Bireysel ve Kümesel Özseverlik Üzerine

Okuduktan sonra sizinle de paylaşmak istedim. İgilisine çok şey anlatıyor diye düşünüyorum…

Özseverlik, yalnızca kişinin kendisinin, onun bedeninin, onun duygularının, onun düşüncelerinin, onun mal-mülkünün, onunla ilgili herşey ve herkesin tamamen gerçek şeyler olarak algılandığı, bu kişinin bir parçası olmayan ya da gereksinmelerinin nesnesi olmayan herkesin ve herşeyin ise tam anlamıyla gerçek olmadığı, duygusal bakımdan ağırlıksız ve renksiz olarak yalnızca zihinsel tanımayla algılandığı bir deneyim durumu olarak tanımlanabilir. Bir kişi, özseverliği ölçüsünde, ikili bir algı ölçüsüne sahiptir. Yalnızca bu kişinin kendisi ve onunla ilgili olan şeyler önem taşır, dünyanın geri kalanı ise çok az ağırlıklı ya da renksizdir ve bu ikili ölçüden dolayı, özsever kişi ağır yargı kusurları gösterir ve nesnellik yeteneğinden yoksundur.

Çoğu kez özsever kişi, başkalarıyla ilişkisinden dolayı ya da herhangi bir gerçek yapıttan veya kendine ait bir başarıdan dolayı değil, kendi kusursuzluğu, başkalarına olan üstünlüğü, olağanüstü nitelikleri konusunda sahip olduğu bütünüyle öznel kanısı aracılığıyla bir güvenlik duygusuna kavuşur. Kendi özsever imgesine dört elle sarılmaya gereksinme duyar, onun kimlik duygusu kadar değerlilik duygusu da bu imgeye dayanır. Bu kişinin özseverliği tehdit edilirse o, yaşamsal önem taşıyan bir alanda tehdit edilmiş olur. Başkaları, onu hafife alarak, eleştirerek, yanlış birşey söylediğinde yüzüne vurarak, bir oyunda ya da sayısız başka durumda onu yenilgiye uğratarak onun özseverliğini yaraladıkları zaman, özsever bir kişi, çoğunlukla, ortaya koysun ya da koymasın, hatta ayırdında olsun ya da olmasın, yoğun bir kızgınlık ya da öfkeyle tepki gösterir. Böyle bir kişinin, özseverliğini yaralayan kişiyi hiçbir zaman bağışlamaması ve çoğu kez bir öç alma arzusu(bedenine ya da mülküne saldırılmış olsaydı bu arzu daha az yoğun olurdu) duyması gerçeği, bu saldırganlık tepisinin yoğunluğunu çoğu kez gözler önüne sermektedir.

Çoğu kişi kendi özseverliğinin ayırdında değildir; yalnızca bu özseverliği açık olarak ortaya koymayan dışavurumlarının ayırdındadır. Nitekim, örenğin bu kişiler, ana babalarına ya da çocuklarına aşırı bir hayranlık duyarlar ve bu duygularını dile getirmekte hiçbir güçlük çekmezler, çünkü böylesi bir davranış çoğunlukla evlat sevgisi, ana babaya hürmet ya da bağlılık olarak olumlu biçimde değerlendirilir; ama eğer kendi kişilikleri hakkında duygularını dile getirmiş olsalardı, sözgelimi “Dünyanın en harika insanı benim”, “Herkesten daha iyiyim” vb deselerdi, bunlardan yalnızca olağanüstü kendini beğenmiş kişiler olarak değil, belki pek aklı başında olmayan kişiler olarak da kuşku duyulurdu. Öte yandan, eğer bir kişi, sanat, bilim, spor, iş ya da siyaset alanında kabul gören bir şeyler başarmışsa bu kişinin özsever tutumu yalnız gerçekçi ve ussal görünmekle kalmaz, başkalarının hayranlığıyla da sürekli olarak beslenir. Bu durumlarda böyle bir kişi, özseverliği toplum tarafından uygun görüldüğü ve onaylandığı için, özseverliğinin dizginlerini bütünüyle salıverebilir. Günümüz toplumlarında, ünlülerin özseverliği ile kamuoyunun gereksinmeleri arasında ilginç bir bağlantı vardır. Kamuoyu, ünlü kişilerle ilişki içinde olmak ister, çünkü ortalama kişinin yaşamı bomboş ve sıkıcıdır. Kitle iletişim araçları ün satarak geçinirler ve böylece herkes-özsever kişi, kamuoyu ve ün tüccarları- doyuma ulaşır.

Siyasal önderlerde çok sık olarak yüksek düzeyde bir özseverlik görülür; bu, özellikle güçlerini kitleler üzerindeki etkilerine borçlu olanlar için, bir meslek hastalığı-ya da özelliği- sayılabilir. Eğer önder, kendi olağanüstü yeteneklerine ve görevine inanmışsa, mutlak biçimde kendinden emin görünen insanlardan etkilenen geniş izleyici kitlelerini inandırmak daha kolay olacaktır. Ne var ki özsever önder, özsever büyüleyiciliğini yalnızca bir siyasal başarı aracı olarak kullanmaz; kendi akılsal dengesi içinde başarıya ve alkışa gereksinme duyar. Bu önderin yücelik ve yanılmazlık fikri, esasında, bir insan olarak elde ettiği gerçek başarılara değil, özsever büyüklenmeciliğine dayanır.

Ama yine de özsever şişinme olmadan edemez, çünkü onun insan özü -kanısı, bilinci, sevgisi ve inancı- çok gelişmemiştir. Aşırı derecede özsever kişiler, çoğu kez ünlü olmaya neredeyse zorlanırlar, çünkü başka türlü bunalıma girebilir ve akıl sağlıklarını yitirebilirler. Ama başkalarını, övgüleri bu özsever düşleri geçerli kılacak ölçüde etkilemek, büyük yetenek-ve uygun fırsatlar- gerektirir. Böylesi kişiler başarıya ulaştıkları zaman bile, daha çok başarı peşinde koşmaya sürüklenirler; çünkü onlara göre, başarısızlık çöküş tehlikesini getirir. Halk içinde başarı kazanmak, bir bakıma, bunalıma ve çıldırmaya karşı yaptıkları öz tedavidir. Bu kişiler, amaçları uğruna mücadele ederken, gerçekte akıl sağlıkları için mücadele etmektedirler.

Küme özseverliğinde, nesne birey değil de bireyin bağlı olduğu küme olduğu zaman, birey bunun bütünüyle ayırdında olabilir ve hiçbir kısıtlama getirmeksizin bunu dile getirebilir. Benim ülken ya da ulsusum ya da dinim, en harika, en kültürlü, en güçlü, en barışçıl olanıdır savı kesinlikle çılgınca görünmez; tam tersine, yurtseverlik, inanç ve bağlılık anlatımı gibi bir izlenimi uyandırır. Aynı zamanda gerçekçi ve ussal bir değer yargısı olarak da görünür, çünkü bu yargıyı aynı kümenin birçok üyesi paylaşır. Bu görüş birliği, düşlemi gerçekliğe dönüştürmeyi başarır; çünkü çoğu insan için, gerçekliği genel görüş birliği oluşturur; gerçeklik mantığa ya da eleştirel irdelemeyye dayanmaz.

Küme özseverliğinin önemli işlevleri vardır. İlk olarak, kümenin dayanışmasını ve birliğini ilerletir ve özsever önyargılara seslenerek yönlendirmeyi kolaylaştırır. İkinci olarak, kümenin üyelerine, özellikle de kendilerini kıvançlı ve değerli hissetmek için başka birkaç gerekçesi daha olanlara doyum sağlayan bir öğe olarak son derece büyük önem taşır. Bir kişi, kümenin en berbat durumda, en yoksul, en az saygı duyulan üyesi olsa bile, “Ben dünyadaki en harika kümenin bir parçasıyım. Gerçekte bir solucan olan ben, bu kümeye ait olmakla bir dev haline geliyorum” duygusu, o kişinin bu aşağılık durumunu ödünler. Sonuç olarak, küme özseverliğinin düzeyi, yaşamda gerçek doyumun bulunmamasıyla doğru orantılıdır. Yaşamını daha çok haz içinde geçirebilen toplumsal sınıflar, bütün maddi ve kültürel alanlarda kıtlık çeken ve doludizgin can sıkıntısı içiinde yaşantı sürdüren aşağı orta sınıflar gibi toplumsal sınıflardan daha az bağnazdırlar.(bağnazlık, küme özseverliğinin ayırıcı bir niteliğidir.)

Aynı zamanda, küme özseverliğinin güçlendirilmesi, toplumsal bütçe açısından çok ucuza mal olur; gerçekte, yaşam düzeyini yükseltmek için gerekli toplumsal harcamayla karşılaştırıldığında neredeyse hiçbir maliyet yükü getirmez. Toplumun, yalnızca, toplumsal özseverliği yaratan sloganları geliştirecek ideologlara ödeme yapması gerekir; gerçekte, öğretmenler, gazeteciler, bakanlar ve profesörler gibi, toplumsal işlevi olan birçok kişi, en azından para olarak hiçbir karşılık almaksızın bile bu işe katılır. Bu kişiler, böylesine değerli bir davaya hizmet etmekle kendilerini kıvançlı ve doygun hissederek-ve saygınlıklarının artmasıyla, ilerlemeyle- ödüllerini alırlar.

*İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri-ERICH FROMM

“Post-Marksizm”in Marksist Bir Eleştirisi

Sınıf mücadelesinden soyutlanmış, kimlik mücadeleleri ve sivil toplum anlayışı ülkemizde ve dünyada özellikle son yıllarda gittikçe artmıştır. Bu anlayışın taşıyıcılığını trajik bir biçimde eski Marksistler yapmaktadır. Kendilerini “çağdaş sol” anlayışının bir temsilcisi olarak lanse eden bu kişiler Marksizmi eski köhnemiş bir anlayış olarak göstermektedirler. İşte kendi adlandırmalarıyla ifade edersek; Post Marksist ve (neo)liberal “aydınların” ipliğini pazara çıkartan Petras’ın yazısını bu yüzden önemsiyoruz. Özgür Düşün kolektifi olarak çevirisini yaptığımız Marksist sosyolog James Petras’ın yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Özgür Düşün Kolektifi

Giriş

İşçi sınıfı hareketinin zayıflaması ve neoliberalizmin zaferi ile “postmarksizm” aydınlar arasında oldukça rağbet gören bir duruş haline gelmiştir. Reformist solun [Latin Amerika’da] boş bıraktığı meydanı büyük ölçüde kapitalist politikacılar ve ideologlar, teknokratlar, ve köktenci kiliseler (Pentelcostallar ve Vatikan) doldurmuştur. Geçmişte ise bu meydanı sosyalistler, popülist milliyetçiler ve “kurtuluş teolojisi”ni benimsemiş din adamları dolduruyordu. Yakın zamana kadar siyasi rejimlerde ve halk kitleleri arasında oldukça etkili olan ortanın solu eski gücünü muhafaza edememiştir. Radikal solun boş bıraktığı alan dendiğinde sözü geçen “alan” siyasi aydınlar, sendikaların politize olmuş kesimleri, kentsel ve kırsal toplumsal hareketlerdir. Ve işte Marksizm ile “Postmarksizm” arasındaki çelişki bugün en yoğun biçimi ile bu grupların saflarında yaşanmaktadır.

Neoliberalizmi benimsemiş olan temel finansal kurumlarca ve devlet aygıtlarınca beslenen ve pek çok durumda da finansal destek sağlanan, ideolojisi, bağlantıları ve pratiği Marksist teori ve pratik ile doğrudan çelişmekte olan pek çok “toplumsal” örgütlenme ortaya çıkmıştır. Çoğu durumda, kendilerini “devlet dışı” veya “bağımsız araştırma merkezleri” olarak tanımlayan bu örgütlenmeler finansal patronlarının neoliberal programları ile kolaylıkla bağdaşan ve hatta onları tamamlayan ideolojileri ve eylemleri desteklemekte ve yaymaktadırlar. Bu yazı söz konusu kuruluşların ideolojisini eleştirecek, ardından da bu kuruluşların faaliyetlerini anlatarak bu faaliyetleri sınıf hareketi ve sınıfsal bakış açısı ile karşılaştıracaktır. Bu bölümü, yazının “postmarksizm”in kökenini, evrimini ve geleceğini, Marksizm’in gerilemesi ve muhtemel geri dönüşü ile birlikte ele alan bölümü izleyecektir.

Post-Marksizm’in Unsurları

Post-Marksizmin aydınlar arasındaki destekçileri çoğunlukla Marksizmi “eleştirerek”, kendilerine alternatif bir teori veya en azından mantıklı bir analiz metodu yaratabilmek için Marksizmin sunduğu temel önermelere karşısavlar üreterek Marksist teori ve pratikten kopmuş “eski Marksistler”dir. Bu post-Marksistlerin sunduklarını on temel savı ise aşağı yukarı şöyle özetlememiz mümkündür:

  1. Sosyalizm bir hataydı ve toplumları analiz etmeye ve değiştirmeye çalışan bütün “genel teoriler” bu süreci tekrar etmeye mahkûmdurlar. İdeolojiler hatalıdır (post-Marksizm hariç!) çünkü tek bir cinsiyete veya ırka dayalı kültür sistemlerinin egemen olduğu bir düşünsel dünyayı yansıtırlar.

  2. Marksizmin toplumsal sınıflara yaptığı vurgu “indirgemecidir” çünkü sınıflar çözülme aşamasına girmişlerdir; siyasi ayrışmaları var eden temeller kültüreldir ve çeşitli kimliklere bağlıdırlar (ırk, cinsiyet, etnik köken, cinsel tercihler vs.).

  3. Devlet demokrasi ve özgürlüğün düşmanı, toplumsal adaletin dağıtımında yetersiz ve yozlaşmış bir aracıdır. Onun yerine “sivil toplum” demokrasi ve toplumsal gelişmenin öncüsüdür.

  4. Merkezi planlama üreticiler arasındaki meta alım-satımına ket vuran bürokrasinin bir sebebi ve bir sonucudur. Sınırlı bir denetlemeye tâbi tutulan piyasalar ve piyasa temeline dayanan bir alım satım daha büyük miktarda tüketimi ve daha etkili dağıtımı sağlar.

  5. Geleneksel solun iktidar mücadelesi, bu mücadelenin içinde yer alanları yozlaştırır ve sivil toplum üzerinde tahakküm oluşturan otoriter rejimlere yol açar. Değişimin ulusal ve uluslararası otoritelere dilekçe vermek veya bu otoritelere baskı uygulamanın haricinde yegâne demokratik yöntemi yerel mevzulara yerel örgütlerce, yerel mücadeleler aracılığı ile getirilen çözümlerdir.

  6. Devrimler imkânsızdırlar ya da her zaman kötü bir şekilde sonlanırlar: Toplumsal değişim otoriter tepkimeleri tetikler. Bunların alternatifi demokratik evrimi ve seçim süreçlerini desteklemek ve kuvvetlendirmektir.

  7. Sınıf dayanışması eskinin koşullarını yansıtan ve geçmişte kalmış ideolojilere has bir olgudur. Toplumsal sınıflar artık yoktur. Belirli kimliklerin, ‘hayatta kalabilmek için’, dışarıdan destek alarak karşılıklı yardımlaşma faaliyetlerinde bulunduğu bölünmüş çevreler mevcuttur. Dayanışma sınıflar üzeri bir fenomendir, insancıl bir davranış biçimidir.

  8. Sınıf mücadelesi ve savaşımı somut kazanımlara yol açmaz; yenilgileri tetikler ve sorunları çözmede başarısızdır. Devletlerle ve uluslararası kuruluşlarla belirli konularda yapılan işbirliği ise üretimi arttırır ve gelişmeyi hızlandırır.

  9. Antiemperyalizm de artık miadını doldurmuştur. Günümüzün küreselleşmiş ekonomisinde ekonomik güç odaklarına karşı çıkmanın bir yolu yoktur. Dünya ekonomisini teşkil eden unsurlar gittikçe birbirlerine bağımlı hale gelmektedirler ve bu yüzden sermayenin, teknolojinin ve bilginin “zengin” ülkelerden “yoksul” ülkelere geçişinde daha fazla uluslararası işbirliğine gereksinim vardır.

  10. Kitle örgütlerinin önderleri sadece yoksulları örgütlemeye ve onların yaşam şartlarını paylaşmaya yönelmemelidirler. İçsel örgütlenmelerin dışarıdan gelen finansal yardımın üzerine temellendirilmesi gerekir. Yerel grupların örgütlenebilmesi için profesyonellerin programlar hazırlaması ve dışarıdan gelen yardımı güvence altına alması şarttır. Dışsal yardım olmadan yerel gruplar ve profesyonel kariyerler çöker.

