Tanrı Hakkında Sorular….

Tanrım, alınganlık gibi insani zaafların yoksa bize olan öfkelerin ve cezaların neden?

Tanrım, yarattığın insanlar psikiyatri bilimini geliştirdi, artık amacına ulaştın, tedavi olabilirsin!

Tanrım, bana ne zaman öfkelensen, kendine beni senin yarattığını hatırlat olur mu?

Her şeye gücü yeten bir Tanrı olarak bence mevcut dünyamızdan çok daha iyisini yapabilirdin, ya kötüsün ya beceriksiz. Yoksa utandığın için mi kendini gizliyorsun?

Kullarına kızıp bağışlayabiliyorsun, duygusalsın falan ama bir şey merak ediyorum: Espiri duyunca gülüyor musun?
Peki tehdit edebildiğin kadar iyi espiri yapabiliyor musun?

Tanrım, yarattığın insanların çiftleri var ve yaşamlarını paylaşıyor, bunu öğrendikçe olgunlaşıyorlar, sevgi alıp veriyorlar. Sen daha ne kadar zaman ‘tek tabanca’ takılacaksın?

Tanrım, baş meleğin sana itiraz etmiş, ilk yarattığın insan çifti de itiraz etmiş, kısacası etrafındaki kimseye -kendini göstermene rağmen- sözünü geçirememişsin. Hiç kusuru kendinde aradığın oldu mu?

Tanrım, bize öfkeleneceğine, bakış açını değiştirmeyi düşünmez miydin?

Tanrım, hata yaptığında kabul edebilecek kadar olgun musun?

Tanrım, yarattığın ve hür irade verdiğin bu kuluna kendini sevdirememek nasıl bir duygu?

Tanrım, sence insanlar cehennemde onlara işkence ettiğinde seni sevmeye başlayabilir mi?
Tanrım, sence zulmetmek, insanların fikrini değiştirmek için bir yöntem olabilir mi?

Tanrım, tapılma ve övülme arzun yalnızlığından ve sevgi görememenden mi kaynaklanıyor?

Tanrım, senin yaşamının bir amacı var mı? Örneğin, evreni neden yarattın? Her şey can sıkıntısının ürünü mü yoksa?

Tanrım, sana inanmayanları ve dediklerine uymayanları diri diri yakacağını söylüyorsun; bu kadar nefreti yüreğin nasıl taşıyabiliyor?

Tanrım, sürekli olarak bizi gözetleyip iyi ve kötü bulduğun davranışlarımızın muhasebesini tuttuğunu söylüyorsun, başka işin mi yok? Bence kendine daha yaratıcı uğraşlar bulabilirsin. Örneğin biz insanlar, kendimizden farklı canlıları bir yere kapatıp sabahtan akşama dek onları izleme türünden zevklere sahip değiliz. Tamam, hayvanat bahçelerimiz var ama kısa ziyaretler yapıyoruz.

Tanrım, biz çocuklarımızı büyüyüp olgunlaşsınlar ve artık bize ihtiyaçları kalmasın diye yetiştiriyoruz; bence bizden öğreneceğin şeyler olabilir.

Tanrım, kadınlara olan kinin anne sevgisini hiç tatmamış olmandan mı kaynaklanıyor?

Tanrım, sen özeleştiri yapabilir misin?

Tanrım, senin her şeyi bildiğin söyleniyor? Peki herhangi bir şeyi merak edebilir misin?

Tanrım ben senden vazgeçebilirim; örneğin, bu dünyada sensiz yaşayıp öldükten sonra diriltilmekten vazgeçebilirim, peki ya sen benden vazgeçebilir misin? Ben sen yokmuşsun gibi davranabilirim, ya sen? Peşimizde dolanmayı bırakabilir misin?

Tanrım, senin her şeyi gördüğün söyleniyor. Umarım bu, her zaman için geçerli değildir! Özel hayata saygı diye bir şey duymadın mı acaba?

Tanrım, sence huri vaat etmeseydin erkek kulların sana bu kadar bağlı olur muydu?

Tanrım, neden ödülün de cezan da hep nefse dair?

Tanrım, neden erdemi özgürlükte değil de itaatte arıyorsun?

Tanrım sence biz insanlar varlığından şüphe edecek denli tanımadığımız birini sevebilir miyiz?
Peki, sevmediğimiz birine bize bir şeyler vaat etti veya korkuttu diye boyun eğmemiz sence bir erdem olabilir mi?

Tanrım, nasıl bir hayat yaşacağımızı önceden biliyorsan bize neyin sınavını yapıyorsun?
Bildiğini tekrar ederken sıkılmıyor musun?

Tanrım, bu ‘hayat sınavı’ içerisinde neden savaşlar, çocuk cinayetleri, tecavüzler, soykırımlar v.b. olmak zorunda?
Neden en büyük kötülüğün karşımızdakine tokat atmak olduğu bir düzenek yaratıp sınavı orada yapmıyorsun?

Tanrım, gözünün önünde küçük bir kız çocuğu tecavüze uğrayıp öldürülüyor, senden yardım istiyorken neden kılını kıpırdatmıyorsun?
Hiç değilse çocukları korusaydın olmaz mıydı?
O sırada kendini nasıl dizginleyebiliyorsun?

Tanrım, senin gücünün her şeye yettiğini söylüyorsun ama bana kendini sevdiremedin bilesin.
Kitaplarını okuyorum da, aslında bunu amaçlamamışsın bile!

Şiddet eğilimi olan ‘duyarlı vatandaşlar’ için not: Bu yazıda sözü edilen, eski Yunan tanrısı Zeus‘tur! Üzerinize alınmayınız…

http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/tanriya-sorular-15913

Trans Bireyler ve ”İşbirlikçi Psikiyatri”

Hürriyet’ten Ayşe Arman, cinsiyet değiştirerek erkek olup Rüzgar adını alan Nil Erkoçlar ile röportaj yapmış. Erkoçlar, ünlü bir isim olduğu için bu cinsiyet değiştirme operasyonu basının ilgisini çekmiş haliyle. Röportajda dikkatimi çeken ise şu oldu: Ayşe Arman, Erkoçlar’a, ”Cinsiyet değiştirmeye karar verdiğinde bunu hemen uygulayabildin mi?” mealinde soruyor. Erkoçlar ise iki sene Çapa’da psikiyatriste gitmek durumunda bırakıldığını, doktorun ”cinsiyet değişimine hazırdır” diye onay vermesiyle ameliyat olabildiğini belirtiyor.

