Tüketim toplumunun yetiştirdiği bireyler-1

Hayatta harcayabileceğiniz şeyler her zaman; sizde fazlaca olan, yokluğundan çok fazla rahatsızlık duymayacağınız ya da yerine başka şeyler koyabileceğiniz şeylerdir. Bu yüzden harcanabilir olurlar zaten… Bir de farkında olmadan harcadığımız şeyler vardır ki;o da tam olarak talihsizlik ya da basiretsizliktir…

Misal zaman. Hayatımızın birçok döneminde o kadar fazla harcarız ki zamanı, hiç düşünmeden, umarsızca. Çünkü çoktur zamanımız. Hatta o kadar çabuk geçmesini isteriz ki bazen dakikalar yıl gibi gelir. Sabırsızlanırız büyümek için ya da yaz tatilinin gelmesi için. Sevgiliye kavuşma anlarını bir düşünsenize. Gençlik yıllarımızda özellikle hiç bilemeyiz o zamanın ne kadar değerli ve geri getirilemez olduğunu. Ancak aradan yıllar geçer, bir bakmışız ki artık gençlik bitmekte ve geride kalmakta artık her şey…

Para da bizim için harcanabilir bir olgudur. Bazı dönemler olur cebinizdeki paranın hiç hesabını bilmeden harcarsınız. Yarını düşünmeden. Keyifli zamanlardır onlar açık söylemek gerekirse. Özellikle gereksiz şeylere itinayla harcanır o paralar daha sonraki günlerde aç kalınacağı bilinse bile… Çünkü o an düşünmek için bir sebep yoktur. Nasıl olsa bir şekilde halledilebilir şeyler bunlar…

Hayatta yalnız birkaç kez karşımıza çıkabilecek fırsatları da harcarız kimi zaman. Farkına varamayız onların bizim için gerçekten önemli fırsatlar olduğunun. Öylece geçer gideriz yanından, ya hazır değilizdir o fırsatı değerlendirmek için ya da basiretimiz bağlanır. Ama bir şekilde aradan geçen zamandan sonra anlarız onun gerçekten bizim hayatımızda bir fark yaratacak bir fırsat olduğunun. Maalesef ki artık çok geçtir ve iş işten geçmiştir. Bir sonrakine hazırlıklı olarak bekleriz. Belki de bir ömür boyu…

Tabi bir de insan harcamak söz konusu hayatımızda. İşte bu ilginçtir. Bazen hayat öyle bir yere sürükler ki sizi hayatınızın en zor kararlarını art arda almak zorunda kalırsınız. Her türlü bedeli ödeyerek hayatınıza birilerini alır, onunla beraber diğerlerini çıkarırsınız. Tercih yapmak zorunda kaldığınızda aslında kendiniz için “en doğru” olanı yaptığınızı zannedersiniz. Genelde “nerede olmak istiyorum?” “kim bensiz hayatını daha rahat idame ettirebilir?” “ben kimsiz hayatımı idame ettirebilirim?” soruları üzerine düşünüp verilen kararlardan sonra hayatınızdan insanları çıkarıp başkalarını alırsınız. Bu karar tamamen kişiseldir ve insan kendi konforu ya da mutluluğu için yapar bunu. Konformist yaratıklarız biz en nihayetinde. Bize biçilmiş ya da kendi oluşturduğumuz sosyal roller içerisinde yaşayıp(çoğu zaman bundan mutlu olmasak bile) , o hayatın içindeki tüm avantajları kullanmakta üzerimize yoktur. Zordur gerçekten de insanın yaşam konforlarından vazgeçebilmesi. Bunu göze almamak için çok çeşitli bahaneler ve savunma mekanizmaları üretip kendine, mutlu mesut yaşarız genellikle. Ama aynadır asıl olan. Ayna karşısında yapayalnız kaldığımız da neyin bedelini ödediğimizle, aslında ne istediğimizle ve bunu elde etmek için neleri feda ettiğimizle yüzleşmek zamanı geldiğinde aslında ne kadar mutlu bir insan olduğumuzu anlarız. Ya da mutsuz…