Post-Marksist İdeolojinin Eleştirisi

Böylece post-Marksistlerin bir analizleri, eleştiri metodları, ve gelişim stratejileri vardır; yani tam da Marksizm’i tartışırken lanetledikleri “genel ideolojinin” varlığı için gerekli olan şeyler burada mevcuttur. Dahası bu, kapitalizmin krizlerini (uzun süreli durağanlığı ve dönemsel finansal paniği) ve üzerine yoğunlaşmayı pek sevdiği yerel toplumsal sorunları etkileyen, ulusal ve uluslararası çaptaki toplumsal çelişkileri (toplumsal eşitsizliği ve toplumsal kutuplaşmayı) göz ardı eden bir ideolojidir. Örneğin, neoliberalizmin (Post-Marksistleri var eden sosyo-politik ve ekonomik çağın) kökeninde de sınıf savaşımı yatmaktadır.

Şöyle ki, devlet ve imparatorluk ile bir ittifak oluşturan sermayenin belirli kesimleri, halk kitlelerini yenerek bu düzeni dayatmışlardır. Sınıfsal olmayan bir bakış açısı Post-Marksistler’in de içinde bulundukları ve faaliyetlerini sürdürdükleri dünya düzeninin kökenini açıklamakta yetersiz kalacaktır. Ayrıca, aynı sorun Post-Marksistler’in ortaya çıkışını da tartışmaya çalıştığımızda ortaya çıkacaktır. Kendi biyografileri de ulusal ve uluslararası boyutta, ekonomik ve kültürel alanda ansızın gerçekleşen ve Marksizm’in çalışma alanını ve kaynaklarını zayıflatırken Post-Marksizminkiler’i kuvvetlendiren güç değişikliğini yansıtmaktadır. Post-Marksizmin sosyolojik kökeni doğrudan doğruya siyasi gücün işçi sınıfından ihracatçı sermayeye geçmesine bağlıdır.

Şimdi post-Marksist ideolojinin bilgi sosyolojisine dayanarak yaptığımız eleştirisini ve “genel teori”lere ilişkin tutarsızlığını bir yana bırakarak onun sunduğu belli başlı önermeleri ele alalım.

“Sosyalizmin başarısızlığı” ve “ideolojilerin sonu” savından başlayalım. “Sosyalizmin başarısızlığı” dendiğinde tam olarak ne kastediliyor? Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ve Doğu Blok’unun çöküşü mü? İlkin, bunun sosyalizmin sadece bir tasarım biçimi olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca burada başarısız olanın ne olduğu da pek açık değildir: Siyasi düzen mi yoksa sosyoekonomik düzen mi? Rusya, Polonya, Macaristan ve çoğu eski Sovyet devletinde yakın zamanlarda gerçekleşmiş olan seçimlerin sonuçları bizlere seçmenlerin büyük çoğunluğunun geçmişte var olan ekonomik düzeni ve sosyal devlet anlayışını şimdikine tercih ettiğini göstermiştir. Şayet eski komünist ülkelerdeki genel kanı “başarısızlığın” bir göstergesi ise, o vakit söz konusu “başarısızlığın” sonuçları pek de kesin değildir.

Hem sonra eğer post-Marksistler “sosyalizmin başarısızlığı” derken solun güç bakımından zayıflamasını kastediyorlarsa, sosyalist pratiğin içsel yetersizliklerinden kaynaklanan bir “başarısızlığın” dış güçlerce yol açılan siyasi ve askeri yenilgiler ile aynı kefeye konamayacağına vurgu yapmamız gerekmektedir. Mesela Hiç kimse Hitler’in Batı Avrupa demokrasilerini alaşağı edişinin “demokrasinin başarısızlığı” olduğunu söylemeye cesaret edemez. Şili, Arjantin, Bolivya, Uruguay, Guatemala, Nikaragua, El Salvador, Angola, Mozambik, Afganistan ve Dominik Cumhuriyeti’nde iktidara gelen terörist kapitalist rejimler ve/veya Amerikan müdahaleleri, devrimci solun “geriye düşüş”ünde büyük rol oynamışlardır

Askeri başarısızlıklar, ekonomik yenilgiler ile bir değildirler ve sosyalist deneyimin etkisini ölçmek için birer standart olamazlar. Dahası, nispeten istikrarlı dönemlerde var olmuş olan sosyalist yönetimlerde ve halk cumhuriyetlerindeki pek çok toplumsal göstergeye göre, sosyalist yönetimin veya halk cumhuriyetinin kendisinden sonra gelen rejime kıyasla daha başarılı olduğunu gözlemlemek mümkündür. Örneğin Pinochet dönemindekine kıyasla Allende döneminde sağlık, eğitim, demokratik sürece katılım ve eşit gelişim daha ileridir. Aynı alanlarda Nikaragua’daki Sandinista’ların da Chamorro rejimini geride bıraktığını görmemiz mümkündür. Yine benzer şekilde Arbenz hükümetinin getirdiği toprak reformunun ve bu rejimin insan haklarına yaklaşımının, toprağı az sayıda elde toplayıp 150.000 insanı katleden Amerikan kukla rejiminin uyguladığı siyasete kıyasla çok daha olumlu olduğunu görmek mümkündür.

Bugün her ne kadar neoliberallerin hüküm sürdüğü ve Marksistlerin zayıf olduğu gerçek ise de, Latin Amerika’da Marksizm’den veya sosyalizmden etkilenmiş halk hareketlerinin eylemler gerçekleştirmediği ve neoliberal rejimlere kafa tutmadığı bir ülke adı saymak güçtür. Paraguay, Uruguay ve Bolivya’da başarı ile yürütülen genel grevler; Meksika’da yerli gerillalar ve kitleselleşmiş köylü hareketleri; Brezilya’da topraksız emekçilerin hareketleri, hep Marksizmin etkilerini yansıtırlar.

Halkın hür bir biçimde belirlediği çıkarlarını temsil ettiğinden, Doğu Blok’unun dışında sosyalizm genellikle kitle desteği kazanan demokratik bir hal hareketi biçiminde vücut buluyordu. Post-Marksistler Sovyetik Komünizmi Latin Amerika’daki devrimci-demokratik halk hareketleri ile karıştırma hatasına düşerler. Neoliberalizmin iki karşıt kavramı iç içe geçirişini kabul ederek askeri yenilgileri solcuların siyasi hataları ile birbirine karıştırır, ikisini bir tutarlar. Son olarak da, Sovyetik Komünizm için de dâhil olan, komünizmin değişken ve dinamik doğasını göz ardı ederler. Oysa toplumsal mülkiyetin, sosyal güvenliğin, toprak reformunun ve halk meclislerine dayalı demokrasinin sosyalistlerce gerçekleştirilen ve kitlesel destek bulan sentezi yeni sosyal ve siyasi hareketlerin üzerine temellendirilmiştir.

Bu bağlamda Post-Marksistler’in “ideolojilerin sonu” söylemi sadece kendi ideolojik söylemleri ile değil, aynı zamanda geçmişte ve günümüzde Marksistler arasındaki ideolojik tartışmalar ile ve Marksistlerin şu anda neoliberalizm ve onun “PostMarksist” yavrusu ile girmekte oldukları polemikler ile de çelişerek tutarsızlığa yol açmaktadır.

Sınıfların Çözülüşü ve Kimliklerin Yükselişi

Post-Marksistler Marksizm’in savunduğu sınıfsal tahlil kavramına çeşitli yollardan saldırıyorlar. Mesela sınıfsal bir bakış açısının kültürel kimliklerin (etnik köken, cinsiyet) önemini yadsıdığını iddia ediyorlar. Sınıfsal tahlillere başvuranları “ekonomik indirgemeci” olmak ve sınıfların arasındaki cinsiyete ve etnik kökene dayalı sorunları görememek ile itham ediyorlar. Daha da ileri giderek bu etnik veya cinsi “farklılıkların” çağdaş siyasetin doğasını teşkil ettiğini bile söyleyebiliyorlar. Köklerini entelektüel inşacılardan ikinci bir saldırı yöntemi ise sınıfların kültürel bir biçimde belirlenen öznel fenomenler olduğunu savunmaktadır. Bu sava göre toplumu bölen “somut sınıf çıkarları” yoktur çünkü “çıkarlar” tamamen özneldirler ve kültürden kültüre değişiklik gösterirler. Ekonomik ve toplumsal alanlardaki muazzam değişikliklerin bir zamanlar var olmuş olan sınıfları yok ettiği düşüncesini savunarak da Marksizmin sınıfsal analizlerine saldırmak için kendilerine bir yol daha açmış oluyorlar. Kimi post-Marksistlere göre “sanayi sonrası” toplumlarda güç, bilişim sistemlerinde, yeni gelişen teknolojilerde ve onları kontrol edenlerdedir. Bu görüşe göre toplum ikiye bölünerek yeni bir toplumsal aşamaya evrilmektedir. Bu aşamaya geçildiğini savunanlara göre sanayi proletaryası yok olarak ya “yeni orta sınıfın” saflarına katılacak, ya da marjinal bir grup olan “altsınıfa” inecektir.

Marksistler hiçbir zaman sınıfların içindeki ırksal, etnik ve cinsi ayrımların önemini yadsımamışlardır. Fakat Marksistler bu farklılıkları yaratan toplumsal düzene ve bu eşitsizliklerin işyerinde, mahallede ve aile ortamında ortadan kaldırılmasına duyulan ihtiyaca vurgu yapmışlardır. Çoğu Marksistin karşı çıktığı şey ise cinsi ve ırksal eşitsizliğin sınıfsal çerçevenin dışında çözülmeye çalışılması olmuştur. Yani reddedilen düşünce, toprak sahibi zengin kadının, asgari ücrete çalışan ve çoğunlukla aç kalan yoksul köylü kadını ile veya neoliberal hükümetin saflarında yer alan ve Güney Amerika yerlisi kökenden gelen bir bürokratın toprağından edilen yerliler ile ortak bir “kimliği” paylaştığıdır. Örneğin bugün, _ Bolivya’nın başkan yardımcısı yerli kökenlidir ve koka bitkisi yetiştiren yerli köylülerin topyekûn tutuklanmasından sorumludur.

Belirli bir grup tarafından doğrudan uygulanan baskıya karşı bir bilinç olarak gelişen kimlik politikası makul görülebilir. Fakat eğer bu, karşı karşıya kalınan baskıya sebep olan unsurları bir an evvel aşarak o baskıyı var eden toplumsal düzene karşı çıkamazsa diğer ezilen toplumsal gruplardan kendisini soyutlayan ve içinden çıkılamayan bir “kimlik (ırk veya cinsiyet) hapishanesine” dönüşür. Bu unsurları aşmak için de genel ve özel eşitsizliklerin koşullarını belirleyen toplumsal güç yapısının daha geniş ve sınıfsal bir analizine gereksinim duyulmaktadır.

Kimlik siyasetinin temelciliği, oluşan grupları soyutlayarak birbirleri ile rekabete iter ve bu yüzden de yoksulları, emekçileri ve köylüleri var eden ve esir eden siyasal ve ekonomik düzene karşı çıkacakları boyuta geçemezler. “Kimlik siyaseti” sınıf siyaseti düzleminin içinde ele alınmalıdır ve ancak bu düzlemde sınıfları ve diğer eşitsizlikleri var eden kurum ve ilişkiler değiştirilebilir.

Sınıflar öznel kararlardan ortaya çıkmazlar; kapitalist sınıfın kendisine değer tahsis etmesi için bu sınıf tarafından organize edilirler. Bu yüzden sınıfın zamana, mekâna ve algıya bağlı öznel bir kavram olduğu düşüncesi “sınıf” ile “sınıf bilinci” kavramlarını birbirlerine karıştırır. İlki nesnel iken, ikincisi toplumsal ve kültürel etmenlerce belirlenir. Evet, sınıf bilinci toplum tarafından yaratılan bir olgudur fakat bu onu herhangi bir şekilde gerçekdışı veya önemsiz yapmaz. Her ne kadar sınıf bilincinin toplumsal biçimi ve ifade şekli farklılık gösteriyor ise de dünya çapında, tarih boyunca kimi zaman bağımsız bir biçimde, kimi zamansa başka bilinç türlerinin gölgesinde kalarak (ırksal, cinsi, veya ulusal) veya onlar ile birleşerek (milliyetçilik ve sınıf bilinci), devamlı ortaya çıkmış bir olgudur.

Sınıfsal yapıda önemli değişikliklerin olduğu su götürmez bir gerçektir fakat bu Post-Marksistler’in iddia ettiği doğrultuda değildir. Sömüren ve sömürülen sınıfların doğaları ve içinde bulundukları şartlar değişirken bile, sözü edilen önemli değişiklikler sınıfsal farklılıkları ve sömürüyü derinleştirmiştir. Bugün, geçmişte olduğundan daha fazla ücretli işçi bulunmaktadır. Geçmiştekine kıyasla denetimsiz emek pazarında ( “gayrıresmi” veya “kayıtdışı” sektör olarak bilinen sektörlerde) çalışmakta olan çok daha fazla işçi vardır. Belirleyici özelliği vahşi sömürü koşulları olan bir düzenin, kapitalizmi “aşmış” bir düzen olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Aksine 19. yüzyılın emek sömürüsü düzenine bir geri dönüştür bu. Yeni bir tahlile ihtiyaç duyan, halkçı sosyal devletin çöküşünden sonra ortaya çıkan kapitalizmdir. Bu da, geçmişte emek ve sermaye arasında gidip gelerek karmaşık bir görevi yerine getirmiş olan partilerin ve devlet aygıtlarının yerine, doğrudan egemen kapitalist sınıfın yanında yer alan devlet aygıtlarının gelmiş olduğu bir düzendir. Neoliberalizm egemen sınıfın aracılar olmaksızın devlet iktidarını elinde bulundurması anlamına gelir. Yakın tarihte var olmuş olan devletlerin ve rejimlerin”çoğul belirleyicileri” bir yana, günümüzde neoliberal birikim modeli borçların ödenmesi ve döviz elde edilmesi amacı ile bir ihraç sektörünün oluşturulması için, uluslararası bankalara doğrudan bağımlı olmak durumunda kalan merkezi devlet yönetimlerine dayanmaktadır. Düzenin dayandığı söz konusu devlet modelinin yurttaş ile olan bağı ise baskıcı devlet aygıtları ve toplumsal patlamaların önünü kesen sivil toplum kuruluşları aracılığı iledir.

Sosyal devletin alaşağı edilmesi toplumsal yapının kutuplaşmasının daha sert bir biçimde gerçekleşmesine neden olmuştur. Bu, bir tarafta yer alan ve düşük ücretlere çalıştırılan (veya işsiz olan) sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik sektörlerinin kamu emekçileri ile öbür tarafta yer alan çokuluslu şirketlere dolgun maaşlarıyla bağlı profesyoneller, sivil toplum örgütleri, ve dışsal unsurlarca finanse edilen, dünya pazarına ve siyasi güç odaklarına bağlı olan kuruluşlar arasındaki bir kutuplaşmadır. Bugünün koşullarında mücadele sadece fabrikalarda mevzilenen sınıfların arasındaki bir mücadele değildir. Sokaklarda ve pazarlarda, sosyal devletin tasfiyesi ile güvenceli işlerini kaybetmiş ve toplumsal yeniden üretimin masrafları sırtlarına yüklenmiş, sınıfsızlaştırılmış insan topluluğu ile devlet arasında da bir çelişkiden söz etmek mümkündür. Üst tabaka ihracatçılar ile orta ve ufak çaplı kompradorlar (elektronik malların üreticileri, otel sahipleri ve turizme bağlı diğer unsurlar) tarafından gerçekleştirilen dünya ekonomisine eklemlenme işi içsel ekonominin tahrip edilmesi pahasına gerçekleştirilmiştir. Yerel sanayi ve ufak çiftlikler de üreticilerin devamlı olarak ülke dışına veya şehirlere gönderilmesi ile tasfiye edilmişlerdir.

Lüks tüketim mallarının üst-orta sınıf için gerçekleşen ithali yoksulların “ihraç” edilen emeğinin getirdiği kazanç sayesinde vuku bulmaktadır. Sömürünün çekirdeğini iç ekonominin yoksullaştırılması, yani köylülerin topraksız bırakılarak göçe zorlanması oluşturmaktadır. “İhraç edilen emeğin” getirdiği gelir ithalatın finanse edilmesine ve yurtiçi ihracı ve turizm işletmelerini desteklemek için gerçekleştirilen neoliberal altyapı projelerine nakit para olarak aktarılmaktadır. Sömürü zinciri de, dolaylı yoldan olsa da, yine de emek-sermaye ilişkisine bağımlıdır.

Neoliberalizmin çağında “ulusun”, ulusal pazarın, ulusal üretim ve değişimin yeniden yaratılması için vuku bulan mücadele, tıpkı denetimsiz (resmi olmayan) işgücünün kuvvetli bir kamusal yatırıma, resmi bir iş gücüne, ve yaşanabilir toplumsal koşulların yaratılması için denetleyici bir merkeze duyduğu ihtiyaç gibi, temel tarihsel bir ihtiyaçtır. Kısaca, sınıfsal tahlilin, reformizmin gelir dağılımında sağladığı nispi adaletin yerini, geliri ve gücü tepede yoğunlaştıran neoliberal politikaların almış olduğu, denetimsiz ve uluslar arası bağları olan bir emek piyasasında hiçbir şekilde dizginlenemeyen sermaye egemenliğinin çağına uyarlanması gereklidir. Geçmişte denetime tabi tutulan emek pazarında yer almış olan geniş işçi ve köylü kitlelerinin homojenleştirilişi ve harekete geçirilişi birleşik devrimci faaliyet için muhteşem bir potansiyel sağlamaktadır. Yani yoksulların mücadelesinin örgütlenebileceği bir zemini oluşturan ortak bir sınıf kimliği bugünün düzeninde mevcuttur.

