Çeviri: Küçük Kara Balık


Küçük Kara Balık

Samed Behrengi

[İngilizceden Çeviren: Gencer Çakır]

…

Uzun bir kış gecesi ihtiyar bir balık 12.000 çocuk ve torununu etrafına toplamış onlara şu masalı anlatıyordu:

Bir varmış bir yokmuş, küçük bir derede annesi ile birlikte yaşayan bir kara balık varmış. Yuvaları siyah bir kayanın ardındaymış. Geceleri orada uyurlar, sabahtan akşama kadar anne ve yavrusu birbirleri peşi sıra yüzüp dururlarmış. Bu küçük balık anne balığın 10.000 yumurtasından hayatta kalan tek çocukmuş.
Son günlerde küçük balık pek düşünceliymiş. Çok az konuşuyor, annesinin arkasından yavaşça yüzüyor ve diğer balıklarla oyun bile oynamıyormuş. Sabahın erken bir saatinde küçük balık, “Anne seninle konuşmak istiyorum.” demiş.
Annesi, “Sabahın bu saatinde ne konuşmak istiyorsun bakıyım?” diye karşılık vermiş.
“Anne, buradan gitmek istiyorum ben. Gidip bu derenin nerede bittiğini görmek istiyorum. Başka bir şey düşünemiyorum nedense. Geceleri uyuyamaz oldum. Gidip bu derenin bittiği yeri bulacağım. Başka yerler görmek istiyorum ben.”
“Ama bebeğim, derenin bir başlangıcı ve sonu yok ki. Sadece akıyor, hiçbir yere de gittiği yok.” diye gülmüş annesi.
“Ama anne her şeyin bir sonu vardır, öyle değil mi? Gecelerin, günlerin, haftaların, ayların hatta yılların bile bir sonu yok mu?”
“Bırakalım şimdi bunları,” demiş annesi, “hadi yüzelim biraz.”
“Hayır Anne, yüzmekten bıktım artık. Gidip dünyayı görmek istiyorum. Yaşam sadece yaşlanana kadar küçük bir yerde dönüp durmak mıdır? Yoksa yaşamanın başka yolları da var mı?”
Annesi, “Benim canım yavrum, aklını mı kaçırdın sen? Dünya! Dünya! Bu başka dünya da nedir? Dünya burası işte!” diye karşılık vermiş.
“Dünyayı görmek istiyorum. Burada yüzmekten bıktım artık. Yaşlanana kadar bu sıkıcı yaşamı sürdürmek istemiyorum.” demiş küçük balık.
“Ooff! Neler saçmalıyorsun böyle.” demiş annesi.
“Saçmalamıyorum,” demiş küçük balık, “Düşünebilecek bir akla ve görebilecek gözlere sahibim. Gidip başka yerleri görmek istiyorum.”
Sesleri diğer balıkların dikkatini çekmiş. Küçük balığın sözleri herkesi kızdırmış.
Yaşlı bir balık, “Sana acıyacağımızı mı sandın?” demiş.
“Anlaşılan bunun canı biraz sopa istiyor,” demiş bir diğeri.
“Çekilin buradan,” demiş kara balığın annesi, “Dokunmayın benim yavruma!”
Başka bir balık, “Evladını doğru yetiştir sen de!” demiş.
Bir diğeri, “Hadi gelin de şuna unutamayacağı bir ders verelim!” demiş.
Hep beraber küçük kara balığı yakalamaya çalışmışlar ama arkadaşları etrafını sarmış ve alıp onu kaçırmışlar.
Kara balığın annesi, “Ay, yavrum beni terk ediyor! Ben ne yapacağım şimdi?” diye feryat etmiş.
“Benim için ağlama anne. Sen gerideki balıklar için ağla.”
Anne yalvarmış, “Gitme, n’olursun! Gitme!”
Küçük balık söyleyecek başka bir şey bulamamış. Arkadaşlarından bazıları çağlayana gelinceye kadar ona eşlik etmişler.
Küçük balık çağlayandan aşağıya yüzüp büyük bir su birikintisinin içine düşmüş. Suyun içinde zıplayıp duran binlerce yavru kurbağa varmış. Küçük kara balığı gördüklerinde hep beraber gülmüşler: “Aaa şuna bakın, ne de komikmiş! Ne tür bir şeysin sen böyle?”
Küçük balık onlara bakmış ve “Benimle böyle konuşmayın. Küçük Kara Balık’tır benim adım. Sizlerin adı ne peki, belki arkadaş olabiliriz.” demiş.
İçlerinden biri, “Biz birbirimize kurbağa deriz.” diye karşılık vermiş.
“Bizler dünyadaki en güzel yaratıklarız.” demiş bir diğeri.
Öbürü, “Biz senin gibi çirkin değiliz.” demiş.
Kara balık, “Tamam tamam. Cahilce konuştuğunuz için sizleri affedeceğim.” demiş.
“Ne yani bizlerin aptal olduğunu mu söylüyorsun?” demiş kurbağalar.
“Hayır, cahil olduğunuzu söylüyorum,” diye cevap vermiş küçük balık.
Kurbağalar çok sinirlenmişler buna. Ama küçük balığın haklı olduğunun da farkındalarmış. O yüzden ses tonlarını değiştirip, “Bizler sabahtan akşama kadar tüm dünyayı dolaşıyoruz. Ama anne babamız ve kendimizin dışında kimseyi görmüyoruz. Elbette çok küçük kurtlar da var ama…” demişler.
“Bu derenin dışına bile çıkmıyorsunuz. Nasıl olur da dünyayı dolaşmaktan bahsediyorsunuz?” demiş kara balık.
“Ne! Bu derenin dışında başka bir dünya mı var yani?” demiş kurbağalar.
“Elbette,” demiş balık, “Üstelik bu derenin dışında başka pek çok şey de olabilir.”
“Derenin dışında mı!” diye haykırmış kurbağalar.
“Neredeymiş peki bu yer? Ha ha! Ha ha! Çıldırmış olmalısın sen!”
Küçük Kara Balık da onlarla beraber gülmeye başlamış.
Kurbağaları bırakıp oradan uzaklaşmaya karar vermiş ama sonra kararından vazgeçip anneleriyle konuşmak istemiş.
“Anneniz nerede sizin?” diye sormuş balık. Anne kurbağa derenin kenarındaki bir kayanın üzerinde oturuyormuş. Suya zıplayıp balığa doğru yaklaşmış ve “İşte buradayım, ne istiyorsun bakıyım?” demiş.
“Merhaba, büyük anne,” demiş küçük balık.
Anne kurbağa, “Seni işe yaramaz yaratık, dalga geçmenin sırası mı şimdi. Dünya bu dereden ibarettir. Haydi, işine bak sen, çocuklarımın aklına kökü kötü şeyler sokma öyle!” diye karşılık vermiş.
“Yaşlısınız,” demiş küçük balık, “ama hâlâ cahil ve çaresiz bir yaratıksınız.”
Kurbağanın tepesi atmış. Küçük Kara Balığın üzerine doğru atlamış. Kara Balık hızla dönerek yıldırım hızıyla oradan uzaklaşıvermiş.
Dere gittikçe derinleşiyor ve genişliyormuş. Ortalarda bir yerde büyük bir kaya parçasına rastlamış. Karnının üzerine yatmış büyük bir kertenkele varmış kayanın üzerinde. Güneşin sıcaklığının tadını çıkarırken bir taraftan da büyük daire biçimindeki yengeci izliyormuş. Yengeç suyun sığlık yerinin dibindeymiş ve bir kurbağa ile karnını doyurmakla meşgulmüş.
Küçük Balık ansızın karşısına çıkan yengeci görünce irkilmiş. Uzaktan selam vermiş. Yengeç de yan yan bakarak, “Ne kibar bir balıkmışsın sen böyle! Yaklaş bakalım buraya ufaklık, hadi!” demiş.
“Dünyayı görmeye gidiyorum,” demiş küçük balık, “ve de beni yemenizi istemiyorum!”
“Küçük balık, niçin korktun ki böyle?” diye sormuş yengeç.
“Korkmadım ki.” diye cevap vermiş balık.
“O zaman,” demiş yengeç, “seni yakalayıp yemek istediğimi de nereden çıkarıyorsun?”
Balık, “Beni sakın kandırmaya çalışma!” diye cevap vermiş.
Yengeç, “Bu kurbağadan mı bahsediyorsun?” demiş. “Çocuklaşma! Kurbağalardan nefret ederim ben. Bu yüzden onları avlıyorum ya. Dünyadaki tek canlı olduklarını, çok şanslı olduklarını zannediyorlar. Ben onlara dünyanın gerçek efendisi kimmiş göstermek istiyorum! Onun için korkma benden sakın. Hadi gel bakayım şimdi yanıma.”
Yengeç küçük balığa doğru geri geri yürümüş. Yürüyüşü öylesine komikmiş ki balık kendini tutamamış ve gülmeye başlamış. “Zavallı şey! Yürümeyi bile bilmezken nasıl olur da dünyayı kimin yönettiğini söylersin?” demiş.
Kara balık yengeçten geri çekilmiş. Tam o sırada suya bir gölge düşmüş ve sert bir rüzgâr yengeci kuma doğru savurmuş. Yengeç yerinden kımıldayamaz bir hâldeymiş. Kertenkele gülmüş bu duruma.
Balık, “Kertenkele kardeş, ben Küçük Kara Balığım. Bu derenin bittiği yeri bulmaya çalışıyorum. Akıllı olduğunu düşünerekten sana bir şey sorabilir miyim?” demiş.
“İstediğini sorabilirsin.”
“Pelikanlardan, kılıçbalıklarından ve balıkçıllardan korkuyorum. Bunlar hakkında neler biliyorsun sen?”
Kertenkele, “Kılıçbalıkları ve balıkçıllar,” demiş “buralarda yaşamazlar. Ama yolun boyunca pelikanlarla karşılaşabilirsin. Dikkatli ol. İçlerinden biri seni yakalayıp gagasının içindeki torbaya hapsedebilir.”
“Ne torbası?”
“Pelikanların,” diye açıklamaya çalışmış kertenkele, “gırtlaklarının altında bir torba vardır. Kimi zaman balıklar farkında olmadan pelikanın gagasına girer ve oradan da dosdoğru mideye. Ama eğer pelikan aç değilse, balığı torbasında bekletir. Acıktığı zaman da onu afiyetle yer.”
“Peki, bir kere bu torbaya girdikten sonra dışarı çıkamaz mı balık?” diye sormuş balık.
Kertenkele, “Torbayı yırtıp açmanın dışında başka bir yolu yoktur bunun. Ben şimdi sana bir hançer vereceğim. Olur da bir pelikana yakalanırsan kendini bununla kurtarabilirsin.” diye cevap vermiş.
Ardından kertenkele deliğine doğru kıvrılmış ve keskin bir hançer ile geri dönmüş. Küçük balık hançeri almış, “Kertenkele kardeş, çok iyisin! Sağ ol.” demiş.
“Teşekküre gerek yok bebeğim. Ben de bu hançerlerden daha çok var. Yapacak bir işim olmadığında oturup kalın otlardan hançerler yapar sonra da bunları senin gibi akıllı balıklara armağan ederim.”
“Nasıl yani?” demiş balık, “Buradan başka balıklar da mı geçiyor?”
“Pek çoğu buradan geçer,” diye cevaplamış kertenkele. Ardından, “Şimdi gitsem iyi olur. Yavrularım uyandı galiba.” demiş.
Kertenkele kayanın içindeki deliğine kıvrılarak gözden kaybolmuş. Küçük balık da yoluna kaldığı yerden devam etmiş. Ama kafasını kurcalayan pek çok soru varmış: “Bu derenin denize aktığı doğru mu gerçekten? Ya pelikanlara yakalanırsam! Kılıçbalıklarının kendi türünden balıkları öldürüp yedikleri doğru mu? Balıkçıllar niçin bizim düşmanlarımız ki?..”
Küçük balık yüzmüş, yüzmüş. Yüzerken de düşünmüş. Yolculuğunun her bir yerinde yeni yeni şeyler öğrenmiş. Bir yerde aceleyle su içen bir geyik, bir yerde güneşin altında uyku çeken kaplumbağalar görmüş; başka bir yerdeyse vadiyi kırıp geçiren keklik seslerini duymuş. Dağların yeşil örtüsünün nefis kokusu havada süzülüyor ve suya karışıyormuş. Vadi gittikçe genişliyormuş. Suyun miktarı öyle artmış ki, bu, küçük balığın çok hoşuna gitmiş.
Derken bir grup balığa rastlamış. Minik balıklardan birkaçı Küçük Kara Balığın etrafına doluşup, “Sen yabancı birine benziyorsun!” demişler.
“Evet,” diye karşılık vermiş kara balık, “buralara yabancıyım, çok uzaklardan geldim.”
“Nereye gidiyorsun peki?” diye sormuş minik balıklar.
Kara Balık, “Derenin bittiği yeri bulmaya gidiyorum.” diye cevaplamış.
“Hangi derenin?”
“Bu derenin tabi,” demiş kara balık.
“Biz buna nehir diyoruz ama,” demiş minik balıklar.
Kara balık bir şey söylememiş.
Minik balıklardan biri, “Yolun ilerisinde pelikanların olduğundan haberin yok mu?” diye sormuş.
“Var tabi ki,” demiş kara balık.
“Pelikanların gagalarında büyük bir torba vardır,” demiş bir diğeri.
“Bunu da biliyorum,” demiş kara balık.
“Tüm bu şeylere rağmen yine de gitmekte kararlı mısın?”
“Evet,” demiş kara balık, “Ne olursa olsun gideceğim.”
Küçük kara balık yoluna devam etmiş. Gitmiş, gitmiş ta ki hava kararana kadar. Gecenin orta yerinde Ay’a rastlamış. Ay’ın ışıltısı suya yansıyor ve etraftaki her şeyi aydınlatıyormuş. Kara balık Ay’ı çok sevmiş.
Ona doğru kafasını uzatarak, “Merhaba benim sevimli Ay’ım!” demiş.
“Merhaba Küçük Kara Balık. Hayrola, ne işin var buralarda?”
“Dünyayı dolaşmaya çıktım.”
“Dünya çok büyüktür ama,” demiş Ay, “her tarafını gezemezsin.”
“Gidebildiğim yere kadar gideceğim,” demiş kara balık.
Ay, “Sabaha kadar seninle kalmak isterdim,” demiş, “ama üzerime doğru gelen büyük kara bir bulut var.”
“Ay kardeş! Senin ışıltını öyle çok sevdim ki, ışığından esirgeme beni.”
“Balık kardeşim, işin aslı kendime ait olan bir ışığım yok. Ben ışığımı Güneş’ten alır ve yeryüzüne yansıtırım. Dahası…”
Ay cümlesini tamamlayamamış. Kara bir bulut gelip üzerine çöküvermiş.
Gece tekrardan karanlığa gömülmüş. Kara balık yalnız başınaymış. Bir kayanın altına doğru kıvrılıp uykuya çekilmiş.
Sabahın erken saatinde uyandığında etrafında gezinen birkaç minik balık varmış. Balıklar, Kara Balığa dönüp, “Günaydın!” demişler.
Kara balık onları anımsamış. “Günaydın!” diye karşılık vermiş, “Takip ettiniz beni değil mi?”
“Evet,” diye cevaplamış içlerinden biri, “ama bizler hâlâ…”
“pelikanlardan korkuyoruz,” diye araya girmiş bir diğeri.
“Çok endişeli görünüyorsunuz,” demiş Kara Balık. “Bırakın şimdi korkmayı da yolumuza bakalım biz.”
Tam o sırada etraflarındaki su birden yükselmiş ve üzerlerine büyük bir perde inmiş. Her yer kapkaranlıkmış. Kaçacakları bir delik yokmuş. Sonunda pelikanın torbasına hapsoluvermişler.
“Arkadaşlar,” demiş küçük kara balık, “pelikanın torbasının içindeyiz şu an ama ben buradan çıkmanın bir yolunu biliyorum.”
Minik balıklar hep bir ağızdan ağlamaya başlamışlar. İçlerinden biri, “Buradan çıkamayacağız! Olanların hepsinden sen sorumlusun!”
“Şimdi hepimizi midesine indirecek.” demiş bir başkası.
Birden ürkütücü bir kahkahayla irkilmişler. Pelikanın sesiymiş bu. “Ne de minik balıklarsınız böyle! Ha ha! Nasıl kıyacağım ben size şimdi. Canım hiç de yemek istemiyor sizleri! Ha ha!” diye gülmesine devam etmiş.
Minik balıklar, “Pelikan efendi! Ağzınızı açın da dışarı çıkalım, n’olur!” diye yalvarmaya başlamışlar.
Pelikan, “Sizleri şimdi yutmak istemiyorum.” demiş. “Midemde zaten yeterince balık var, bakın isterseniz.”
Pelikanın torbasının dip tarafında irili ufaklı birkaç balık varmış.
“Pelikan efendi, n’olur!” diye ağlamış minik balıklar, “Masumuz biz. Aklımızı bu küçük Kara Balık çeldi.”
“Korkaklar!” demiş Kara Balık, “Bu sahtekâr kuşun size acıyacağını mı sanıyorsunuz?”
“Bekle de gör. Pelikan efendi bizleri bağışlayacak ve seni de midesine indirecek!” demiş minik balıklar.
“Elbette sizleri bağışlayacağım,” demiş Pelikan, “ama bir şartla.”
“Şartınız nedir efendim?” diye yalvarmış minik balıklar.
“Şu küçük kara balığı öldürün ve sonra da özgürlüğünüze kavuşun.”
Kara Balık kenara doğru çekilip, “Sakın ona inanmayın! Bu kuş bizi birbirimize düşürmek istiyor. Bir planım var benim…” demiş.
Gelin görün ki minik balıklar kara balığı dinlememişler. Hayatta kalmak istedikleri için kara balığın üzerine doğru çullanmışlar.
“Özgürlüğümüzü elde etmek için,” demiş minik balıklar, “seni öldürmeliyiz!”
“Beni öldürseniz bile buradan çıkamazsınız,” demiş kara balık. “Yalanlarına kanmayın onun.”
“Kendi canını kurtarmak için yapıyorsun bunları,” demiş minik balıklar.
“Dinleyin,” demiş kara balık, “açıklıyorum. Ölmüş gibi davranacağım. Bakalım o zaman Pelikan sizleri serbest bırakacak mı. Eğer bu plan aklınıza yatmadıysa hepinizi bu hançerle öldürüp torbayı da yırttıktan sonra buradan kaça…”
“Yeterrr!” diye araya girmiş balıklardan biri. “Bu konuşmaya daha fazla dayanamayacağım.”
Kara balık hançerini eline almış. Minik balıklar çaresiz kabul etmişler. Kara Balık ölü taklidi yaparken balıklar da pelikana gidip, “Pelikan efendi, kara balığı öldürdük.” demişler.
Pelikan, “Aferin, iyi iş çıkardınız!” diye gülmüş. “Şimdi ödül olarak hepinizi… canlı canlı mideme indireceğim!”
Minik balıkların yapacakları bir şey yokmuş. Pelikanın boğazından geçerek gözden kaybolmuşlar. Tam o sırada Kara Balık da eline hançerini almış ve pelikanın torbasını bir vuruşta delerek oradan kaçıp kurtulmuş.
Güneş yüzünü gösterip tam tepeye ulaşıncaya kadar koşmuş, koşmuş. Nehir düz bir ova üzerinde akıyormuş. Sağdan soldan diğer başka nehirler bu nehre bağlanıyormuş.
Kara balık bir de bakmış ki suyun dibi görünmez olmuş. O kadar çok su varmış ki etrafında, içinde kayboluvermiş! Suyun ucu bucağı görünmüyormuş. Tam o anda büyük, uzun bit yaratık gözüne ilişmiş. Ağzının ucunda bir kılıç varmış. “Kılıçbalığı!” diye irkilmiş kara balık, “Şimdi parçalara ayırır bu beni!”
Elini çabuk tutup suyun yüzeyine doğru yüzmeye başlamış. Bir süre geçtikten sonra tekrardan suyun altına inmiş ve sayıları binleri aşan değişik pek çok balıkla karşılaşmış.
“Arkadaşlar,” demiş Kara Balık içlerinden birisine, “Ben buralardan değilim. Uzaklardan geliyorum. Nerede olduğumu söyler misiniz?”
Balıklardan biri, “Denize hoş geldin balık kardeş,” demiş.
“Bütün nehirler ve dereler buraya dökülür,” demiş bir diğeri.
“Grubumuza katılabilirsin istersen.”
Küçük balık bu duruma çok sevinmiş, “İlk önce etrafı bir gezeyim sonra gelir katılırım size,” demiş.
İçlerinde biri, “Olur da suyun yüzeyine doğru yüzersen balıkçıllara dikkat et. Her gün en az dört beş balık yakalarlar.” demiş.
Kara Balık deniz balıklarını arkasında bırakarak yüzmeye başlamış. Kısa bir süre sonra suyun yüzeyine varmış. Yakıcı güneş ışıl ışıl parlıyormuş. Sakin ve mutlu bir şekilde suyun yüzeyine doğru yüzüyor, yüzerken de şunları düşünüyormuş: “Ölümle her an burun buruna gelebilirim. Ama kendimi ölümün kucağına bırakmak da doğru olmaz.
Elbette günün birinde ölümle yüzleşeceğim. Ama yine de…”
Tam o sırada bir balıkçıl suyun yüzeyine doğru alçalıp balığı yakalamış. Kara balık tepinip çırpınmış ama bir türlü kurtulamamış. Balıkçıl balığı sıkıca tutarak uzaklara kaçırmış.
Küçük Kara Balık, “Umarım balıkçıl beni hemen yutar,” diye düşünmüş, “böylece midesindeki suda birkaç dakikalığına da olsa yaşama şansım olabilir.”
Kara Balık, “Niçin beni midene indirmiyorsun ki? Öldükten sonra vücudum zehirle dolacak.” diye seslenmiş.
Balıkçıl bir cevap vermemiş. “Aklınca beni konuşturarak kaçmaya çalışacak!” diye düşünmüş.
Kara Balık, “Karaya geldiğimizde her şey bitmiş olacak,” diye geçirmiş içinden.
“Anladım, sen beni yavruna götürüyorsun,” demiş Kara Balık, “ama kıyıya varmadan çoktan ölmüş olacağım ve vücudum da zehirle dolacak. Hiç mi yavruna acımıyorsun?”
Balıkçıl, “Seni kendim için yiyip yavruma da başka balıklar avlayabilirim,” diye düşünmüş.
Kara Balığın vücudu hareketsizleşmeye başlamış. Balıkçıl, “Şimdi bu ölmek mi demek oluyor?” diye düşünmüş.
Kara Balığa, “O zaman yiyemem ki ben seni!” demiş. “Hey ufaklık! Eğer hâlâ ölmediysen seni yiyebilir miyim?”
Cümlesini tam bitirecekken Kara Balık balıkçılın açık gagasından zıplayarak kendini dışarı atmış. Ama suya düşer düşmez balıkçıl onu tekrar yakalamış ve ardından hemen midesine indirmiş.
Şimdi her taraf karanlık ve ıslak ıslakmış. Dışarıya açılan hiçbir kapı yokmuş. O sırada kara balık bir ağlama sesi işitmiş. Bir de bakmış ki köşede bir yerde minik bir balık duruyor. Kara balık ona doğru yaklaşıp, “Neyin var minik balık? Niçin ağlıyorsun bakıyım?” demiş.
“Sen de kimsin böyle?” diye bağırmış minik balık, “Görmüyor musun, ö… lü… yo… rum… ben. Ah… Ah… Anne… Ah! Ah!”
“Artık yeter!” demiş kara balık, “Balıkçılı öldüreceğim, ama öncesinde seni dışarı yollamam gerek.”
“Sen de ölüyorsun ama,” diye karşılık vermiş minik balık, “balıkçılı nasıl öldüreceksin ki?”
Küçük kara balık ona hançerini göstermiş. “Şimdi gidip bununla midesini yırtacağım. Dinle beni, ben sağa sola hareket ederek balıkçılı gıdıklayacağım. Ağzını açar ve gülmeye başlar başlamaz da hemen dışarı zıplayacaksın, anlaştık mı?”
“Peki, ama sen ne yapacaksın?” diye sormuş minik balık.
“Beni merak etme. Önce balıkçılı öldüreceğim sonra da dışarı çıkacağım.”
Kara balık balıkçılı gıdıklamaya başlamış. Balıkçıl ağzını açıp da gülmeye başlayınca minik balık zıplayarak kendini suya atmış. Biraz beklemiş, lakin kara balıktan hiçbir ses gelmiyormuş. Balıkçıl aniden eğilip bükülmeye ve çığlık atmaya başlamış. Ardından kanatlarını çırpmış ve suya doğru düşmüş. Suya çarptıktan sonra kanatlarını bir kez daha çırpmış ama sonra tümden hareketsiz kalmış.
Kara balık mı, ondan da bir daha haber alınamamış…


İhtiyar balık masalını bitirdikten sonra, “Haydi bakalım çocuklar artık yatma zamanı. Şimdi doğru yataklara.” dedi.
“Büyük anne! Küçük kara balığa ne olduğunu anlatmadın.”
İhtiyar balık, “Bunu yarın akşama bırakalım istersen,” dedi, “Haydi bakalım, doğruca yataklara. İyi geceler.”
11.999 yavru balık büyük annelerine iyi geceler dileyip uyumaya gitti, büyük anneleri de tabi. Ama küçük kırmızı balığı bir türlü uyku tutmadı. Bütün gece boyunca hep denizi düşünüp durdu.

Çevrilen Kitap: “The Little Black Fish” by Samad Behrangi
Mart 2010, İstanbul / Gelengi Yayınları

Tanrı’ya mı Yoksa İnsana mı Güveniyorsunuz?


İnsana güvenmek felakete yol açar. 1978 YILINDA gazete başlıklarının en şok geçirten haberi, hiç şüphesiz Guyana’nın, Jonestown’unda meydana gelen korkunç facia olmuştur. Bu olay, Masada’da, Romalıların kuşatması altında teslim olmaktansa ölmeyi tercih eden 960 Yahudi partizanın durumuna benzetilmişti. Aynı zamanda bu olay Amerikalı askerlerin Saipan adasını almaları üzerine sivil 1000 Japon’un kendilerini bir uçurumdan aşağı atmalarına da benzetilmişti. Guyana faciası, dünya çapında, gazetelerde günlerce konu olmuştu. İlk başta ölü sayısı 400 sonra 500 iken 780’e çıkmış ve sonra şu haber yayımlanmıştı: “GUYANA’DAKİ ÖLÜ SAYISI A. B. D.’YE GÖRE KOLONİDEKİ KURBANLAR ARASINDAKİ 260 ÇOCUK İLE BİRLİKTE EN AZINDAN 900’E ÇIKMIŞTIR.” (New York Times, 26 Kasım 1978) Sonun bu sayı 913’e kadar yükseldi.
Bu facianın, direkt olarak şu soru ile ilgisi vardır: “Güvenini Tanrı’ya mı yoksa insana mı bağlıyorsun?” Belki şöyle cevap vereceksin: “Muhakkak ki güvenimi insana bağlamaktansa Tanrı’ya bağlamak daha hikmetli bir hareket olacaktır.” Gerçekten de bu cevap doğrudur, çünkü Mukaddes Kitap şu uyarıda bulunuyor: “Emirlere [asilzadelere, YD] ve kurtarışı olmıyan âdem oğluna güvenmeyin.” (Mezm. 146:3) Tanrı seni kurtarabilir, çünkü “Yehova’nın (YD) ismi kuvvetli kuledir; salih onun içine koşar, ve emin olur.” (Sül. Mes. 18:10) Bununla beraber bir kişinin güvenini Tanrı’ya bağlamış olduğunu beyan etmesi, sözlü iddialardan daha fazlasını içine alır. ‘İman işler olmayınca ölü olduğu’ için yapılan işler önem taşımaktadır. Tanrı’ya güvenen kişi, Tanrı’nın sevdiği şeyleri sevecek, Tanrı’nın nefret ettiği şeylerden nefret edecek ve Mukaddes Kitap prensiplerine göre yaşayacaktır.—Yak. 2:26; İbr. 1:9.

İnsan yönecilerine güvenimizi bağlamamak konusunda İsa’nın sözleri, Mezmur yazarının sözleri ile uyum içindedir: “Yeryüzünde kimseyi babanız diye çağırmayın; zira babanız birdir, semâvi Babadır. Ne de efendi diye çağırılın; çünkü efendiniz birdir, Mesihtir.”—Mat. 23:9, 10.

Bununla beraber, İsa’nın bu sözleri söylediği zamandan beri geçen 19 yüzyıl boyunca onu takip ettiklerini iddia eden insanlar bunun tam tersini yapmışlardır. Birçok erkeği “baba” ve “peder” olarak adlandırmaktan başka, Büyük Konstantin, Şarlman, Napolyon ve Hitler gibi kişileri tanrılaştırmışlar ve bunların takipçileri olmuşlardır. Binlerce, evet milyonlarca insan güvenlerini insanlara bağlamışlar ve hatta ölüm noktasına kadar onların ardınca gitmekte kararlı olmuşlardır. Hitler’in sahip olduğu etkiye değinerek, o zamanlarda Almanya’da yaşan biri geçenlerde şunları söylemiştir: “Savaşın bitimi görünür olmasına rağmen, birçok Alman, Hitler’in kendilerini hayal kırıklığına uğratacağına inanmayı reddetmiş ve onun son zaferi getirecek süper silahlar (Wunderwaffen) konusundaki vaatlerine inanmışlardır.” Bu tip insanlara güvenlerin bağlayan kişilerin sonu üzüntü ve çok defa ölüm olmuştur. Onlar, güvenlerini Tanrı’ya bağlamamışlardır.

Bazı kişilerin diğerlerini kontrolleri altında tutabilmelerinin nedeni nasıl açıklanabilir? Günümüzde bu, “karışma” olarak adlandırılan ve “bir devlet adamı veya akseri bir komutan için halkta özel vefa veya coşku uyandıran liderliğin şahsi büyüsü” diye tanımlanır. Bunun çarpıcı bir örneği Napolyon tarafından canlandırılmıştı. Elbe adasından takriben 1000 askerle kaçtıktan sonra kısa bir zamanda ordusuna binlerce kişi katıldı. Grenobi’a vardıkları zaman, ordusu, 6000 kişilik bir düşman ordusuyla karşılaştı. Napolyon kendi ordusuna durmayı emrettikten sonra atını düşman ordusuna doğru sürdü. Yaklaştığı zaman atından indi ve bu insan kalabalığına doğru yürüdü. Komutanları askerlerine ona ateş etmelerini emretti. Adamlar silahlarını doğrulttular, fakat karşılarında duran bu lidere hayran kalarak, tek bir kişi bile, Napolyon’un Fransa’daki iktidarına dönüşüne son verecek olan kurşunu sıkmak için silahını ateşleyemedi. Bir keresinde Napolyon yerinde olarak şunları söylemişti: “Olağanüstü bir etkileme ve emretme kudreti İskende’e, Şarlman’a ve bana verilmiştir. Fakat bizim için şahsen orada hazır bulunmak gereklidir.” Kendisi daha sonra bu yöndeki kudretini, hazır bulunmamasına rağmen gerçekleştirebilen İsa Mesih’inkiyle karşılaştırmıştır

                     <strong>JONESTOWN’DAKİ FACİA</strong>

1978 yılında adı haberlerde çok geçen ve başkalarını etkileme yeteneğine sahip olduğunu iddia eden biri vardı; bu adam James Warren Jones’di. Jones ile San Francisco insan Hakları Kurulunda hizmet etmiş olan emekli bir Katolik Papazı şunları söyledi: “Onun insanlar üzerinde garip bir kudreti vardı ve bu kudret insanın başını döndürüyordu.” San Francisco’daki Halkın Tapınağında vaız verdiği zaman binlerce kişi toplanmış ve yüzlerce kişi Guyana’da kurmuş olduğu ve “Jonestown” (Jones Şehri) olarak adlandığı yerleşim bölgesine gitmek üzere onu takip etmişti. Onlar sadece onu o yere kadar takip etmekle kalmayıp, sonunda, buyruğu altında intihar bile ettiler. Silahlı muhafızlarının kendisini cesaretlendirmelerine dayanarak 909 kişinin intihar etmesinden sonra kendisi de aynı şeyi yaptı. Bu, dünyayı şaşırtan bir facia oldu.

Bu örnek, insanların güvenlerini Tanrı’ya bağlayıp O’nun tayin etmiş olduğu lider İsa Mesih’i takip edeceklerine, bir insan yöneticiye, prensipsiz bir demagoga güvenmelerinin sonucunda başlarına gelen çarpıcı ve feci bir örnektir! Aşağıdaki tezatlar bu şekilde hareket etmenin ne kadar akılsız bir davranış olduğunu gösterir.
İsa Mesih ve verdiği mesaj hayata yöneliktir: “Ben onlarda hayat olsun, çok hayat olsun diye geldim,” evet “ebedi hayat.” (Yuh. 10:10; 3:16) “Muhterem” Jones ise, onları ölüme sevk etti. Alınan haberlere göre kendisi “mezhebine ait olan her üye ile bir intihar antlaşması yapmıştı.” Aynı zamanda kendisi “ölümün asaleti ve ölmenin güzelliği”ni de övmüştü. O devamlı olarak, gerçek olmamakla beraber, bir alıştırma olsun diye takipçilerinin zehirli bir ilaç içmekle vefalarını göstermeleri için ayinler yaptırıyordu. Bu ayinler, sonunda feci gerçeğe dönüştü.

Ayrıca, İsa’nın, çocukları sevdiğini okuyoruz. Şakirtleri İsa’nın, çocuklar tarafından rahatsız edilmemesi gerektiğini düşünmelerine rağmen, o böyle düşünmüyordu. Çünkü Tanrı’nın oğlunun şunları söylediğini okuyoruz: “Bırakın, çocuklar bana gelsinler; onlara mani olmayın.” Ondan sonra İsa “onları kucaklayıp ellerini üzerlerine koyarak hayır dua etti.” (Mar. 10:13-16) Öte yandan Jones, çocukları cezalandırmak için onları karanlık bir odaya kapatıp, elektrik şoklarının etkisinde bırakmak için onlara elektrodlar bağlıyordu. Veya onları su dolu bir kuyuya indiriyor ve yeteri kadar bağırmadıkları zaman bunu tekrarlıyordu. Feci olayda, aşağı yukarı 200 çocuk zehirli sıvıyı içmeye zorlandılar veya bu sıvı boğazlarından aşağıya şırıngalarla akıtıldı.

İsa, “kılıç tutanların hepsi kılıçla helâk olacaklardır” diye uyararak sulh için şiddet kullanmamayı va’zetmişti. (Mat. 26:52) Buna rağmen “muhterem” Jones’un sadece şiddete başvurmakla kalmadığını, Birleşik Devletlerin biri Millet Meclisi üyesi ile üç gazetecisini kendi yerleşim bölgesi hakkındaki zarar verici haberlerle geri dönmelerine engel olmak amacıyla, onları öldüren uşakları vardı. Bundan daha da fazlası kendisi halkını intihar etmek üzere çağırırken, zehiri içmekte tereddüt edenleri tehdit etmek üzere silahlı uşaklar da bulunduruyordu.

İsa Mesih yüklerden kurtuluş ve özgürlük getirmişti. Kendisi yerinde olarak şunları söyleyebilmişti: “Ey bütün yorgunlar ve yükleri ağır olanlar, bana gelin, ve size ben rahat veririm. Boyunduruğumu takının, ve benden öğrenin; zira ben halim ve alçakgönüllüyüm; ve canlarınıza rahat bulursunuz. Çünkü boyunduruğum kolay, ve yüküm hafiftir.” (Mat. 11:28-30) Aynı zamanda şöyle demişti: “Eğer siz benim sözümde durursanız, gerçekten benim şakirtlerimsiniz; siz hakikati bileceksiniz; ve hakikat sizi azat edecektir.” (Yuh. 8:31, 32) Guyana’da Jones, Jonestown’u bir temerküz kampı haline getirmiş, tüm ardınca gidenlerin elinden pasaportlarını alarak onların orada hapis kalmalarını sağlamıştı. Onları, sabahın erken saatinden akşamın geç saatine kadar sıcak tropikal güneşin altında esir gibi çalıştırmıştı. Gıdaları sadece günde üç öğün pirinç ve et suyu idi. Aldıkları gıda gittikçe bozulmaktaydı. Kaçmak isteyen bu mezhebin üyelerinden biri “orası cehennemdir” demişti.

İsa hakkında bize şunlar söyleniyor: “Onun fakirliği ile siz zengin olasınız diye, zengin olduğu halde fakir oldu.” (II. Kor. 8:9) Fakat Jones’un o kadar para hırsı vardı ki, takipçilerinin varlıklarını ve hatta sosyal-sigorta çeklerini kendisine devretmelerini isteyerek onları zorlamıştı. Böylece öldüğünde o 10 ilâ 15 milyon dolar sahibi idi.
Tanrı’nın kâmil Oğlu Mesih İsa günahsızdı. Yerinde olarak kendisine karşı gelenlere şunu sorabilmişti: “Bende günah olduğunu sizden kim ispat eder?” (Yuh. 8:46) Kendisi “mukaddes, suçsuz, lekesiz” idi. (İbr. 7:26) “O günah işlemedi.” (I. Pet. 2:22) İsa ile din adamı olan Jones arasında bundan daha büyük bir çelişki düşünmek olanaksızdır. Ayrıca raporlara göre, Jones, “kendisine yakın olan her kadından kendisiyle muntazaman cinsel ilişkide bulunmayı talep etmişti.” Aynı zamanda bir karısı olmasına rağmen, bir de metresi vardı. Bunlarla yetinmediği ayrıca birtakım erkek sevgilileri de olduğu rapor edilmiştir.

İsa Mesih, Mukaddes Kitabı Tanrı’nın Sözü ve otoritesi olarak kabul ederek şunları söylemiştir: “Senin sözün hakikattir.” (Mat. 19:4-6; Yuh. 17:17) Halbuki Jones, Mukaddes Kitabı kabul etmekten uzak bir davranış içinde, vaızlarını Mukaddes Kitap aleyhinde atıp tutarak vermiştir. Hatta bir keresinde Mukaddes Kitabın bir nüshasını yere atıp şöyle bir şikâyette bulunmuştu: “Çok fazla insan bana bakacağına buna bakıyor.”

Tanrı tarafından gönderilmiş olan Lider ile kendi kendini Mesih yapan Jones arasında daha birçok çelişki gösterilebilir. Son olarak bir tanesini daha söylemek yeterli olacaktır. İsa hiçbir zaman, kendisinin evrenin Yaratıcısı Tanrı “Alfa ve Omega” olduğunu iddia etmedi; sadece “Allahın Oğluyum” dedi. (Yuh. 10:36; Vahiy 1:8) Jones hakkında ne demeli? Arkadaşlarından biri şunları söyledi: “Jim tekrar beden alan İsa olduğunu söylemekten vazgeçip kendini Tanrı olarak adlandırmaya başladı. Yeri ve göğü yaratan gerçek Tanrı olduğunu iddia etti.” Aynı zamanda Guyana’daki yerleşim merkezinde şu şekilde bağırmağa devam etti: “Ben Alfa ve Omegayım!”

    <strong>“KORKUNÇ BİR OLAYIN GÖSTERİSİ”</strong>

Hiç şüphe yoktur ki, Jonestown’daki facia, körün körü güderek ikisinin de çukura düştüğü olayıdır. (Mat. 15:14) Bu olay tümüyle İsa’nın, insanı yüceltmemek konusunda verdiği emrindeki hikmetin önemini belirtiyor. Hiç şüphe yok ki, Jones’u takip eden birçokları, bir zamanlar Hıristiyan âleminin çeşitli mezheplerine ait idiler. Fakat onlar kendini Mesih olarak ilan eden ve sosyalist bir cennetin rüyetini gören bu kişinin cazibesine kapılmışlardı. Bu feci olay, “başkalarını etkileyebilme yeteneğine sahip olan bir liderin, kendisini takip edenlerin zihnini nasıl sahte fedakârlık ile karışık psikolojik bir tahakküme nasıl yöneltebileceğini gösteren korkunç bir olay” olarak açıklanmıştır.
Fakat hâlâ biri, Jones tarafından aldatılan insanların saflığı konusunda merak edebilir. Onlardan yüzde sekseninin genellikle fakir durumlardan gelen zenciler olduğu söylendi. Fedakâr bir saike sahip bazı siyah ve beyaz insanlar Jones’un ırk eşitliğine verdiği önem ve aynı zamanda ilk başta savunduğu değişik insancıl projeler nedeniyle ona katılmışlardı. Bununla beraber onların doğru prensiplere olan bağlılıkları merak edilebilir. Zira Jones’un yaptığı ve yaptırdığı bütün kirli işlere göz yuman ve onunla işbirliği yapanlar, kesinlikle güvendikleri kimsenin Tanrı olmadığına dair ve de İsa Mesih’i takip etmek konusu ile hiç ilgilenmediklerini göstermişlerdir.

İnsanlar üzerindeki kudretini gururla gösteren ve bencil mali ve cinsel tatmin için duyduğu doymaz ihtiraslarını yerine getirmeye onları zorlayan bir adama, bu kişiler, nasıl bu kadar kör bir bağlılık ve vefa verebilmişlerdir?

Mukaddes Kitap Tanrısına güvenlerini bağlayanlardan hiçbiri, başkalarını etkilemek üzere kudretini bencil ve ahlaksızca kullanan ve safça gösterilen güveni zalim, kaba ve insafsız bir şekilde sömüren böyle aşırı kötü bir adam tarafından kandırılamaz. Hakiki Hıristiyanlar, âdemoğluna güvenlerini bağlamaktan ileri gelen korkunç sonuçlardan korunurlar. Tanrı’nın Sözü olan Mukaddes Kitap, sadece onlara hakiki dini göstermekle kalmaz, aynı zamanda kaçınmaları gereken din türlerini de açıkça belirtir. Bu, genellikle insan olan bir liderin veya insan yapısı bir tapınma sisteminin yüceltilmesine dayanan mezhepçiliktir.

Resul Pavlus “yahut bilmez misiniz ki haksızlar Tanrı’nın krallığını (YD) miras almıyacaklardır? Aldanmayın; ne zaniler, ne putperestler, ne facirler, ne muhannesler, ne lûtiler, ne hırsızlar, ne tamahkârlar, ne ayyaşlar, ne sövücüler, ne de gasıplar Tanrı’nın krallığını (YD) miras alacaklardır,” diye yazdığı zaman, “Muhterem” Jones’un tipik özelliklerine sahip olan ahlaksız kişilere işaret etmişti. (I. Kor. 6:9, 10) Kayıtlar Jonestown’un liderinin bu şeylerden çoğuna sahip olduğunu açıkça gösteriyor. Birçok kişi yanlış yola sevk edilmişti.

Bu dini demagog için ve kendisi gibi insan yapısı dinlerin taraftarları için durum, Mukaddes Kitapta açıklandığı gibidir: “Bedenin işleri bellidir; onlar zina, pislik, şehvet, putperestlik, sihirbazlık, düşmanlıklar, münazaa, kıskançlık, gazaplar, çekişmeler, ayrılıklar, fırkalar, hasetler, sarhoşluklar, sefahatler ve bunlara benzer şeylerdir.” Resul Pavlus son yıllarda, ortaya çıkacak olan birçok değişik sahte Hıristiyanlar hakkında önceden uyarmak üzere sözü geçenleri yazmıştı ve tekrar şunları eklemişti: “Bu gibi şeyleri yapanlar Tanrı’nın krallığını (YD) miras almıyacaklardır.” Devamen Pavlus, Krallığı ve onun bereketlerini miras alacak olanların “ruhun meyveleri (YD) olan sevgi, sevinç, sulh (YD), tahammül, lûtuf, iyilik, iman (YD), hilim, zaptı nefs”i geliştirenler olacaklarını da söyledi.—Gal. 5:19-23.

Bu meyveler, herhangi bir insana tapınmak için oluşturulan bir kampın duygusal bozukluğunda bulunmaz. Bu meyveler daha ziyade, “Yehova (YD) için derim: Sığınacak yerim ve hisarımdır; Allahımdır, ona güvenirim” diyenler arasında bulunur.—Mezm. 91:2.

Gayretle Mesih’in İzinden Gidiyor musunuz?

Nasıl yaşamanız gerektiğini öğrendiniz; nitekim öyle de yaşamaktasınız. Fakat bu konuda daha da gelişmenizi rica ediyoruz’ (1. SEL. 4:1).
İSA’NIN yeryüzünde olduğu sırada yaşamak acaba nasıl olurdu diye hiç düşündünüz mü? Belki İsa’nın sizi iyileştirdiğini ve hastalığınızın ya da sakatlığınızın getirdiği sıkıntılardan kurtulduğunuzu hayal etmiş olabilirsiniz. Ya da İsa’yı görmenin, sözlerini işitmenin, ondan bir şeyler öğrenmenin ve mucizelerine tanık olmanın ne kadar heyecan verici olacağını düşünmüş olabilirsiniz (Mar. 4:1, 2; Luka 5:3-9; 9:11). Böyle özel bir dönemde yaşamak, İsa tüm bunları yaparken orada olmak gerçekten harika olurdu! (Luka 19:37). O zamandan beri hiçbir nesil böyle şeylere tanık olmadı. İsa’nın günahlarımızın silinmesi için “kurban edilişi” de bir daha asla tekrarlanmayacak (İbr. 9:26; Yuhn. 14:19).
Ancak biz de benzersiz bir dönemde yaşıyoruz. Şu anda Kutsal Yazıların ‘son vakit’ ya da “son günler” olarak adlandırdığı dönemdeyiz (Dan. 12:1-4, 9; 2. Tim. 3:1). Bu dönemde Şeytan gökten atıldı ve yakında bağlanıp “dipsiz derinliklere” atılacak (Vah. 12:7-9, 12; 20:1-3). Ayrıca ‘Krallığın iyi haberini’ dünya çapında duyurma ayrıcalığına sahibiz. Yeryüzünün yakında cennete dönüşeceği ümidini insanlara bildirmek için yapılan bu faaliyet bir daha asla tekrarlanmayacak (Mat. 24:14

İsa göğe çıkmadan hemen önce öğrencilerine şöyle dedi: “Yeruşalim’de, bütün Yahudiye’de, Samiriye’de ve yeryüzünün en uzak yerlerine dek şahitlerim olacaksınız” (Elçi. 1:8). Evet, İsa’nın öğrencileri küresel bir öğretim faaliyeti yerine getirecekti. Amaç neydi? Son gelmeden önce, İsa’nın izinden gidecek yeni öğrenciler yetiştirmek (Mat. 28:19, 20). Peki biz bu görevi başarıyla yerine getirebilmek için ne yapmalıyız?

Elçi Petrus’un şu sözlerine dikkat edin: “Kutsal davranışlar ve Tanrı’ya bağlılık yansıtan işler açısından ne gibi kişiler olmanız gerektiğini bilin. Ve Yehova’nın gününü aklınızdan hiç çıkarmadan bekleyin” (2. Pet. 3:11, 12). Petrus’un sözlerinin de gösterdiği gibi, bu son günlerde yaşamımızdaki ilk yeri Tanrı’ya bağlılık yansıtan işlere vermemiz çok önemlidir. Bu işlerden biri de iyi haberi duyurmaktır. Bu nedenle, kardeşlerimizin dünya çapında duyuru işini yerine getirirken gösterdiği gayreti görmek bize büyük sevinç veriyor. Ancak Şeytan’ın dünyasının ve günahkâr eğilimlerimizin yarattığı baskıların gayretimizi günden güne azaltmamasına dikkat etmeliyiz. Öyleyse Mesih’in izinden gitmeyi sürdürmek için neler yapabileceğimizi görelim

Tanrı’nın Verdiği Sorumlulukları Sevinçle Kabul Edin
Elçi Pavlus Yeruşalim’deki İsa’nın takipçilerine yazdığı mektupta onları, o zamana kadar muhalefet karşısında bile sadık kaldıkları için övdü. Şöyle dedi: “O ilk günleri aklınızdan çıkarmayın; aydınlanmanızın ardından acılarla dolu büyük bir mücadelede dayanmıştınız.” Evet, Yehova onların Kendisi için yaptıklarını unutmamıştı (İbr. 6:10; 10:32-34). Pavlus’un övgü dolu sıcak sözleri bu kardeşleri çok güçlendirmiş olmalı. Ancak Pavlus aynı mektupta, dikkat edilmezse Tanrı’ya hizmet ederken gösterilen gayreti zayıflatabilecek bir eğilime karşı da uyarıda bulundu. Bu eğilim Tanrı’yı ‘dinlemezlik etme’, yani O’nun emirlerine uymamak için mazeret bulma eğilimidir (İbr. 12:25).
Bugün de, Tanrı’nın verdiği sorumlulukları kabul etmemek için mazeret bulma eğilimine karşı koymalıyız. İsa’nın takipçileri olarak sahip olduğumuz sorumlulukları asla hafife almamaya ve hizmetteki gayretimizin zayıflamasına izin vermemeye kararlı olmalıyız (İbr. 10:39). Sonuçta kurtulmamız kutsal hizmet sunmamıza bağlıdır (1. Tim. 4:16).
Tanrı’ya karşı sorumluluklarımızdan kaçmak üzere mazeret bulmaktan kaçınmamıza ne yardım edebilir? Bu eğilimle mücadele etmenin önemli bir yolu, sık sık Tanrı’ya adağımızın anlamı üzerinde düşünmektir. Kendimizi Tanrı’ya adadığımızda O’nun isteğini yapmaya yaşamımızda ilk yeri vereceğimize söz verdik ve sözümüzü tutmak istiyoruz (Matta 16:24’ü okuyun). Bu nedenle zaman zaman durup kendimize şöyle sormalıyız: ‘Adağıma uygun yaşamaya vaftiz edildiğim günkü kadar kararlı mıyım? Yoksa gayretim azaldı mı?’
Kendimizi dürüstçe sınadıktan sonra zamanla gevşemiş olduğumuzu fark edersek, Tsefanya’nın şu canlandırıcı sözlerini hatırlayalım: “Elin ayağın gevşemesin. Tanrın Yehova seninle birlikte. Kudretli Tanrın seni kurtaracak. O senin için sevinçten coşacak” (Tsef. 3:16, 17). Güven veren bu sözler Babil’deki sürgünden Yeruşalim’e dönen İsrailoğullarına söylenmiş olsa da, Tanrı’nın günümüzdeki toplumu da aynı güvenceye sahiptir. Yaptığımız iş Yehova’nın işi olduğundan, Yehova ve Oğlu İsa hep arkamızda olacak ve sorumluluklarımızı tam anlamıyla yerine getirebilmemiz için bizi kuvvetlendirecektir (Mat. 28:20; Filip. 4:13). Tanrı’nın verdiği işi gayretle yapmaya devam edersek O bizi ödüllendirecek ve ruhen ilerlememize yardım edecektir

          ‘Krallığa Yaşamınızda İlk Yeri Verin

İsa, Ferisi yöneticilerden birinin evinde yemekteyken büyük bir akşam yemeğiyle ilgili bir örnek verdi. Farklı kişilere Krallığa girme fırsatının sunulmasını anlatan bu örnek, ‘mazeret göstermenin’ ne anlama geldiğine de işaret etti (Luka 14:16-21’i okuyun). Örnekteki yemeğe davet edilenler katılmamak için mazeret göstermeye başladılar. Biri, yeni aldığı tarlayı gidip görmesi gerektiğini söyledi. Bir başkası aldığı sığırları denemeye gideceğini söyledi. Bir diğeri de “Yeni evlendim, gelemem” dedi. Bunlar anlamsız mazeretlerdi. Tarla ya da sığır alacak kişi normalde bunları önceden kontrol ederdi, dolayısıyla sonra tekrar kontrol etmesi acil değildi. Birinin yeni evlenmiş olması da böyle önemli bir daveti geri çevirmesini gerektirecek bir şey değildi. Örnekteki ev sahibinin öfkelenmesine şaşmamak gerek!
Tanrı’nın toplumundaki herkes İsa’nın bu örneğinden ders alabilir. İsa’nın örneğindekilere benzer kişisel meseleler yüzünden Tanrı’ya hizmetimizi asla arka plana atmamalıyız. Kişisel uğraşları dengede tutmazsak hizmetteki gayretimiz zamanla azalır (Luka 8:14’ü okuyun). Bunun olmaması için yaşamımızda İsa’nın şu öğüdünü rehber alıyoruz: “Tanrı’nın krallığına ve O’nun istediği doğruluğa yaşamınızda daima ilk yeri verin” (Mat. 6:33). Bu sözleri Tanrı’nın genç yaşlı birçok hizmetçisinin uyguladığını görmek bizi yüreklendiriyor. Hizmete daha fazla zaman ayırmak isteyen birçok kardeş yaşamını sadeleştirmek için adımlar attı. Onlar Krallığa ilk yeri vermenin gerçek mutluluk ve doyum getirdiğini yaşayarak gördüler.
Tanrı’ya hizmet ederken gayretli olmanın önemini görmek için İsrail kralı Yehoaş’ın örneğine bakalım. İsrailoğullarının Aramiler karşısında ağır bir yenilgiye uğrayacağından korkan Yehoaş ağlayarak Elişa’nın yanına gitti. Elişa ona pencereden Aram’a doğru ok atmasını söyleyerek Yehova’nın o ulusa karşı zafer kazanacağını gösterdi. Bunun kralı canlandırması gerekirdi. Ancak Elişa sonra Yehoaş’a okları alıp yere vurmasını söyleyince Yehoaş yere sadece üç defa vurdu. Elişa buna sinirlendi, çünkü Yehoaş yere beş ya da altı kez vursaydı ‘Aram’ı kesin bir yenilgiye uğratacaktı.’ Ama Yehoaş yeterince gayret göstermediği için sadece üç kez zafer kazanacak, yani tam bir başarı elde edemeyecekti (2. Kral. 13:14-19). Bu kayıttan ne öğreniyoruz? Yehova’nın bizi bol bol ödüllendirmesi için O’nun işini tüm yürekle ve gayretle yapmalıyız.
Yaşamdaki sıkıntılar yüzünden, Tanrı’ya hizmet etme kararlılığımızı ve gayretimizi korumakta zorlanabiliriz. Birçok kardeş ekonomik sorunlarla mücadele ediyor. Bazıları da ciddi sağlık sorunları nedeniyle Yehova’ya artık eskisi kadar hizmet edemedikleri için üzülüyorlar. Yine de hepimizin, gayretimizi korumak ve Mesih’in izinden gitmeye devam etmek için yapabileceği şeyler var. “Mesih’in İzinden Gitmeyi Sürdürmek İçin Neler Yapabilirsiniz?” başlıklı çerçevedeki önerilere ve ayetlere lütfen bakın. Onları nasıl en iyi şekilde uygulayabileceğinizi düşünün. Bu konuda elinizden geleni yaparsanız çok yarar göreceksiniz. Hizmetle meşgul olmak dengemizi korumamızı sağlar, yaşamımızı zenginleştirir ve huzurumuzu ve mutluluğumuzu artırır (1. Kor. 15:58). Tanrı’ya tüm benliğimizle hizmet etmek ‘Yehova’nın gününü aklımızdan hiç çıkarmamamıza’ da yardım eder (2. Pet. 3:12

     Durumunuzu Dürüstçe Değerlendirin

Ancak unutmayalım ki, tüm benliğimizle hizmet edip etmediğimizi hizmette kaç saat geçirdiğimize bakarak anlayamayız. Sonuçta herkesin koşulları farklıdır. Biri ayda sadece bir ya da iki saat hizmet edebiliyorsa ve sağlığı gerçekten de bu kadarını yapmasına izin veriyorsa, Yehova onun hizmetinden memnun olur (Markos 12:41-44 ile karşılaştırın). Bu nedenle, ‘Tanrı’ya tüm benlikle hizmet etmenin’ kendi durumumuzda ne anlama geldiğini görebilmek için yeteneklerimizi ve koşullarımızı dürüstçe değerlendirmeliyiz. Ayrıca Mesih’in takipçileri olarak onun gibi düşünmek istiyoruz (Romalılar 15:5’i okuyun; 1. Kor. 2:16). İsa için hayattaki en önemli şey neydi? O, Kefernahum’daki kalabalıklara şöyle dedi: “Tanrı’nın krallığı hakkındaki iyi haberi . . . . bildirmeliyim, çünkü ben bunun için gönderildim” (Luka 4:43; Yuhn. 18:37). İsa’nın hizmetteki gayretini örnek alın ve hizmetteki payınızı artırıp artıramayacağınızı görmek için koşullarınızı gözden geçirin (1. Kor. 11:1).
Koşullarımızı dikkatle gözden geçirdikten sonra, hizmete aslında daha çok zaman ayırabileceğimizi fark edebiliriz (Mat. 9:37, 38). Örneğin son yıllarda, okulunu bitiren binlerce genç kardeşimiz hizmetteki payını artırdı ve şu anda öncü olarak hizmet etmenin sevincini yaşıyor. Siz de bu sevinci tatmak istemez misiniz? Bazı kardeşler koşullarını gözden geçirdikten sonra ihtiyacın daha büyük olduğu başka bir yere, hatta başka bir ülkeye taşınmaya karar verdi. Bazıları da yabancı dil konuşan kişilere yardımcı olabilmek için yeni bir dil öğrendi. Hizmetteki payımızı artırmak çaba harcamayı gerektirse de bol bol nimet getirir ve birçoklarının ‘hakikatle ilgili tam bilgi edinmesine’ yardım etmemizi sağlayabilir (1. Tim. 2:3, 4; 2. Kor. 9:6).

                           Örnek Alabileceğimiz İmanlı Kişiler

Mesih, elçileri takipçisi olmaya davet ettiğinde onlar nasıl karşılık verdi? Matta hakkında şöyle okuyoruz: “Her şeyi bıraktı ve kalkıp onun ardından gitti” (Luka 5:27, 28). Balık tutan Petrus ve Andreas ise “hemen ağları bırakıp onun peşinden gittiler.” İsa sonra, babalarıyla birlikte ağlarını onaran Yakup ve Yuhanna’yı gördü. Acaba onlar İsa’nın davetine nasıl karşılık verdi? “Hemen tekneyi ve babalarını bırakıp onun ardından gittiler” (Mat. 4:18-22).
Bir diğer örnek, sonradan elçi Pavlus olarak da tanınan Saul’dur. O, Mesih’in takipçilerine zulmeden biriydi, ama değişti ve Mesih’in ismini bildirmek üzere “seçilmiş bir araç” oldu. Pavlus, İsa’nın “Tanrı’nın Oğlu olduğunu havralarda vakit geçirmeden duyurmaya başladı” (Elçi. 9:3-22). Ayrıca birçok zorluğa ve zulme dayanmak zorunda kaldıysa da gayreti hiçbir zaman azalmadı (2. Kor. 11:23-29; 12:15).
Elçileri örnek alarak İsa’nın davetine tereddüt etmeden ve canla başla karşılık vermek istiyoruz (İbr. 6:11, 12). Gayretle Mesih’in izinden gitmeye devam ederken hangi nimetleri tadıyoruz? Tanrı’nın isteğini yapmak bize zevk veriyor, ayrıca cemaatte hizmet ayrıcalıkları ve sorumluluklar almanın verdiği doyuma sahip oluyoruz (Mezm. 40:8; 1. Selanikliler 4:1’i okuyun). Evet, var gücümüzle Mesih’in izinden giderken doyum, huzur, Tanrı’nın onayı ve sonsuz yaşam ümidi gibi zengin ve kalıcı nimetlere sahip oluyoruz (1. Tim

Doğadaki Oluşum Mekanizması (DOM) ve Hayat nedir ve toplum hayatı nasıl organize edilmelidir?

Öylesine kötü kurgulanmış bir yaşam sistemi içindeyiz ki,
► ya yaşam mücadelesinden başımızı kaldırıp, doğru olduğuna inandığımız bir işlemi yapacak zaman bulamıyoruz;
► ya da, öylesine pasifleştirilmişiz veya umutsuzuz ki, “ne yapsam boşuna, benim bir oyumla veya işlemimle mi bu dünya düzelecek” şeklinde bir davranış içindeyiz.
Bu tür yanlışlıklarımız nedeniyle, geleceğimizi düşünerek,
► ya üç-beş kuruş para kazanarak yarını kurtarma
► ya biraz mal-mülk edinerek çocuklarımızın geleceğini biraz da olsun güvence altına alabilme çabaları peşinde koşuyoruz. Daha başka türlü bir şey yapmak aklımıza gelmiyor.
Hâlbuki çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras, birkaç kuruş para veyahut biraz-mal-mülk değil, hayatın ne olduğu, niçin yaşandığı, nasıl yaşanması, nasıl örgütlenilmesi gerektiği gibi temel konular olmalıdır.
Neden mi?
Hücrelerimize bakalım, onlar gelecek nesillerine neyi miras bırakıyorlar?
Bir beden nasıl oluşturulur, hangi tür faktörlere bağlıdırlar, vs. gibi milyonlarca farklı faktör bilgilerinin bulunduğu bir genetik kitapçık bırakıyorlar. Her yeni nesil hücre de bu kalıtsal bilgilere göre, doğduğu doğal sistem içinde kendisine bir yer bulmaya ve yaşamaya çalışıyor. Kendisine miras kalan bilgilerin doğadaki sisteme uygunluk derecesine göre de başarılı oluyorlar.
İşte bu nedenle bizlerin temel hedefi de, çocuklarımıza nasıl bir toplumsal hayat sistemi miras bırakmalıyız ki, onlar gelecekte onlara bırakacağımız bu miras bilgilerinden yararlanarak, arılar-karıncalardaki gibi işleyen bir süper-organizma tipli bir toplum hayatına kavuşsunlar!
İşte DOM-sistemi böyle bilgiler içeren bir tartışma ortamıdır. Ayrıntılı DOM-sistemi dosyaları
Websayfamda bulunmaktadır.
Saygılarımla
Ismet Gedik

Beğenilme arzusu hastalığı

Sohbetlerde tercihiniz doğruyu söylemektense, başkalarının sizden hoşlanmasını sağlamak oluyorsa. Karşınızdaki memnun etme arzunuz yüzünden saçma esprilere gülüyorsanız. Tanımadığınız insanlara karşı, otelin zengin müşterilerine selam verirken onlara yaranmaya çalışan bir kapıcının yılışık tavırlarını takınıyorsanız. İstisnasız herkes tarafından sevilmeyi istemek gibi hastalıklı bir arzudan kaynaklanan o salyalı coşkuyu yaşıyorsanız. Bir topluluk içindeyken, çoğunluk tarafından kabul gören fikirleri sorgulamaya kalkmıyorsanız. Alanlarında otorite olmuş kişilerin onayını almaya çalışıyor, onlarla karşılaştıktan sonra da acaba beni beğendiler mi diye endişelenip duruyorsanız. Gümrük kontrolünden ya da polis arabalarının yanından geçerken, üniformalı memurların sizin için iyi şeyler düşünmesini istiyorsanız gizliden gizliye.

Beğenilme arzusu hastalığına yakalanmışsınız demektir.