İşte dostum ben ömrü-hayatımda hem çok zaman, hem çok para, hem çok fırsat, hem de çok insan harcadım ve harcandım da… Hayat bu neticede. Adil olduğunu düşündüm her zaman. Bir şeyi gerçekten çok istersen ve onun için uğraşırsan gerçekleşebileceğine inandım hep. Sanırım hep de inancam. Hayatın bana artık eskisi kadar bonkör olacağını zannetmiyorum ama yine de umudumu kaybetmiş de sayılmam. Zira savaşmak gerek. Üzerine akın akın gelen hayatın karşısında boyun eğmek yerine karşısında dimdik durup kılıcını savurmak gerek,ağzında kocaman bir küfürle…

Neticede sevgili dostum; ben 60lı yaşlarımda o evde, yağmurlu bir öğleden sonra, sallanan sandalyemde, türk kahvemi içiyor olacağımı biliyorum. Bunu bilen bir adama hayat ne yapabilir sorarım sana? Tüm evim bir sırt çantasının içinde. Önümde her daim bir harita. Deniz gören bir yerlerde yaşamak lazım. İnsan kuruyor su olmayan yerde be!!!

                                Mart 09 / Elansir

İnsan doğası

Eğer insan doğaları farklı farklı ise, onlara neden aynı kurallar uygulanıyor? Doğasına aykırı gelenler suçlu mudur? 

Şöyle bir örnek üzerinden gitsek: 

Diyelim ki bir kazan çamaşırınız birikmiş, bir çok değişik malzemeden üretilmiş, değişik renklerde kirli çamaşırlar!

Tek tek makineye atsanız zaman kaybı ve para kaybı olacak üstelik sizi bütün gün oyalayacak. Hele de daha önceden “hepsini bir arada yıkamaya kalkmak” gibi bir deneyiminiz olmamışsa, hiç düşünmeden makineye attınız ve içinde “iki tane çok kirli beyaz çorap var diye” dereceyi de 60 a ayarladınız.

 E artık süre sonunda ne ile karşılaşacağınızı defalarca çamaşır yıkamış biri olarak ben söylemeye korkarım!

Şimdi bir çift çok kirli çorabın narına yandığımıza mı üzülsek?

Hep aynı renk ve cinsten elbise giymediğimize mi yansak?

Yıkama sürecinden en berbat çıkanların üstelik en kıymetli varlığımız (beyaz ve en hassas malzemeden pahalı bir gömlek!) olduğuna mı şaşırsak?

Siyah ve kırmızı renkli olanlardan ve üstelik doğal malzeme kullanılmamış en ucuz giysilerin sapasağlam çıktığına mı üzülsek?

Bize hepsini tek tek yıkamak gerekli olduğunu tembih etmiş olan annemizi dinlemediğimize, kız arkadaşımızı hiç kaale almadığımızı aniden farketsek mi?

Yoksa bizi böyle koştur koştur acele işler yapmaya mecbur ediyor diye düzene, sisteme sunturlu küfürler atarak rahatlamaya mı çalışsak?

Tek tip giyilsin diyen sistemlerin, demek bazı durumlarda bir bildiğinin olduğunu kabul eder gibi mi olsak? 

Şimdi bu nahoş hadisede suçlu kimdir? Doğasına aykırı gelen kimlerdir?

Şu kırmızı eşofman mı? bir çift çok kirli beyaz çorabınız mı? Ya da utanmadan 5 yaşında bir çocuğa uygun bedene indirgenmiş olan en pahalı yeşil kazağınız mı?

BU eşyalar birlikte yıkanacaklarından ve yıkandıklarından HABERLİ mi?

Haberli olsalardı bir uyarı yapma şansları olur muydu?