Kısaca, post-Marksistlerin söylediğinin aksine, kapitalizmin dönüşümü sınıfsal tahlili eskiden olduğu kadar önemli bir konuma getirmiştir.

Teknolojik ilerlemeler de sınıfları ortadan kaldırmak bir yana, onların arasındaki uçurumu derinleştirmiştir. Mikroçip sanayisinde ve o çiplerin kullanıldığı sanayi alanlarında çalışan emekçiler işçi sınıfını ortadan kaldırmamışlardır. Sadece faaliyet alanının ve üretim biçiminin sürmekte olan sömürü sürecindeki yerini değiştirmiştir. Yeni sınıfsal yapı gelişen teknolojiyi daha yoğun sömürü biçimleri ile birleştirmektedir. Kimi sektörlerin otomatikleştirilmesi çalışma temposunu arttırmaktadır; idari personelin sayısını azaltan güvenlik kameraları işçilere soluk alacak alan tanımamaktadır. İşçilerin işçilere baskı uyguladığı ve dolaylı yoldan kendi sömürülerini ücret artışı olmaksızın yoğunlaştırdıkları “iş kalite grupları” oluşmaktadır. “Teknolojik devrim”in niteliği, neoliberal karşıdevrimin sınıfsal niteliği tarafından belirlenmektedir. Bilgisayarlar tarımsal firmaların ürettiği böcek ilaçlarının fiyatlarını ve miktarını belirleyebilirler fakat onları ekinlere sıkarken zehirlenecek olanlar yoksul, düşük ücrete çalışan işçilerdir. Benzer şekilde bilişim ağaları korkunç bir sömürünün söz konusu olduğu denetimsiz sektördeki tekstil ürünleri ve ayakkabı türünden metaların üretimini belirlerler.

Emeğin ve teknolojinin bu eşitsiz fakat birleşik gelişim sürecini anlamanın yegâne yolu sınıfsal analizdir.

Devlet ve Sivil Toplum

Post-Marksistler devleti yalnızca tek yönlü bir biçimde ele alırlar. Devlet hiçbir işe yaramayan, halkı yoksul bırakan, hazineyi talan eden ve ekonomiyi iflasa sürükleyen engin bir bürokrasi denizi olarak algılanır. Siyasi alanda, devlet yurttaşlık haklarının uygulamaya geçirilişine (demokrasi) ve serbest meta alım satımına ket vuran (“piyasa”), otoriter ve keyfi egemenliğin aracı olarak görülür. Öte yandan, Post-Marksistler’e göre “sivil toplum” hürriyetin, toplumsal devinimin ve yurttaşlığın kalesidir. Aktif bir sivil toplum hareketi sayesinde eşitlikçi ve dinamik bir ekonomi ortaya çıkabilir. Bu ideolojinin ilginç yanı, [Latin Amerika’nın] 50 yıllık yakın tarihini göz ardı ediyor oluşudur. Kamu sektörü, özel yatırım olmadığı için, 1930’ların küresel krizinde ve 40’ların savaşında sanayileşmeyi tetikleyen zorunlu bir araç olmuştur. Ayrıca, okuma-yazma oranının ve temel sağlık sektörünün gelişimi de kamunun öncülüğünde gerçekleşmiştir.

  1. yüzyıldan 1930’lı yıllara değin Latin Amerika İncil’de anlatılan yedi felaket ile karşılaşmıştır: Soykırım, açlık, salgın hastalık, zorbalık, bağımlılık, sömürü ve köksüzleştirilme. Bütün bu acılar karşısında serbest piyasa parmağını dahi oynatmamıştır.

Bu sorunların karşısında kamusal sektör büyümüş fakat siyasi elitler ve sermayedarlar bu sektörü kendilerine mal etmeye başladıkça kamusal fonksiyonlarından uzaklaşmıştır. Yani “devletin yetersizliği” aslında kamunun özel sektörü sübvanse etmek ve siyasi destekçilere iş sağlamak için gelişigüzel kullanılması sureti ile kişisel çıkar için istismar edilmesinden kaynaklanmaktadır. Devletin yetersizliği onun doğrudan özel sektörün çıkarlarına bağlı kılınması ile alakalıdır. Devletin tasfiye edilen kapsamlı sağlık ve eğitim programları aslında hiçbir zaman özel ekonomi, kilise veya sivil toplum kuruluşlarınca yeterli bir biçimde telafi edilememiştir. Özel sektör de, kilise de, ufak bir azınlığa hizmet eden özel muayenehaneleri ve okulları finansal olarak desteklemekten öte bir şey yapmamışlardır. Sivil toplum ise yabancı bağışçıların dileklerine bağımlı olan, sınırlı sayıda insana yerel koşullarda ulaşan, kısa dönemli eğitim programlarından öteye gidememiştir.

Devlet ile özel sektör mukayese edildiğinde, post-Marksistlerin tarihi yanlış okudukları ortaya çıkıyor. Devlet karşıtı retorikleri öylesine esir almıştır ki onları, kamunun özel sektöre kıyasla getirdiği kazanımları görememektedirler.

“Devlet”in otoriterizmin kaynağı olduğu savı hem doğrudur hem de değildir. Diktatörlükler her zaman var olmuştur ve var olacaktır; fakat çoğunun kamusal mülkiyet ile uzaktan yakından alakası olmadığını görmemiz mümkündür; özellikle de bu kamusal mülkiyete giden yol yabancı işletmeleri kamulaştırmaktan geçiyor ise. Çoğu diktatörlüğün geçmişte ve günümüzde ekonomideki devlet yönetimine karşı serbest piyasa destekçisi olduğunu gözlemledikten sonra, yakın gelecekte de böyle olacağına kanaat getirmemiz mümkündür.

Dahası devlet, nüfusun sömürülen kesimlerinin yönetime katılmasını sağlayarak ve işçilerin, kadınların ve siyahilerin haklarını tanıyarak yurttaşlık haklarının önemli bir destekçisi olmuştur. Devletler geliri, bütçeyi ve toprağı yoksula avantaj sağlayacak şekilde yeniden dağıtarak sosyal adalet için zemin oluşturmuşlardır.

Yani devletin meşruiyetini, siyasi temsile dayanan temelini ve sınıfsal niteliğini tanımlamak için devletçi/devlet karşıtı retoriğin ötesine gitmemiz gerekmektedir. Devlete karşı yöneltilen, tarihsel ve toplumsal açıdan tamamen asılsız saldırılar sadece serbest piyasa toplumunun yurttaşını bu düzene karşı toplumsal eylemin yaratıcı potansiyeli tarafından açığa çıkarılacak etkili ve akılcı bir alternatif yaratmaktan mahrum bırakmaktadır.

Sivil toplumun bu yaklaşımı aynı zamanda yanlış bir kıyaslamaya yol açmaktadır. Sivil topluma ilişkin tartışmalar büyük ölçüde sivil toplumun kendi içinde var olan ve onu kamplara ayıran çelişkileri göz ardı etmektedir. Sivil toplum, daha doğrusu bu sivil toplumun önder kadroları, “sivil toplumun” üzerindeki tahakkümlerini muhafaza etmek için daima maliye ve askeriye ile olan bağlarını kuvvetlendirmeye çaba sarf etmişlerdir. Benzer şekilde sivil toplumun saflarında yer alan halk kesimleri olanak buldukça egemen sınıfların devlet üzerindeki tekelini kırmaya uğraşmışlardır. Bu yoksullar zenginlere karşı içinde bulundukları sosyoekonomik durumu kuvvetlendirmek için sık sık yüzlerini devlet kaynaklarına dönmüşlerdir. Mevzu daima farklı sınıfların devlet ile olan ilişkisi olmuştur.

Neoliberaller tarafından devletten uzaklaştırılmış olan Post-Marksist aydınlar kendi beceriksizliklerini bir meziyetmişçesine öne çıkarırlar. Yukarıdan gelen devlet düşmanı retoriği eleştirmeksizin aşağıya aşılarlar. Post-Marksistler örgütsel araçlarının (sivil toplum örgütlerinin) dikey yönde bir esneklik sağladığını iddia ederken bu sivil toplum örgütlerinin devletten bağımsız olduğunu iddia ederler. Oysa bu örgütler yerel hükümetler ile işbirliği yapmaları amacı ile dış güçlerce desteklenmektedirler.

“Sivil toplum” kapitalist toplumun bağrında yetişen, ona has olan ve neoliberal çağda daha da derinleşmiş olan toplumsal uçurumlardan soyutlanarak üretilen bir olgudur. Sivil toplumun kendi içinde, bünyesindeki sınıflar arasında, en az devlet ile sivil toplum arasında olduğu kadar çelişki vardır. Sadece istisna durumlarda bunun aksini söylememiz mümkündür. Sadece işkencenin, kötü muamelenin ve yağmanın toplumsal sınıfların bütünlüğünü rencide ettiği faşist veya totaliter rejimlerde sivil toplum ile devletin arasında açık bir çatışmadan söz edebiliriz.

“Sivil topluma” dair söz söylemek veya yazı yazmak, yasalcı bir ayrımı siyaseti belirleyen ciddi siyasi kategorilere uyarlamak anlamına gelir. Böyle yaparken sınıflar arası farklılıkların üzeri örtbas edilir ve egemen sınıfın toplumun üzerindeki tahakkümüne meydan okunmaz.

“Yurttaşı” “devlet”in karşısına koymak kimi yurttaşların (üst/orta sınıf, ihracat devleri) devlet, toplumun büyük bir kesiminin (işçilerin, yoksul köylülerin) temel toplumsal haklarını kullanmaktan mahrum bırakılması ve bu haklara yabancılaşması ile olan son derece önemli bağlarını göz ardı etmek anlamına gelir. Bu üst tabakaya mensup yurttaşlar devleti, devletin yurttaşlarını tebaa haline getirmek için kullanırlar. Devlet ile olduğu gibi sivil toplum tartışmalarında da öncelikle toplumsal sınıfların ve ayrıcalıklı sınıflarca dayatılan sınırların göz önünde bulundurulması son derece önemlidir. Post-Marksistler bu terimi mutlak ve her koşula uygun bir olguymuşçasına kullanırlar; çünkü amaçları toplumsal değişimin dinamiklerini açığa çıkarmak değil, tam tersine onları gizlemektir.

Planlama, Bürokrasi ve Piyasa

Eski komünist ülkelerdeki merkezi planlamanın otoriter, merkeziyetçi ve bürokratik bir üretim biçimi olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu gözlemden yola çıkan post-Marksistler “planlamanın” (merkezi veya başka türlü) doğası gereği günümüzün pek çok talebi, milyonlarca tüketicisi ve devasa bilgi akışı ile son derece karışık olan ekonomisine bir antitez oluşturduğu kanısına varırlar. Onlara göre sadece piyasalar sorunları çözebilir. Demokrasi ile piyasa daima kol kola olmak zorundadır. Bu da neoliberalleri Post-Marksistler ile birleştiren bir başka noktadır. Bu savın hatası ise kapitalist bir ekonomideki neredeyse bütün büyük çaplı kurumların merkezi planlamaya başvurduğu gerçeğidir.

General Motors, WalMart ve Mikrosoft doğrudan gerçekleştirecekleri bütün yatırımları ve üretim ve pazarlamaya ilişkin tüm harcamaları önceden planlayarak yapmaktadırlar. Post-Marksistler arasında neredeyse hiç kimse bu büyük teşebbüslere dikkatini çevirmemiştir. Post-Marksistler bu çokuluslu tekellerin uyguladıkları merkezi planlamanın etkililiğini veya bu planlamanın kapitalist demokrasilerin rekabete dayalı seçim sistemi ile bağdaşıp bağdaşamayacağını da niyeyse sorgulamayı akıl edememişlerdir.

Post-Marksistlerin merkezi planlamaya ilişkin teorik hatasının sebebi onun yalnızca bir siyasal/tarihsel biçimini göz önünde bulunduruyor olmalarıdır. Planlı sistemin çeşitli siyasi düzenlerde (demokratik veya otoriter) var olabileceği çıkarımında bulunabiliyorsak eğer, o halde planlı sistemin hesap verebilirliği ve getirileri elbette ki durumdan duruma çeşitlilik gösterecektir.

Bugün kapitalist toplumlarda, askeri bütçe devlet planlamasının bir parçasıdır ve harcamalar üreticilere (ve sermaye sahiplerine) verilen “emirlere” dayanmaktadır. Fakat bu üreticiler ve sermaye sahipleri verilen “emirlere” gereken biçimde karşılık vermeyerek, bazen 50 yılı aşan sürelerle bundan kâr elde ederler. Planlama “modelinin”, şu noktada sözü geçen merkezi planlama da dâhil olacak şekilde, “komünist düzenlere” has bir olgu olmadığına vurgu yapılması gerekmektedir. Eksikliklerine genellemeler ile yaklaşılmaktadır ancak bunlara kapitalist ekonomilerde de rastlamak pekâlâ da mümkündür. İki durumda (Komünizmde ve Pentagon’da) da asıl problem demokratik hesap verilebilirliğin yokluğudur. Askeri -sanayici üst tabaka üretimi, fiyatları, arzı ve talebi kendilerine göre belirlerler.

Doğal kaynakların eşitsiz dağılımı, göç, üretkenlik, meta talebi gibi sebeplerden veya tarihsel sebeplerden ötürü devletin kaynaklarının merkezi dağıtımı bugün çoğu ülkede son derece gereklidir. Yukarıdaki faktörlerden olumsuz bir biçimde etkilenen az gelişmiş bölgelere, sınıflara, cinsiyetlere veya ırklara ancak merkezi bir dağıtım mal ve hizmetleri adil bir biçimde ulaştırabilir. Çünkü “piyasa” daima tarihsel avantaja ve avantaj sağlayan özelliklere sahip olanlara hizmet ederek kutuplu bir gelişime yol açar, hatta bölgelerarası sınıf sömürüsüne ve etnik çatışmalara dahi yol açabilir.

Planlamanın temel sorunu, bu planlama sürecini bilgilendiren siyasi yapılardır. Örgütlü toplulukların ve toplumsal grupların denetimine tabi tutulacak şekilde seçilerek mevkiine gelen planlama görevlileri üretime, tüketime ve yatırıma ayrılan malları askeri-sanayici elitlere bağımlı olan atanmış planlama görevlilerinden daha farklı şekillerde tahsis edeceklerdir.

Ayrıca planlama detaylı bir biçimde hazırlanan şartnameler demek de değildir. Toplumsal bütçe halk tarafından seçilen temsilciler tarafından kararlaştırılabilir. Yurttaşların yaşadıkları bölgede duyulan ihtiyaçlara göre oy verebildikleri halk meclislerinin kararlarına göre de bu bütçenin dağılımı belirlenebilir. Bu yöntem İşçi Partisi’nin olan bir yerel yönetim tarafından birkaç yıldır Brezilya’daki Porto Alegre’de başarılı bir biçimde uygulanmaktadır. Genel ve yerel planlamanın arasındaki ilişkilerin de, tıpkı harcama ve yatırım şartnamelerinin “üst mercilerce” belirlenmesinin gerekli olmadığı gibi, mutlak ve değişmez kurallara bağlı olması gerekli olmayabilir. Yüksek derecede teknoloji, eğitim ve altyapı gibi bütün ülkeyi etkileyen stratejik hedeflerin belirlenmesi için merkezi dağıtım aygıtları faaliyet gösterir, onların kararlarını da okullara, kültür merkezlerine ve sağlık ocaklarına parasal destek vermek gibi yerel karar alma mercileri destekler.

Bugünün kapitalist ekonomisinde planlama çok önemli bir rol oynamaktadır. Sosyalist planlamayı reddetmek toplumsal dönüşümün örgütlenmesine destek olacak çok önemli bir aracı reddetmek demektir. Var olan korkunç eşitsizlikleri, mülkiyetin adaletsiz dağılımını ve adil olmayan bütçe harcamalarını değiştirmek için genel bir plan ile onu uygulayacak demokratik bir güç odağı gereklidir. Kamu teşebbüsleri, üreticiler ve tüketicilerden oluşan özyönetim konseyleri ile birlikte merkezi planlama demokratik dönüşümün üçüncü temel taşıdır.

Son olarak da merkezi planlamanın ufak çaplı üretim ve hizmet faaliyetleri (lokantalar, kahvehaneler, tamirhaneler ve ufak çiftlikler) ile pekâlâ da bağdaşabileceğini eklememiz gerekmektedir. Kamusal otorite toplumun makro yapısı ile uğraşmaktan başka işlere vakit bulamayabilir ve bu noktada bu tür teşebbüsler faydalı olabilirler.

Karmaşık karar ve bilgi akışını idare etmek günümüzde var olan son derece gelişmiş bilgi işlem teknolojisi ile çok daha kolay bir hal almıştır. Formül şudur: demokratik temsil+ merkezi planlama= verimli ve toplumsal açıdan adil üretim ve değişim.

“Siyasi İktidar Yozlaştırır”: Yerel Siyaset Boyun Eğer

Marksizm’in Post-Marksist eleştirmenlerinin temel eleştirilerinden biri siyasi iktidarın insanları yozlaştırdığı ve onun için mücadele etmenin büyük günah olduğudur. Bunun devlet halktan kopuk olduğu için olduğunu, otoritenin özerk ve keyfi bir surete bürünerek asıl amacından ayrılıp kişisel çıkarlar peşinde koştuğunu söylemektedirler. Şüphesiz ki tarihte güç elde eden kimi insanlar sahiden de zorba olmuşlardır. Fakat toplumsal hareketleri yönlendiren kimselerin iktidara gelmesinin de özgürleştirici etkileri olmuştur. Köleliğin kaldırılması ve mutlakiyetçi monarşilerin alaşağı edilişi buna verilebilecek iki güzel örnektir. O halde “iktidar” aslında tarihsel bağlama göre iki farklı anlama sahip olabilmektedir. Benzer şekilde yerel hareketlerin de toplulukları harekete geçirmede ve var olan koşulları yerel çapta, kimi zamanlar ciddi biçimlerde iyiye dönüştürmede başarılar elde ettikleri görülmüştür. Fakat aynı zamanda makrosiyasi/ekonomik kararların yerel çabalara zarar verdiği de bilinmektedir. Bugün ulusal ve uluslararası boyutta uygulamaya konan yapısal değişiklik siyaseti; yoksulluğa ve işsizliğe yol açmakta, yerel kaynakları tüketmekte ve kimi bölge halklarını göçe veya suç işlemeye zorlamaktadır. Devlet ve yerel güçlerin arasındaki diyalektik yerel insiyatifleri destekleyecek veya zayıflatacak şekilde işleyebilir. Bu iki seviyede de kendisini belli eden sınıfsal güce doğrudan bağlıdır. Tarihte, karşıdevrimci ulusal rejimler tarafından finansal desteği kesildiği için başarısızlığa uğramış pek çok ilerici yerel yönetim girişimi olmuştur. Öte yandan, Uruguay’daki Montevideo’nun sosyalist belediye başkanı ve Porto Alegre’nin solcu belediye başkanı ile olduğu gibi, ilerici yerel yönetimlerin mahalli örgütlenmeye çok önemli biçimlerde destek sağladığı da görülmüştür.

“Yerel” ile “devlet”i karşı karşıya getiren Post-Marksistler savunmalarını tarihsel deneyimin, en azından Latin Amerika’nın tarihsel deneyimlerinin üzerine temellendirmemekteler. Sivil toplum örgütlerinin; yerel örgütlenmeler, neoliberal yabancı bağışçılar (Dünya Bankası, Avrupa, ABD) ve yerel serbest piyasa rejimlerinin arasında bir aracı görevi üstlendiğini sanmaktalar. Tutarsızlıklarının kaynağı da işte bu düşüncedir. Kendilerini “meşrulaştırmak” için bu Post-Marksist sivil toplum profesyonelleri, “demokratik kitle hareketinin neferleri” olarak, solu siyasi iktidar boyutunda küçük düşürmeyi kendilerine görev bilmektedirler. Bu süreç içinde yerel hareketler ve örgütlenmeler ile ulusal ve uluslararası siyasi hareketlerin arasındaki bağları kopararak neoliberallere yardımcı olmuş olurlar. “Yerel faaliyetlere” yapılan vurgu neoliberallere hizmet etmektedir. Çünkü bu vurgu, neoliberalizmin yabancı ve yerel bankacılarının makro-sosyoekonomik siyaseti yönetmelerine ve onların devletin kaynaklarının büyük çoğunluğunu ihracat sermayedarlarına aktarmalarına olanak sağlamaktadır.

Sivil Toplum Örgütlerinin Yöneticileri Olan

Post-Marksistler proje tasarlamada ve yeni “kimlikleri” ve “küreselleşmeci” jargonu kendi hareketlerine uyarlamada oldukça hünerli hale gelmişlerdir. Uluslararası işbirliğine ve mikro-teşebbüslere dair ettikleri laflar sadece neoliberaller ile ideolojik bağlar kurmalarına olanak tanımakla kalmayıp, aynı zamanda dış bağışçılara ve onların neoliberal sosyoekonomik planlarına bağımlılığı da kuvvetlendirmektedir. O halde on yıla yakın süredir sürmekte olan sivil toplum faaliyetlerinin ardından Post-Marksist profesyonellerin kadınları, gençliği ve mahalleleri tamamen “depolitize” etmiş olmasına ve onların radikalizmini köreltmiş olmasına şaşırmamak gerekir. Peru ve Şili klasik örnekler teşkil etmektedirler: sivil toplumun kuvvetli bir biçimde taban bulduğu yerlerde radikal toplumsal dönüşüm hareketleri geri adım atmak durumunda bırakılmışlardır.

Acil sorunlar ile başa çıkmaya çabalayan yerel hareketler ortaya yeni çıkmakta olan radikal toplumsal hareketleri besleyen kaynaklardır. Can alıcı soru onların yönelimine ve dinamiğine ilişkindir: toplumsal düzenin geniş çaptaki sorunlarına dikkat çekerek yerel güçler ile ittifak kurmak aracılığı ile devleti ve ona arka çıkan emperyalistleri karşısına mı almaktadır, yoksa içe dönerek ve yabancı bağışçılardan medet umarak kısa sürede dışsal finansman için birbiri ile rekabet eden fraksiyonlara mı bölünmektedir? Marksistler ilk soruya verilecek “evet” cevabının yanındadırlar, post-Marksistler ise ikincisine bu cevabı beklerler.

Devrimler Hep Kötü Bir Biçimde Sonlanır: Post-Marksizmin “İmkâncılığı”

Post-Marksizm’in karamsar bir türü vardır ki, devrimlerin başarısızlığından söz etmektense sosyalizmin imkânsızlığından söz etmeyi yeğlemektedir. Bunlar, devrimci solun geri düşüşü, Doğu’da kapitalizmin zaferi, “Marksizmin krizi”, alternatiflerin kayboluşu, ABD’nin kuvveti, askeriyelerce gerçekleştirilen darbeler gibi olayları ve olguları solu “imkâncılığı” desteklemeye ikna etmek için kullanırlar. “İmkâncılık” Dünya bankası ve onun yapısal değişim programı kapsamında var olan bir serbest piyasa düzeninde faaliyet gösterilmesi ve sosyalizmin askerler tarafından dayatılan parlamenter siyasetlere hapsedilmesi anlamına gelmektedir. Buna kimi zaman da “pragmatizm” veya “çoğalmacılık” gibi isimler taktıkları da görülebilir. Post-Marksistler toplumsal dönüşümlerin seçime dayalı bir sistemin hâkimiyetine sokulmasını prensip edinen, askeri rejimden burjuva demokratik rejime seçime dayalı geçiş metodunun uygulamaya konmasında ve savunulmasında da ideolojik öncü rolünü üstlenmişlerdir.

Post-Marksistler’in savlarının çoğu nesnel gerçekliğin değişmez ve eklektik gözlemlerine ve önceden kararlaştırılmış çıkarımlara dayanmaktadır. Devrimlerin çağdışı olduğuna karar kıldıktan sonra neoliberallerin seçimlerde elde ettikleri zaferlere yoğunlaşmaktadırlar. Bunu yaparken elbette seçim sonrası gerçekleşen ve büyük sayıda insanı parlamento dışı faaliyetlerde birleştiren kitlesel eylemleri ve genel grevleri görmezler. Komünizmin 1980’lerdeki çöküşünü görebilirler, fakat 90’ların ortasındaki yeniden dirilişini gözden kaçırırlar. Askeriyenin seçimle gelen siyasetçilere uyguladıkları baskılardan söz ederken Zapatista gerillaların askeriyeye başkaldırışını, Caracas’taki kent ayaklanmalarını ve Bolivya’daki genel grevlerin farkına varmaktan acizdirler. Kısaca, “imkâncılar” yerel veya sektörel boyutta askeriyenin koyduğu seçime dayalı siyasetin sınırları dâhilinde başlayıp, daha sonra seçime şartlanmış “imkâncıların” beceriksizliklerinden ötürü bu sınırların dışına taşarak insanların temel talep ve ihtiyaçlarını karşılayan mücadelelerin dinamiklerini anlayamamaktadırlar. Bu “imkâncılar” ne askeriyenin dokunulmazlığına son getirmişlerdir, ne kamu çalışanlarının maaşlarını ödeyebilmiş (Arjantin’de), ne de koka çiftçilerinin (Bolivya’da) ekinlerinin yok edilişine son verebilmişlerdir.

Post-Marksist “imkâncılar” çözümün değil sorunun bir parçası haline gelmektedirler. Sözü edilen spekülasyonları dahi çokuluslu şirketlere devredebilen neoliberal siyasetin radikalleşmesine tanıklık etmiştir.

Neoliberallerin kutuplaşmış bir sınıfsal yapı yaratarak orta çıkardıkları toplum Post-Marksistler’in hayallerinde olan toplumu değil Marksist paradigmaya uygun olan toplumu yansıtmaktadır. Günümüzde Latin Amerika’nın sınıfsal yapısı eskiye nazaran daha deterministik ve katıdır, devlete ve sınıf siyasetine daha bağlıdır. Bu şartlarda devrimci siyaset Post-Marksistler’in sunduğu pragmatizmden çok daha günceldir.

Sınıf Dayanışması Ve Yabancı Bağışçıların “Dayanışması”

“Dayanışma” sözcüğü öylesine yanlış biçimlerde kullanılmıştır ki neredeyse anlamını yitirmiş bulunmaktadır. Post-Marksistler “dayanışma” dedikleri zaman bunun içine yoksul herhangi bir topluluğa yollanan dış bağışları da katarlar. Hatta sadece “araştırma” veya yoksulların profesyonellerce “eğitimi” de onlara göre “dayanışmadır”. Aslında bu “yar rejimden rejime geçişler uygulanmaya başlayalı 15 yıl olmuştur fakat Post-Marksistler daima neoliberalizme sarılarak serbest piyasa siyasetini derinleştirmektedirler. “İmkâncılar” serbest piyasanın olumsuz getirilerine karşı etkin bir biçimde ses çıkaramamakla kalmayıp mevkilerini kaybetme korkusu ile neoliberallerin durmadan yeni ve daha sert uygulamaları gerçekleştirme talepleri karşısında boyun eğmekteler. Bu kimseler neoliberallerin pragmatik eleştirmenleri olmaktan çıkıp, gerektiğinde yatırımcıların güvenini kazanacak, gerektiğinde de halk hareketini bastıracak ölçüde neoliberalizmin etkin ve adanmış yöneticileri haline gelmişlerdir.

Bu esnada Post-Marksistler’in pragmatizmi ile ancak neoliberallerin aşırıcılığı boy ölçüşebilmektedir. 1990’lar ile başlayan on yıllık dönem potansiyel krizleri engelleme amacı ile çok kârlı yatırımları ve dımın” ve “eğitimin” aktarılma biçimi ve bu biçimin hiyerarşik yapısı 19. yüzyıl hayır kuruluşlarını andırmaktadır ve destekçileri de Hıristiyan misyonerlerinden pek de farklı değillerdir.

Post-Marksistler “bağımlılığa ve devlet güvencesine” saldırırken “kendi kendine yeterliliğe” vurgu yaparlar. Neoliberalizmin kurbanlarını kendi saflarına çekmeyi amaçlayan farklı sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarındaki bu rekabet sürecinde, Post-Marksistler Avrupa ve ABD’deki akranlarından büyük miktarda parasal yardım alırlar. Kendi kendine yeterlilik felsefesi, kamu çalışanlarının yerine gönüllülerin ve dikey bir esnekliği olan, geçici dönemlerle işe alınan profesyonellerin getirilmesi gerektiğini savunur. Post-Marksist görüşün amacı “dayanışma” kavramını, dikkatleri zengin sınıfların malvarlığından uzaklaştırıp yoksulların kendi kendilerini sömürmesini sağlayarak işbirliğine ve neoliberalizmin makroekonomisi karşısında boyun eğişe çevirmektir. Yoksulların, devletin kendilerini yapmaya zorunlu kıldığı şeyleri yaptıkları için Post-Marksistler tarafından “faziletli” ilan edilmeye ihtiyacı yoktur.

Buna kıyasla Marksizm’de vurgu, sınıf dayanışmasına ve bu sınıfın içerisinde ezilen toplulukların (kadınların ve farklı ırklardan kimselerin) yerel ve yabancı sömürücülere karşı olan dayanışmasına yapılır. Marksizm sınıfları bölen ve ufak toplulukları etkisiz kılan bağışlara odaklanmayı tercih etmez. Marksist dayanışma kavramı, aynı sınıfın fertlerinin ortak ekonomik sorunlardan yola çıkarak kolektif ilerleme için ortak bir mücadele vermesi gerektiği temeli üzerine dayanır.

Bu dayanışma mücadele veren toplumsal hareketleri destekleyen, gerekirse ortak bir bedel ödemeye hazır olan aydınları da içerisinde barındırır. Bu dayanışma algılayışı “organik” entelektüellere de bağlıdır. Bunlar hareketin adeta birer parçasıdırlar, sınıf mücadelesine kaynak, analiz ve eğitim sağlarlar. Post-Marksistler ise müesseselerin, seminerlerin, yabancı kuruluşların, uluslararası konferansların ve bürokratik raporların dünyasına eklemlenmişlerdir. Sadece öznel kimlikler kültü nezdinde kabul görmüş bir avuç insanın anlayabileceği post-modern jargon ile yazdıkları için de kitlelerden kopukturlar.

Marksistlere göre dayanışma bir toplumsal hareketin dışında yer alarak, her şeyi eleştirip hiçbir şeyi desteklemeden yorumlar yapmak değil, o hareket için gerekirse ödenecek olan bedeli de paylaşmak demektir. Post-Marksist için temel amaç “proje” için haricî desteği “kazanabilmektir”. Marksist içinse temel amaç gerçekleşen politik mücadele ve toplumsal gelişimi sağlamlaştırmak için olan eğitim süreçleridir. Amaç toplumsal dönüşüm ve çoğunluğun genel yaşam şartlarını değiştirmek için kitleyi bilinçlendirmektir. PostMarksistler için “dayanışma” özgürlük emelinden soyutlanmıştır, bir eğitim semineri için veya bir helânın inşası için üçbeş kişiyi bir araya getirmekten ibarettir. Bir Marksist için kolektif mücadelenin dayanışması, geleceğin demokratik kolektivist toplumunu müjdeler. Dayanışma kavramına

böylesine farklı anlamlar yüklenebiliyor oluşunun sebebi bu kavrama yaklaşımdaki perspektifin farkıdır.

Sınıf Mücadelesi ve işbirliği

Post-Marksistler hiç düşünmeksizin herkesin “işbirliğinden” söz etmektedirler. Bunu yaparken bir an için olsun neoliberal rejimlerin ve dışsal fon kurumlarının işbirliğinin yol açacağı sorunları düşünmemektedirler. Sınıf mücadelesi artık var olmayan atalardan kalma bir kavram muamelesi görür. O yüzden bizlere “yoksulların” kendilerine yeni bir yaşam kurmak istediği söylenir. Onlar artık geleneksel ideolojilerden, siyasetten ve siyasetçilerden sıkılmışlardır.

Buraya kadar bir sorun yok. Fakat denizaşırı fon akımı sağlayan ve bu fonları uygun kaynaklara ulaştıran Post-Marksistler, arabulucu ve tellal olarak üstlendikleri görevi bu şekilde tanımlamamakta pek hevesli değillerdir. Kurumların girişimcileri de yakın geçmişin “emek müteahhitlerininkini” (enganchadores) andıran yeni bir siyaset anlayışına angaje olmuşlardır: “Eğitilmeleri” için kadın topluluklarının birer sürüymüşçesine güdülmeleri ve ihracat devlerine taşeronluk görevini üstlenen mikrofirmaların kurulması gibi metotlar bu anlayış tarafından benimsenmektedir.

Post-Marksistler’in yeni siyaseti esasen kompradorların siyasetidir. Ulusal üretimde yer almazlar, sadece neoliberal rejimin sürdürülebilmesi için dışş fonlar ile yerel emek (kendi kendine yeterlilik ve mikrofirmalar) arasında bağlar oluştururlar. Bu açıdan ele alındığında sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri olarak Post-Marksistler aslında projeleri, eğitim seminerleri ve atölyeleri ile gayrisafi milli hâsılayı veya yoksulluğun ortadan kaldırılmasını en ufak bir biçimde etkilemeyen siyasi aktörlerdir. Fakat faaliyetleri, halkı sınıf mücadelesinden uzaklaştırarak sömürücüleri ile işbirliğine itmek açısından oldukça etkilidir.