Burada dikkati çeken nokta şu: İktidar, cinsiyet rollerini yeniden üretebileceğini, örneğin biyolojik olarak erkek cinsine (sexuality) geçecek olan kişinin toplumsal cinsiyet kalıbı olarak da (gender) erkekliği benimsediğini garantiye almadan ameliyata izin vermiyor! Erkek egemen cinsiyet kalıpları devreye giriyor ve iktidar psikiyatri ”bilimi” aracılığıyla kişiyi tahakküme alıp şekillendiriyor. Verili cinsiyet rollerine uygun olana dek kişinin bedenini tahakküme alıp ameliyata izin vermiyor.

Aslında buna karşı da mücadele etmek lazımdır. Kürtaj konusunda ”benim bedenim benim kararım” dedi insanlar. Son derece haklıydılar. Cinsiyet değiştirme de aynı kapsamda değil midir? Ben cinsiyet değiştirmeye karar verirsem tek karar merci ancak yine ben olabilirim. Devlet ve psikiyatri servisleri ne hakla karışır? Onlar, ancak ben onlardan psikolojik destek talep edersem karışabilirler. Ama Türkiye’de böyle olmuyor. Zorunlu bir psikiyatrik süreç başlıyor ve ancak doktorun onay vermesiyle ameliyat olunabiliyor. Anlaşılan o ki, onayın kriteri de ataerkil toplumsal cinsiyet rollerine uyum! Cinsiyetini değiştirmek isteyen kişi illa psikiyatri tarafından, geçmek istediği toplumsal cinsiyetin davranış kalıplarını benimsediğine ilişkin gözetime tabi tutulmak zorunda mı? Burada erkek egemen zihniyetin ve ‘erkek devlet’in uyguladığı bedensel tahakküm açıkça görülebiliyor. Biyolojik olarak erkek olmak için ameliyat olmak isteyen bir transeksüel, ancak toplumsal cinsiyet kalıbı olarak erkekliği benimsediğinde bu izni alabiliyor. Burada ataerkinin yeniden üretimini merkeze almış bir mekanizma görüyoruz.

Bir ”normallik” tanımı yapılıyor ve eril cinsle erkeğe atfedilen roller ve davranış kalıpları ilişkilendiriliyor. Buna uyanlar, ”operasyona hazır sayılıp” ameliyat vizesi alabiliyor. Belli ki psikiyatri de toplumsal cinsiyet kalıbı olarak erkeklik ile biyolojik cins olarak erkeklik (erillik) arasında bir bağ kurup bunun üzerinden normali tanımlıyor ve ”hastasına” bu gözle yaklaşıyor. Demek ki sadece ‘erkek devlet’ değil, ‘erkek psikoloji’ de demek lazım!

Bu noktada psikolojinin ideolojik işlevini, adeta modern zamanların dini gibi bir içerikle iktidar tarafından araçsallaştırılmasını görüyoruz. Psikiyatri ”bilimi”, bilimin egemen sınıf elinde nasıl da araçsallaşıp afyonlaşabildiğini göstermesi bakımından oldukça dikkate değerdir. Bir yönüyle psikiyatrinin, tıpkı din gibi, özünde toplumsal ve politik olan sorunların üzerini örtmeye yaramaktan başka bir işe yaradığı yoktur. Psikiyatri, sosyo-politik zeminin mağdur ettiği bireylere ”hasta” yaftası yapıştırıp, kusuru sosyo-politik sistem yerine bireyde arar!

Örneğin, birey işsizlikten ötürü bunalıma girdiyse, burada sorun işsizlik ya da işsizliği dayatan sistemde değil sendedir! Psikiyatri bununla da kalmaz, hastalığı tanımlama tekelini elinde tuttuğu için, bireyleri sindirip düzeni temize çıkarmak için yarı-bilinçli bir misyon da üstlenir. Bireyi hasta olduğuna ve hastalığının kökeninin biyolojik olduğuna, yani yine bireyin kendisi olduğuna inandırarak kişiyi sıkıştırır. Birey kendini gerçekten de sorunlu ve hasta hissederek kendini sorgulamaya başlar. Korku, kaygı, suçluluk duygusu ve kendi gibi ‘hasta’ olmayıp ‘normal’ olanlar karşısında eksiklenme baş gösterir. Birey iyice içine kapanır. Tüm bu yöntemlerle bireyin isyanı sindirilemez ve itirazına devam ederse bu sefer de ‘tıbbi’ tedavi adı altında binbir çeşit psikoterapik ilaçla ”tedavi edilmeye”, yani maddi araçlar da kullanılarak sindirilmeye çalışılır. Aslında sistemin mağdur ettiği bir birey, duyarsız ve sisteme uyan diğer bireyler arasında belki de tek sağlıklı bireydir ama anormal ve düzeltilmesi gereken bir vaka muamelesi görür. Psikiyatri, hastalığı hiç sistemde aramaz; hep bireylerde arar. (Sosyal Psikiyatriyi ise ayrı değerlendiriyorum)

Psikiyatri, kapitalizmin yeni dinidir. Artık suçluluk hissi, korku ve kaygıyı psikiyatri vermekte, düzeni temize çekmek üzere düzenin mağdurlarını suçlama misyonunu o üstlenmekte, eskinin günahkarlık kavramına benzer biçimde bireye kendini anormal ve hastalıklı hissettirmektedir. Üstelik psikolog ve psikiyatristler, tıpkı din adamları gibi, bu işi paraya da dökmüşlerdir! İktidarlar, kendine karşı çıkan ya da bir biçimde mağdur ettikleri herkesi sindirmek için ille de asker-polis gücünü kullanmaz. Ya da tutuklayıp hapse atmaz. Bundan daha öncelikli ve etkili bir yol benimser. En başta başkaldıran bireyin ve etrafındaki insanların bu başkaldırıyı ezmesi ve dışlaması için bunu bir hastalık, bir anormallik olarak tarifler ve topluma benimsetir. Psikiyatri denen bazı durumlarda bir tür ‘bilimsel faşizm’e dönüşebilen uygulamalar yığını, iktidara bu yolda büyük destek sunabiliyor. Akıl hastaneleri ve terapi seansları başkaldırının sistem adına ezilip hastalığın tüm ‘kabahatinin’ bireyde arandığı, böylece bireyin daha da sindirildiği, aslında tümüyle politik bir süreç olarak yaşanır. Sosyo-kültürel yapının mağdur ettiği insanlar, ”ruh hastası” olarak yaftalanıp -tıpkı mahkumlar gibi- bir yere kapatılır. Mahkumların ‘ıslah edilmesi’ gibi, bu insanlar da ‘tedavi edilmeye’ başlanır. Ta ki tüm sorunun kendilerinde olduğuna inanıp sistem eleştirisi yapmayı bırakana ve mevcut düzene uyumlu bir birey olana kadar. Psikiyatrinin ‘normallik’ ve ‘sağlıklılık’ tanımı temelde mevcut sisteme uyum, o sistemin üzerinde yükselek toplumsal ilişkilere ve kültüre uyumdur. Aykırılık yapanlar olsa olsa ‘deli’ ya da ‘ruh hastasıdır’. Başta burjuva medya olmak üzere devrimcilere sürekli olarak ‘patolojik vaka’, ‘şiddet eğilimli tipler’, ‘asosyaller’ v.s. denmesi boşuna değildir. Bu söylemlerin tümü sistemin tahakkümünü bireyler üzerinde her gün tekrar tekrar üretmeye yarar.

Kısacası: Psikolog takımını imamlardan daha fazla dikkate almamanızı tavsiye ederim. Zira aynı temelden kök almakta ve aynı amaca hizmet etmektedirler. Ruh sağlığında bir sorun hissediyorsan bunun sebebi toplumsaldır, biyolojik değil. Çözümü de yaşam pratiğini devrimcileştirmektir; psikiyatriste sonunda seni suçlaması için bir tomar para boca etmek değil! Psikiyatriste beden üzerinde karar verme hakkı verilmesi ise çok korkunç sonuçlara dek varabilir. Cinsiyet değiştirme ameliyatı için izin gerekliliği, bunun başlangıç adımıdır. İpin ucu kaçmadan karşı konulmalı.

Emekçiler sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da sömürülüyor. Kapitalizm, başta medyası ve reklamları olmak üzere algımızı ve duygu dünyamızı da kontrol edip yönlendirmeye çabalıyor. Arzularımıza uygun ürünler satmanın da ötesine geçerek, ürünlerini arzulamamızı sağlamak üzere duygu dünyamıza tecavüz etme yoluna gidiyorlar. Psikiyatri denen yeni din, emekçilerin duygulanımlarının bir sonraki günün sömürüsü için kontrol edilmesi, sınırlar içinde tutulması ve yeniden üretilmesini sağlayan modern bir afyondan başka bir şey değil.

Ülkemizde Devrimci Hareket Neden Sönük? Ve Çaresi Nedir?

Politik hareketler her zaman popüler ve etkili kalacaklar diye birşey yok elbet. Her siyasi akım belli dönemlerde yükseliş ve düşüşler yaşayabilir. Sosyalist hareket de 1960’larda yakaladığı yükselişi 1970’lerin ikinci yarısında oldukça tırmandırmış ve etkili bir güce dönüşmüştü. Fakat darbe sonrası bu hareket fazlasıyla cılız bir hale geldi. 12 Eylül faşist darbesi esas muhatabı olan sosyalist hareketi kısa sürede ezdi. Bu denli büyük ve organize darbeler dünyanın her yanında düşmanlarını kısa sürede ezerler. Bunda bir sorun yok. Sorun, darbenin üzerinden on yıllar geçmiş olmasına karşın sosyalist solun hala darbenin ilk yaşandığı dönemdeki kadar cılız ve etkisiz olmasında. Sorun, devrimci hareketin kendini toparlayamamasında.

Bu başlıkta önce bu durumun sebeplerini tartışmak, sonra da düzeltmek için neler yapılabileceğini konuşmak istiyorum. Önce sosyalist hareketin neden kendini toparlayamadığına yönelik kendi fikirlerimi maddeler halinde paylaşmak istiyorum.

  • Sosyalist hareketin büyük kısmını oluşturan THKP-C ve THKO kökenli örgütler, suni dengeyi kırmak ve zaten isyan etmeye hazır durumdaki memnuniyetsiz halkı harekete geçirmek için öncü savaşını yeterli buldular ve toplum üzerinde ideolojik hegemonya kurmayı yeterince önemsemediler. Aslında, o dönemin çatışmalı ortamı ve şartları gereği savaş ön plana çıkmak durumundaydı ve ideolojik hegemonya için vakit ve olanaklar sınırlıydı. İdeolojik hegemonyanın yeterince kurulamamsı, darbeyle birlikte yok edilen devrimci savaşçı güçlerin halk kitleleri üzerindeki bağlayıcılığını da yok etti. Sistem, kısa sürede, sosyalizmin kitlesini oluşturan kesimler üzerinde kendi ideolojik hegemonyasını kurup onları soldan kopardı ve düzene bağladı. İşçi sınıfı sosyal demokrasiye, Aleviler ”laik” devlet ve CHP’ye kaptırıldı. Kürtler ise kendi ulusal hareketlerini çıkarıp onların etkisine girdi. PKK’nın Kürtleri politikleştirirken rakipsiz kalmasında ve rahat hareket etmesinde, devletin devrimci örgütleri yok etmesinin büyük etkisi vardır.