En nazik ve pahalı olanlar nasıl yıkanmaları gerektiğine dair uyarı plaketi ile gezerler. En kaba olanlarda uyarıya zaten gerek yoktur çünkü sonuçta onların rengi hakim olur.

Vallahi ben gerçekten bu durumda bir suçlu bulamıyorum? EKSİKlik görüyorum sadece… “yeterince çamaşır yıkama geçmişi”  EKSİKLİĞİ!

  …

 Ortaköy-2004

III – CAUCUS YARIŞI VE YILAN ÖYKÜSÜ

Kıyıya toplanan bu kafile gerçekten pek acayip görünüyordu: kuşların tüyleri yoluk yoluk olmuş, öteki hayvanların kılları da vücutlarına yapışmıştı, hepsi de sırılsıklamdı; suratlarını asmış, rahatsız rahatsız duruyorlardı.

Doğal olarak ilk düşündükleri, üstlerini başlarını nasıl kurutacakları oldu. Bunun için aralarında düşünce alışverişi yaptılar; Alice’e az sonra kendini onlarla gayet içten konuşur bulmak pek doğal geldi, sanki kırk yıldır ahbabıymışlar gibi konuşuyordu. Hatta Lory ile uzun bir tartışmaya girişti, sonunda Lory suratını asarak ”Ben daha büyüğüm, senden iyi bilirim” dedi. Alice, Lory’nin yaşını öğrenmedikçe bunu kabul etmiyordu, Lory de yaşını söylememekte direttiği için, artık söyleyecek söz kalmadı.

Sonunda, öbürlerine epey sözü geçtiği anlaşılan Fare seslendi: ”Hepiniz oturun, beni dinleyin! Üstünüzü başınızı birazdan ben kuruturum” dedi. Hemen Fare’yi ortaya alarak halka olup oturdular. Alice, gözlerini endişeyle Fare’ye dikmişti. Çünkü eğer yakında üstü kurumazsa iyice soğuk alacağını biliyordu.

Fare gösterişli bir tavırla ”Öhö!” dedi. ”Hepiniz hazır mısınız? Bildiğim en kuru şey bu? Lütfen susun!.. Kendisini Papa’nın da tuttuğu Fatih William’a, komutandan yana yoksul ve son zamanlarda gerek saldırıya, gerekse ülkelerine girilmesine alışmış olan İngilizler baş eğdiler. Mercia Bey’i olan Edwin ile Northumbria Bey’i olan Morcar…

Lory ürpererek ”Uf!” dedi.

Fare kaşlarını çatarak, fakat terbiyesini bozmayarak ”Bağışlayın” dedi, ”Bir şey mi söylediniz?”

Lory hemen ”hayır” diye yanıtladı.

Fare ”Söylediniz sanmıştım da” dedi. ”Neyse, sözümüzü sürdürelim. Mercia Bey’i Edwin’le Northumbria Bey’i Morcar William’dan yana olduklarını açıkça bildirdiler, hatta Canterbury’nin yurtsever başpiskoposu Stingrad bile bunu doğru bularak…”

Ördek ”Neyi bularak?” dedi.

Fare aksi aksi ”bu’nu” dedi. ”Bu’nun ne olduğunu elbette bilirsin.”

Ördek ”Kendim bulunca, bunun ne olduğunu bilirim” dedi. ”Benim bulduğum da ya solucandır, ya kurbağa. Ama başpiskopos neyi buldu, onu öğrenmek istiyorum.”

Fare bu soruyu duymazlıktan gelerek hızlı hızlı sözünü sürdürdü: ”…bunu doğru bularak Edwar Atheling ile William’ı karşılayıp tacı ona önermeye gitti, William önce ılımlı davranıyordu. Fakat Norman askerlerinin küstahlığı… Şimdi nasılsın, kardeşim?” Konuşurken konuşurken Alice’e dönüp böyle demişti.

