Dört Bir Taraf neyin tarafı?

Dört Bir Taraf neyin tarafı?

[Aşağıdaki makale Radikal/Yeni Söz‘de 06/11/2012 tarihinde yayınlanmıştır.]

İki kampa bölünmüş bir tartışma içindeyiz uzun bir süredir. Bir taraf [e:demokrasi]yi tesis etmekle övünüyor, öbür taraf ise diktatörlüğe, hatta ve hatta faşizme gittiğimizi söyleyip duruyor, bıkmadan usanmadan. Bu “iç savaş” üzerine pek çok şey söylenebilir belki. Burada yapmak istediğim, bu makalenin başlığında adını andığım TV programında bu “iç savaş” halinin nasıl “cisimleştiğini” açıklamak, yer yer de eleştirmek olacak.
Sadece Dört Bir Taraf değil, benzeri diğer tartışma programlarında da biz izleyicilerin önüne haftanın neredeyse her günü sunulan birbirinden farklı iki çeşit yemek var. Tadına bak ve hangisi hoşuna giderse onu al dercesine, sanki bu ikisi dışında başka bir almaşık yol yokmuş gibi… Bir yasa mı çıkarılacak, hükümet bir düzenleme mi yapacak, hemen iktidar ve muhalefetten birkaç kişi -ya da bu kamplara yakın uzman, stratejist vs.- çıkarılıp “tezler” ve “[s:antitez]ler” ortaya dökülüyor. Bizler de izlemeye alışık olduğumuz türden bir dizi ya da film izler gibi tartışmaları takip ediyor, sonunda da kim haklı kim haksız diye aynı tartışmanın bir başka versiyonunu evlerimizde, işyerlerimizde yapıyoruz. Ama nedense kararlar ve tartışmalar hep bir başkaları tarafından yapılıyor, kanaat önderleri ya da akil kişiler tartışıyor ve biz çoğunluğa düşen ise pasif izleyiciler olarak kalmak. Hepsi bu! Neden böyle yapılır? Neden insanların kendi kaderini ilgilendiren konuları bir başkaları tartışır? Neden başkaları bizler adına karar verme ehliyetini ellerinde bulundurur? Bu programlardaki “tez” ve “antitezleri” elimizin tersiyle bir kenara itme hakkımız varsa -ki var- o zaman bir üçüncü yolun önü neden açılmaz?


Karşılıklı oturmuş kadın ve erkek toplam dört kişilik bir program Dört Bir Taraf. Bakar mısınız, biz burada üçüncü yol derken onlar bunu çoktan dörde çıkarmış bile! Aslına bakılırsa bu dört kişi, dört bir tarafı değil “iki taraf”ı temsil ediyor, bu bir! Yani bir tarafta “[s:demokrat]” mütedeyyin kesimin yazar ve yorumcuları, diğer taraftaysa “[s:vesayetçi]” kesimin yazar ve yorumcuları var. Aynı egemen sınıfın birbiriyle çatışan iki kesiminin “organik entelektüelleri”. Bir madalyonun iki yüzü gibi havaya fırlatılan ve hangi yüzü üste gelirse ona baktığımız, dik gelme ihtimalinin ise yok denecek kadar az olduğu -en azından şimdilik- bir siyasi atmosferde bu “yazı-tura” oyununa daha ne kadar katlanmamız isteniyor?
Dört kişiyi iki tarafa, iki tarafı da tek bir tarafa kolaylıkla indirgeyebildiğimiz bir tartışma programının adının Dört Bir Taraf olması ne demektir, birileri bize açıklasın lütfen. Ne sosyal demokratı gerçek muhalif ne de cumhuriyetçisi. Diğerleri malumunuz…
Meclisten geçen Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Yasası’ndaki “yeni” düzenlemeler bile başlı başına demokrasi yolunda ileriye mi yoksa geriye mi gidildiğinin en çarpıcı göstergelerinden biri. Demokrasinin “asıl” çekirdeğini oluşturan çalışan sınıfların bu yasayla ne duruma getirildiği, bir başka deyişle demokrasiye bir yumruk daha indirildiği yeterince açık değil mi? Bu pazar Bahadır Altan’ın Radikal İki’de yayınlanan “Tabansız ayakkabılar” başlıklı makalesi bile tek başına durumu özetliyor (28.10.2012).
Toparlarsak, gerek “mütedeyyin” kesimden gerekse de “[e:laik]” kesimden çalışan kesimleri, bir bütün olarak, ahtapotun kolları misali sarıp sarmalayan bir taarruz karşısında kendi tarafımızı oluşturmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Bu tartışmalar “iki” kesimden emekçileri birleştirmek şöyle dursun aralarını açmaya, onları karşı karşıya getirmeye hizmet ediyor. Siz hiç fillerin çimlere basarken ayrıcalıklı davrandığını işittiniz mi?

Gencer ÇAKIR

İdam Cezasına Başbakanın Tutumu

Sene 2002, Başbakanın sözleri: “İdam cezası kalkmalı. Bunun için hükümete destek vermeye hazırız.”

Geçen hafta: “Bu ülkede on binlerce insanın ölümüne vesile olan bir terörist başına idam verilmiştir ama bu ülke, birilerinin bazı malum yerlerin baskılarıyla idamı dahi kaldırmıştır. İdamı kaldırmak suretiyle şu anda İmralı’da yatmaktadır. Şu anda birçok insanımız kamuoyu araştırmalarında idam yeniden gelsin diyor.”

Ha bir de 12 Eylük referandumunda idam edilenler için ağlamışlığı var.

Başbakanın bu kıvrak dansını 10 üzerinden değerlendirirseniz kaç verirsiniz?

Dersimizin Konusu: ‘Kolonyalist Aklın Evrenselliği İlkesi’

İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) siyasi ve askeri kadrolarından Bobby Sands 1 Mart 1981 yılında Maze cezaevinde bir grup yoldaşıyla birlikte başlattığı açlık grevi 39. gününe girdiğinde Kuzey İrlanda’nın Fermanagh ve South Tyrone bölgesinden Britanya Parlementosu’na milletvekili seçilecekti. İrlanda halkının ölüme yatmış bu direngen adama teveccühü o güne kadar açlık grevi direnişi hakkında neredeyse doğru dürüst tek satır karalamayan İngiliz basını ve siyaseti üzerinde soğuk duş etkisi yaratmıştı. Dönemin Muhafazakar Partili Başbakanı ‘Demir Lady’ lakaplı erkeksi kadın kürsüden şöyle gürlüyordu: “Onlara asla politik statü vermeyeceğim.”

Bu buyurgan sözün kararlı tonu, Margaret Thatcher’ın işçi sendikalarıyla kapışmasından İrlanda sorununa güvenlik konseptiyle yaklaşımına siyasal yaşamın birçok alanında uyguladığı baskıcı politikaların kuyruğuna takılmış sağ kanat basın için yeni bir mesai döneminin başlaması anlamına geliyordu. Bu gönüllü kamu mesaisi IRA ve IRA’nın siyasi amaç ve mücadelesini olmadık iftiralarla karalama üzerine kuruluydu.

Kampanyanın özü kolonyalist aklın evrensel zihni alışkanlıklarına dayanıyordu: IRA’lı siyasi tutsakları kendi hayatları üzerinde karar verebilen, öz irade sahibi politik özneler olmaktan çıkarmak. Açlık grevine girenler kendi iradeleriyle değil, olsa olsa “örgüt şeflerinin talimatıyla” böylesi provakatif bir eyleme girişmişlerdir. Güneş batmayan bir imparatorluk saldırgan bulvar medyası ve emperyal birikim sahibi siyasi kurumlarıyla elbette “cezaevlerindeki bu politik şantaja boyun eğmeyecekti.”

Örneğin Sunday Express gazetesinin editörü John Junor, Sands’ın ölümünden birkaç gün önce şöyle yazıyordu köşesinde: “Bobby Sands öldüğünde göz yaşı dökmeyeceğim. Tek umudum şu; bütün diğer IRA’lı teröristlerin de ona sempati duyarak aynı şekilde açlık grevine girmesi ve tabuta girinceye kadar bu grevi sürdürmeleri.”

Sunday Express’in ırkçı editörü zıvanadan çıkmış bedduaları konusunda yalnız değildi elbette. Sands açlık grevinin 66. gününde yaşamını yitirdiğinde Daily Mail onu “ahlaki bir hilebaz” olmakla suçlayacaktı. Daily Telegraph ise İrlandalı seküler bir azizin siyasi amaçları uğruna gözünü kırpmadan ve metanetle ölüme gitmesinin “saptırılmış ve gaddarca” bir cesaret örneği olduğunu yazıp, grevin hiçbir kazanıma yol açmadığını iddia ederek “şantaj başarısızlıkla sonuçlandı” diyordu. Bulvar basınının en puslu aynalarından Daily Mirror ise, Bobby Sands’ın trajik ölümünü acınacak bir son olarak tanımlayıp “O, İRA şeflerinin talimatıyla başlatılan ölümcül bir oyunun vasat bir parçasından başka biri değildi” diyordu.

Görkemli bir kitle yürüyüşüne dönüşen Bobby Sands’ın cenaze töreni ise İngiliz basın tarihinde ırkçı ve kolonyalist söylemin kutlu bayramı ilan edilebilcek türdendir. Sunday Express manşetini Sands’ın cenaze töreninde kortejin en önünde babasının yol arkadaşlarıyla birlikte yürüyen 8 yaşındaki oğluna ayırmıştı: “Savaşın kederli bir piyonu”. Haber şöyle devam ediyordu: “Ona babasının bir kahraman olduğunu söylediler. Ve onu hiçbir zaman anlamayacağı bir sahnenin içine çekerek, bir İRA şehidinin cenaze töreninin ilgi çekici figürü yaptılar.”

Grevin başarısızlıkla sonuçlandığı propagandası dönemin gazetelerinin ortak temasını oluşturuyordu neredeyse. Sun gazetesine kalsa tutukluların talepleri zaten “absürttü”.
Sunday Express, Sands’ın mezarında zafere ulaşamayacığını ilan ederek “Bobby Sands’ın gölgesi yok olup gidecek” diye müjdeliyordu.

Times gazetesi ise cezaevi koşullarının düzeltilmesi ve IRA tutuklularına politik tutuklu statüsü verilmesini içeren taleplerin karşılanmayacağından o kadar emindiki grevde hayatını kaybeden 10 kişi için “boşuna harcanmış hayatlar” diyordu. Muhafazakar cenahın amiral gemisi Daily Telegraph’a göre de bu ölümler hak aramak anlamında “gereksiz ve mantıksızdı.”

Peki 10 politik tutuklunun hayatına mal olan o tarihi açlık grevinden sonra cezaevlerinde ne değişti? Tutukluların öne sürdüğü beş talep de hem içerde hem de dış kamuoyunda ciddi şekilde yıpranan Thatcher hükümeti tarafından kısa sürede ve sessiz sedasız bir şekilde kabul edildi. Ancak açlık grevinin gerisindeki meşru politik dinamikler İngiliz siyasi elitleri tarafından hiçbir zaman topluma doyurucu bir şekilde açıklanamadı. Politik bir eylemi her türlü çirkin yol ve yöntemle manüpüle etmeye çalışan dönemin egemen muhafazakar gazeteleri ile bulvar basını ise entellektüel ve vicdani bir açlığın travmalarını bugün bile üzerinden tam olarak atabilmiş değil.

Bazı analistler bulvar basınının o günlerde devlet desteği ve teşvikiyle İrlanda ulusal hareketine karşı geliştirdiği sansasyonel ve saldırgan dilin ilerleyen yıllarda İngiliz bulvar medyasının kültürel çürümesini beraberinde getiren önemli nedenlerden biri olarak kabul ediyor. 2011 yılında patlak veren ‘tele kulak’ skandalından sonra kurulan Leveson Araştırma Komisyonu’nun soruşturmaları sırasında hem toplum hem de siyasi elit medyada yaşanan çürümenin ulaştığı boyutlarla ilk kez yüzleşecekti bir anlamda.

Dönemin sağcı basınının, nesnel kanıtlardan yoksun subjektif temmenilere dayalı başarısızlık iddialarına karşın, IRA kadrolarının öncülük ettiği ‘kolonyalist politikalara paydos grevi’ İrlanda ulusal kurtuluş hareketinin geleceğine ve kitlesel gelişimine damga vurdu denebilir. Bazı siyasi analistlere göre İrlanda halkına önemli hak ve özgürlükler sağlayan Hayırlı Cuma Anlaşması’nın zafer tohumları o sessiz azizlerin beden orucuyla atılmış oldu. Aradan onca zaman geçtiği halde bugün bile sıradan bir İrlandalıya İrlanda Cumhuriyetçiliğinin temeli neye dayanıyor, diye sorarsanız alacağınız cevap büyük ölçüde bellidir: Bobby Sands ve arkadaşlarının haklı direniş mirasına.

Gazete manşetleri üzerine analizleriyle bilinen Guardian’dan Roy Greenslade 1968’den 1998’e kadar şiddetlenerek artan İrlanda sorununda İngiliz popüler ve sağ kanat basınında ‘yandaş’ ve taraflı yayıncılığın bulaşıcı bir hastalığa dönüştüğü konusunda önemli bir tespitte bulunuyor. İrlanda ulusal hareketini yakından takip eden Greenslade “Maze cezaevindeki açlık grevi dışarıyı muazzam şekilde etkiledi. Gazeteler bu gerçeği yazmadığı için Britanya halkı bunu fark etmedi. Birçoğu bugün bile bu hakikati anlamış değil” diyor.

Türkiye cezaevlerindeki Kürt siyasi tutukluların başlattığı açlık grevlerinde bedenler protest bir orucun Golgotasından ölümün karanlık kıyısına hızla inerken merhamet yoksunu İslamcılıktan, akıl fukarası Kemalistiliğe, ‘insanı yaşatki devlet yaşasın’ Liberal bönlüğünden, üç kuruşluk istikbal uğruna yerel mevzisini terk etmiş taşralı-etnik aydın Sağduyuculuğuna Türkiye basınının ve siyasetinin politik bir vaka karşısında takındığı acemi kolonyalist edayı anlamak için yukardaki kıssada geçen ülke, kişi ve gazete adlarını sadece yerli malı bir pazıla uygun şekilde yerleştirmeniz kafi. O zaman, bugünkü dersimiz yakın dönem beden ve ahlak tarihi olsun; ilk konumuzun başlığı ise ‘Kolonyalist Aklın Evrenselliği İlkesi’…

Ahmet Ataş

http://bit.ly/ShqzdY