Sınıf savaşımı ve mücadelesinin Marksist algısı toplumda sahiden var olan toplumsal bölünmelerin temeli üzerine inşa edilmiştir. Bunlar kâr, rant ve faiz elde etmeye çalışan, azalan oranlı vergileri savunanlar ile ücretlerin, toplumsal harcamaların ve üretici yatırımların azami seviyeye çıkarılmasını savunanların arasındaki çelişkinin üzerinedir. Post-Marksist yaklaşımın sonuçlarını bugün her yerde görebiliriz. On yılı aşkın süredir işbirliğini, mikrofirmaları ve “kendi kendine yeterliliği” savunanların bizi getirdiği nokta gelirin az sayıda elde yoğunlaşması ile eskisine kıyasla eşitsizliğin korkunç artışıdır. Bugün InterAmerican Bank (IAB) gibi bankalar bir yandan mikrofirmalara kredi sağlarken bir yandan da milyonlarca tarım emekçisini zehirleyen ve sömüren ihracatçı tarımsal firmalara fon sağlamaktadırlar. Post-Marksistler’in bu mikro projelerdeki vazifesi tabandaki siyasi muhalefeti sustururken egemen sınıflara da neoliberalizmi savunmaktır.

“işbirliği” ideolojisi Post-Marksistler aracılığı ile yoksulların tepelerindeki neoliberallere bağlanmasına sebep olur. Entelektüel alanda Post-Marksistler kabul edilebilir araştırmalara karar veren, araştırma fonlarının dağıtımını gerçekleştiren ve sınıfsal tahlilleri ve sınıf mücadelesini esas alan görüşleri ayıklayan “entelektüel polis” görevini görmektedirler. Marksistler “ideolog” yaftasını yiyerek bu tür konferanslardan dışlanırlar. Buna karşın Post-Marksistler kendilerini “toplumsal bilim adamları” olarak lanse ederler. Yayınların, konferansların ve araştırma fonlarının kontrolü sayesine Post-Marksistler kendilerine bir güç zemini elde ederler fakat bu zeminin varlığı doğrudan neoliberal patronları ile en ufak bir çatışmadan kaçınmalarına bağlıdır.

Eleştirel Marksist aydınların gücü, fikirlerinin değişen toplumsal gerçekleri yansıtıyor oluşundan ileri gelmektedir. Tıpkı öngördükleri üzere sınıfların kutuplaşması sertleşmektedir ve şiddetli çatışmalar yaygınlık kazanmaktadır. Bu açıdan Marksistler taktik olarak zayıf olmalarına rağmen stratejik olarak kuvvetlidirler, Post-Marksistler içinse tam tersi geçerlidir.

Antiemperyalizm Öldü Mü?

Yakın zamanda antiemperyalizm sözcüğü Pos-Marksistler’in siyasi lugatından çıkmıştır. Burjuva siyasetçilerine dönüşmüş eski gerillalar ile STK’ları yöneten profesyoneller uluslararası işbirliğinden ve karşılıklı bir bağımlılıktan söz etmektedirler. Yine de borçların ödenmesi adı altında Latin Amerika yoksullarının kazanımları Avrupa, Amerika ve Japonya’daki bankalara aktarılmaktadır. Kamusal mülkiyet, bankalar ve hammaddeler çok düşük ücretler karşılığında çokuluslu firmalar tarafından satın alınmaktadır. Eskisinden çok daha fazla Latin Amerikalı milyarderin parası bugün Amerikan ve Avrupa bankalarındadır. Bu arada pek çok eyalet sınaî mezarlığa dönüşmüştür ve kırsal alanları da insansızlaştırılmıştır. ABD’nin bugün tarihteki herhangi bir dönemde olduğundan daha çok sayıda askeri danışmanı, uyuşturucu görevlisi ve federal ajanı Latin

Amerika’nın “polisliği” görevini üstlenmiş durumdadır. Yine de kimi eski Sandinistalar veya eski Farabundistalar çıkıp bize soğuk savaşın sonu ile antiemperyalizmin de son bulduğunu anlatmaya çalışmaktadırlar. Bize söylendiğine göre, sorun yabancı yatırım veya yardım değil bunların eksikliğidir. Bu anlayışın beraberinde getirdiği siyasi ve iktisadi miyopluktan ötürü destekçileri, yatırımların ve yardımların varlığı için gereken siyasi şartların sağlanması için emeğin ucuzlamasının, toplumsal yasamanın ortadan kaldırılmasının, Latin Amerika’nın devasa bir plantasyona, devasa bir maden işletmesine, haklarından, bağımsızlığından ve zenginliğinden tamamen arındırılmış bir serbest ticaret bölgesine dönüştürülmesinin gerektiğini görmekten aciz kalmaktadırlar.

Marksizmin emperyalist sömürünün yoğunlaşmasına yaptığı vurgunun özünde toplumsal üretim ilişkileri, emperyalist ve bağımlı kapitalizmin arasındaki ilişkiler yatmaktadır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşü emperyalist sömürüyü şiddetlendirmiştir. Tek kutuplu dünyanın diledikleri üzere “işbirliğine” yol açacağına inanan Post-Marksistler Amerika’nın Panama’da, Irak’ta, Somali’de ve başka yerlerde gerçekleştirdiği askeri müdahaleleri herhalde ki yanlış anlamış olacaklar. Ayrıca unutulmamalıdır ki emperyalizmin dinamiği SSCB ile olan dışsal bir rekabete değil sermayenin içsel dinamiğine bağlıdır. İç pazarın ve dış sektörün Latin Amerika’da ortadan kalkıyor oluşu “ulus öncesi” çağdan ziyade “sömürge” çağını andırmaktadır.

Emperyalizme karşı bugün gerçekleştirilecek olan mücadele için ulus, iç pazar, üretici ekonomi, ve toplumsal üretim ve tüketime doğrudan bağlı bir işçi sınıfı yeniden yaratılmalıdır.

Toplumsal Dönüşüme İki Farklı Yaklaşım: Sınıf

Örgütleri ve STK’lar

Emperyalizme ve onun yerel neo-komprador işbirlikçilerine karşı verilecek mücadelenin ilerlemesi Post-Marksistler ile halk hareketleri içerisinde ideolojik ve kültürel tartışmalardan geçmektedir.

Neoliberalizm, bugün ekonomik ve kültürel/siyasi olmak üzere iki cephede, ve rejim ve halk kitlelerinde olmak üzere iki seviyede faaliyetlerini yürütmektedir. Tepede IMF ve Dünya Bankası, Washington, Bonn ve Tokyo ile kol kola bir biçimde, neoliberal rejimlerle, yerel ihracatçılarla, büyük işletmelerle ve bankacılarla da işbirliği içerisinde neoliberal siyasanın oluşturulmasını ve uygulamaya konmasını sağlamaktadır.

1980’lerin başlarında neoliberal egemen sınıfların olayları daha iyi kavrayabilen kesimleri siyasetlerinin toplumu kutuplaştırdığını ve geniş çaplı toplumsal huzursuzluğa yol açtığını keşfetmeye başladılar. Bu yüzden neoliberal siyasetçiler “tabandan” gelen, aralarında çelişkiler olan sınıflara müdahale edebilmek için “devlet karşıtı” bir jargon benimsemiş olan, “kitlesel” örgütlenmeye dayanan ve özünde “toplumsal bir tampon” bir görevi görecek olan hareketleri desteklemeye ve finanse etmeye karar vermişlerdi. Bu örgütlenmeler finansal olarak neoliberal kaynaklara bağımlıydılar ve yerel liderler ile aktivistlerin desteği için doğrudan sosyo-politik devinimler ile rekabet halindeydiler. 1990’lara gelindiğinde “devletten bağımsız” olarak tanımlanan bu örgütlenmelerden binlerce vardı ve dünya çapında 4 milyar dolara yakın miktarda destek alıyorlardı.

STK’ların siyasi niteliğine ilişkin kafa karışıklığının sebebi 1970’lerde, diktatörlüklerin çağında oynadıkları siyasi rolden kaynaklanmaktadır. Bu dönemde bu diktatörlüklerin kurbanlarına yardım sağlıyor ve insan hakları ihlallerini lanetliyorlardı. Yine bu STK’lar neoliberal diktatörlüklerin yarattığı şok dalgasının ilk kurbanlarının acılarını hafifletmek amacı ile aşevlerini desteklemişlerdi zamanında. Hatta bu dönemde sol bunları “ilerici kampın” saflarında kabul ediyordu ve solcular bu kuruluşlara sempati ile yaklaşıyorlardı. Yine de o zamanlar bile STK’ların yetersizliği ortadaydı. Örneğin diktatörlüklerin insan hakları ihlallerine saldırırlarken bu yönetimlerin Avrupalı finansmanlarına ve patronlarına dil uzattıkları pek görülmezdi. Ayrıca emperyalizmin yeni çağına girildiğinde, neoliberal ekonomi politikaları ile insan hakları ihlallerinin arasındaki bağlantıyı kurmak için hiçbir çaba sarf etmemişlerdi. Dışsal yardımlara olan bağımlılıklarının, eleştirel perspektiflerini ve insan haklarına ilişkin faaliyetlerini sınırladığı açıktır.

1980’lerde neoliberalizme karşı muhalefet kuvvetlendikçe Avrupa devletleri ve Dünya Bankası STK’lara verdiği desteği kuvvetlendirmeye başlamıştı. Neoliberal modele meydan okuyan hareketlerin kuvvetlenişi ile bu hareketleri STK’ların alternatif faaliyetleri aracılığı ile yıkma çabaları doğrudan birbirine bağlıdır. Dünya Bankası’nın STK’lar ile yakınlaşmasının temel sebebi ikisinin de “devletçiliğe” karşı olmasıydı. Yüzeyde, STK’lar devleti “sol” bir perspektiften eleştiriyor, sivil toplumu savunuyorlardı. Sağcılar ise devleti serbest piyasa zemini üzerinden eleştiriyorlardı. Hakikatte ise Dünya Bankası, neoliberal rejimler ve Batılı kuruluşlar çokuluslu firmaların kurbanlarına teselli olarak toplumsal hizmetlere fon ayırarak, STK’ları sosyal refah devletinin çökertilmesine olanak sağlayacak şekillerde destekliyorlardı. Yani iktidardaki neoliberal rejimler ucuz ithal ürünlerin istilası, dış borç ödemeleri, emeğin denetiminin ortadan kaldırılması, ve gittikçe büyüyen ve düşük ücrete kısa dönemlerle çalışan işsiz ordularının oluşması aracılığı ile toplumları perişan ederken STK’lar “öz yardım” projeleri, “eğitim seminerleri”, “iş eğitimleri” kurmak için toplumu harap eden bu güç odaklarından parasal destek alıyorlardı. Amaç ufak yoksul grupları kısa dönemler ile meşgul etmek ve bu yöntemler ile bir şekilde düzen karşıtı mücadeleleri zayıflatmaktı.

STK’lar kısa sürede neoliberalizmin “toplumsal yüzü” haline geldiler ve tepedekilerin yıkıcı faaliyetlerini yerel projeler ile desteklediler ve hala da desteklemekteler. Yani neoliberaller ikili bir stratejiyi benimsemişlerdir. Ne yazık ki solcuların çoğu dışarıdan veya tepeden gelecek olan neoliberalizme (IMF, Dünya Bankası) karşı odaklanmıştı ve bu aşağıdan gelen neoliberalizm onları hazırlıksız yakaladı. Buna karşı hazır olamayışlarının bir sebebi de çok sayıda eski Marksistin de STK teori ve pratiğine devşirilmesi olmuştu. Post-Marksizm sınıf siyasetinden “toplumsal gelişime” geçiş için bir bilet görevi görüyordu: Marksizm’den STK’lara geçiş için.

Neoliberaller son derece kârlı devlet mülklerini zenginlere teslim ederken STK’lar sendikal mücadelenin safında yer almamışlardı. Tam tersine bu esnada, yerel topluluklarda mikro-teşebbüslere yoğunlaşarak “özyardım” felsefesini savunan yerel ve özel projelerde aktif bir rol oynamışlardı. STK’lar “devlet karşıtlığı” ve “sivil toplum” adına ufak çaplı kapitalistler ile özelleştirme sürecinin kaymağını yiyen tekelciler arasında ideolojik köprülerin kurulmasını sağlamışlardı. Zenginler kendilerine özelleştirmelerden gelen gelir ile devasa finansal imparatorluklar oluştururlarken STK’cı ortasınıf profesyoneller ofisler açmak, ulaşımı desteklemek, ufak çaplı ekonomik faaliyetler için ufak miktarda fonlar ile yetinmek durumunda kalmışlardı. Ama siyaseten asıl önemli olan STK’ların toplumun kimi kesimlerini depolitize etmiş, kamusal istihdamdan uzaklaştırmış olmaları ve potansiyel halk önderlerini kendi ufak projeleri için devşirmiş olmalarıdır. Neoliberal rejimler devletin sağladığı eğitim sistemine saldırırken de STK’lar devlet okullarında görevli öğretmenlerin mücadelelerinin safında yer almaktan çekinmişlerdir. Düşük ücretlere ve bütçe kısıtlamalarına karşı gerçekleştirilen grevleri ve protestoları destekledikleri de pek nadir olmuştur. Eğitim fonlarının neoliberal yönetimlerden geldiğini düşünecek olursak mücadelede kamu sektörünün işçileri olan eğitimcilerin safında yer almıyor oluşları şaşılacak şey değildir. “Devlet dışı” aslında pratikte kamukarşıtı harcama etkinlikleri, neoliberallerin ihracatçı kapitalistlere sağladığı destek ve bu faaliyetlerden arta kalan ufak miktarda gelirin devletten STK’lara damlaması anlamına gelmektedir.

Gerçekte devlet dışı kuruluşlar devlet dışı değillerdir. Denizaşırı ülkelerin devletlerinden parasal yardım alırlar veya yerel devletlerin özel taşeronluk görevlerini üstlenirler. Sıklıkla doğrudan devlet kuruluşları ile işbirliği yaptıkları görülebilir. Bu taşeronluk sözleşmeli profesyonelleri zor durumda bırakır ve onların yerine yedek, şarta bağlı profesyonelleri getirir. STK’lar sosyal refah devletinin sağladığı uzun dönemli ve kapsamlı programları taklit edebilecek güçte değildir. Bunun yerine az sayıda topluluğa sınırlı miktarda hizmet sunarlar. Daha da önemlisi uygulamaya koydukları programlar yerel halka değil denizaşırı bağışçılara hesap verecek şekildedir. Bu açıdan STK’lar toplumsal programları yerel halkın ve onların seçimle gelen temsilcilerinin ellerinden alarak seçilmemiş, denizaşırı görevlilere verdikleri ve halkı bunlara bağımlı kıldıkları için de demokrasinin karşısındadırlar.

STK’lar yerel toplumsal hizmetlerin desteği için insanların dikkatini ulusal bütçeden çelerek kendi kendilerini sömürmelerini sağlarlar. Bu sayede neoliberaller toplumsal bütçeyi kısarak devlet yardımlarını özel bankalara ve ihracatçılara aktarma fırsatını elde ederler. “Öz sömürü” (özyardım) işçilerin devlete vergi verip karşılığında hiçbir şey alamamalarının yanı sıra aynı zamanda burjuvazinin karşılıksız elde ettiği şeyler için asgari ücrete fazla mesai yapmaları anlamına gelir. Yani STK’ların “özel, gönüllü faaliyet” ideolojisi devletin yurttaşlara güvenli bir gelecek, yaşam, hürriyet, ve mutluluk sağlamakla yükümlü olduğu, devletin siyasi sorumluluğunun vatandaşların refahı için zaruri olduğu fikrini zayıflatmaktadır. Bu kamusal sorumluluk fikrine karşı olan STK’lar toplumsal sorunların karşısında özel sorumluluğa, ve bu sorunların çözümü için özel kaynakların önemine vurgu yaparlar. Fiilen yoksulların sırtına iki misli bir yük yıkarlar. Yani yoksulların hem zengine hizmet eden neoliberal devlete hizmet etmesi için vergi vermesi hem de özel “özsömürü” aracılığı ile de kendi başlarının çaresine bakmaları beklenmektedir.

Çözüm olarak söz etmek sorunun, gelirin denizaşırı aktarımına değil bireysel inisiyatife bağlı olduğunu söylemek anlamına gelir. STK’ların yardımı toplumun ufak bir kesimine ulaşır ve bu yüzden sınırlı kaynaklar için topluluklar arasında sinsi ayrımlara ve sınıf dayanışmasının baltalanmasına sebebiyet verecek bir rekabete yol açar. Aynısı profesyoneller için de söz konusudur her biri kendi STK’sını dış yardımı isteyebilmek için kurar. Bu yüzden bir STK, dış bağışçılara onların çıkarlarına uygun düşen projeler sunarken, diğer STK’lardan daha çok destekçisi olduğunu söyleyerek ve daha düşük ücrete çalışmayı kabul ederek STK’lar ve Sosyo-Politik Devinimler, STK’lar toplumsal hareketlere değil projelere vurgu yaparlar. İnsanları üretim araçlarının kontrolü için değil sınırda üretim için harekete geçirirler. İnsanların günlük yaşamını biçimlendiren yapısal koşullarla alakasız projelerin teknik ve finansal desteğine odaklanırlar. Solun laflarını kendi amaçları için kullanır, “halk iktidarı”, “cinsiyet eşitliği”, “sürdürülebilir gelişim”, “yetkilendirme”,”yukarıdan aşağıya liderlik” gibi terimleri ağızlarına sakız ederler. Sorun bu dilin her türlü pratiği, sınıf mücadelesini reddeden siyasi anlayışlara tâbi kılan bağışçılara ve devlet aygıtlarına bağımlı oluşudur. STK faaliyetlerinin yerel doğası sözü geçen “yetkilendirmenin” sınırlı kaynaklara dayanarak toplumun sınırlı bir alanının üzerindeki, ve neoliberal devlet ve makroekonominin izin verdiği sınırlar dâhilindeki bir “yetkilendirmeden” öteye geçememesi anlamına gelir.

STK’lar ve post-Marksist profesyoneller yoksulların, kadınların, ırksal açıdan ayrıma uğrayanların ve diğer ezilen grupların desteği için toplumsal hareketler ile rekabet halindedirler. İdeolojileri ve pratikleri dikkatleri yoksulluğun kaynağından ve çözümünden uzaklaştırır (dışarıya ve yukarıya değil de içeriye ve aşağıya bakılmasını sağlar). Denizaşırı bankaların sömürüsünü göz ardı ederken mikro teşebbüslerden çok diğerleri ile sürekli bir rekabet halindedir.

Bunun sonucu, yoksul toplulukları kendilerini etkileyen geniş toplumsal dokuyu algılamaktan ve ona karşı mücadele etmekten aciz sektörel ve sektörel altı gruplara bölen STK’ların durmadan çoğalmasıdır. Yakın zamanda edinilen tecrübeler bize aynı zamanda söz konusu dış bağışçıların projelere finansal desteği özellikle statükoya toplumsal ve politik başkaldırının kuvvetli olduğu dönemlerde sağladıklarını göstermektedir. Bu başkaldırı sona erdiğinde finansal yardımı STKrejim işbirliğini sağlayacak kanallara aktarırlar. Bu da STK projelerinin neoliberal programların bünyesinde yer bulmasıdır. “Apolitik” görünümleri ve özyardıma yaptıkları vurgu ile STK’ların yapıları ve doğaları yoksul kitleleri depolitize etmeye ve etkisiz kılmaya yaramaktadır. Neoliberal partileri ve basını destekleyerek seçim süreçlerine arka çıkmaktadırlar. Emperyalizmin doğasına ve ihracatçılarla mevsimlik işçilerin arasındaki çelişkiler gibi neoliberalizmin sınıfsal temeline ilişkin siyasi eğitimden ise kaçınılır. Bunların yerine STK’lar, “dışlanmışları”, “güçsüzleri”, “aşırı yoksulluğu”, “ırksal veya cinsi ayrımcılığı” bunları var eden toplumsal düzene karşı gelmeden yüzeysel bir biçimde ele alarak tartışıyormuş gibi görünürler. Yoksulları tamamen “özel gönüllü faaliyetler” aracılığıyla neoliberal ekonomiye katan STK’lar toplumsal eylemin ve dayanışmanın görüntüsü ardına aslında ulusal ve uluslararası güç yapısına boyun eğen muhafazakâr bir konformizmi gizlerler.

STK’ların güçlendiği kimi bölgelerde bağımsız politik sınıf mücadelesinin zayıflamış olması ve neoliberalizmin rakipsiz bir biçimde hüküm sürüyor oluşu tesadüf değildir. STK’ların büyümesi, neoliberalizmin artan finansal yardımı ve her yerde yoksulluğun artması ile aynı zamana denk düşmektedir. STK’ların yerel boyutta kimi başarılar elde ettiği yönündeki iddialara rağmen neoliberalizmin mutlak gücüne meydan okuyabilecek kimse yoktur ve STK’lar da bu oluşan güç dokusunda kendilerine yer edinebilecekleri çatlaklar aramaktadırlar. Alternatiflerin üretilmesindeki yavaşlamanın bir diğer sebebi de toplumsal hareketlerin, gerilla, kadın ve sendika hareketlerinin eski önderlerinin çoğunun bu STK’larca devşirilmiş olmasıdır. Teklif oldukça caziptir: Dolgun bir maaş, itibar, denizaşırı bağışçıların, konferansların ve ağalaşmaların gözünde edinilecek olumlu yer ve baskılar karşısında güvenlik. Sosyopolitik hareketler ise içinde yer alanlara, maddi fayda sağlamasalar da daha büyük miktarda saygı ve bağımsızlık sağlarlar. Ayrıca bu hareketlerin içinde yer alanların STK’larda yer alanların sahip olmadıkları bir özgürlükleri vardır ki o da politik ve ekonomik düzene meydan okuma özgürlüğüdür. STK’lar ve onların denizaşırı bankacı destekçileri (Dünya Bankası, InterAmerican Bank) sık sık mikroteşebbüslerin ve başka “özyardım” projelerinin başarılarını anlatan hikayeler yayınlarlar. Bunu yaparken toplumsal tüketimin azalması, ucuz ithal malların pazarı istila etmesi ve faiz oranlarının fırlaması ile birlikte bu projelerin yüksek başarısızlık oranlarını toplumdan gizlemeyi de ihmal etmezler.

Bu projelerin “başarıları” da zaten yoksul kitlelerin çok çok ufak bir kısmına faydalı olur ve sadece başkaları o pazara giremediği sürece başarılı olurlar. Ama bireysel mikroteşebbüsün başarı hikayesinin propaganda değeri, neoliberalizmin destek gören bir fenomen olduğuna ilişkin efsanenin kuvvetlendirilmesi açısından önemlidir. Öte yanda mikroteşebbüslerin var olduğu bölgelerde meydana gelen şiddetli kitlesel tepkiler, bizlere ideolojinin belki de hegemonyaya tâbi olmadığını ve STK’ların bağımsız sınıf hareketinin yerini alamadığını göstermektedir.

STK’lar ayrıca yeni bir kültürel ve ekonomik sömürgeciliği ve bağımlılığı beslemektedirler. Projeler emperyalist güç odakları tarafından konan kuralların ve bu güç odaklarının çıkarlarının dahilinde oluşturulur ve onaylanırlar. Denetimden geçtikten sonra da toplumlara “satılırlar”. Değerlendirmeler emperyalist kurumlar tarafından, yine bu kurumlar için yapılırlar. Finansal desteğin kaydırılması veya kötü değerlendirmeler grupların, toplulukların, çiftliklerin ve kooperatiflerin topluca terk edilmesine yol açar. Herkes ve her şey gittikçe bağışçıların ve proje değerlendirmecilerinin taleplerini karşılamak için daha da disiplinli bir şekle sokulur. Yeni gelen vekiller bağışçıların hedefleri, değerleri ve ideolojileri dahilinde hareket edilip edilmediğini ve fonların beklenen biçimde kullanılıp kullanılmadığını denetlerler. “Başarıların” elde edildiği yerlerde bunlar, her zaman yokluğunda çökecekleri dış desteğe sıkı sıkıya bağımlıdırlar.

STK’ların çoğu gittikçe neoliberal sisteme eklemleniyorlar iseler de bunların içinde antiemperyalizmi ve sınıf hareketini desteklemeye çalışan ufak bir azınlığın olduğunu da eklememiz gerekmektedir. Bu grupların hiçbiri Dünya Bankası’ndan veya Avrupa’dan finansal destek almamaktadır. Yerel iktidar mücadelelerini merkezi siyasi iktidar mücadelesine bağlamak için var olan çabalara arka çıkarlar. Yerel projelerle, büyük toprak mülklerini işgal eden, kamu mülkiyetini ve çokuluslu firmalara karşı ulusal firmaları savunan ulusal sosyo-politik hareketlerin arasında bağlar oluşturmaya gayret gösterirler. Toprağın mülksüzleştirilmesi için olan toplumsal hareketler ile dayanışma içerisindedirler. Sınıfsal yaklaşımlara bağlı olan kadın hareketlerini desteklerler. Yerel ve acil sorunların çözümünde siyasetin öne çıkmasının gerekli olduğu gerçeğini yadsımazlar. Yerel örgütlenmelerin ulusal boyutta mücadele yürütmesi gerektiğine ve ulusal önderlerin yerel çalışanlara hesap verebilmesi gerektiğine inanırlar. Kısaca söylememiz gerekirse, post-Marksist değildirler.

Kaynak: Özgür Düşün – Sayı 45
Çeviri:James Petras

Say. İhsan Eliaçık ın, başörtüsü konusundaki yazısı ve Kur’an……

Sayın İhsan Eliaçık, Kur’an da başörtüsü emri var mı, konusunda bir yazıyı kaleme almış. Gelin birlikte, kendi yazdığı yazıdan yola çıkarak, bahse konu ayette emredilen, başın örtülme emrimi veriliyor, yine Sayın Eliaçık ın düşüncelerinden yola çıkarak, bu konuyu Kur’an bütünlüğünde anlamaya çalışalım. Tabi Kur’an ın mantığını, ayetleri bizlere nakletme yöntemini, bizlere verdiği örnekleri asla unutmadan.

Ben, yazının yalnız başın örtünmesi kısmını sizlere alıntı yaparak, onun üzerinde sizleri de düşünmeye davet etmek istiyorum. Başörtüsü konusunda ülkemizde yaşanan, adaletsiz yasaklamalar konusunda Sayın Eliaçık, bakın neler söylüyor.

(Türkiye’de uygulanan başörtüsü yasağı “hukuka” dayanmadığı için hukukî çözüm de olamıyor. Aslında “siyasî” olmadığı için “siyaset” de çözüm üretemiyor.

Bu yasağın tek sebebi var; zor. Evet, bu yasak “zora” dayanmaktadır. Başka hiç bir dayanağı yoktur.)

Zordan kasıt nedir bilemiyorum, ama dini konularda bu tür sorunların çözümleri, aslında anayasamızda açıkça vardır. LAİK devlet yönetimi. Eğer siz var olan anayasayı yaşamınıza geçirmezseniz, uygulamazsanız elbette sorunun çözümü de zor olacaktır.

Laik devlet yönetimini seçmiş Avrupa, Amerika gibi ülkelerde, neden başörtüsü sorun olmuyor, herkes rahatça başını örtüyor ve istediği yerde çalışıyor da, ülkemizde sorun oluyor diye, hiç düşünüyor muyuz?

Laik devlet yönetimi her dinin, bizzat birey tarafından kendi inancını, itikatlarını özgürce yaşanması adına önlemler alan, kanunlar koyan bir devlet yönetim şeklidir. Peki, bizler laik devlet yönetimi ile yönetildiğimizi söylediğimiz halde, neden bu kanunlar, kurallar işletilmiyor? İşte kendimize ve bizleri yönetenlere sormamız gereken soru. Eğer sormuyorsak, çözümünü de bulamayız. Çözümü yok demekle, bir soruna çare bulunmaz. Çözümsüz hiçbir sorun yoktur. Çözümsüzlüğü yaratan insanların doymaz, akıllanmaz nefisleridir.

Şunu da lütfen unutmayalım. 60 yıldır bizleri yönetenler, laik kelimesinin ardına saklanarak, asla bu kanunu ülkemizde çalışır hale getirmemişlerdir. Ondan sonra da toplum, laik düzene elbette düşman olur. Çünkü hiç yaşamadılar ki kıymetini bilsinler.

Gelelim kadının başının örtmesi, Allah emrimidir konusuna. Sayın Eliaçık ın, başörtüsü konusundaki ilk sözlerine önce bakalım.

(Öte yandan bir İslâm devletinin (aslında adalet devletinin) insanlara Kuran’da geçiyor diye başörtüsü dayatma hakkının olup olmadığı veya başörtüsünün zamanı geçmiş tarihsel bir hüküm olup olmadığı ayrıca ele alınması gereken konulardır.)

Yukarıdaki düşüncelerin ilk bölümünde bahsettiği, bir devletin kanunlarının, hiç kimseye zorla başını örtmesi konusunda zorlayamayacağı belirtiliyor. Bu doğrudur. Tabi tam tersini de söylemeliyiz, zorla örtülen başını, hiç kimse açtıramaz. Çünkü dinde zorlama olmadığı gibi, herkes inancından yaptıklarından kendisi sorumludur.

Ayrıca başörtüsü konusunun, zamanı geçmiş tarihsel bir hüküm olup olmadığı, ayrıca ele alınması gereken bir konudur diyerek, başın örtülmesi emri Kur’an da var dedikten sonra, bugün onun devam etmesi gerekmeyebileceği fikrinin, tartışmaya açılması büyük hata olur. Çünkü bir emir ya vardır, ebedi uyarsın, ya da yoktur, zamanla kendi kendine emir değişmez.

Değişmesi gerekiyorsa, emri değiştirme makamı, emri veren makamdır, yalnız onun tarafından değiştirilir. Bu değişikliklerde, Allah ın gönderdiği kitaplar arasında, zaten yapılmış ve artık değişmeyeceğinin kanıtı olarak da, başka ne kitap, nede resul gelmeyeceği apaçık bizlere, Kur’an da bildirilmiştir.

Kur’an ın toplumu ilgilendiren konularda verdiği hükümleri, belli bir zamana, döneme has değil EVRENSELDİR, bunu asla unutmamalıyız. Çünkü Kur’an yalnız, bir dönemin sorunlarını çözmek için değil, tüm zamana, tüm âleme hitap eden bir rehberdir. Değişen zamanla beşeri gelenekler, adetlerdir.

Gelenek ve adetlerimizi inancımıza, Allah emridir diye sokarsak, elbette daha sonra sorunlar yaşamamız kaçınılmaz olacaktır. Ne yazık ki bizler, bu hatayı yapıyoruz.

Önce bu düşünceden yola çıkalım. Kur’an da verilen toplumun genelini ilgilendiren hükümlerin, uyulması gereken ayetlerin bir kısmı, o döneme ait olup, bir kısmı gelecek nesilleri mi bağlar? Dikkat ediniz apaçık verilen TOPLUMU İLGİLENDİREN HÜKÜMLER DİYORUM. O dönem ya da geçmiş yaşantılardan verilen, kısadan hisselerden, örneklerden bahsetmiyorum. Bu fikre ve düşünceye inanmamızı söyleyenlere, Rabbin ikazını hatırlatırım.

(Siz ayetlerin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmıyor musunuz?)

Allah Kur’an ın, tüm âleme ve gelecek tüm insanlığa hitap ettiğini söyler bizlere. Eğer başın örtülmesi emri Kur’an da var diyorsanız, bunun zamanla kaldırılmasının, doğru olabileceğini de asla ima bile edemezsiniz, tartışmaya da açamazsınız. Çünkü Allah Kur’an da giyim kuşam konusunda, özellikle verdiği hükümlerinde, dikkat ediniz ne şekilsel bir kıyafeti tarif etmiştir, nede bir toplumun geleneklerini, iklimsel bir giysiyi çağrıştıracak hiçbir hüküm vermemiştir. Verdiği hükümler evrensel niteliktedir.

Kur’an ın verdiği hükümlerin, uygulanması ve yerine getirilmesinde, zaman ve mekâna göre ancak, araçların değişmesi mümkündür. Amaç yani hüküm asla değiştirilemez. Amacın yerine getirilmesi içinde, verilen örnekler elbette o dönemin yaşantısından, geleneklerinden olacaktır. HACCA GİDERKEN DEVELERLE GİDİLMESİNDEN BAHSEDEN YARADAN, O DÖNEMİN İNSANLARINA, UÇAKTAN BAHSETMESİ BEKLENEMEZ.

Sayın Eliaçık, Kur’an da başın örtülmesi emrinin olduğunu, bakın nasıl anlatıyor bizlere.

(Önce, var mı yok mu, doğru bir şekilde anlayalım. Öncelikle ne deniyor, serahaten ortaya koyalım.

Kuran’da bu konuya tekabül edebilecek birkaç kavram var. Konuyu onlar üzerinden ele almaya çalışacağım. Bunlardan dördü; himar, cilbab, tebberrüc ve kavl-i ma’ruf kavramları ile ifade edilen ve doğrudan kadınların baş ve vücut örtülerini, dışarı çıkmalarını ve konuşma tarzlarını düzenleyen ayetlerdir. Bunlarla ilgili açıklamaları elini vicdanına koyarak ve arka plânını kavrayarak okumak, ne dendiğini seraheten (apaçık bir şekilde) ortaya koyacaktır.)

Sayın Eliaçık a göre, ayeti doğru anlayabilmemiz için, elimizi vicdanımıza önce koymamız gerektiğini söylüyor. Bu yöntemle eğer ayeti anlamaya başlarsak, O vicdansızların, nefislerine güç yetiremeyenlerin, bu ayetlerden neler çıkartacağını düşünmek bile istemiyorum. Acaba Rabbin ayetlerini doğru anlamak için, vicdanımıza mı bırakmamız gerekir.

Diğer dikkat etmemiz gereken ise, ayetin arka planını kavrayarak okumak olduğunu söylüyordu. Hemen düşünelim bu sözler üzerinde. Ayetlerin arka planları, yani birilerinin söylediği gibi, sen bu ayetin nüzul sebebini biliyor musun, fikri ile mi ayetleri anlamalıyız? Bu şekilde mi ayeti açık bir şekilde anlayacağız?

Diyelim ki öyle yapmalıyız. Peki, bu bilgiler nerede? Hani Kur’an ı açıklayan, yine Kur’an dı ana fikri ne oldu? Neden Kur’an da bildirilmemiş, açıklanmamış, örnekleri bile yok? HÂŞÂ Rabbim bunları yazmayı mı unuttu, yoksa Kur’an toplanırken eksik mi toplandı? Hani Kur’an açık ve anlaşılır dilde yazılmıştı? Hadi bir benzerini getirin diyerek bizleri uyarıyordu. Bu sözleri söylerken bile yüreğim sızlıyor, bu düşüncede olmaktan Rabbim e sığınırım. İşin ilginci, bu yöntemle ayetlere bakarsak, apaçık bir şekilde ayetleri anlayacağımızı söylüyor.

Allah ayetleri bizlere gönderme ve açıklama konusunda ne diyordu, hatırlayalım bazı ayetleri.

Ali İmran 105: Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır.

Nahl 89: Her ümmet içinde kendi nefislerinden üzerlerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.

İsra suresi 89. ayet; Yemin olsun, biz bu Kur’an’da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Ama insanların çoğu inkâr ve nankörlükten başka bir şeyde diretmediler.

Kehf Sur54; Yemin olsun, biz, bu Kuran’da, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk. İnsan ise varlığın, tartışmaya en çok tutkun olanıdır

Yazdığım ayetlerin hepsi, Kur’an ın açık, anlaşılır olduğu, hiç bir şeyi eksik bırakmadıklarını, çeşitli biçimlerde açıklandığını söylüyor. En son yazdığım iki ayete lütfen dikkatlice okuyunuz. Allah yemin ederek, bir şey söylüyor bizlere. Biz bu Kur’an da, her konudan nice örnekler sıraladık dedikten sonra, Kehf suresi 54. ayetinde söylenenler dikkat çekicidir. Allah Kur’an da bizler için, her türlü örneği, değişik ifadelerle gözler önüne koyduk ki anlayasınız diyor. Buna benzer birçok ayet vardır.

Konumuz Başın örtülme emri, Kur’an da var mıdır konusuydu. Eğer bazı düşünce ve fikirler ortaya koyarak, kelimelerin arkasındaki manalardan bahsederek, dolaylı başörtüsüne delil gösterilirse bahsedilen ayette, demek ki Rabbin bu hükmünü hemen devreye sokmalıyız, hatırlamalıyız. Neydi bu hüküm? Biz her türlü örneği, değişik ifadelerle verdik ki anlayasınız. Lütfen bu ayeti, yazının sonuna kadar unutmayalım, bizim anahtar ayetimiz olsun.

Sayın Eliaçığın başörtüsü konusundaki yazısına bakmaya devam edelim. Dikkat ederseniz, bu konudaki yazdığı fikir ve düşünceleri, Kur’an a arz ediyoruz. Eğer onay veriyorsa, elbette başımızın tacıdır.

(Bu kavram doğrudan kadınların “başlarını” örtmeleri ile ilgilidir.

“Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.” (Nur; 24/31)

Bu tür ayetlerin o günkü Medine’de yaşanan “yürürlükteki duruma” cevap olarak geldiği unutulmamalıdır.

Demek ki o günkü toplumda; 1- Bakışlarını sakınmayan, 2- Irz ve namuslarını korumayan,3- Görünmesi zarurî olan yerler dışındaki yerlerini de cinsel cazibelerini sergilemek için açıp saçan, 4- Başörtülerini yakalarının üzerine salmayan bir takım kadınlar vardır. Ayet “mümin” kadınlara bunlar gibi olmamaları çağrısında bulunuyor.

İlk üçü anlaşılabilir olduğu için dördüncüsünden başlayalım.

Ayette “başörtülerini” diye çevirdiğimiz “humuruhinne” kelimesi HAMR kökünden gelir ve tam anlamıyla “başörtüsü” manasına gelir.

Görüldüğü gibi ayette geçen başörtüsü (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği “baş” ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse “başı açık” dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar. On bin nüfuslu Medine’de yaşayan Yahudiler, Evs ve Haçreçliler, Muhacirler vs. dışarıdan bakıldığında üstlerinde “baş”larında bir takım örtüler olan insanlardır. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha da çekici ve egzotik olmak amacıyla, “az aç-az kapa” tarzında olmaktadır. )

Sayın Eliaçık ın başın örtülme emrini anladığı ayette, ikilemde olduğunu, bu konuda çok samimi ve açık konuşamadığını, tedirgin düşünceler sergilediğini düşünüyorum. Yanlış anladıysam, kendisinden peşinen özür diliyorum. Eğer söylediği gibi Nur suresi 31. ayette geçen, HIMAR kelimesiyle Allah başın örtülme emrini vermiş olsaydı ve Sayın Eliaçık ta bu ayetten Allah ın, kadınların başlarını örtmesi emrini algılamış olsaydı, şu sözleri söylememesi gerekirdi diye düşünüyorum.

(Bu tür ayetlerin o günkü Medine’de yaşanan “yürürlükteki duruma” cevap olarak geldiği unutulmamalıdır.)

Allah verdiği bazı hükümleri, o dönem içinde yapılan bir yanlışı düzeltmek için verdiyse, bu zaten ayetlerde çok açık anlaşılmaktadır. Yok, eğer genel bir konuysa ki başın örtülmesi genel bir konudur, bunu o döneme has olduğunu söylemek, büyük hata olur.

Örneğin bahsettiğimiz ayette, kadınların başının örtülme emrini de verdiğini kabul ediyorsak, bunun o döneme ait olduğunu söyleyemeyiz. Nur suresi 31. ayette hükmedileni, önce çok net anlamalıyız. Eğer bu ayette Allah açık olarak, kadınlar başlarını örtmelidir ve o örtüsüyle de göğüs açıklığını örtmelidir emri var diyorsak, başın daha sonra açılmasını asla tartışamayız.

Yok, eğer bahse konu ayette Allah, açıkça yalnız göğüs açıklığınızı örtün diye anlıyorsak, o zaman Rabbin vermediği bir hükmü, aslında burada başın örtülmesi emri, örtülü, dolaylı manada veriliyor demek yanlış olacaktır. ÇÜNKÜ ALLAH AYETLERİNİ DOLAYLI DEĞİL, AÇIKÇA VERDİĞİNİ BİRÇOK AYETİNDE SÖYLÜYOR.

Örnek vermek gerekirse, Peygamberimiz e misafir gelenlerin çok fazla kalarak, peygamberimizi rahatsız etmemesi türünden uyarıcı ayetler, o döneme has ayetler diyebiliriz. Peygamberimizin eşlerine hitaben, indirilen ayetlerde böyledir. Buna benzer örnekler vardır, ama bunlar zaten açıkça anlaşıldığı gibi, bu ayetlerin bile, bizlere kıssadan hisse verecekleri çok şeyler vardır.

Bazı meallerde, Başörtülerinizi yakalarınızın üzerine salsınlar diye çevrilen kelime, yakalarının üzerine vursunlar, örtsünler diye çevrilmiştir onu hatırlatırım. Çünkü salmak ile örtmek farklı konuları çağrıştırır. Sayın Eliaçık, bu kelimenin HAMR kökünden geldiğini ve tam anlamıyla başörtüsü anlamına geldiğini belirtmiş.

Bu konuda farklı fikir yürütmeden, ayette geçen kelimenin, başörtüsü anlamında olduğunu kabul edelim. Kur’an da bir kelimeye farklı anlam dahi versek, Rabbin gönderdiği ayetin asıl anlamını, amacını hiç kimse saptıramaz, değiştiremez. Çünkü Kur’an öyle bir kitap ki, birileri araya fitne ve fesatta soksa, aklını Kur’an ile kullanan, Rabbin gerçeklerini FURKAN ın sayesinde, diğer ayetlerden faydalanarak, gönül gözleriyle mutlaka görecektir.

Sayın Eliaçık ın bu konudaki yazısına, bakmaya devam edelim.

(Peki, öyleyse ayet ne demektedir?
Dikkat edilirse “Başörtüsü takın, başınızı örtün” denmiyor da “Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın” deniyor. Bunun sebebi, o dönem kadınlarının başörtülerini arkadan bağlayarak, omuzlarını ve göğüslerine kadar boyunlarını açıkta bırakmalarıydı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalılar…
Buradan “Başörtüsü değil, boyun örtüsü emrediliyor” diye bir sonuç çıkarmak, işi yokuşa sürmek ve anlamamak için diretmekten başka bir şey değildir.
Çünkü Kuran’ın çoğu emri zaten böyledir. Yani ayetler çoğunlukla “yürürlükteki durum” üzerine gelir ve onu düzene sokar.)

Sayın yazar ayette Allah, başınızı örtün demiyor, çünkü o toplumda zaten kadın erkek başlarını örtüyorlardı, iklimsel ya da gelenekten demişti hatırlarsanız.

Şimdi bu mantıktan yola çıkarak düşünelim. Madem Allah o devrin toplumunda zaten kadının başı örtülüydü, bunu ayrıca zikretmesi gerekmez diyebiliyoruz, bu durumda erkeklerinde o devirde başları birçok şekilde iklimsel ya da yöresel kapalıydı. Hatta Araplarda hala öyledir. Bu mantıkla gidersek, erkeklerin başlarını örtmesi de farz emir olması dolaylı olarak gerekmez mi? Hayır gerekmez, bu konuda dolaylı bahsedilen bir ayet Kur’an da yok, diyerek bu işin içinden kolayca sıyrılabilir miyiz?

Nur suresi 31. ayetinde, Allah başın örtülmesini açıkça emretmiyor, ama dolaylı bir şekilde, başında örtülmesi emrediliyor mantığından yola çıkalım. Peki, Allah ayetlerini dolaylı bir şekilde emrettiğini söylüyor muydu? Kesinlikle hayır. Ne diyordu onlarca ayetinde, biz açık, anlaşılır, detaylı bir şekilde, birçok örneklerle ayetlerimizi indirdik, açıkladık demiyor muydu? Demek ki Kur’an dan, dolaylı bir hüküm aramamız mümkün değil. Bunu yaparsak, bizleri yanlışa götürecektir.

Şimdide aynı konuya, daha farklı bir yönden bakalım. Allah ayetlerini en doğru anlamamız için, yine Kur’an ın diğer ayetlerinden istifade etmemizi söyler. Daha açıkçası Kur’an kendisini anlatan, açıklayan bir kitaptır der. İsra suresi 89. ayetinde, Yemin olsun, biz bu Kur’an’da, insanlar için her benzetmeden nice örnekler sıraladık. Kehf suresi 54. ayetinde de, insanlar için her türlü örneği değişik ifadelerle gözler önüne koyduk diyerek, bizlere apaçık bir hüküm vermişti hatırlayınız.

Şimdi bu ve buna benzer onlarca ayetinde bizleri uyardığı gibi, hemen kendimize soralım. Madem Allah kadınların saçlarını örtmesi emrini, dolaylı bir şekilde Nur 31. ayetinde vermiş, acaba Kur’an ın başka bir ayetinde bu konuya açıklık getirmiş mi? Dikkat ediniz bahse konu ayette, açıkça söylemesine gerek yok, dolaylı bir hükmü vardır deniyor. Madem açık olmayan, dolaylı anlatılan bir hüküm var, O zaman Rabbimiz bizlere her konuda nice örnekleri değişik ifadeler verdik dediğine göre, acaba Kur’an ın başka bir ayetinde, bu hükmü doğrulayacak, tastikleyecek, açıklayacak apaçık bir ayet var mı?

Bu soruyu her ne hikmetse, kendimize sormaktan korkuyoruz. Kur an ehli, Rabbin gerçeklerinden asla korkmaz. Korkarsa gerçekleri yaşayamaz. Şunu lütfen unutmayalım, Allah kadınların başlarını örtmesini emretseydi, bunu apaçık söylerdi bunu da unutmayalım. Böyle önemli bir hükmü, sizce Kur’an ın hiçbir yerinde bahsetmeden, Nur suresi 31. ayette dolaylı, açık olmayan bir hükümle verir mi? Lütfen bu soruyu kendimize soralım. Tabi daha sonra, pişman olmak istemiyorsak.

Sayın Eliaçığın verdiği bazı örnekler düşündürücüdür. Gelin birlikte verdiği örnekler üzerinde düşünelim. Acaba Nur suresi 31. ayetinde verdiği örneğe benziyor mu? Yani açık değil de, dolaylı anlatılan bir hüküm var mı?

(Örneğin, “Cuma namazı kılın” demez de, “Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın” der.
Yine örneğin, “Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın” demez de, “O yapılmakta olan namaz (salat), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz ALLAH için yapın” der.
Yine örneğin, “Dörde kadar evlenin” demez de, “O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir” der.

Demek ki bu tür ayetler yürürlükteki duruma müdahale etmek, yanlış taraflarını düzeltmek, ıslahat yapmak amacıyla gelmektedir. Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.
Başörtüsünün de böyle olduğunu düşünürsek, denmek istenen; “O zaten takmakta olduğunuz başörtüleriniz var ya, işte onları aşağıya doğru da salın, başınıza toplayıp da boynunuzu, omuzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı açıkta bırakmayın” demek olur…)

Verilen ayet örneklerine bakalım şimdi de.

(Cuma namazı kılın” demez de, “Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın” der.)

Dikkat ediniz Cuma ayetinde, hüküm verilen Cuma toplantı namazına, yani zikre davet var. Davette ne yapılacağı açıktır. Dolaylı olarak farklı bir hüküm yok. Yani Nur suresi 31. Ayetinde olduğu gibi, istenen hüküm açık, ayrıca dolaylı emredildiği söylenen başın örtülmesi benzeri bir konu yok. Daha öncede emredilen, Cuma namazına davet açıkça belirtilmiş. Namaz konusu ayrıca Kur’an da en çok işlenen bir konudur, onu da hatırlatmalıyım. Bugün İslam toplumunda, bu ayetten farklı, üstü kapalı bir anlam çıkaran var mı? Elbette yok.

Allah namaz, oruç, zekât, hac sizlere olduğu gibi, sizden öncekilere de farz kılınmıştı diye açıklar Kur’an da. Bakın daha önce farz olanları, nasıl tekrar ederek söylüyor Yaradan diğer ayetlerinde. Eğer daha önce başın örtülmesi zaten farzdı, onun için tekrar söylemesine gerek yok dersek, şu soruyu sormalıyız kendimize. Allah geçmiş toplumlara emrettiği farzları tekrar dile getiriyor ve bizleri bilgilendiriyorsa, neden başın örtülmesi emri, sizden önceki toplumlara da farzdı, sizlere de farz kılındı, şeklinde tek bir bilgi vermiyor?

İşin ilginci Sayın Eliaçık, başın örtülme emrini anladığını söyledikten sonra, bu ayetin Medine deki durumu düzeltmek için indirildiğini, bu konunun şimdi tartışılabileceğini bile söylemişti. Ama dikkat ediniz yukarıdaki sözleri ile çelişerek, bakın ne söylemiş.

( Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.)

Madem başın örtülmesi emrini ve göğsün kapatılmasını düzene sokuyor ve kalıcı emre dönüştürüyor, daha sonraki yıllarda, başın örtülmesi emrini nasıl tartışırız? Ayeti doğru anlayamazsak, kendimizle çelişmemiz kaçınılmaz olacaktır.

Bu mantığı, Kur’an ın diğer ayetlerinden doğrulamaya devam edelim. Allah Hac konusunda açıklama yaparken, bir ayetinde bakın ne diyor?

Hac 27: İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek YAYA olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun DEVELER üzerinde sana gelsinler.

Ayete baktığımızda Allah, o dönemin şartlarına uygun örnek vererek, Hacca yaya ya da develerle gidebileceğimiz örneğini veriyor. Şimdi sormak isterim, verilen örnekte Hacca deveyle, ya da yaya gitmek farzdır, diyen var mı günümüzde? Elbette yok. Çünkü önemli olan HÜKÜM dür. AYETTE VERİLEN HÜKÜMDE HACCA GİDİLMESİDİR. Bu emrin yerine getirilmesi de, elbette zaman ve mekâna göre değişecektir.

Peki, bahse konu Nur suresi 31. ayette HÜKÜM neydi? Göğsün örtülmesi. İster başını örttüğün örtüyle göğsünü ört, istersen başka bir şeyle. Amaç, emredilen hüküm değişmez, ama istenen hükmü yerine getirmek için, araçlar günün şartlarına, zamana, mekâna, geleneklere göre değişir. İşte Nur suresi 31. ayet de, aynı şekilde anlaşılmalıdır.

Verilen diğer örneğe bakalım şimdide.

(“Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın” demez de, “O yapılmakta olan namaz (salât), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz ALLAH için yapın” der.)

Acaba Allah bu kadar basit mi hükmünü veriyor, bu konularda Kur’an da? Hiçbir açıklama yapmaz mı namaz ve kurban konusunda? Tüm bunları Nur suresi 31. ayette geçen başın örtülmesine delil yaparsak, sizce doğru olur mu? Kur’an da Allah namaz konusunu o kadar çok işler ki ayetlerinde, okuyan namazın Allah ile kulun arasındaki en güzel sohbet anı olduğunu anlar.

Bir diğer verdiği örneğe bakalım.

(“Dörde kadar evlenin” demez de, “O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir” der.)

Bakın bahse konu ayetin konusu ile ilgili, ne kadar güzel açıklama var. Allah ayetinde, birden fazla eş ile evlenmenin sakıncalarından bahseder. Örneğin çoklu evlilikte, asla isteseniz de adaleti sağlayamayacağımız örneğini verir. Daha da net belirterek, adaleti sağlamak istiyorsanız, tek eşle yetinin diye öğüt verir bizlere. Asla bu ayetlerden, dolaylı bir hüküm çıkartamayız. Ayetler apaçık anlaşılıyor.

Bu konuya bir örnek daha vermek istiyorum. Allah Kur’an da şöyle bir hüküm verseydi ve deseydi ki, kadının ayaklarını, parmaklarını göstermesi namahremdir. O giydiğiniz mestlerle, aileniz dışındaki kişilere ayaklarınızı göstermeyiniz deseydi. Mest de o devrin toplumunun bir kıyafeti, geleneği olsaydı, bugün bizler kadınlarımızın mest giyerek ayaklarını kapatması gerektiğini, Allah ın farz emridir diyebilir miydik? Yoksa bu ayette Allah, kadınların ayaklarının görünmesini istemiyor, neyle örtersen ört, ister çorap giy, ister patik giy, diye anlaşılıyor mu derdik? Eğer evet, bugünde mest giymelidir diye anlarız dersek, Allah ın hükümlerine, geleneklerimizi de, din diye ilave etmiş olacağımızı unutmayalım.

Sayın Eliaçık, zaten o günkü toplumun kadın erkek, başları kapalıydı, onun için başın örtülme emrini, Allah açıkça tekrar söylemesi gerekmezdi dediğinde, O devrin gerçekleri olan CARİYELERİ unutmuşa benziyor. Bildiğiniz gibi cariyelerin başlarını örtmesi yasaktı. Bu gerçek, herkes tarafından da bugün bilinir, kabul edilir. Bahse konu ayet indirildiğinde de, bu değişmedi, Müslüman olan cariyeler başlarını örtemediler. Çünkü başın örtülmesi o dönemin özgür kadınlarına has bir gelenekti. Hatta gelenekten öte, kadınların süs eşyasıydı. Bu hakkı cariyelere vermemelerinin bir nedeni de, cariye ve hür kadının sokakta anlaşılabilmesi adınaydı.

Hemen şu soruyu soralım kendimize. Peygamberimiz Nur suresi 31. ayetten, Müslüman kadınlar başını örtmelidir, bu iffetli bir kadının giysisidir, diye anlamış olsaydı, acaba Müslüman olan cariyelerin, başlarının açık olmasına, hala izin verir miydi?

Bu sorulara cevap bulamıyorsak, nefsimizin esiri olup, inançlarımıza Rabbin vermediği bir hükmü ilave etmemeliyiz. Şöyle söyleyende çıkabilir, cariyelerin hukuku farklıydı. Doğrudur farklıydı, ama Kur’an onlara da düzen getirmiş, açıklama yapmış, hatta onların yararına hükümler vermiştir. Ama dikkat ediniz, başın örtülmesi konusu hiç geçmez. Eğer başın örtülmesi emri olsaydı ve bu iffetli kadınlar için bir emirdir deseydi, bu durumda Allah cariye, hür olan Müslüman kadın ayrımı yapar mıydı?

Konuyu daha iyi anlayabilmemiz için, yine başın örtülmesine dolaylı delil göstermeye çalışılan ve yine ayetten dolaylı bir emir çıkartarak, aslında bu ayette de, başın da örtülmesi çıkartılabilir dedikleri, başka bir ayete bakalım.

Ahzab 59: Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü (Cilbablarını) almalarını söyle; bu, onların namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.

Ahzab suresi 59. Ayette Allah, iman eden Müslüman kadınların, evin dışına çıktıkları zaman, nasıl giyinmeleri gerektiğini, bu ayette yine o günkü toplumun kullandığı geleneksel kıyafetten örnek vererek, dikkatlerini çeker ve derki; Toplum içinde dolaşırken, evinizde giydiğiniz daha rahatça hareket edebileceğiniz kıyafetlerle, dışarı çıkmayınız. Toplum huzuruna çıkarken, kullanmış olduğunuz CİLBABLARINIZI giyin öyle çıkın der.

Peki, nedir bu cilbab? O devrin toplumunun kadınlarının, evin dışına çıkarken giydikleri yöresel kıyafete, örtüye verilen isim. Yani geleneksel, iklimsel o devrin toplumunun bir giysisi. Değişik meallere bakarsanız, bu kelimeyi yazmadan, dış giysilerini, ya da örtülerini giysinler diye tercüme edilir. O devrin toplumunun hiç bilmediği, geleneklerinde olmayan, günümüzde kullanılan palto, ceket, manto ve benzeri kıyafet isimlerinden birisini, ayette Allah ın zikretmesi, örnek vermesi elbette beklenemez.

Şimdide bu ayeti konumuz ile ilgili düşünelim. Dikkat ederseniz bu ayette geçen cilbab kelimesinden yola çıkarak da, bakın cilbab baştan aşağıya giyilen bir örtüdür, onun için bu ayette de Allah, kadınlar başlarını örtmelidir emrini veriyor, diyerek anlatırlar ve başörtüsüne delil gösteririler.

Hâlbuki cilbab o devrin geleneksel kıyafetinden başka bir şey değildi. Eğer bu kıyafeti giymekte farz emir olsaydı, KIYAFETİN ŞEKLİ, BİÇİMİ DETAYLI TARİF EDİLİRDİ. Bu konuda bu kıyafetle ilgili, tek bir açıklama, detay yoktur Kur’an da. Açıklama gereği de yoktur, çünkü emir, istenilen hüküm geleneksel kıyafetin giyilmesi değil, iffetli giyinerek, namuslu bir kadın gibi dışarı çıkılmasıdır. Bu kıyafeti kendimizce tarif ederek, itikatlarımıza delil ararsak, ancak nefsimizi tatmin etmiş, kendimizi kandırmış oluruz. Bunu unutmayalım.

Ayette ne anlatılmak isteniyor, yani hüküm, amaç nedir bunu doğru anlamalıyız. İman eden kadınlara Allah seslenerek, dışarıya çıkmak istediğinizde, evin içinde giyindiğiniz, daha rahat ve nispeten daha açık kıyafetlerinizle, dışarıya çıkmayın. Dış giysinizi mutlaka giyin diyor. Bunun yapılmasındaki nedeni, amacı da açıklıyor ve diyor ki; Bu davranışınızla, sizlerin namuslu insanlar olduğunuz bilinsin ve sizler yanlış davranışlarla incitilmeyesiniz, diye açıklık getiriliyor.

Bu durumda hemen kendimize soralım. Allah hacca gitmemizin örneğini verirken, nasıl o devrin anlayacağı şekliyle örnek verip, uzakta olsa yaya ya da develeriniz yorgun argın bile düşse, Hacca gidin örneğini veriyorsa, Ahzab 59. Ayette de yine o devrin geleneksel kıyafetinden örnek verip, dışarıya çıkarken daha dikkatli olmalarının ikazını yapıyor ve verdiği örnekte, yine o devrin kıyafetini giyerek amacın, hükmedilenin gerçekleştirilmesi isteniyor.

Bu konuya, yaşantımızdan da bir örnek verelim. Şöyle düşünelim. Günümüz devrinde bir kadın, İstanbul da evin dışına çıkarken, nasıl bir giysi, kıyafet giydiğinde, o kadın hakkında hiçbir art niyet düşünülmez ve rahatsız edilmez, bu namuslu bir kadındır deriz, önce bunu düşünelim.

Daha sonra aynı kadın, aynı kıyafetle, ülkemizin daha muhafazakâr, daha farklı bir yerine gittiğinde, yine aynı kıyafeti giydiğinde, daha önce gördüğü olumlu tepkiyi mi görür, yoksa……? Elbette aynı olumlu tepkiyle karşılanmaz. O bölgenin geleneksel, anlayış ve yaşantısı ölçüsünce, daha farklı bir kıyafet, namuslu, iffetli bir kadının giysisi olarak ortaya çıkar. Bu durumda, İstanbul da normal karşılanan bir kıyafeti, bahsettiğimiz o taşra bölgesinde giyemezsiniz, çünkü normal karşılanmaz. Şehirde yaşayan bir kadın, orada giydiği kıyafetlerini, anne ve babasının köyüne, ziyarete gittiğinde giyebilir mi? Kesinlikle giyemez.

Bakın aynı ülkede bile aynı kıyafet, daha farklı tepki görüyor. Önemli olan toplumun anlayışına, geleneklerine, düşünce ve fikir yapısına göre giyinmek olduğu ortaya çıkıyor. Zaten ayetinde bizlere anlatmak isteği amaç, yani verilen hükümde bu konu anlatılmaktadır.

Bu ayette, dikkatinizi çekmek ve üzerinde düşünmenizi istediğim bir konu daha var. Allah ayetinde, mümin kadınlardan bahsederek, cariye hür kadın ayrımı yapmadan, dışarıda gezerken daha dikkatli giysiler giymelerini istiyor. Bu durumda bu ayet, Müslüman cariyeleri kapsamıyor diyebilir miyiz? Asla bunu söyleyemeyiz.

Madem bu ayet de örnek verilerek, Müslüman kadınların başlarını örtmesi, bu ayette geçen CİLBAB giysisiyle de örnek gösteriliyor, bu durumda bu kıyafeti giyerek, cariyelerinde başlarını örtmeleri gerekmez miydi? Elbette gerekirdi, ama bu ayetin ve bahsedilen kıyafetin, başın örtülmesiyle bir ilgisi olmadığı ve peygamberimizde bu ayetten böyle bir anlam çıkarmadığı için, bu ayette indirilmesine rağmen, cariyeler yine başlarını örtemiyorlardı. Çünkü bu ayetin hükmü, amacı namuslu bir kadına yakışacak bir kıyafetle, dışarıda dolaşmaları adınadır. Bu ister hür olsun, ister cariye hepsini kapsamaktadır. Müslüman bir cariyenin, namuslu ve iffetli olması istenmiyor mu? Elbette isteniyor.

Bakın Kur’an ve akıl bir araya geldiğinde, nasılda çözüme yaklaşıyor insanlar. Bu konuyu özetlemek gerekirse, Nur suresi 31. ayetinde geçen bir kelimeye, başörtüsü anlamını dahi vermiş olsak, bu ayetten kadının başını örtme emrini çıkartamıyoruz.

Bu yazıyı yazmamdaki neden, asla başını örtenlere saygısızlık anlamında algılanmamalıdır. Amacım Allah ın ayetlerini doğru anlamak adına, sizleri düşünmeye davet etmektir. Buna Rabbim şahittir.

Kadınlarda başın örtülmesi, bizlerinde geleneğidir. Bunun devam etmesinde de, elbette hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki bunun Allah emri olduğunu, örtenlerin iffetli kadın, örtmeyenler iffetinden şüphe edilmesi gerekenlerdir denmemelidir. Çünkü Allah emretmediği halde, bunlarda Allah katındandır diyenlere, Rabbin uyarısı dikkatle düşünülmelidir.

Kur’an din adına, şekilsel bir kıyafet asla emretmemiştir. Çünkü insanların din ve inanç adına ayrışmasına, bölünmesine karşıdır. Dinde bölünmeyin diyen Allah ı, ne yazık ki dinlemediğimiz, anlayamadığımız gibi, şekilsel simgelerle dinde kadınlarımızı bölmenin, ayrıştırmanın da yanlışlığını fark edememişiz.

Allah takvaca üstün olmaktan bahseder. Ama bizler takvanın gizli oluşu, Yalnız Allah ın bilmesi, bizlerin çok hoşuna gitmediği için olsa gerek, nefsimizin dürtüsüyle, inancımızı şekilsel hale sokarak, topluma sunmanın acımasız hazını duymaya çalışıyoruz. Böylece komşularımız, hatta en yakınlarımızdan, başını örtmeyen kadınlarımıza takındığımız tavır, onlara söylediğimiz sözler düşündürücüdür.

Eğer başını örtmeyen bir kadına, İFFETSİZ yakıştırmasını yapıyorsak, bu düşünce bizlerin Kur’an dan, Allah ın dininden ne derece uzak olduğumuzu gösteriyor demektir. DİN TOPLUMU, ŞEKİLSEL KIYAFETLERLE, SİMGEYLE ASLA AYRIŞTIRMAZ. Kıyafet geleneklere, yaşam şekline ve iklime göre değişiklikler arz edeceğinden, serbest bırakılmış ve bu konuda asla hiç bir hüküm özellikle Kur’an da verilmemiştir. Sizleri tek bir ümmet yaratmadım, dünya üzerine yaydım derken, Rabbin bu sözleriyle, bizlere ne anlatmak istediğini, akıl Kur’an çizgisinde doğru anlamalıyız.

EĞER TOPLUM OLARAK, DİN ADINA GİYİM-KUŞAM, KIYAFETLERLE AYRIŞIYORSAK, O DİNDEN ASLA DEĞİLDİR, LÜTFEN BUNU UNUTMAYALIM.

Peygamberimizin bu konuyla ilgili bir hadisi geldi aklıma.
(Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20 )
Anlayana, düşünene çok şeyler anlatıyor. Fakat bizler öyle yanlış itikatlarımıza, öyle deliller arıyoruz ki, ancak nefsimizi oyalıyoruz. Allah haram ve helal ne emretmişse, bu açıkça Kur’an da vardır. Allah Kur’an da Kadınında, erkeğinde kıyafeti konusunda, hiçbir şekilsel kıyafet belirtilmemiş, yalnız ana kurallar konmuştur.

Hz. Ömer in aşağıdaki sözleri, sanırım dikkatle düşünülmelidir.
Hz. Ömer:
İnancına göre yaşamazsan, yaşadığını inanç zannetmeye başlarsın.

Kur’an gerektiği konularda, çok önemli detaya girer ve bizleri bilgilendirir. Örneğin Bakara 233. Ayetinde, bir annenin çocuğunu 24 ay süt emzirmesinin önemine işaret eder. Nisa 23. Ayetinde, aynı anneden süt emmiş, sütkardeşlerin birbiriyle evlenemeyeceğini açıklar. İki kız kardeşi aynı anda alıp, evlenmenin yasak olduğu detayını dahi verir. Boşanmış kadınların, üç adet dönemi geçmeden, tekrar evlenmemeleri gerektiği uyarısını yapar. Sizce bunlar en ince detay değil de nedir?

Tüm bunları söyleyen, açıklayan Yaradan, kadının saçı namahrem olup, kapatılmasını emretseydi, apaçık yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, bizlere söylemez miydi? Bazı kelimelerin arkasından, herkesin anlayamayacağı şekilde, açıkça değil de, dolaylımı anlatırdı bizlere?

Allah Nahl 116. Ayetinde, bizlerin dikkatini çekerek bakın nasıl uyarıyor.

(Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Bu helaldir, şu da haramdır” demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.)

Demek ki açıkça Allah, kadın saçlarını göstermesi haramdır demediği halde, bizler bazı ayetlerinde ki, kelimelerin ardına sığınarak, aslında burada Allah dolaylı olarak, kadın saçını örtmelidir, saçını göstermesi HARAMDIR diyorsak, lütfen bu yanlışın bizleri nerelere götüreceğini de iyi hesap edelim. Çünkü Allah a karşı yalan uydurmak, haramların, günahların en büyüğüdür.

Başörtüsü konusu bugün, içinden çıkılamayacak bir durumdadır. Bu konu ülkemizde siyasete öyle bir alet edildi ki, bu düşünceyi, fikri öne sürenlerin bile, bazen söyledikleri dikkate alınmaz oldu. Sizlere bir örnek vermek istiyorum. Günümüz de başın örtülme şekline dahi yön veren bir kişinin, sözlerini yorumsuz sizlere nakletmek istiyorum. Bu sözleri söylediği dönemde, ilginç yorumlar yapılmış ve bu sözlerin unutulması adına çok çaba harcanmıştı. Düşünen, aklını kullanan gerçekleri anlayacaktır.

(Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arz etmez. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim Allah’a iman meselesi Mekke’de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.”
Fethullah Gülen 1995)

Dilerim Rabbimden, Kur’an gerçeklerini fark edebilen batılın, hurafenin, sanı ve rivayetin ardı sıra değil, hakkın FURKAN IN peşinden koşan, Rabbin halis kullarından oluruz. Bunu başaramayan toplumlar, Allah ile aldatılmaktan asla kurtulamazlar.

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK