinden nasıl koştuğunu bir görseniz! Küçük bir kuşu görmesiyle yemesi bir olur!”

Bu sözler çevredekileri korkunç bir heyecana düşürdü. Kuşların bir kısmı hemen uçup gittiler. Yaşlı bir saksağan da iyice sarınıp bürünerek ”Artık eve gitmeli, akşam serinliği boğazıma kötü geliyor” diye mırıldandı. Kanarya da titrek bir sesle yavrularını çağırdı: ”Haydi gelin, çocuklar! Yatmak zamanıdır!” dedi. Türlü türlü bahane uydurarak hepsi uçup gittiler. Alice çok geçmeden bir başına kaldı.

Üzüntülü üzüntülü, kendi kendine ”Keşke Dinah’dan söz etmeseydim” dedi. ”Burada kimse onu sevmiyor galiba; ama ben biliyorum, dünyanın en iyi kedisidir o! Ah Dinahcığım benim! Seni bir daha görebilecek miyim acaba!” Kendini öyle yalnız, öyle cesaretsiz duyumsadı ki yine ağlamaya başladı. Az sonra uzaktan yine birtakım ayak sesleri işitti, Fare’nin düşüncesini değiştirip öyküsünü bitirmeye geldiğini umarak başını kaldırdı.

Pueblo Yerlileri -5

Konu Başı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1114

Pueblo Yerlilerinin,  dinleriyle ilgili konulara girmemelerine karşın, Amerikalılarla ilişkilerini anlatmaya can attıklarını gözlemledim. Ochwiay Biano bana, “Amerikalılar bizi neden rahat bırakmıyorlar? Neden danslarımızı yasaklıyorlar, çocuklarımıza dinimizi öğretmek istediğimizde neden zorluk çıkarıyorlar?” Uzunca bir süre sustuktan sonra,  “Amerikalılar dinimizi yok etmek istiyorlar. Yaptıklarımızı yalnız kendimiz için yapmıyoruz ki, Amerikalılar için de yapıyoruz. Evet, tüm dünya için yapıyoruz. Herkesin yararına bu” diye ekledi.

Heyecanından dinlerinin çok önemli bir öğesine değindiğini anladım ve bu nedenle ona, “yaptıklarınızın tüm dünyaya yararı olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordum. Büyük bir coşkuyla, “kuşkusuz öyle! Biz bunları yapmasak dünyanın hali ne olur?” diye yanıtladı ve güneşi gösterdi. “Biz dünyanın çatısında yaşayan insanlarız ve Baba Güneş’in oğullarıyız. Dinimizle, babamızın her gün gökyüzünde hareket etmesine yardım ediyoruz. Bunu yalnızca kendimiz için değil, bütün dünya için yapıyoruz. Ayinlerimizden vazgeçsek, on yıl içerisinde güneş doğmamaya başlar ve sonsuza dek gece olur” dedi.

Bu sözlerinden, bir Yerli’nin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. Güneşin oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu. Bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. Sırf kıskançlığımız yüzünden Yerli’nin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. Zaten bunu yapmasak ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. Bilgi bizi zenginleştirmiyor, tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

Bir anlığına Avrupalı mantığından kendimizi soyutlayabilir, kendimizi bir yüzü kıtanın kırlarına, öbür yüzü de Pasifik Okyanusuna bakan dağın temiz havasına kaptırabilirsek, Pueblo Yerlilerinin bakış açısını sezinlemeye başlayabiliriz. Ama bunu başarabilmemiz için, dünya bilincimizi bir yana bırakmamız ve onun yerine, ardında ne tür bir dünya olduğunu bilmediğimiz, uçsuz bucaksız gibi görünen bir ufku koyabilmemiz gerekir.

Tanrının ezip geçen gücüne karşı geçerli yanıtlar bulabilmek ve Tanrı için bile önemli olan birşeyleri geri verebilmek insanı gururlandırır; çünkü bunu yapmak insanı metafizik öğenin yüceliğine yükseltir. Kuşkusuz bir Pueblo Yerlisi kıskanılacak huzurunu, bu bilinçsiz bir varsayım da olsa, “Tanrı ve biz” kavramına borçludur. Böyle bir insan, kelimenin tam anlamıyla, doğru yolda olan bir insandır.

C.G.Jung- Anılar, Düşler, Düşünceler 

kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Beylerbeyi, 27.02.2009

Nietzsche den Seçmeler

BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT

Zerdüşt otuz yaşında yurdunu ve yurdunun göğünü bırakıp dağlara çıktı. Orada ruhunun ve yalnızlığının tadını çıkardı ve on yıl bundan bıkmadı. Ama en sonu gönlünde değişim oldu ve sabah tanla kalktı, güneşin karşısına geçti ve ona şöyle dedi: “Ey büyük yıldız ! Aydınlattıkların olmasaydı, nice olurdu senin mutluluğun ! On yıldır mağaramın üstüne yükselir durursun: ışığından ve yolculuğundan bıkardın ben olmasaydın, kartalım ve yılanım olmasaydı !”


(Nietzsche, Zerdüşt’ün giriş kısmında -belki biraz da alay ederek – insanın en büyük yanılgılarından birine değiniyor. Antropomorfizm: insanın kendi dışındaki dünyadan anlam çıkarma ve onu kendine benzetme alışkanlığı. Dindarlar da çok sık kullanırlar bu varsayımı. Yani, eğer bizler – biz bilinç sahibi insanlar – olmasaydı, güneşin ve diğer şeylerin varlıklarının da bir anlamı kalmazdı. Karl Marx bu anlayışa karşı çıkacak ve şu hükme varacaktır: “Nesnel dünya onu algılayan insan zihninden bağımsızdır !”) Bak ! Pek çok bal toplamış bir arı gibi, bilgeliğimden usandım; onu almaya uzanacak eller gerek bana. Böyle başladı Zerdüşt’ün batışı. (Ve Zerdüşt bilgeliğiyle insanları aydınlatmak için aralarına inmeye karar verir.)

Zerdüşt dağdan yalnız indi ve kimseyle karşılaşmadı. Ama ormana girdiğinde kutlu kulübesinden ormanda kök aramaya çıkmış yaşlı bir adam belirdi önünde. Ve şöyle dedi yaşlı adam Zerdüşt’e. (…) “Gitme insanlara, ormanda kal ! Hayvanlara git daha iyi ! Neden benim gibi olmak istemiyorsun – ayılar arasında ayı, kuşlar arasında kuş ?”

“Peki, ormanda ne yapıyor ermiş ?” diye sordu Zerdüşt. Ermiş cevap verdi: “Türküler düzüp söylüyorum ve bu türküleri düzerken, gülüyor, ağlıyor ve mırıldanıyorum: böyle övüyorum Tanrı’yı. Peki sen armağan olarak bize ne getiriyorsun ?” Zerdüşt bu sözleri işitince, ermişi esenledi ve dedi:

“Ne vereyim ben size ! Çabucak gideyim de bir şey almıyayım sizden ” Ve ayrıldılar böylece, yaşlı adamla Zerdüşt çocuklar gibi gülüşerek. Ama Zerdüşt yanlız kalınca, şöyle dedi gönlüne: Nasıl olur ! Bu yaşlı ermiş, Tanrı’nın öldüğünü daha işitmemiş ormanında !”(Zerdüşt ormanın kıyısındaki en yakın kente varır ve orada bir ip cambazının gösterilerini seyretmek için toplanmış olan kalabalığa konuşur.) Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın ve inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz açanlara !Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmeyerek. (…) Evet, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi.

(…) İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, uçurum üstünde bir ip. (…) Ben, gönlü har vurup harman savuranı severim – ne teşekkür bekler, ne teşekkür eder: çünkü hep verir o ve kendini korumak istemez. Ben, zar kendine uygun düşünce utananı ve soranı severim: “Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa ?” – çünkü yok olmak ister o.Ben, işine başlamadan önce altın sözler saçanı ve hep sözverdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batışını ister o. Ben, tanrısını yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o; tanrının öfkesinden yok olması gerekir de. Ben, yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük bir şeyden yok olabileni severim: böyle geçer o köprüyü seve seve.

Ben, gönlü dolup taşanı severim, öyle ki kendini unutur ve her şey onun içindedir; her şey onun batışı olur böylece. Ben, özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin içi yalnız olur, ama yüreği batmaya zorlar onu.

(Zerdüşt halka konuşur; ama halk anlamaz onu, alaycı ve buz gibi bakışlarla bakarlar bu dağdan gelen kahine. Derken ip cambazının gösterisi başlar. Cambaz ipin üzerindeyken, bir soytarı ipin üzerine çıkar ve cambaza saldırır. Cambaz ipten düşer. Ölmeden önce, Zerdüşt cambaza doğru eğilir ve onunla konuşur.) Fakat Zerdüşt yerinden kıpırdamadı ve gövde paramparça ama henüz canlı, yanıbaşına düştü. Az sonra, yaralı kendine geldi ve Zerdüşt’ü yanında diz çökmüş gördü. “Ne yapıyorsun öyle?” dedi sonunda. “Şeytanın bana çelme takacağını çoktandır biliyordum. Şimdi cehenneme sürükleyecek beni: ona engel olacak mısın ?” “Şerefim hakkı için, dostum,” diye cevap verdi Zerdüşt, “bu söylediğin şeylerin hiçbiri yoktur: ne şeytan var, ne cehennem. Canın, gövdenden bile önce ölecektir. Hiçbir şeyden korkma artık !” Adam gözlerini kuşkuyla kaldırdı. “Söylediğin doğruysa” dedi sonra, “hayatımı yitirmekle hiçbir şey yitirmiş olmayacağım. Ben, dayakla ve bir lokma yiyecekle oyun öğretilmiş bir hayvandan fazla bir şey değilim pek.” “Ne demek,” dedi Zerdüşt, “sen tehlikeyi iş edindin; bunda hor görülecek ne var. Şimdi de işin yüzünden ölüyorsun: bunun için seni kendi ellerimle gömeceğim.” (Zerdüşt ölen cambazın cesedini beraberinde götürür. Akşam olduğunda cesedi kurtlar parçalamasın diye bir ağaç kovuğuna saklar ve uykuya dalar.) Uzun zaman uyudu Zerdüşt ve yüzü üzerinden yalnız tan değil, sabah dahi geçti. Ama sonunda gözleri açıldı: şaşmış, bakıt Zerdüşt ormanın ve sessizliğin içine; şaşmış, baktı kendi içine. Derken, birden karayı gören bir gemici gibi, çabucak doğruldu ve sevinçten bağırdı. Çünkü yeni bir gerçek görmüştü. Ve gönlüne şöyle dedi: “İçime bir ışık doğdu: yoldaşlar gerek bana, diriler – istediğim yere götürebileceğim ölü yoldaşlar ve cesetler değil. Beni, benim istediğim yere, kendi istekleriyle izleyebilecek diri yoldaşlar gerek bana.İçimize bir ışık doğdu: Sözünü halka değil, yoldaşlara yöneltecek Zerdüşt ! Sürünün çobanı ve köpeği olmayacak Zerdüşt. Niceleri sürüden çekmek; bunun için geldim ben. Halk ve sürü bana kızacak: çobanlar, haydut diyecekler Zerdüşt’e.

Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine iyiler ve doğrular derler. Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine hak dine inananlar derler. İyilere ve doğrulara bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar ? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan – oysa o yaratıcıdır !Bütün inançların inanç erlerine bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar ? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan – oysa o yaratıcıdır ! Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları.

II – GÖZYAŞI BİRİKİNTİSİ

Alice, ”Büsbütün acayipleştikçe acayipleşiyor” diye haykırdı (o kadar şaşırmıştı ki artık doğru dürüst konuşmasını bile unutmuştu). ”Şimdi de dünyanın en büyük teleskopu kadar uzuyorum! Hoşça kalın ayacıklarım!” (Çünkü ayaklarına baktığı zaman onları o kadar uzakta buldu ki, hemen hemen görünmüyorlardı). ”Ah, benim zavallı ayacıklarım! Şimdi sizin ayakkaplarınızı, çoraplarınızı kimler giydirecek? Her halde ben giydiremeyeceğim! Sizlerden o kadar uzaktayım ki sizi düşünüp de derde sokmam kendimi, başınızın çaresine bakın…” Sonra düşündü: ”Ama onlara biraz daha yumuşak davranmalı, yoksa istediğim yere yürümezler sonra! Düşüneyim hele: onlara yılbaşında bir çift yeni ayakkabı armağan ederim.”

Kendi kendine armağanı nasıl vereceğini tasarlamaya başladı. ”Doğallıkla, armağanı postacı götürür” diye düşündü: ”İnsanın kendi ayağına armağan göndermesi ne tuhaf olur kimbilir! Adres de pek acayip olacak.” Alice’nin Sayın sağ ayağı

Ocak seccadesi
Ocak parmaklığı yakınları

Alice’in sevgileriyle Aman, saçmalıyorum ben de! ”Tam o sırada başı salonun tavanına çarptı: şimdi boyu üç metreyi bulmuştu. Alice hemen altın anahtarı kaptı, bahçenin kapısına koştu.

Zavallı Alice! Bütün elinden gelen ancak yere yatıp tek gözüyle bahçeye bakmaktı. O yana geçmek şimdi her zamandan daha umutsuz bir işti, kızcağız oturup yine ağlamaya başladı.
Sonra ”Kendinden utanmıyor musun” dedi, ”senin gibi koca kız (bu söylediği pek yerindeydi) böyle ağlar mı hiç? Kes şu ağlamayı diyorum sana!” Ama gene de, çevresinde salonun yarısına kadar yayılan beş santim derinliğinde bir gözyaşı birikintisi oluşuncaya kadar, litrelerce yaş dökerek ağladı durdu.

Bir süre sonra uzaktan ayak pıtırtıları işitti. Kimin geldiğini anlamak için çarçabuk gözlerini sildi.

Bu gelen bir elinde yelpazesi, öbür elinde beyaz eldivenleriyle, olağanüstü şık giyinmiş Beyaz Tavşan’dı. İvedi ivedi yürüyor, yürürken de kendi kendine ”Ah! Düşes, düşes!

Beklettimse kimbilir ne kızacak!” diye mırıldanıyordu. Alice öyle umutsuz bir durumdaydı ki kimden olsa yardım isteyecekti; onun için Beyaz Tavşan biraz daha yaklaşınca alçak bir sesle çekine çekine ”Biraz bakar mısınız, efendim…” dedi. Tavşan öyle bir ürktü ki eldivenleri de yelpazeyi de yere düşürdü, sonra olanca hızıyla karanlığa doğru kaçıp kayboldu.

Alice yelpazeyle eldivenleri yerden aldı, salon çok sıcak olduğu için, bir yandan konuşurken bir yandan da yelpazelenmeye başladı. ”Aman Tanrım! Bugün her şey de amma acayip ha! Oysa daha dün her zamanki gibiydi. Acaba dün gece değiştim mi ben? Dur bakayım düşüneyim: bu sabah kalktığım zaman gene önceden olduğum gibi miydim acaba? Biraz değişiklik duyumsamıştım kendimde gibi geliyor. Ama eğer ben ben değilsem yeni bir sorun çıkıyor: acaba kimim? İşte asıl bilinmez bilmece bu!” Ve hangisinin yerine geçtiğini anlamak için yaşıtı olan bütün çocukları gözünün önünden geçirmeye başladı.

”Eminim ki Ada değilim” dedi ”Onun saçları uzun kıvrımlıdır, oysa benimkinde kıvrım mıvrım yok. Mabel de olamam, çünkü ben çok şeyler biliyorum, onunsa bildiği şeyler öyle az ki. Hem o o, ben de benim. Aman Tanrım! Ne şaşırtıcı işler bunlar! Bakayım, eskiden bildiğim şeyleri şimdi de bilebilecek miyim? Dur bakalım: Dört kere beş on iki, dört kere altı on üç, dört kere yedi… Ay! Bu gidişle dünyada yirmiye kadar gelemeyeceğim. Ama çarpım çizelgesinden pek bir şey anlaşılmaz. Bir de coğrafyayı deneyelim. Londra Paris’in merkezidir, Paris Roma’nın merkezidir, Roma da… Hayır, hepsi yanlış oldu biliyorum. Kesinlikle Mabel olmuşum! Bakalım, ‘Nasıl da küçük’ şiirini okuyabilecek miyim?” Sonra, ders anlatırken yaptığı gibi ellerini kucağında kavuşturdu, şiiri okumaya başladı: fakat sesi acayip ve kısık çıkıyor, sözcükleri olduklarından başka türlü sıralıyordu.

”Nasıl da küçük timsah
Kuyruğunu parlatır,
Nil sularını altın
Pullarından çağlatır”
”Ne keyifle sırıtır
Pençelerini gerer;
Gülen ağzı açıktır,
Balıklara buyrun der!”

Zavallı Alice ”Eminim, bu sözcükler doğru değil” dedi, gözleri yine yaşardı ”Eh, belli, artık ben Mabel’im” dedi. ”Demek gidip o daracık evde oturacağım, oynayacak oyuncaklarım olmayacak, hem sonra, ah! Öğrenecek bir sürü dersim olacak! Hayır kararımı verdim: Eğer Mabel’sem burada kalırım. Başlarını uzatıp istedikleri kadar ”Hadi şekerim, gel yukarı!” desinler: yalnızca onlara bakıp ”Ben kimim öyleyse? derim, önce bunu söyleyin, eğer o insan olmak hoşuma giderse yukarı gelirim, gitmezse başka bir insan oluncaya kadar burada kalırım. Sonra gözleri birdenbire yaşararak, ”ama ah” diye bağırdı, ”Ah! Keşke başlarını uzatsalar! Artık yalnızlık canıma tak dedi!”

Bunları söylerken Alice, ellerine baktı, bir de ne görsün, konuşurken konuşurken Tavşan’ın eldivenlerinden birini giymemiş mi?.. ”Nasıl oldu giyebildim?” diye düşündü. ”Gene küçülüyor olmalıyım.” Kalktı, boyunu ölçmek için masanın yanına gitti, tahminine göre boyu şimdi aşağı yukarı altmış santim olmuştu, hem durmadan da kısalıyordu. Bunun nedeninin elinde tuttuğu yelpaze olduğunu anlayınca hemen onu yere attı, neyse, büsbütün kısalıp küçülmekten tam zamanında kurtulmuştu.

”Az kalsın kurtulamayacaktım!” dedi, birdenbire bu kadar değişmekten çok korkmuştu, ama büsbütün yok olmadım diye de çok seviniyordu. ”Haydi, şimdi doğru bahçeye?” diyerek bütün hızıyla küçük kapıya koştu. Ama, nerde! Küçük kapı gene kapalıydı, altın anahtar da gene eskisi gibi camdan masanın üstünde duruyordu. Zavallı kızcağız, ”İşte şimdi her şey beterin beteri oldu, çünkü önceden hiç bu kadar kısalmamıştım, hiç! doğrusu işler çok kötü gidiyor” dedi.

Bu sözleri söylerken, birden ayağı kaydı, sonra cump! diye çenesine kadar tuzlu bir suya battı. Önce, ”Nasıl olduysa denize düştüm galiba” diye düşündü, ”Eğer böyleyse dönüşte trenle gidebilirim” dedi. (Alice şimdiye kadar daha bir kez deniz kıyısında bulunmuştu: orada görüp toptan verdiği yargıya göre: İngiltere kıyılarında insan nereye giderse gitsin birçok banyo arabasına (1), ellerinde tahta küreklerle kumu kazan çocuklara raslar, sonra bir sıra pansiyon gelir, onların arkasında da istasyon vardır.) Ama az sonra boyu dokuz ayakken akıttığı gözyaşlarından oluşan birikintiye düştüğünü anladı.

Çıkacak bir yer bulmak umuduyla oraya buraya yüzerek ”Keşke o kadar çok ağlamasaydım” dedi. ”Şimdi kendi gözyaşlarımda boğularak cezamı göreceğim: acayip bir şey olacak bu. Hoş, bugün zaten her şey acayip ya!”

Tam o sırada, biraz ötede, birikintiye düşen bir şeyin çıkardığı cump sesini işitti: düşenin ne olduğunu anlamak için o yana doğru yüzmeye başladı. Gördüğünü önce su aygırı yahut deniz ayısı sandı; fakat boyunun ne kadar küçüldüğü aklına gelince, bunun da kendisi gibi ayağı kayarak suya düşmüş bir Fare olduğu sonucuna vardı.

Alice ”Şu Fare’yle konuşsam mı acaba?” diye düşündü ”Burada her şey o kadar başka ki Fare de pekâlâ konuşabilir. Ne olursa olsun, denemekte bir zarar yok ki!” Bunun üzerine konuşmaya başladı: ”Ey Fare, bu gölden nasıl çıkılır, biliyor musun? Burada yüzüp durmaktan pek yoruldum ey Fare!” (Alice, bir Fare’yle konuşmanın en uygun biçimi olsa olsa budur diye düşünmüştü; başına daha önce hiç bu türlü bir iş gelmemişti, ama kardeşinin Latince dilbilgisi kitabında gördükleri usuna gelmişti: ”Fare-Fare’nin, Fare’ye, Fare, ey Fare!”) Fare ona ne oluyor der gibi baktı, Alice, o küçük gözlerinden birini kırptığını sandı, ama hiçbir şey söylemedi.

Alice ”Belki de İngilizce bilmiyordur” diye düşündü ”Fatih William ile İngiltere’ye gelmiş bir Fransız Faresi olmalı” Alice, bütün tarih bilgisine karşın, hangi olayın ne zaman olduğunu bilmiyordu. Onun için bu kez de Fransızca kitabının en başındaki tümceyle söze başladı: “Où est ma chatte?” (2) Fare birden sudan dışarı sıçradı, korkudan tirtir titriyordu. Alice zavallı hayvanı incitmiş olmaktan çekinerek hemen, ”Aman! Bağışlayın” diye bağırdı ”sizin kedileri sevmediğinizi tümüyle unuttum.”

Fare ince, heyecanlı bir sesle ”Elbet sevmem” dedi, ”Benim yerimde olsaydın sen sever miydin sanki?”

Alice uysal bir sesle ”Bilmem, belki sevmezdim” dedi ”kızmayın canım. Ama doğrusu, kedim Dinah’ı size göstermek isterdim, eminim ki onu görür görmez kalbinizde kedilere karşı bir sevgi uyanırdı. Öyle uslu, öyle şeker şeydir ki!” Alice bir yandan suyun içinde tembel tembel yüzüyor, bir yandan da dalmış konuşuyordu: ”Ateşin yanında hırıldaya hırıldaya öyle bir oturuşu vardır ki… Pençelerini yalayıp yüzünü temizler. Öyle yumuşaktır ki insan hep kucağına alıp çocuk gibi uyutmak ister. Fare tutmakta da bir tanedir. Aman! Bağışlayın” diye bağırdı, çünkü Fare’nin kılları baştan aşağı diken diken olmuştu, bu kez gerçekten gücenmişe benziyordu. ”Eğer istemiyorsanız, onun sözünü artık etmeyiz.”

Kuyruğunun ucuna kadar tirtir titreyen Fare ”etmezmişiz!” diye haykırdı. ”Sanki bu türlü şeyleri ben konuşmuşum gibi! Soyumuz dünyanın başlangıcından beri kedilerden nefret eder: çirkin, aşağılık, kaba yaratıklar! Bir daha onların adını işitmeyeyim!”

Alice sözü bir an önce değiştirmek için ”Peki, peki” dedi ”Şey.. siz köpeklerden hoşlanır mısınız?” Fare yanıt vermedi, onun için Alice de coşkuyla anlatmaya başladı: ”Görseniz: bizim evin yanında öyle güzel bir köpek var ki… Parlak gözlü, uzun kıvırcık tüylü bir küçük teriye, uzağa doğru bir şey fırlatıldı mı bulup getiriyor, acıktı mı salta duruyor, daha neler yapıyor – marifetlerinin çoğunu anımsamıyorum. Sahibi de bir çiftçi, diyor ki, bu köpek çok yararlıymış, yüz lira edermiş! Sonra bütün Fareleri de öldürürmüş…” Alice üzgün bir sesle, ”Ah, Tanrım!” diye bağırdı: ”Galiba onu gene darılttım!” Çünkü Fare elinden geldiği kadar hızla yanından uzaklaşmaya çabalıyor, çabalarken de havuzun suyunu allak bullak ediyordu.

Alice tatlı bir sesle arkasından seslendi. ”Fareciğim! Ne olur gelin, eğer hiçbirini sevmiyorsanız, ne kedilerin sözünü ederiz, ne köpeklerin!” Fare bunu işitince, bir yarım çark yaptı, yavaş yavaş yüzerek Alice’e yaklaştı; yüzü kireç gibiydi. (Alice, kızgınlıktan olacak, diye düşündü.) Fare, hafif, titrek bir sesle ”Hadi, kıyıya gidelim, orada öykümü anlatayım da kedilerle köpekleri neden sevmediğimi anla” dedi.

Havuz, suya düşen hayvanlarla tıklım tıklım dolu olduğu için, artık karaya çıkmanın zamanıydı. Düşenlerin arasında, kartal yavrusu, kuğu, ördek, daha birtakım acayip hayvanlar vardı. Alice öne düştü, bütün kafile kıyıya doğru yüzdüler.