Alice üzgün bir sesle ”Eskisi kadar ıslağım” dedi. ”Bunlar beni kurutacağa benzemiyor.” Dodo ayağa kalkarak ciddi ciddi ”Öyleyse” dedi ”Ben de, derhal daha müessir tedabir ittihazı maksadiyle içtimaın infisahını teklif ediyorum.” (3)

Kartal yavrusu ”İngilizce konuş!” dedi ”Söylediğin bu uzun sözlerin yarısını anlamadım, zaten senin de anladığına inanmıyorum ya!” Sonra güldüğünü görmesinler diye başını eğdi, öteki kuşlardan da gülüşenler oldu.

Dodo gücenik bir sesle ”Ben de, kurunmak için en iyisi, Caucus yarışı yapalım diyecektim” dedi.

Alice ”Caucus yarışı da nedir?” diye sordu: ne olduğunu öğrenmeyi pek istediği yoktu ama, Dodo’nun duruşundan birinin konuşmasını beklediği anlaşılıyordu, oysa hiçkimse de bir şey söylemeye istekli görünmüyordu.

Dodo, ”Ha,” dedi, “bunu tanımlamanın en iyi yolu yapmaktır. (Belki bir kış günü bu yarışı siz de yapmak istersiniz diye Dodo’nun yaptıklarını size anlatacağım.)

Önce çember biçiminde bir yarış alanı çizdi, (biçimin önemi pek yok diyordu) sonra hepsi çemberin üzerinde gelişigüzel birer yer aldılar. ”Bir…iki… üç, koş!” buyruğu da verilmiyordu: istedikleri zaman koşmaya başlıyorlar, istedikleri zaman bırakıyorlardı; onun için koşunun ne zaman bittiğini anlamak pek kolay değildi. Her neyse, yarım saat kadar koşunca hepsi de kurudular. Dodo ansızın bağırdı: ”Yarış bitti!” Hepsi onun çevresinde toplandılar, soluk soluğa ”E, peki ama kim kazandı yarışı?” diye soruyorlardı.

Bu, Dodo’nun uzun süre düşünmeden yanıt veremeyeceği bir soruydu; ötekiler susup beklerken, o durdu, parmağını şakağına dayadı; (Shakespeare’in resimleri çok kez onu bu duruşta gösterir) sonunda ”Herkes kazandı, herkese bir ödül ister” dedi.

Ötekiler bir ağızdan sordular: ”Ama ödülleri kim verecek?”

Dodo parmağıyla Alice’i göstererek ”Kim olacak, doğallıkla o” dedi. Bunun üzerine hepsi Alice’in çevresine üşüşerek, ”Ödül de ödül!” diye barbar bağırmaya başladılar.

Alice ne yapacağını bilmiyordu, umutsuz bir durumda, elini cebine soktu ve bir kutu şeker çıkardı (neyse ki tuzlu su kutuya girmemişti). Ödül diye şekerleri dağıttı. Tam tamına herkese birer şeker düşmüştü.

Fare ”Ama ona da bir ödül ister” dedi.

Dodo da ciddi ciddi ”Doğallıkla” diye yanıtladı. Sonra Alice’e dönerek: ”Cebinde başka ne var?” dedi. Alice üzgün üzgün ”Bir tanecik yüksük var” dedi. Dodo, ”Ver onu buraya” dedi.

Herkes yeniden Alice’in çevresine toplandı, Dodo da törensel bir tavırla ”Bu güzel yüksüğün tarafınızdan kabulünü rica ediyoruz” diyerek yüksüğü ona verdi. Bu kısa söylev bitince hepsi alkışladılar.

Bütün bu olanlar çok saçmaydı, ama çevresindekilerin ciddiliğine bakarak Alice gülmeye cesaret edemedi; usuna söylenecek söz de gelmiyordu, yalnızca becerebildiği kadar ağır davranarak eğilip selam verdi ve yüksüğü aldı.

İkinci sorun şekerlerin yenmesiydi: bu iş biraz kavga ve tartışmaya yol açtı, büyük kuşlar, şekerin dişlerinin kovuğuna bile gitmediğinden yakındılar; küçük kuşlarınsa boğazlarına kaçtı, arkalarına vurmak gerekti. Neyse, sonunda bu da bitti, yine halka olup oturdular, Fare’den bir şeyler daha anlatmasını rica ettiler.

Alice ”Hani bana öykünü anlatacağına söz vermiştin?” dedi. Sonra Fare’yi yine gücendirmekten korktuğu için fısıldadı ”K… ile kö…den neden nefret ettiğini söyleyecektin..?”

Fare, Alice’e dönerek içini çekti ”Benimki hem uzun, hem acıklı” dedi.

Alice, şaşkınlıkla Fare’nin kuyruğuna basarak ”Doğru, uzunluğuna uzun, ama neden acıklı oluyor?” dedi. Fare konuştuğu sırada bu işi düşünüyordu, onun için öyküden kulağına giren şöyle bir şeyler oldu:

Evde dolaşıyorken
Rasladığı Fare’ye
Azgın Top dedi ki
”Haydi mahkemeye,
Ben senden davacıyım.
Yok yadsıma sakın.
İlle mahkeme.
Çünkü sözün doğrusu
Yapacak işim
Yok bu sabah.”
Fare bu haine dedi ki
”İyi ama, efendim,
Hiç mahkeme olur mu
Yargıcısız, yargıçsız
Boşuna tükenir soluğumuz.”
Kurnaz azgın Top
”Yargıç da ben
Yargıcı da dedi.
”Kanıtları
İncelerim
Seni ölüme
Mahkûm
Ederim.”
Fare Alice’e kızgın kızgın ”Söylediklerime hiç dikkat etmiyorsun” dedi. ”Ne düşünüyorsun, bakayım?”

Alice ezile büzüle ”Bağışlayın” dedi. ”beşinci kıvrıma geldinizdi galiba?”

Fare öfkeyle haykırdı: ”Gelmedimdi işte!”

Hep başkalarına yardım etmeye hazır bulunan Alice endişeyle çevresine bakarak ”Bir düğüm ha! Ah durun da çözeyim” dedi.

Fare ”Böyle şeye gelemem ben, bu türlü saçma sözlerle beni aşağılıyorsunuz” dedi, ve yerinden kalkıp yürüdü gitti.

Zavallı Alice ”Ben öyle demek istemedimdi” diye yalvarıyordu, ”Ama siz çabucak güceniyorsunuz…” Fare yanıt vermedi, yalnızca homurdandı.

Alice, arkasından ”Ne olur dönün de öykünüzü bitirin” diye seslendi, ötekiler de bir ağızdan ona katıldılar. ”Evet, ne olur!” Ama Fare yalnızca başını hırsla salladı ve biraz daha hızlandı.

Gözden kaybolur kaybolmaz Lory, ”Durmadığı yazık oldu” diyerek içini çekti. Yaşlı bir Yengeç de fırsat bu fırsattır diyerek kızına ”Bak yavrum! Bu, sana ders olsun, sakın sinirlenmeye kalkma!” dedi, genç Yengeç ters ters ”Dilini tut anne!” diye yanıtladı. ”Sen zaten bir yengecin sabrını tüketmeye yetersin.”

Alice kimseye yönelmeksizin, yüksek sesle ”Ah! Keşke Dinah’cığım burada olsaydı, onu hemen geri getirirdi” dedi.

Lory ”Bağışlayın ama, kim bu Dinah?” dedi.

Alice sevgili kedisini anlatmaktan pek hoşlandığı için, yanıt vermeye can atıyordu: ‘Dinah, bizim kedimizdir; öyle bir Fare tutar ki hiç sormayın yani! Hele kuşların peşinden nasıl koştuğunu bir görseniz! Küçük bir kuşu görmesiyle yemesi bir olur!”

