BİR ZORUNLULUK OLARAK HAYAT

Hayat bir zorunluluktur dostlar. İte kaka çalışır, zenginleşir, yoksullaşır, mücadele eder, amaç belirler ve bıkarız hayattan. Sanki biri bize: “Bu hayat senin, al tepe tepe kullan” dedi ve biz de o bedenin içine hapsolduk. Güzel ve ya çirkin fark etmez, bu bedeni, dolayısıyla bu kaderi biz seçmedik. “Kader yolunu kendimiz çizeriz” zırvalıklarını bırakın. Sosyal sorumluluk, iyi insan dayatması vb diğer ahlaki öğeler çizmeye çalıştığımız kaderin üzerine hep bir çarpı atıyor. Nesnel yargılar, pratik hayatın sürükleyiciliği bana kendimi ifade edebileceğim tek bir yer bırakıyor. O da burası.

Nefret ediyorum felsefesiz, sanatsız, ifadesiz bireylerin bütün gün Dolar-TL paritesini değerlendirmesinden ve bunları dinleyen toplumun suratının aldığı hayranlık ifadesinden. Televizyonda sabah keyfi, kuran-ı kerim sohbetleri, ana haber programları, Master Chef yarışması, cep telefonunun dayanılmaz hafifliği, markaların kaçırılmaz fırsatları, ısrarla istenen dergiler, entel takılan iç mimarlar, trendler, CHP populizmi, AKP pragmatizmi, kısa etekli melez muhafazakarlık, uluslar arası ilişkiler ve diplomasi yalanı, Wikileaks kandırmacası, bitmeyen terörle bitmeyen mücadele, iyiliğin evrensel sorumluluğu, zenginliğin toplum gözünde değeri, “ben” demenin lanetlenmesi, felsefenin bilimsel bilgi içinde kaybolması, sanatın yalnızlığı ve saflığın kaçınılmaz yitirilişi. Dönüp bir bakın hayata, bu saçmalıkları yaşıyoruz biz. Bir içerik, bir değer var mı yukarıdaki saydıklarımda, varsa haber edin bana.

Bu hayatı iki SS kuralına göre yaşamalıyız a dostlar. Görmeliyiz ki gözümüz kararsın, tatmalıyız ki midemiz kalksın. İfadesiz her şeye burada bu sitede meydan okumamız lazım. Orta Çağ sonu ile 20. yüzyıl arasında yaşanan o döneme geri gidip hakkını vermeliyiz sanatın ve felsefenin o en saf halinin. Tıpkı o filozoflar gibi resmedelim hayatı. Dinden bağımsız ama bilimsel bilgiyi de bir araç olarak kullanarak ifade katalım dünyaya. Bildiklerimizi unutarak bir doğa felsefesi yaratalım, aktaralım bu sayfalara. Ne demekmiş doğa, fizikçiler bir de bizden duysun. Ne demekmiş insan, biyologlar bizden öğrensin biraz. Ve ne demekmiş varoluş, dindarlara anlatalım bu site kapatılmadan.

Zorunluluklar hapishanesinde yalnız kalabildiğim tek yer olan sonsuz.us’u ölümüm pahasına koruyacam. Yalnız kalmadan felsefe olmaz, felsefe olmadan anlam olmaz. Özgün olun, kendiniz olun, onun bunun”-ci”’si olmayın burada. Madem kar-zarar analizi yaparken midem bulanacak, o zaman bir sandoz da siz verin yazılarınızla.

ÇIKAR…

kimi merdivenden çıkar, kimi asansörden…
hayat kimine göre ÇIKAR, geneline çıkmaz…
kimileri “sağ” çıkar, kimi sokak “sola” çıkmaz…
kimi yoldan çıkar, bazıları topraktan…
kiminden taş çıkar, kimilerinden yumurta…
bazılarının burnunun ucunda çıkar…
VELHASIL…
kaç kişi SAMSUN’ a çıkar?

Ulusal sorun üzerine

Sonsuz Us’a 11.05.2011 tarihinde gönderdiğim “Kürt sorunu nedir?” başlıklı makalem üzerine çokça yorum yapıldı. İçlerinde düzeyli ve mantıklı ve de gerçekten olması gereken bir tartışma ortamının oluşmasına katkıda bulunmuş olanları olduğu gibi; son derece düzeysiz olanları da vardı.
Ben bunlar üzerine fazla bir şey yazmayacağım çünkü makalemle ilgili yorum yapan değerli okuyuculardan birkaçı onlara gereken cevabı verdi zaten.
Ben, makaleyle ilgili “marmaramus” ve de ismini belirtmemiş “misafir” adlı kullanıcıların yazdıklarını samimi buldum daha çok. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcıya gelince, onda daha çok milliyetçi bir damar sezdim ki, bu, kendisine sosyalist diyen birinde asla olmaması gereken bir özelliktir.

Aşağıdaki makale bu tartışma bağlamında ulusal sorun ve bu sorun konusunda sosyalistlerin takınacakları tavra dair yapılan tartışmaya küçük de olsa bir katkı sunmayı amaçlıyor. Eğer yazı bunu sağlayabilirse amacına ulaşmış olacak.

1) Burjuva milliyetçiliği gericidir!

Milliyetçilik bir burjuva ideolojisidir.
Burjuvazi, bir sınıf olarak içinden çıktığı feodal toplumdan farklı olarak, sınırlarını “aşan” bir sınıftır.
Bunun ne demek olduğunu, kısaca açıklamaya çalışalım.

Kapitalist ekonominin temel dürtüsü olan kâr maksimizasyonu, burjuvaziyi sınırlarını “aşmaya” zorlar. Bu, haliyle, sömürge yarışlarına (savaşlarına) yol açan bir durum yaratır. Bir de rekabet var tabii… Birden fazla kapitalistin aynı amaç için yani kârlılık düzeyini maksimize etmek için yarıştıkları alanlarda (pazarlarda) kapitalistler arasında ister istemez bir “cepheleşme” olacaktır. İşte bu cepheleşme durumu “ulus devlet”lerin temelidir.
Ulus devletlerin tarihi bu bakımdan kapitalizmin tarihiyle eş zamanlıdır diyebiliriz, yani o “ezeli ve edebi” bir şey değil, tarihin belli bir döneminde ortaya çıkmış; bütün insanlık tarihinde bir “öz olarak” varlığını korumuş olan üretimin farklı bir tarzda örgütlenmesinin üst yapıdaki bir “tezahürü”dür.
Marksist felsefenin temel kategorileriyle konuyu şu şekilde özetlemek mümkün olabilir belki: Kapitalist rekabet “öz”dür, ulus devlet ve milliyetçilik ideolojisi de bu “öz” ün tezahürü yani “görünüş”tür.

Sistemin temel dürtükleyicilerinden biri olan rekabet, toplumun maddi tabanında sürekli bir savaş durumunu şart koştuğu gibi, aynı zamanda toplumsal bir üst yapıyla da (milliyetçi ideoloji) meşruluğunu perçinlemeye çalışır. Bunu sağlamak için ulusal marşlar, ulusal bir tarih bilinci, ulusal bir dil, diğer uluslardan “farklı” olma bilinci, ulusal bir bayrak vs. vs.yi kişilerin zihinlerine kazımaya ve de böylece kendine bir “ulus” yaratmaya çalışır. Bu burjuva milliyetçiliği öylesine bir şeydir ki, kişiyi hiç ama hiç sahip olmadığı bir şey (tabii olarak burjuvazinin sahip olduğu bir şeydir bu) konusunda ona bu şeyi (“vatan” örneğin) canla başla koruma ve savunma hissi kazandırır.
Ne güzel demiş şair:

“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
[…]
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
[…]
vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan,
[…]
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.”

…

Burjuvazi gerekli gördüğünde diğer ülkelerin burjuvazileriyle yaşadığı ve içinden çıkılamaz derin krizleri karşısında bu milliyetçilik duygusunu kullanarak, hiç ama hiç birbirlerini görmemiş, tanımamış insanları, birbirlerine karşı soğukkanlı bir şekilde ve de hiç acımadan kurşun sıktırabilmekte.
Tüm dünya halklarını, sadece kapitalistlerin daha fazla kâr elde etme dürtüsü pahasına bölen bu ideoloji son derece tehlikelidir. Bunun alternatifi olan enternasyonalizmi tüm dünya halkları için bir şiar haline dönüştürmek bir zorunluluk olarak bugün kendisini daha da hissettirmektedir.

…

Burjuva milliyetçiliği ve de bununla beslenene ırkçı ideolojilerin 20. yüzyılda tavan yaptığı en bilindik örnek kuşkusuz Nazizmdir.
Milliyetçi ideolojinin kuşkusuz en gerici ve de en tahripkâr; insanlık için en tehlikeli örneklerinden biridir Nazizm.
Nazizmi doğuran aslında faşizmdir. Nazizm, faşizmin Almanya’da ideolojik kılığa bürünmüş hâlidir.
Burjuva toplumu I. Emperyalist paylaşım savaşı (1914-1918) sonrası içinden ancak faşizm, diktatörlükler, savaşlar vs. vs. ile çıkabileceği derin bir kriz içersine girmişti. Bu krizi aşmanın en etkili yöntemlerinden birisi şüphesiz faşizmdi.
Hatırlanırsa Nazileri Alman orta sınıfları iktidara getirmişti. Savaş sonrası birçok şeyini yitiren orta sınıfların, içinde bulundukları aşağılanmışlık psikolojilerinin dışa vurumuydu faşizm bir yönüyle. Sıkı bir düzen ve de demir bir yumruk isteyen bu orta sınıflar tercihlerini Hitler’den yana kullandılar. Tabi burada işçi sınıfı partilerindeki politik pasiflik ve atalet de büyük rol oynadı. Konumuz gereği buraya girmeyeceğim.

Devam edelim…
Alman orta sınıfları -daha sonra tarihlerine kara bir leke olarak geçecek- Nazizme iten bu zehir, gerici burjuva milliyetçiliğinden başkası değildi. Hitler, Alman halkına (orta sınıflara) onların aslında ne kadar üstün bir ırk, bir millet olduğu ideolojisini aşılayarak onlar nezdinde meşruiyetini perçinledi. (Hitler’in “demokratik” yollardan iktidara geldiği hatırlansın.)
Burjuva milliyetçiliği farklı konjonktürlerde insanları farklı şekillerde “ehlileştirme” işlevi görebiliyor.

Toparlarsak… Bir burjuva ideolojisi olan milliyetçilik, bütün toplumsal bölünmelerin, ayrışmaların, asimilasyonun, ırkçı görüşlerin beslendiği zehirli bir “yatak”tan başka bir şey değildir.

2) Milliyetçilik ilerici olabilir mi?

Şimdi de bu konuyu tartışmaya çalışalım.

R. Luxemburg, “1917 Ekim Devrimi” adlı broşüründe Bolşeviklerin “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” konusunda yaptıkları “hataları”, somut verilerle eleştirdikten sonra şöyle diyor:

“..Bolşevikler, hem kendilerinin hem de ihtilalin zararına olan bu durumda şunu öğretmeliydiler: Kapitalist egemenlikte ulusun ‘kader özgürlüğü’ yoktur. Sınıflı bir toplumda ulusun her sınıfı kendi kaderini farklı bir şekilde tayin etmeye çalışır ve bu burjuva sınıfları için ulusal özgürlük anlayışı, sınıf hâkimiyeti anlayışı arkasında tamamen silinir.”

Alıntılamaya devam edelim:

“Ukrayna burjuvazisi gibi, Fin burjuvazisi de, bu ulusal özgürlük, ‘bolşevizm’ tehlikesini getirecekse Alman egemenliğini tercih etmekte tereddüt etmeyeceklerdir elbet.”

Ben Rosa’nın bu görüşlerine katılamayacağım. Çünkü şu bir gerçek ki, kapitalist sınıflaşmanın bir başka şekli olan ezen / ezilen uluslar ayrımında, ezen ulusun proletaryasıyla ezilen ulusun proletaryasının arasında sınıf temelli bir ilişkinin yeniden sağlanabilmesinin olmazsa olmaz ön koşulu, egemen sınıfın proletaryasının ezilen ulusun proletaryasına güvence vermesinden geçer. Bu ise ezen ve egemen ulusun gerici burjuva karakterinin sosyalistler tarafından kıyasıya eleştirilmesi ve teşhir edilmesiyle başlamalıdır.
Ayrıca sosyalistler her türden ulusal baskıların da karşısında olmalıdırlar.
Yıllardır burjuva milliyetçi ideolojisiyle zehirlenmiş halklar arasında sınıf temelli dayanışmanın yeniden kurulabilmesi öyle bir adımda olabilecek bir şey değildir. Reel politikada işler teoride olduğu gibi “soyut” ve “kolay” yürümüyor. Burada son derece kıvrak ve soğukkanlı politikalara ihtiyaç var.
Kitlelere burjuva ideolojisinin gerici karakterini bıkmadan usanmadan anlatmak sosyalistlerin asli görevlerinden biridir kuşkusuz.
Yıllardır Türk burjuva devletinin baskısı altında kalmış bir ulusta milliyetçi fikirler/duygular ister istemez kök salmıştır. Bizler her ne kadar bunun gerici bir şey olduğunu söylesek de ezilen bir ulus olarak Kürdlerdeki milliyetçi fikirler, ezen ulusun emekçileri arasındaki milliyetçi fikirlerden kaçınılmaz bir şekilde daha kuvvetli olacaktır. Sosyalistler, ezen ve ezilen ulusların emekçileri arasında yeniden bir dayanışmanın kurulmasının ön koşullarını çok iyi tahlil etmelidirler. Eğer Kürdler ayrılmak, ayrı bir devlet kurmak istiyorlarsa onlara “Hayır. Bu son derece gerici bir şeydir vs. vs” deme lüksüne asla sahip olamayız.
Sosyalistler her daim, sınıf temelli bakış açısından bir adım dâhi uzak durmayarak ezilen ulusların her türden taleplerine olumlu yaklaşırken aynı zamanda o ulusların kendi burjuvazilerinin gerici karakterine karşı da ezilen uluslar arasında bıkmadan usanmadan propaganda ve ajitasyon yapmalıdırlar. Şayet ayrı bir ulus devlet haline gelen ezilen bir ulus kendi proletaryasını eziyorsa burada şunu deme lüksümüz asla olamaz: “Bakın biz size demiştik vs. vs.”
Hayır, böyle bir tavır kitleleri sosyalizmden uzaklaştıracak ve onları moralsiz ve güçsüz bırakacaktır. Sosyalistler tersine emekçilerin deneyimleri üzerine siyasetlerini geliştirmeli; sınıf temelli çizgi üzerinde burjuva milliyetçiliği tarafından aralarına husumet sokulmuş halklar arasında yeniden bir bütünlük sağlamak için bıkmadan usanmadan çalışmalıdırlar.
Kürdlerin her türden taleplerine tereddütsüz “evet” demeliyiz, ama bunu yaparken onları milliyetçi burjuva liderlerine karşı da her daim uyarmalı, bu konuda propaganda ve ajitasyonu bir an olsun elden bırakmamalı ve yukarıda da dediğim gibi sadece ama sadece Kürd ve de Türk işçi sınıflarının gündelik deneyimlerinden yola çıkarak onlar arasında burjuva milliyetçiliğinin dar ve gerici yönüne karşı propaganda yapmalı ve kitlelerin bilinçlerini “fethetmeye” çalışmalıyız.
Nihayetinde ezen ulusun burjuvazisi kendi işçi sınıfını da eziyor. Benzer şekilde ezilen ulusun burjuvazisi de kendi işçi sınıfını eziyor. Dolayısıyla temel siyaset, ezen ve ezilen ulusların işçilerini bütün bir burjuvazi sınıfının karşısına çıkarmak olmalıdır.
Burada egemen ulusun sosyalistleri olarak tavrımız her daim kendi egemen burjuvazimizin gerici karakterini teşhir etmek olmalıdır.
Örneğin KCK davalarında işlenen hukuksuzlukları görmemezlik edebilir miyiz? Türk burjuva devletinin işlediği on binlerce faili meçhul cinayetleri görmemezlik edebilir miyiz? Ya da Kürdlerin anadilde eğitim talepleri karşısında kayıtsız kalabilir miyiz? Türk burjuva devletinin Kürdlere karşı yaptığı tutuklamalar, hukuksuzluklar, işkenceler, katliamlar, ayrımcı tutumlar vs. karşısında sessiz kalma lüksümüz olabilir mi?

Troçki, İspanyol Devrimi üzerine yazdığı yıllarda “Katalan Milliyetçiliğinin İlerici Karakteri” adlı kısa yazısında İspanyol komünistlerine, ulusal sorun konusunda almaları gereken tavır konusunda şunları öneriyordu:

“Bir dakika bile unutulmamalıdır ki, bir bütün olarak İspanya ve özellikle Katalonya, şu anda Katalan milliyetçi demokratlar tarafından değil, toprak sahipleriyle ittifak içindeki İspanyol burjuva emperyalistleri, eski bürokratlar, generaller tarafından ve İspanyol milliyetçi sosyalistlerinin desteğiyle yönetilmektedir. Tüm bu kardeşlik, bir taraftan İspanyol sömürgelerine ısrarla boyun eğdirme, diğer taraftan bizzat İspanya’nın bürokratik merkezileşmesi, yani Katalanların, Baskların ve diğer ulusların İspanyol burjuvazisi tarafından baskı altında tutulması anlamına gelir. Gelişmelerin bugünkü aşamasında, sınıfsal güçlerin mevcut bileşimiyle, Katalan milliyetçiliği ilerici devrimci bir etkendir; İspanyol milliyetçiliği ise gerici emperyalist bir etken. Bu ayrımı anlamayan İspanyol komünisti, bunu görmezlikten geliyor, ön sıraya çıkarmıyor, tam aksine bunun önemini örtbas ediyor, İspanyol burjuvazisinin bilinçsiz bir ajanı olmayı ve proleter devrim davasına duyarsız kalmayı göze alıyor.”

Alıntılamaya devam edelim:

“Küçük-burjuva milliyetçi hayallerin tehlikesi nerededir? [buraya dikkat işte!] Bu hayaller, İspanya proletaryasını ulusal sınırlarla bölme potansiyeline sahiptir ve bu da çok ciddi bir tehlikedir. [!]
Ancak İspanyol komünistleri bu tehlikeye karşı yalnızca bir tek şekilde başarıyla savaşabilirler: Egemen ulus burjuvazisinin zorbalığını acımasızca teşhir ederek ve bu şekilde ezilen ulus proletaryasının güvenini kazanarak. [!]
Diğer politikalar, ezilen bir ulusun küçük-burjuvazisinin devrimci demokratik milliyetçiliğine karşı ezen ulusun emperyalist burjuvazisinin karşı-devrimci milliyetçiliğini desteklemek anlamına gelecektir.” (17 Mayıs, 1931)
[alıntıdaki vurgular bana ait.]

Ulusal sorun konusunda sosyalistlerin izleyeceği temel siyaset bu olmalı bence.
Meseleye egemen ve baskıcı ulusu kıyasıya eleştirmekle başlamak gerekir. Hüseyin AKTAŞ adlı kullanıcının yaptığı gibi Kürd tarafını kıyasıya eleştirmekle değil!
İkincisi, Kürdlerin her türden talebine “evet” denmeli. Son olarak da, emekçi Kürdleri, kendi gerici burjuva önderlerine karşı temkinli olmaya, soğukkanlı durmaya ve eleştirel olmaya çağırmalıyız.
Ulusal sorunun sınıf temelli bir çözümü bu siyasette yatıyor.

Sosyalistler kitlelere zorla bir şeyi dayatmamalı ve dayatamaz da. Onların ellerindeki tek araçları: “propaganda ve ajitasyon” olmalıdır. Lenin’in temel siyaseti özünde bunu gerektirir: Kitlelere sabırla gerçekleri anlatmak ve onların bilinçlerini “fethetmek”.

16.05.2011

GO oyunu ve bir yapay zeka algoritması

 Benim bir düşüncem var, GO oyunu ile yapay zeka algoritması oluşturmak, amacımı net anlatabilmek adına en çok karıştırılan noktayı açıklığa kavuşturmak ve tartışmayı bu     yönde yapmak isterim.

    Amacım ; Go oynayabilen bir yapay zeka algoritması gerçekleştirmek değildir. Bunun yerine, GO oyununun temel felsefesi üzerine inşa edilmiş bir yapay zeka algoritması geliştirmektir.

Bu sitedeki entellektüel seviyenin yüksekliğini dikkate aldığımda, bu konu için doğru yerde olduğumu düşünüyorum.

    Söze ; beni bu düşünceye iten saiğin en olduğunu açıklamaya çalışarak başlamak istiyorum. Ben varlık ontolojisi konusunda bir felsefecinin değişik bir tür dualist felsefe olarak nitelendirdiği,         bir teorem ortaya attım. Buna göre varlık soyut veya somut olsun, 3 lü yapıya sahiptir. Bu 3 lü yapı bir varlığın; içi , dışı ve  birde bu ikisini birbirinden ayıran sınırdan oluşmaktadır. 

    Bu maddesel varlıklar için olduğu kadar soyut varlıklar ve bilgiler , kavramlar içinde geçerli bir durumdur. 
    <!--break-->
    Aslında bu konunun bilişsel bilimlerle alakalı olduğunu biliyorum. Bilinç, beyin, benlik gibi kavramlarla birlikte bilgi teorisi beynin işleyişi gibi bilimsel alanlar benim araştırdığım konu ile alakalı konular. 

     Buna rağmen yukarıdaki şekildeki bir varlık kabulü ile başlayıp, daha sonra GO oyunu ve felsefesini öğrenince, ve bu alanlaa dair bilgide edinince bu işi derinleştirip, insan beyninin fonksiyonel anlamda          GO oyunu tarzında işlediğini düşündüm. 

     Yani kavramlar siyah ve beyaz taşlar gibi birbirlerinin sınırlarını oluşturup her kavram bir diğeri ile sınır oluşturarak kendine bir varlık sahası oluşturuyor. O varlık sahası, o bilgiye/kavrama  ait bir alan ve             o alanın içerisinde kendisini var ediyor. Eğer beyin bu şekilde çalışıyorsa beyni model alabilecek  bir yapay zeka algoritması yapılabilir mi ? 

       Yada bu kavramların ve çıkarımların yanlış olan yeri neresidir. ? 

       Bu fikri geliştirmek adına öne sürebileceğiniz fikirler nelerdir ?

* …Ve Narsist İnsan, Narsist Tanrı’yı Yarattı…

Bir gölün kenarında kendi güzelliğini seyretmek için eğilen Narcissus o kadar çok eğildi ki, bir sabah göle düşüp boğuldu. Düştüğü noktada Narcissus(Nergis) adı verilen bir çiçek doğdu.

Ama kitabın yazarı hikayeyi bu şekilde sonlandırmadı…

Narcissus ölünce, Orman Tanrısı birden belirdi ve gölün taze suyunun tuzlu gözyaşına dönüşmüş olarak buldu. ‘Neden ağlamaklısın?‘ diye sordu Tanrıça, ‘Narcissus için ağlıyorum’ diye cevap verdi göl. ‘Ahh Narcissus için ağlıyor olman hiç de şaşırtıcı bir durum değil’ dedi ‘Aslında, biz her zaman onu, onun güzelliğini sadece senin en iyi yansıttığın konusunda ikna etmeye çalışırdık.’ , ‘fakat.. Narcissus güzel miydi ki?‘diye sordu göl. ‘Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki’ dedi Tanrıça şaşırarak.’Ne de olsa, kendisini seyretmek için her gün eğilip baktığı senin kıyındı. ‘ Göl bir süre sessiz kaldı. Sonunda, şöyle dedi : ‘Ben Narcissus için ağlıyorum; fakat onun güzel olduğunu hiç fark etmedim. Ağlıyorum çünkü o, benim kıyımda her eğildiğinde; onun gözlerindeki derinlikte kendi yansıyan güzelliğimi görebiliyordum.”

Tıpkı insan gibi.. Kendi güzelliğini başka biçimlerde görmeye çalışıp ve bunu bir maharet sanıp yaratır da yaratır, büyütür de büyütür. Hiç bir sey bulamaz kendi güzelliğini tasvir edecek ve bir Tanrı yaratır.Bilinmezlik ekler, ululuk ekler, doğmamışlık-doğrulmamışlık ekler, bilgelik ve sefkat ekler kendinde olmayan (ve olamayacağını düşündüğü ne varsa ekler) ve Tanrı’yı yaratır. Artık hamuru hazırdır ve herkes o hamurdan yemek zorundadır. Yemeyenler de, kendini ya bir gölün kenarından atılmaya zorlanır ya da hamuru yaratanların yandaşları tarafından sağdan soldan çekiştirilip etiyle kemiği ayrıştırılmak istenir.

Zamanla yaratılan, yaratandan daha narsist hale gelince artık işler çığrından çıkmıştır ve hem Narcissus hem de göl gibi birbirinden kibirli ve narsist iki ayrı kavram çıkar ortay:İnsan ve Tanrı.

Tanrı kendini beğendirmek için türlü vaatlere başlar cennetler mi dersin, ebedi yaşam mı dersin, hanlar hamamlar, mutluluklar, hazlar mı dersin artık aklına ne gelirse… Bir de kendine kaftanlarla bezenmiş imgeler oluşturtur ki değmeyin keyfine; insan o mükkemmel Tanrısında kendi güzelliğini görmek için eğilir de eğilir.. Sonunda suya düşüp boğulacağını bilse de eğilmeye devam edecektir.Eğilmeyenlerin de kafalarına bir balyozla vurup kalanları da kurda kuşa yem edecektir… Narsist Tanrı mı, narsist insan mı daha tehlikeli; bunu ayırt edemeyecek duruma gelince Dünya, bir çırpıda kendini yok edip evrenin o sonsuz sessizliğine gömülecektir.

Böyle bir efsaneyi de evrenin bir yerinde yıldızlar birbirne anlatıp binlerce yıldır ibret alıyor olacaklar… Efsane işte, kim bilir.

(Narcissus, who knlet beside a lake to contemplate
his own beauty.He was so fascinated by himself that, one morning, he fell into the lake and drowned.At the spot, where he felt, a flower was born, which is called narcissus.
But this wasnt how the author of the book ended the story…..

When Narcissus died, the goddes of the forest appeared and found the lake, which had been fresh water, transformed into the a lake of salty tears.
‘why do u weep?’ the goddesses asked
‘i weep for Narcissus’ the lake replied
‘ ahh it s no suprise that u weep for Narcissus’ they said ‘ for though we always persued him in the forest, u alone could conteplate his beauty close at hand’
‘ but… was Narcissus beautiful?’ the lake asked
‘who better than you to know that?’the goddesses said in wonder ‘after all,it was ur banks that he knelt each day to conteplate himself’
the lake was silient for some time.Finally, it said:
‘i weep for Narcissus, but i never noticed that he was beautiful.I weep because , each time he knelt beside my banks, i could see, in the depths of his eyes , my own beauy reflected……’
)