  • 12 Eylül darbesi devrimci örgütlere çok sert müdahele etse de bu örgütler nispeten kısa sürede yeniden toparlandı. Fakat önceki kitle desteğini hiçbir zaman bulamadı ve kitlesiz örgütler durumuna düşerek marjinalleşti. Çünkü darbe sadece devrimci örgütleri değil, biraz politize olmuş emekçileri bile sıkı bir baskı ve denetim altına alıp topluma korku vererek sindirdi. Devlet, sola açık kitlelerin gözünde kendini adeta yenilmez güç olarak yeniden üretti. Bunu sadece zor yoluyla değil, sol değerleri CHP üzerinden kendine bağlayıp kendi solunu yaratarak da başardı. Gerçek sol yerine, kitlelere devletin uygun gördüğü bir sol(hizaya sokulmuş CHP) sunuldu. Sol, devlet tarafından, sınıfsal vurgularından arındırılıp tümüyle laiklik üzerinden yeniden tanımlandı.

  • Darbe sonrasında devlet sınıfsal ayrımların üzerini örtecek yeni ikilikler(laik-dinci, Türkçü-Kürtçü v.b.) icat ederek toplumun bu ikilikler üzerinden politikleşmesini sağladı. Sınıfsal çelişki perde altında kalınca sosyalist sol kitleselleşme olanağı bulamadı.

  • Devlet, tüm dünyada Yeşil Kuşak projesiyle de yürürlüğe konduğu üzere muhafazakarlığı toplumda yaydı ve bunu sola karşı bir panzehir olarak düşündü. Din derslerini zorunlu tuttu, her türlü yayınla topluma din zerk etti, varoşlarda devrimcilerden boşaltılan yerleri cemaat ve tarikatların kontrolüne soktu. Böylece toplumda dinsellikten kaynak bulan anti-komünist bir ideolojik hegemonya kuruldu. Sosyalist fikirlere alan bırakılmadı.

  • Devlet sosyalist mücadelenin gereksindiği asgari düzey demokrasi ve özgürlük ortamını bile hiçbir zaman sunmadı. Hukuksuzluk ve kontrgerilla cinayetleri sola karşı her zaman sürdü. İnsan hakları ihlallerinin bile durdurulamadığı bir ortamda sol mücadele yükseltilemeyecekti.

  • SSCB ve Doğu Blokunun ortadan kalkışının yarattığı ideolojik demoralizasyon, liberallerin sosyalizmi bu çöküşe indirgemeleri ve çökenin ardından bire bin katarak yaptıkları karalamalar ile adeta bir psikolojik yıkıma dönüştü. Toplum nezdinde de, zaten kendini anlatma olanakları pek sınırlı olan sosyalistlerin imajı büyük yara aldı. Liberal propoganda ve çarpıtma neticesinde, sosyalizm kitlelerin gözündeki ciddiye alınırlığını ve inandırıcılığını büyük ölçüde yitirdi.

  • Kapitalizmin gelişimi ve şehirleşmenin sunduğu olanaklar, televizyon, yoz magazin kültürü, yoz eğlence kültürü, bireycilik, kendini kurtarmacılık, çalışma süresinin uzayarak ve rekabetçi hale gelerek insanların başka şeyleri düşünmeye vakit bulamaması, özellikle gençlik içinde kışkırtılan apolitiklik v.b.’nin etkisiyle toplum sadece sosyalizmden değil, en temel haklarını savunmaktan bile aciz hale düşürüldü. Kapitalizm toplumu yozlaştırdı. Bu yozlaşma içerisinde sosyalist mücadele yükselemezdi.

  • Sosyalist mücadelenin güdüklüğü ve beli kırılmışlığı nedeniyle, sosyalizmle tanımlanacak ya da en azından sosyalistlerle yan yana duracak başka akımlar(savaş karşıtları, ekolojistler, feministler, LGBTT hakları için mücadele edenler v.s.) birbirlerinden yalıtık, sadece kendi grubunun haklarını düşünen bir yörüngeye girdi. Zaten toplumsal yozlaşma onları da etkilediğinden onlar da cılız kaldı.

  • Teknolojik gelişim, özellikle de iletişim araçlarındaki gelişim sosyalistlerin geleneksel propoganda araçlarını(bildiri dağıtma, gösteri, yürüyüş, şenlik, kahve toplantıları v.s.) gözden düşürdü. Televizyon öne çıktı. Fakat kitle iletişim araçları devlet ve sermaye denetimi altında ve pahalı olduğundan sosyalistler dışlandı.

Görüldüğü gibi sosyalist hareketin toparlanamamasının sebebi tek değildir. Her biri tek başına bile oldukça yıkıcı olan pek çok sebep üst üste binmiştir. Tüm bu sebeplerden ötürü devrimci hareketin toparlanamadığını ve cılızlığını aşamadığını düşünüyorum.

Şimdi gelelim bu olumsuz durumu değiştirmek ve eskinin hatalarına düşmemek için neler yapılabileceğine…

  • Kendi ideolojik hegemonyanı kurmak, kendi kitleni bilinçlendirmek, politikleştirmek hayati önemdedir. Bu yapılmadan girişilen bir mücadelede başarı şansı yoktur. Kendi ideolojik hegemonyamızı kurabilmemiz için, devletin hegemonyasıyla hesaplaşmamız, sürekli bir düelloya çıkmamız ve kitlelerin önünde yapılan tartışmalarla onları yenmemiz gereklidir. Örneğin; işçi sınıfı sadaka ve sosyal demokrasinin neden çare olmadığı konusunda yapılan yürekli ve sonuna kadar giden tartışmalarla sadakacılar ve sosyal demokratlardan koparılmalıdır. Aleviler, CHP ve devletin ‘laikliğinin’ gerçek bir laikliğe tekabül etmediği konusunda yapılacak tartışmalarla kazanılmalı ve devletten koparılmalıdır. Samimi olarak demokrasi isteyenler, merkez sağ partilerin seçimciliğe indirgenmiş sahte demokrasileriyle hesaplaşılarak ikna edilmeli ve kazanılmalıdır. Demokrasi, laiklik, emeğin hakları v.b.’nin ancak bizim yapabileceğimiz, bizim savunabileceğimiz konular olduğu konusunda kitleler inka edilmeli, bu politik başlıklarda ideolojik hegemonya kurulmalı, bu amaçla ciddi bir entelektüel savaş verilmelidir. Çok kültürlülük, çok seslilik ve farklılıkların barış içinde birarada yaşaması konusunda ”tekel” olmalıyız. Bu kavramları duyan herkesin aklına ilk olarak biz gelmeliyiz. Kürt meselesi konusunda da BDP’yi daha sola çeken bir olumlu etki yaparak bu partiyle dayanışma geliştirmeliyiz. Resmi ideolojiyle hesaplaşmak ve ayrım noktalarımızın altını çizip görünür kılmak da hayati önemdedir. Aksi halde ”eski sosyalistleri kırpıp kırpıp sosyal demokrat ya da kemalist yapmaya” devam ederler.

  • Devletin emek mücadelesi ve özgürleşmeden yalıtık tutarak sadece elitist bir laiklik taraftarlığı üzerinden tanımladığı ve CHP’de vücut bulan ”solculukla” hesaplaşmalı, kitleleri bunun sol olmadığı, gerçek solun ne olduğu konusunda bilinçlendirmeli ve bu konuda da düşünsel bir savaş vererek ideolojik hegemonyamızı kurmalıyız. CHP’nin sol olmadığı teşhir edilmeden, öznesinin sosyalistler olacağı yeni bir sol kitleselleşemez.

  • Sınıfsal ayrımların üzerini örten ikilikler(laik-dinci, Türk-Kürt v.b.) karşısında, bunlar yerine sınıfsal ayrıma bakılmasını vaaz eden ve bu tür ikilikleri ve kimlik taleplerini talileştiren bir tutum almamalı, olanaklarımız belliyken gündemi istediğimiz gibi değiştirebileceğimiz yanılgısına daha fazla kapılmamalıyız. Bu ikilikler konusunda da kendi sözümüzü söylemeli, bu sözün sınıf mücadelesiyle bağını kurmalıyız.

  • Adımız ”din düşmanına” çıkmasın diye din konusunda suskun kalmamızın bedelini, bizim konuşmadığımız bu alanda bizim adımıza da istedikleri gibi konuşan gericilerin çoktan adımızı çıkartmaları neticesinde ödedik. Ateist olanlar, düşüncelerini saklamamalı ve dile getirmelidir. Toplum, ateistlerle de birarada yaşamayı öğrenmelidir. Dikkat edilmesi gereken husus, ateist fikir ve eleştirilerin partiyle/hareketle eşitlenmemesidir. Parti/hareketin sahiplenmesi gereken herhangi bir inanç ya da inançsızlık değil özgürlük, eşitlik, çok seslilik, insan merkezlilik v.b. değerlerdir. Dine yönelik eleştirilerini de bu değerlerin kantarına vurarak yapmaktan çekinmemelidir. Aksi halde, varoşları tarikatlardan geri almamıza ve toplum üzerindeki genel dinsel etkiyi yarıp nefes almamıza olanak yoktur. Önemli olanın inanç değil değer ortaklığı olduğunu benimsetebildiğimiz ölçüde, farklılıklar bu ortak insanlık değerleri paydasında bir araya gelip sosyalizme yürüyebilir.

  • Sosyalist mücadelenin yükselmeye başlaması ya da ses duyurmasıyla zaten devlet yine tüm demokrat maskesini atıp saldırıya geçecektir. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları her zaman savunmamız gereken başlıklardır. Bu ideolojik başlıklarda tartışmasız adres biz olmalı, ideolojik hegemonyaya sahip bulunmalıyız. Bunu da ancak, bu değerleri sahiplenen sistem içi odaklarla tartışmaya girerek ve maskelerini kitleler önünde düşürerek yapabiliriz. Tüm bu politik başlıklarda sıkı bir entelektüel savaş bizi bekliyor. Bu savaşa girmediğimiz sürece toparlanma şansımız yoktur.

  • SSCB ve Doğu Blokunun ortadan kalkışının bize karşı kullanılmasını durdurmak amacıyla;
    a) SSCB’nin baştan sona ‘kötü’ olmadığını ve insanlığa sunduğu kazanımları hatırlatmak ve işlemek, hatta bu konularda çığırtkan liberalleri tartışmaya davet etmek,
    b) Bizim savunduğumuz sosyalizmin özgürlükçü niteliğinin altını çizmek, sosyalizmin tektip olmadığının altını çizmek, reel sosyalizmin kitlelerin önünde marksist bir eleştirisini yapmak ve bu eleştiri içinde savunageldiğimiz özgürlükçü sosyalizmin ne olduğunu da propoganda etme fırsatı bulmak yoluna gidilebilir.

  • Sınıf mücadelesinden ziyade, sınıfı sınıflaştırılmaya direnmek üzere örgütlemek ya da harekete geçirmek çok daha devrimci bir yoldur. Burada kastettiğim, kapitalist işin reddidir. Çalışma süresinin kısılması, insanlara boş zaman bırakılması, böylece işsizler için çalışma olanağı da doğabileceği düşüncesini toplumsal ölçekte bir arzu olarak yaratmalıyız. Boş zaman olmadan bireysellik ve özgürlüğün laf salatası olduğunun altını çizerek özgürlük başlığında ideolojik hegemonyayı da ele geçirebiliriz. Ücretlerde düşüş olmaksızın iş sürelerinde kesintiye gidilmesi talebini toplumsallaştırırsak sistemi krize de sokar ve devrimci durumu biz yaratırız.

  • Üretim sürecinde ‘üretken olmayan emeğin'(zihinsel ve duygulanımsal emeğin) git gide öne çıkmasıyla birlikte işçi sınıfının kapsamı değişmiş ve kapitalizm tüm toplumsal formasyonu üreten bir fabrikaya dönüşmüştür. Toplum fabrikalaşmıştır. Zihinsel ve duygulanımsal emeğin belirleyiciliğinin öne çıkması, dinin etkisini de açıklamakta ve devrim mücadelesinde etik kavgası ile ideolojik hegemonyanın önemini ortaya koymaktadır. İşçi sınıfı, yeni kapsamı içindeki tüm çoklukları kapsayarak yatay biçimde örgütlenmeye teşvik edilmeli, sistemden ve egemen kültürden otonomisine çabalanmalı, kendini yönetme yetisi geliştirilmeli, yerel ve yerinden yönetim düşüncesi ile iş sürecinde de demokrasi talebi öne çıkarılarak devrimci bir demokrasi kültürü tabandan inşa edilmelidir.

  • Emekçilerin, içerdikleri çokluk ve çeşitlilikle kavranması ve özgürleşmesinin temel alınması kadın, çevre, LGBTT hakları ve mücadeleleri konularında da paralel hareketin oluşturulabilmesini sağlayacaktır. Bu hareketlerin, diğer tüm toplumsal hareketler ve genel olarak özgürleşmeyle bağları kurularak, bu yönde bir ideolojik etki bırakılarak özerk biçimde kendilerini inşa etmeleri sağlanmalıdır. Özerk(otonom) hareketler arasında bağı hiyerarşik disiplin değil ideolojik birlik sağlayacaktır. Komünizm mücadelesi sermayeye olduğu kadar hiyerarşi ve otoriteye de karşı çıkmak durumundadır. Sosyalizmin üreten-yöneten ayrımını yeniden üretmek değil silikleştirip ortadan kaldırmak mücadelesi olduğu unutulmamalıdır.

  • Geleneksel kitle iletişim yöntemlerimizin çoğunun gününün geçmiş olması ve televizyon başta olmak üzere kitle iletişim araçlarının çoğundan mahrum kalmışlığımız umudumuzu kırmamalıdır. İnternet başta olmak üzere, tekrarlar ve parodilerle otoriteyi alaya almak, karşı-reklamlar, mesajını vurucu biçimde aktaran yaratıcı afiş ve yazılamalar v.b. yollar denenebilir. Yüzyüze konuşmalar herşeye karşın en etkili yoldur. Daha etkilisi ise bir dayanışma ağı içerisinde kitlelerle iletişimimizde sürekliliğin sağlanmasıdır. Cemaatlerin geçmişte bizden aşırdıkları yöntemler tekrar hatırlanmalıdır. Öğrenci evleri, derslikler, imece usulü çalışmalar, ortak bir yardım havuzu, hatta tüketim mallarının temininde ortak ve toptan alımlar, toplu yemek v.b. etkinlikler, insanları birbirine yakınlaştıran spor musabakaları v.b. pek çok yol yeniden keşfetmemizi beklemektedir.

Persona

Jung’un ortaya attığı bu kavramla ilgili bilinç ve bilinçdışı arasında aslında kesin bir ayrım yok ve bu ikisi sürekli olarak yer değiştiriyor. Jung karakter bölünmesinin her kişilikte olduğunu ve bunun toplumsallaşmayla alakalı olduğunu iddia etmektedir. İlk bakışta gözümüze çok ılımlı ve sıcak kanlı gelen bir insanın başka bir ortamda bundan tamamen farklı bir kişilik özelliği sergilemesi buna örnek olabilir. Ve biz bunu farketsek dahi hangisinin persona olduğunu anlamayabiliriz.bireyin çocukluktan başlayarak topluma kendini kabullendirişinde çevrenin istekleriyle uyum sağlayışı yani rol yapmaya başlayışı dikkat çekiyor bu kavram ele alınırken.

Bazen insanlar personasına o kadar çok yapışırki gerçek kişiliğinden tamamen uzaklaşır ve zaman içinde kendisini de tıpkı diğer insanlar gibi kandırmaya başlar ve iş artık bunun bir rol olduğunu dahi unutmaya kadar varabilir. Kişilerin dış dünyaya çıkmadan önce oluşturup takındıkları tavırlar zinciri, kelime anlamı olarakta birebir maskedir persona.ve elbetteki bu durumda çoklu kişilikler ortaya çıkmaktadır. Aynı insan hem bencil hem de çok anlayışlı olabilmektedir bu durumda. Belki farketmişsinizdir çevrenizde bazı insanlar “ben tanıdığımda hiç böyle değildi.” ya da “sonradan çok değişti” dedirtir size. Bazen de kişilere karşı belli tavırları sergilerken çok yorulduğunuzu hissedersiniz.

İşte bu gibi durumlarda aslında persona devrede olabilir. Topluma karşı sergilemek istediğimiz,olması gereken olarak sıfatlandırdığımız maskelerin tamamıdır bunlar. Kendi içimizde tutarsız görünmek istemeyeceğimizden birçoğu bize yapışmakta ve ömür boyu sürebilecek içsel bir huzursuzluğa neden olabilmektedir belkide. Jung yapmacıklık ile bilinçdışı yapmacıklığıda birbirinden ayırmaktadır bu kavramla ilgili olarak.yani kişiler bilinçli olarak yapmıyor olabilir aslında bunu. Belkide bir nevi giyinip dışarı çıkmakla özdeştir. Görünen o ki herkesin oyuncu olduğu kimilerinin kendini rolüne fazlaca kaptırdığı bir yerdeyiz ve oldukça da yetenekliyiz aslında. Daha başka ayrıntılar aklıma geldikçe ve bu konuyla ilgili yeni şeyler öğrendikçe,farkettikçe tekrar yazarım. Bu konunun önemli olduğunu düşünüyorum.ek olarak, çoğu zaman ne kadar çabalasakta kimseyi gerçekten tanıyamayacağımızı hissedebiliriz.bu durumda belkide bilinçli olmasa bile farkındayız maskelerin. Bu konuyla ilgili birçok bakış açımız olmalı.

İslamcıların İkiyüzlülüğü

Kemalizm ve onun milliyetçiliği, en son B. Ayman Güler’in ”Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit olamaz” sözlerinden sonra yine gündeme geldi ve yoğun biçimde eleştirildi. Fakat bu tür eleştirilerin islamcı çevrelerden de geliyor olması biraz sinir bozucu. İnsanın, ”Siz evvela kendinize bakın!” diyesi geliyor. Bu yazıda islamcılara biraz değinelim istiyorum. Çünkü AKP’li yıllarda islamcı ve liberal çevreler el ele vererek her şeyi baştan tanımlamaya kalktılar. Her şey, onların yansıttığı gibi bilinsin istiyorlar. Oysa gerçekler farklı…

Kemalizm ile Osmanlı Batıcılığı arasında geniş bir açı veya zıtlık bulunduğunu söylemek zordur. Osmanlı’da Batıcılık kısmen padişahların yoğun toprak kayıpları ve teknolojik gerilik karşısında buna razı olması, kısmen de aydınların zorlamasıyla gündeme gelmiş ve Tanzimat’tan itibaren hız kazanmıştır. Jön Türklerin bunun öncülüğünü yaptığını ve sonraki İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) ve kemalist kadroların da çoğunlukla bu demokratik refomcular arasından çıktığını reddedemeyiz. Tanzimat Fermanı, 1876 Anayasası ve 1. Meşrutiyet bu ‘seküler-Batıcı’ kesimlerin eseridir. Bu demokratik dönüşüm sürecini baltalayan 2. Abdulhamid olmuştur. 30 yıllık bir islamcı istibdat (baskı) rejimiyle bu toprakların normal yoldan demokratikleşme sürecini bozmuştur. Buna tek laf etmeyen ve hatta Abdülhamid’e övgüler düzen dincilerin beri yandan da demokrat geçinmesi açık bir çelişkidir ve kabul edilemez. Abdulhamid’in istibdadını bitirip 2. Meşrutiyeti getiren ve bu topraklardaki belki de en özgürlükçü dört yıllık dönemi başlatanlar da yine ‘seküler-Batıcı’ kesimler olmuştur.

Fakat istibdadın unutulmaması, Balkan savaşlarındaki kayıplar, o güne dek demokratikleşmenin öznelerinden olan gayrı müslim kesimlerin ayrılma yönelimine girmesi, Balkan göçünde müslüman Türklerin yaşadığı trajedi v.b. Batıcı demokratların hızla tepkisel bir milliyetçiliğe savrulmalarına ve kitle katliamlarına girişmelerine neden olmuş, demokrasiyi toplum ‘şekillendirildikten’ sonra uygulanması gereken bir amaç olarak kavrayan bir siyasi otoriterlik vuku bulmuştur. İTC ve sonrasında kemalizm bu tepkisel milliyetçiliğin uzantılarıdır. Onların karıştığı kitle katliamları ve tekçi, otoriter, milliyetçi yönetim tarzları elbette savunulamaz. Ama başlangıçta demokratik yolu tutan ve ülkenin demokratikleşmesine katkı koyan, gayrı müslim kesimlerle de yan yana duran, sultana cepheden karşı çıkmayan bu kesimlerin neden böyle bir yönelime girdiklerini anlamak gerekir. Emperyalizme laf ettirmeme derdindeki işbirlikçi çevreler ve hala islamcı istibdat hayali kuran ikiyüzlü ‘demokratlar’ elbette bu dönüşümü anlayamaz.

Kemalizmin Dersim katliamı doğal olarak eleştirilecektir. Zira savunulur yanı yoktur. Ama Dersimlilerin Kürt oldukları için değil, yönetilmeyi istemeyen isyancı bir yerel kültüre sahip oldukları için otoriter rejim tarafından hedef alındığı da bir gerçektir. Bu sebeple kemalizme katliamcı diyebiliriz ama faşist demek yanlış olur, zira Lenin de Kronştad’da devlet iktidarına başkaldıranları ezmiştir. Kuşkusuz o da yanlış yapmıştır fakat bunun adı faşizm değildir. Kavramları doğru kullanmak gerekir.

Benzer biçimde, kemalizmin laisizm anlayışı ile onun milliyetçiliği veya karıştığı katliamların mantıksal ilgisi yoktur. İslamcı çevrelerin milliyetçilik veya katliamlara değil laikliğe karşı oldukları için kemalizmi eleştirdikleri de herkesin malumudur. Yoksa katliam ve zulüm konusunda kimse islamcılarla ve onların pek sevdikleri sultanlarla yarışamaz. Bu katliam tarihi Ben-i Kureyza’dan başlar, Ebu Suud’un fetvalarıyla sürer, Kuyucu Murat’la devam eder, Hamidiye Alaylarından geçer, 6-7 Eylül olaylarına, Maraş’a ve Sivas’a dek varır.

İslamcıların, Türklük kimliğine dönük itirazları da anayasal eşit yurttaşlık ve çok kimlikli bir demokrasiyi savunmalarından değil, islam kimliğini öne çıkarma kaygısından kaynaklanmaktadır. Günümüzde hiçbir gelişkin demokraside topluma ”biz bilinci” dinsel kimlik üzerinden aşılanmamaktadır. İslamcılar, bir yandan demokrasiyle ilgisi olmayan şeyler savunup ümmet gömleğini topluma giydirmeye çalışırken beri yandan da utanmadan demokrat geçinerek ahlaksızlığın son örneğini vermektedirler. Müslüman kimliğinin, bu inançta olmayan herkesi otomatikman dışlayacağını da görmezden gelmektedirler. Çoğunluğun müslüman olduğunu iddia ediyorlar. O halde, Türkçülerin zamanında yaptığı gayrı müslim ”temizliğini” içten içe savunuyor ve Alevilerin yok sayılmasını hala onaylıyor olmalılar. ‘İleri demokratlara’ bakınız!

Üstelik, dinin devlet işlerinden ve devletin de dinin tasallutundan bağımsızlığı gerçek bir demokrasinin olmazsa olmazıdır. Kemalizmin bu konularda ciddi eksikleri olan garip bir ‘laiklik’ anlayışını benimsediği bir gerçektir. Ama islamcılarda bu kadarcık bir laikliğin bile olmaması başka bir gerçektir! Hala şeriat rejimi hülyaları görenlerin kemalizmi eleştirmesi soytarılığın son örneğidir. Kemalizm ancak ondan daha gelişkin, daha ileri akımlarca eleştirilebilir. Hiçbir akım, o akımın gerisinden eleştirilemez. Kemalizm elbette eleştirilecektir ama bunu yapmak islamcılara kalmamıştır.

Kemalizmin Türklük kimliğini yıllarca herkese dayattığını söylüyorlar. Doğrudur ve elbette eleştirilecektir. Ama bunu eleştirmek, yüzyıllarca sünni islam kimliğini Alevilere dayatan, hala bu inancın ibadethanesini bile kabul etmeye direnen, zorunlu din dersleriyle kendi dinini herkese zorla okutan, fikrini söyleyen ateisti davalar açarak sindirmeye kalkanlara mı düşer? İnsanda biraz utanma olmalıdır! Üstelik 12 Eylül darbesi öncesinde, Kürt halkının varlığını savunan devrimcilere saldıran Türkçü güruhla Türk-İslam sentezi adı altında ittifak olanlar değil mi bunlar? Başkasına laf söylemeden evvel günah çıkartmaları gerekir.

Kemalizmin hilafeti kaldırmasını eleştiriyorlar. Hiçbir müslüman üzerinde etkisi kalmamış olan bir kurum kaldırıldı diye neden bu kadar tepki gösteriliyor acaba? 21. yy. dünyasına halifeler mi yön verecekti? Bu algı demokrasinin ne tarafına düşüyor acep? Halife, sünni müslümanları birleştirmek dışında ne yapabilirdi? Demokrasilerde inanca bakılmaksızın seküler yurttaşlık tanımı esas alınırken, müslüman kimliğini bu denli vurgulamanın maksadı nedir? İslamcılar 15.yy.’dan çıkıp 21.yy.’a ne zaman varacak? Hadi diyelim Kürt sorununun çözümü için islam kimliğini öne çıkardınız; Aleviler, ateistler ve diğer dinlere inananlar ne olacak? Kendi özyurtlarında yabancı muamelesi mi görecekler? Bir sorunu çözerken başka bir sorunu kangrenleştirmek niye?

M.Kemal’e sabah akşam tek adam veya diktatör diyenler, beri yandan da kendi kardeşlerini ve evlatlarını bile boğdurtan iktidar düşkünü monarkları ”ecdadımız” diyerek övüyorsa, bize de ancak ”hadi oradan!” demek düşer. Batı’da bazı ülkelerin, örneğin İngiltere’nin krallığı ve Anglikan Kilisesini muhafaza ederek de demokrat olabilmesini örnek veriyorlar… Bizde de başta böyle denenmedi mi? Evvela meşrutiyet ilan edilip parlamenter monarşi hedeflendi ama islamcıların pek sevgili hünkarı Abdülhamid meclisi kapatıp istibdat yönetimi kurdu. Artık sultana karşı bir demokrasi mücadelesi vermek gerektiği açıklık kazandı. Bu bakımda,n 1923’te yapılan aslında 1908’de de yapılabilirdi. Hiç fark etmez.

Hilafet konusu ise çok daha derin; Anglikan hıristiyanlık ile reformun r’sini görmemiş sünni islam inancı bir mi? Bizdeki laisizmin beğenmediğiniz yönlerini, biraz da islamın eleştirisini yaparak düşünün. Böyle başa böyle tarak! Üstelik kemalizmin laiklik anlayışı Diyanetli, din dersli, imam hatipli yarım yamalak bir laiklik. Gayrı müslim yurttaşları eşit kabul etmeyen, Aleviliği yok sayan, buna karşın islamın sadece ezanını Türkçeleştirmekle yetinen bir laikliği bile birileri kendi adına ”baskıcı” buluyorsa artık insafsızca davranmaya başlanılmış demektir.

Bir de kemalizmin şapka, takvim, Pazar tatili v.b. uygulamalarını eleştirirler. Bu da ikiyüzlülüktür. Tanzimat dönemi padişahı 2.Mahmut pantolondan fese dek herkese giyim kuşam zorunluluğu getirmişti. Bunlar şapkadan daha kapsamlıydı. Buna gıkını çıkarmayanların M.Kemal’in şapka değişikliğini dillerine dolamaları samimi görünmüyor.

İslamcılar evvela Abdülhamid istibdadının, Alevilere ve hıristiyanlara dönük aşağılama ve katliamların, Maraş ve Çorum gibi kitle katliamlarının, Yeşil Kuşak projelerinde Amerika’nın oyuncağı olmanın, şeriat rejimlerinin, kadın düşmanlığının, Suudi Arabistan ve İran’daki baskıcı yaşamın özeleştirisini versinler, ondan sonra kemalizmi eleştirmeye ve demokrasiden bahsetmeye başlasınlar. Çünkü şu halleriyle komik bile görünmüyor; sadece mide bulandırıyorlar.


Bu arada, şu B.Ayman Güler’in sözlerine de birkaç kelam edelim. Bu ‘hanım efendinin’ anlatmaya çalıştığı şey özetle şu: ”Türk bir ulus, Kürt ise etnisite ismidir; bu yüzden bunlar eşit tutulamaz.”

Bu ‘hanım efendinin’ anlamadığı ise şudur: Türk de etnisite ismidir. Bizzat devletin hazırlattığı tarih kitaplarında cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek Türk adı Orta Asyalı bir etnisitenin adı olarak öğretilir. Türk tarihi dedikleri de 1923’le falan başlamaz, Asya Hun hükümdarı Metehan’la başlatırlar. Bu yüzden, ”Türklük etnisiteyi ifade etmez, Türkiye halkına Türk ulusu denir” türünden açıklamalar çoktan geçerliliğini yitirmiştir. Belli ki bu açıklamalara devletin kendisi bile hiçbir zaman inanmamıştır. Bir ülkeye, üstelik o ülkenin kurtuluş savaşında Kürtlere de eşitlik vaat edildiği halde bundan cayıp sadece bir etnisitenin isminin verilmesi zaten en baştan yanlıştır ve etik dışıdır. Devlet inkar ve imha politikalarıyla bu yanlışta ısrar etmiş, Kürtlere eziyet etmiş, asimile etmeye çabalamış ama başarılı olamamıştır. Artık ya Kürt halkının da eşit kurucu unsur olarak anayasal düzeyde varlığı tanınır ya da ülke daha da yönetilemez pozisyona gelecektir. Devletin dinci kanadının islam üzerinden birlik sağlama önerisi ise Kürt ulusal kimliğini gözden düşürmenin ve dolayısıyla Kürt fobisinin bir başka ifadesi olmaktan öteye gitmez.