Bu sözler çevredekileri korkunç bir heyecana düşürdü. Kuşların bir kısmı hemen uçup gittiler. Yaşlı bir saksağan da iyice sarınıp bürünerek ”Artık eve gitmeli, akşam serinliği boğazıma kötü geliyor” diye mırıldandı. Kanarya da titrek bir sesle yavrularını çağırdı: ”Haydi gelin, çocuklar! Yatmak zamanıdır!” dedi. Türlü türlü bahane uydurarak hepsi uçup gittiler. Alice çok geçmeden bir başına kaldı.

Üzüntülü üzüntülü, kendi kendine ”Keşke Dinah’dan söz etmeseydim” dedi. ”Burada kimse onu sevmiyor galiba; ama ben biliyorum, dünyanın en iyi kedisidir o! Ah Dinahcığım benim! Seni bir daha görebilecek miyim acaba!” Kendini öyle yalnız, öyle cesaretsiz duyumsadı ki yine ağlamaya başladı. Az sonra uzaktan yine birtakım ayak sesleri işitti, Fare’nin düşüncesini değiştirip öyküsünü bitirmeye geldiğini umarak başını kaldırdı.

Pueblo Yerlileri -5

Konu Başı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1114

Pueblo Yerlilerinin,  dinleriyle ilgili konulara girmemelerine karşın, Amerikalılarla ilişkilerini anlatmaya can attıklarını gözlemledim. Ochwiay Biano bana, “Amerikalılar bizi neden rahat bırakmıyorlar? Neden danslarımızı yasaklıyorlar, çocuklarımıza dinimizi öğretmek istediğimizde neden zorluk çıkarıyorlar?” Uzunca bir süre sustuktan sonra,  “Amerikalılar dinimizi yok etmek istiyorlar. Yaptıklarımızı yalnız kendimiz için yapmıyoruz ki, Amerikalılar için de yapıyoruz. Evet, tüm dünya için yapıyoruz. Herkesin yararına bu” diye ekledi.

Heyecanından dinlerinin çok önemli bir öğesine değindiğini anladım ve bu nedenle ona, “yaptıklarınızın tüm dünyaya yararı olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordum. Büyük bir coşkuyla, “kuşkusuz öyle! Biz bunları yapmasak dünyanın hali ne olur?” diye yanıtladı ve güneşi gösterdi. “Biz dünyanın çatısında yaşayan insanlarız ve Baba Güneş’in oğullarıyız. Dinimizle, babamızın her gün gökyüzünde hareket etmesine yardım ediyoruz. Bunu yalnızca kendimiz için değil, bütün dünya için yapıyoruz. Ayinlerimizden vazgeçsek, on yıl içerisinde güneş doğmamaya başlar ve sonsuza dek gece olur” dedi.

Bu sözlerinden, bir Yerli’nin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. Güneşin oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu. Bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. Sırf kıskançlığımız yüzünden Yerli’nin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. Zaten bunu yapmasak ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. Bilgi bizi zenginleştirmiyor, tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

Bir anlığına Avrupalı mantığından kendimizi soyutlayabilir, kendimizi bir yüzü kıtanın kırlarına, öbür yüzü de Pasifik Okyanusuna bakan dağın temiz havasına kaptırabilirsek, Pueblo Yerlilerinin bakış açısını sezinlemeye başlayabiliriz. Ama bunu başarabilmemiz için, dünya bilincimizi bir yana bırakmamız ve onun yerine, ardında ne tür bir dünya olduğunu bilmediğimiz, uçsuz bucaksız gibi görünen bir ufku koyabilmemiz gerekir.

Tanrının ezip geçen gücüne karşı geçerli yanıtlar bulabilmek ve Tanrı için bile önemli olan birşeyleri geri verebilmek insanı gururlandırır; çünkü bunu yapmak insanı metafizik öğenin yüceliğine yükseltir. Kuşkusuz bir Pueblo Yerlisi kıskanılacak huzurunu, bu bilinçsiz bir varsayım da olsa, “Tanrı ve biz” kavramına borçludur. Böyle bir insan, kelimenin tam anlamıyla, doğru yolda olan bir insandır.

