Seçimlerin de yaklaşmasıyla daha bir hararetli hâle gelen bu konuya ufak da olsa değinmek ya da sitede tartışmaya açmak istedim.
18.04.2011 tarihinde yazdığım makalemi sizlerle paylaşıyorum…
Haberler az önce son dakika geçti: “YSK, 12 adayı veto etti.”
BDP, 12 Haziran seçimlerine bağımsız adaylarla girmeyi planlıyordu, ama gelin görün ki bu girişim yine devlete “toslamış” oldu.
Dün (17 Nisan), “Doğumunun 100. Yılında Behice Boran’a Saygı” etkinliği dolayısıyla düzenlenen bir sempozyum için Mimar Sinan Üniversitesi’nin Fındıklı kampusundaydım.
Sabahki ilk oturumda sosyolog İsmail Beşikçi ile Dr. Tarık Ziya Ekinci konuştular. Kürt sorununun dünü bugünü üzerine konuşan her iki konuşmacıdan da çok şey öğrendim.
İsmail Beşikçi, konuşmasında, devletin 80 yıldır Kürtlere uyguladığı asimilasyoncu politikayı şöyle özetledi:
“Temel olarak devletin Kürt halkına karşı olan asimilasyoncu politikasını üç başlık altında toplayabiliriz.
1) Kürt toplumu ile ilgili yapılan bilimsel araştırma ve çalışmalara engel olmak, yasaklamak ve bunları yapan bilim insanlarına ağır cezai yaptırımlar uygulamak.”
[Örneğin sıcağı sıcağına yaşanan Pınar Selek davası ve de İsmail Beşikçi hakkında Q harfi nedeniyle açılan yeni dava!]
“2) Kürtlerin siyasi olarak örgütlenmelerini önlemek.
3) Kürt burjuvazisinin oluşmasının önüne geçmek.
Devletin Kürt halkına dayattığı şey tek kelimeyle özetlemek gerekirse: ‘Türkler gibi ol ve Türkleş.’
Doğuya yatırım yapmak isteyen Kürt burjuvazisinin önüne çeşitli engeller çıkınca ve bölge, ekonomik olarak bilinçli bir şekilde geri bıraktırılınca oradaki nüfus ister istemez batı illerine kayıyor. Devletin temel düşüncesi de böyle bir ortamda Kürtlerin süreç içerisinde Türkleşmesi.”
Beşikçi, konuyu genel hatlarıyla böyle özetledi. Ayrıca şu da var. İsmail Beşikçi, konuşmasında Güney Afrika örneği üzerinden bir karşılaştırma yaptı ve özetle şunları söyledi:
“1960’larda 70’lerde ve 80’lerde Güney Afrika için dünyanın ‘en ırkçı devleti’ denirdi. Güney Afrika’da beyaz yönetim yerlilere şunu söylüyordu: ‘Sizin renginiz kara. Siz beyazların içine karışmayın. Sizin mahalleleriniz, okullarınız, hastaneleriniz, otelleriniz, parklarınız, plajlarınız, sinemalarınız vs. ayrı olsun.’
Bunun için Bantustan, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlar, kuruldu. Yerliler oralarda yaşıyorlardı. Elektrik, su, kanalizasyon gibi, iletişim gibi temel altyapı hizmetleri çok yetersizdi, fakat yerliler buralarda kendilerini yaşıyorlardı. İç özerklikleri vardı.
Türkiye’de ise Kürtlere şu söyleniyor: ‘Türklerle birlikte yaşayacaksın, ama Türk’e benzeyerek yaşayacaksın. Kendi öz değerlerini terk edeceksin… Başka şansın yok.’
Kendi değerlerim, kendi öz dilim dediğin zaman inkâr var, imha var.”
(Aktarım “Mesele”nin 52. sayısından.)
İsmail Beşikçi, devletin bu siyasetinin “dünyada eşi benzeri olmayan;” ırkçı, asimilasyoncu bir siyaset olduğunu birkaç kere üzerine basa basa söyledi dünkü konuşmasında.
Düşünün ki bir halk, 80 yıldır Türk burjuva devletinin yok etme politikasına maruz kalmış, kendisine büyük acılar çektirilmiş; düşünün ki bir halk, yerinden yurdundan edilmiş, köyleri boşaltılmış, yakılmış, yıkılmış; düşünün ki bir halk, bu baskılar karşısında tarihin her döneminde başkaldırılarda bulunmuş; devletin bu siyasetine karşı siyasetler geliştirmeye, kendi varlığını korumaya çalışmış. Ve yine düşünün ki, devletin yıllardır ezmeye, yok etmeye çalıştığı bu halkın her karşı koyuşu bizlerin kafalarına her daim “terör” diye kazımış -ve kazımaya da devam ediyor…
Tarık Ziya Ekinci, “Kürt Siyasal Hareketlerinin Sınıfsal Analizi” başlıklı kitabının önsözünde şunları söylüyor:
“Kürtlerin demokratik talepleri sürekli bölücülük, kışkırtıcılık, devlet düşmanlığı gibi suçlamalarla bastırıldı, halen de bastırılıyor. Bu inkârcı politika kaçınılmaz olarak toplumda yaygın bir Kürt düşmanlığı oluşturdu. Fırat’ın doğusu uzun yıllar yasak bölge ilan edildi. Bölgeye güvenlikle ilgili yatırımlar dışında hiçbir hizmet götürülmedi. Kürt toplum yapısı ile bölgenin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunlarına ilişkin her türlü inceleme ve araştırma yasaklandı. Bu tür çalışmalar suç sayıldı. Yıllarca salt baskıcı yöntemlerle milyonlarca Kürdün asimile edilebileceği ve sorunun aşılacağı düşünüldü. Her türlü haktan yoksun bırakılarak baskı altında tutulan ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören Kürtler kaçınılmaz olarak topluma ve devlete yabancılaştılar.” (s.5)
Alıntılamaya devam ediyorum:
“Kürt hareketlerinin sınıfsal analizlerini konu alan bu çalışmanın (adı geçen kitap) birincil amacı, toplumda oluşturulan yaygın kanaatin aksine Kürt siyasal hareketinin bölücü amaçlar taşımadığını, Kürtlerin ayrılmak değil, her alanda Türklerle eşit olmak istediklerini bilimsel verilerle göstermektir.” (s.6)
İsmail Beşikçi de “Mesele” dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda şunları aktarıyor:
“Kürt sorunu nedir? Kürt sorunu, bir bakıma, Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının gasp edilmesiyle ilgili bir sorundur.”
Kürt halkına ağır bedeller ödeten, her iki halkı birbirine düşman eden -ki temel dayanağını buna borçludur- Türk burjuva devletini, bugün yaşadığımız sorunların asıl sebebi olarak görmemezlik edemeyiz. Her iki halka da, ama özellikle de Kürt halkına, derin açılar yaşatmış bu devletin geçmişte yaptıkları -ve şimdi de yapmaya devam ettiği- şeylerin ciddi ciddi sorgulanması elzem hale gelmedi mi bugün?
Beşikçi, “Her türlü sorunun temelinde Kürt sorunu var, fakat bu pek algılanmış bir sorun değil.” diyor; yine benzer şekilde Ekinci de şunları söylüyor:
“Bugünkü nesnel koşullarda Türkiye’nin önündeki en önemli sorun Kürt sorunudur. Bu sorun çözülmeden ülkede barışın, demokratikleşmenin, kalkınarak ilerlemenin ve uluslararası saygınlığa kavuşmanın koşulları oluşmayacak ve Türkiye bir üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulamayacaktır.” (s.5)
…
“Kürt sorunu yoktur, sorunu olan Kürtler vardır,” diyerek ve bu sorunu her defasında çözümsüzlüğe terk ederek; sürekli irin kusan bir yarayı sarmak ve iyileşmesine yardım etmek yerine her defasında bu yarayı kaşıyarak kanatmaya çalışmak bu sorunu daha ne kadar “sorun” olmaktan çıkaracak?