C.G.Jung- Anılar, Düşler, Düşünceler 

kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Beylerbeyi, 27.02.2009

Nietzsche den Seçmeler

BÖYLE BUYURDU ZERDÜŞT

Zerdüşt otuz yaşında yurdunu ve yurdunun göğünü bırakıp dağlara çıktı. Orada ruhunun ve yalnızlığının tadını çıkardı ve on yıl bundan bıkmadı. Ama en sonu gönlünde değişim oldu ve sabah tanla kalktı, güneşin karşısına geçti ve ona şöyle dedi: “Ey büyük yıldız ! Aydınlattıkların olmasaydı, nice olurdu senin mutluluğun ! On yıldır mağaramın üstüne yükselir durursun: ışığından ve yolculuğundan bıkardın ben olmasaydın, kartalım ve yılanım olmasaydı !”


(Nietzsche, Zerdüşt’ün giriş kısmında -belki biraz da alay ederek – insanın en büyük yanılgılarından birine değiniyor. Antropomorfizm: insanın kendi dışındaki dünyadan anlam çıkarma ve onu kendine benzetme alışkanlığı. Dindarlar da çok sık kullanırlar bu varsayımı. Yani, eğer bizler – biz bilinç sahibi insanlar – olmasaydı, güneşin ve diğer şeylerin varlıklarının da bir anlamı kalmazdı. Karl Marx bu anlayışa karşı çıkacak ve şu hükme varacaktır: “Nesnel dünya onu algılayan insan zihninden bağımsızdır !”) Bak ! Pek çok bal toplamış bir arı gibi, bilgeliğimden usandım; onu almaya uzanacak eller gerek bana. Böyle başladı Zerdüşt’ün batışı. (Ve Zerdüşt bilgeliğiyle insanları aydınlatmak için aralarına inmeye karar verir.)

Zerdüşt dağdan yalnız indi ve kimseyle karşılaşmadı. Ama ormana girdiğinde kutlu kulübesinden ormanda kök aramaya çıkmış yaşlı bir adam belirdi önünde. Ve şöyle dedi yaşlı adam Zerdüşt’e. (…) “Gitme insanlara, ormanda kal ! Hayvanlara git daha iyi ! Neden benim gibi olmak istemiyorsun – ayılar arasında ayı, kuşlar arasında kuş ?”

“Peki, ormanda ne yapıyor ermiş ?” diye sordu Zerdüşt. Ermiş cevap verdi: “Türküler düzüp söylüyorum ve bu türküleri düzerken, gülüyor, ağlıyor ve mırıldanıyorum: böyle övüyorum Tanrı’yı. Peki sen armağan olarak bize ne getiriyorsun ?” Zerdüşt bu sözleri işitince, ermişi esenledi ve dedi:

“Ne vereyim ben size ! Çabucak gideyim de bir şey almıyayım sizden ” Ve ayrıldılar böylece, yaşlı adamla Zerdüşt çocuklar gibi gülüşerek. Ama Zerdüşt yanlız kalınca, şöyle dedi gönlüne: Nasıl olur ! Bu yaşlı ermiş, Tanrı’nın öldüğünü daha işitmemiş ormanında !”(Zerdüşt ormanın kıyısındaki en yakın kente varır ve orada bir ip cambazının gösterilerini seyretmek için toplanmış olan kalabalığa konuşur.) Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın ve inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz açanlara !Ağı saçanlardır onlar, bilerek bilmeyerek. (…) Evet, kirli bir ırmaktır insan. Kirli bir ırmağı içine alması ve bozulmadan kalması için deniz olmalı kişi.

(…) İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, uçurum üstünde bir ip. (…) Ben, gönlü har vurup harman savuranı severim – ne teşekkür bekler, ne teşekkür eder: çünkü hep verir o ve kendini korumak istemez. Ben, zar kendine uygun düşünce utananı ve soranı severim: “Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa ?” – çünkü yok olmak ister o.Ben, işine başlamadan önce altın sözler saçanı ve hep sözverdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batışını ister o. Ben, tanrısını yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o; tanrının öfkesinden yok olması gerekir de. Ben, yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük bir şeyden yok olabileni severim: böyle geçer o köprüyü seve seve.

Ben, gönlü dolup taşanı severim, öyle ki kendini unutur ve her şey onun içindedir; her şey onun batışı olur böylece. Ben, özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin içi yalnız olur, ama yüreği batmaya zorlar onu.

(Zerdüşt halka konuşur; ama halk anlamaz onu, alaycı ve buz gibi bakışlarla bakarlar bu dağdan gelen kahine. Derken ip cambazının gösterisi başlar. Cambaz ipin üzerindeyken, bir soytarı ipin üzerine çıkar ve cambaza saldırır. Cambaz ipten düşer. Ölmeden önce, Zerdüşt cambaza doğru eğilir ve onunla konuşur.) Fakat Zerdüşt yerinden kıpırdamadı ve gövde paramparça ama henüz canlı, yanıbaşına düştü. Az sonra, yaralı kendine geldi ve Zerdüşt’ü yanında diz çökmüş gördü. “Ne yapıyorsun öyle?” dedi sonunda. “Şeytanın bana çelme takacağını çoktandır biliyordum. Şimdi cehenneme sürükleyecek beni: ona engel olacak mısın ?” “Şerefim hakkı için, dostum,” diye cevap verdi Zerdüşt, “bu söylediğin şeylerin hiçbiri yoktur: ne şeytan var, ne cehennem. Canın, gövdenden bile önce ölecektir. Hiçbir şeyden korkma artık !” Adam gözlerini kuşkuyla kaldırdı. “Söylediğin doğruysa” dedi sonra, “hayatımı yitirmekle hiçbir şey yitirmiş olmayacağım. Ben, dayakla ve bir lokma yiyecekle oyun öğretilmiş bir hayvandan fazla bir şey değilim pek.” “Ne demek,” dedi Zerdüşt, “sen tehlikeyi iş edindin; bunda hor görülecek ne var. Şimdi de işin yüzünden ölüyorsun: bunun için seni kendi ellerimle gömeceğim.” (Zerdüşt ölen cambazın cesedini beraberinde götürür. Akşam olduğunda cesedi kurtlar parçalamasın diye bir ağaç kovuğuna saklar ve uykuya dalar.) Uzun zaman uyudu Zerdüşt ve yüzü üzerinden yalnız tan değil, sabah dahi geçti. Ama sonunda gözleri açıldı: şaşmış, bakıt Zerdüşt ormanın ve sessizliğin içine; şaşmış, baktı kendi içine. Derken, birden karayı gören bir gemici gibi, çabucak doğruldu ve sevinçten bağırdı. Çünkü yeni bir gerçek görmüştü. Ve gönlüne şöyle dedi: “İçime bir ışık doğdu: yoldaşlar gerek bana, diriler – istediğim yere götürebileceğim ölü yoldaşlar ve cesetler değil. Beni, benim istediğim yere, kendi istekleriyle izleyebilecek diri yoldaşlar gerek bana.İçimize bir ışık doğdu: Sözünü halka değil, yoldaşlara yöneltecek Zerdüşt ! Sürünün çobanı ve köpeği olmayacak Zerdüşt. Niceleri sürüden çekmek; bunun için geldim ben. Halk ve sürü bana kızacak: çobanlar, haydut diyecekler Zerdüşt’e.

Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine iyiler ve doğrular derler. Ben çobanlar diyorum ya, onlar kendilerine hak dine inananlar derler. İyilere ve doğrulara bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar ? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan – oysa o yaratıcıdır !Bütün inançların inanç erlerine bakın ! En çok kimden nefret ediyorlar ? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan – oysa o yaratıcıdır ! Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları.