marksizme nasıl bakmalı

Hayat içindeki herhangi bir konuyu tanıyıp, kavramlaştırmak için derin bir bakış açısı; konum-dönem-mekân tayini; süreç ve oluşum içindeki yeri ile paralellik ve bağıntı kurabilmek gerekir.

Tarihte oluşa gelen tasavvur, yaşama tarzları, ekol, din ve ideolojiler, rastgele bir çıkış sergileyip alıcı bulmazlar, bunun tarihsel ve diyalektik dönüşümle içi çeliği bulunur…

Gerçekte bir kavramın yeri ve tarifi; evren içindeki pozisyonu ve doğal durumuyla, kavramın zaman içindeki dönüşümü ve bağlı öğelerin analiz ve sentezi yoluyla elde edilir…

Birey ve toplum; tekdüze değil, karmaşık bir yapıdadır, bu yapıyı iç içe geçmiş pek çok etmen oluşturur…

Ancak, tarihi süreç boyunca, birey ve toplum arasındaki dengeler, ekonomik, siyasi, dini, milli, kültürel nedenlerle ahenk yitimine uğramıştır…

İnsan toplulukları nüfusun az olduğu, iş bölümünün olmadığı dönemlerde doğadan ihtiyacına göre istifade ederek eşitlik içinde yaşarlarken, uygarlık ve devletler ortaya çıktıkça, azınlık bir sınıf oluşmuş, özellikle geniş halk kesimleri bu durumdan olumsuz etkilenmişlerdir…

İşte tarih boyunca, gerek korunma ihtiyacı, gerekse bilimsel anlayış neticesinde halkın ve ezilen kesimlerin lehine tarihin çeşitli kesimlerinde fikirler oluşturulmuştur…

Eflatun, Sokrat, Spartaküs, Münzer, TAOizm, Budizm, Hıristiyan ve İslam tasavvufunda yer yer bu bağlamın teşkilini görebilmek mümkündür…

Yakın çağda Saint-Simon, Fouirier, Proudhon gibi düşünürlerde ideolojik kökenlerini bulan Marksist anlayış, Fransız Devriminden sonra oluşmuştur ve asıl kurucusu MARKSTIR…

Marks, her şeyden önce, tarihi ve doğal sürecin gelişimi üzerine Darvinist evrimci metodu benimseyerek güç ve eşitsizlik ilişkilerini sosyal hayata da bağlayarak diyalektik ve tarihsel materyalizm ideolojisini ortaya atmıştır…

Marksa göre; sömürü insanlık tarihi boyunca vardır, bunun temeli ekonomiktir, tüm diğer bilim ve yapılanmalar mutlak manada ekonomik gelişmeye paraleldir, ekonomi alt yapıdır, din-hukuk-siyaset üst yapıdır….

Her dönemde ezilen yığınlar vardır, endüstri devrimi sonucu ortaya çıkan kapitalizm ile de işçi sınıfı acımasızca sömürülmektedir….

Gerek tarihi, gerekse doğal sürecin yasaları cebridir…

Ancak cebir ve devrimle değiştirilebilir…

Bu devrim günümüzde, kapitalizmin alaşağı edileceği sosyalist devrimdir, tarih sınıfsızlığı komünizmle bu aşamadan sonra görecektir…

Marksizm’in en büyük yanılgısı, insan türünün âdemi boyutlarını ve cennet kökenini kavramsal ve bilimsel düzeyde kuramamış olmasıdır…

Tarihi süreci maddi üretim koşullarına bağlayarak bir çeşit “mekanizme” kaymıştır…

Bu durumda Marksizm âdemi boyutun neresindedir?

beşer-insan diyalektiği ve anayasal özgürlük

BEŞER-İNSAN DİYALEKTİĞİ VE ANAYASAL ÖZGÜRLÜK
İnsana,evrene,tarihe,sürece,ögelere ve bütünlüğe dair her tanımlama;epistemolojik-ontolojikve metodolojik çerçevesinin ortaya konulmasını gerektirir…
bilim adamları ,alemi,canlı ve cansız olmak üzere iki kısma ayırmışlar,insanbilimi ve felsefesini ise
hayvanve insan arasındaki öz farklılıkları üzerine kurmuşlardır…..
insanı hayvandan ayıran temel farkları ise,bilgiyi sistemleştirme,şuur,konuşma ,olarak tespit etmişlerdir…
hayvanlık,içgüdüsel zorunluluklarla hareket ederken ,insan kendi mahiyetini belirleme yetisiyle
tarihi süreç içinde firavundan musaya her şey olabilmiştir…
problem insanın neliği ve olma sorunudur….
insan nedir?ve ne olabilir?
işte sorunun kaynagı budur,her hayata yön vermek isteyen inanç-ideoloji ve düşüncenin insan
anlayışı farklılaşmanın temel nedenidir….
bu farklılaşmanın iki ana cephesinin oldugu görülecektir;
ruhçu taraf ve materyalist taraf…
ruhçu taraf maddeyi etkisizleştirirken,
materyalist cenah ruhu etkisizleştirmeye çalışmıştır…
işte her iki türlü kopma yozlaşmanın nedenidir…
ruh,saf olma halidir,ancak Bedenle kendisi olabilir…..
Bunun islam literaüründeki adı TEVHİDİ VÜCUTTUR….
Platondan -marksa tüm batı dünyası,ruh-beden zıtlaşması ve bu durumu aşma üzerine kurulmuştur…
aslında bu çekişmenin temel nedeni Ademiyettin parçalanmasıdır….
tam insanın görülemeyişidir…
oluş ve olma konusunda HEGEL ÖNEMLİ TESPİTLERİNE RAGMEN ırkçı bir takım sonuçlara varmakla yanılmıştır…
beşer ve insan çelişkisinden,ancak ikisinin gerçek denge haliyle kurtulunabilirve insan-adem olunulabilir….
ancak anayasal özgürlük bu aşamadan sonra teşkil edilmelidir…
anayasalözgürlük ,hemel yerel
hemde evrensel bazda alınacak kararlara baglıdır…
içeriye yönelik bir girişim ,dışarıyada yönelmezse ,bütünlük gerçekleşmez…
insanlık ortak bir yapıdır ve birbirini etkiler….

varoluşculuk ve insan

ALINTIDIR

İlk önce varoluşçuluğu tanımlayarak başlayalım. Varoluşçuluğu tanımlamak için , sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük “varoluş” (existence) ismin den, ilkin “varoluşsal” (existentiel) ve varoluşla ilgili “existential” sıfatları türetilerek ve daha sonra “culuk” son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.

Varoluşçuluğun sözlük anlamına bakacak olursak; insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğretidir varoluşculuk.

Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun raslantılar içinde oluşu, güvensizliği sözkonusudur; güçsüzlüğü söz konusudur. Güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu , hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique) oluşu ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendisini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklık karşısında sahici davranışı-tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca “insan, evreni aşabilir mi aşamaz mı?” “aşarsa nereye dek varır bu aşma?” gibi sorunlar söz konusudur.

Yığınlaşma içinde tek-insan, birey, gittikçe kendi özelliğinden, kendi kişisel özgürlüğünden çözülme, kopma durumuna geçiyor. Tek insan kayboluyor. Kitle içinde sıradan bir insan oluyor. Tek kişinin kişisel sorumluluğu gittikçe herhangi bir parti, bir ortaklık, bir dernek, herhangi bir kolektif düzen içinde ortadan kalkıyor.

Modern insan, bir devlet hastanesinin doğum kliniğinde dünyaya geliyor, oradan yuvaya, yuvadan okula, sonrada ya bir fabrika ya bir büroya geçiyor. Modern insan artık kendi yaşamını sürdürmüyor. Ölümü bile kendinin değil çoğu kez.

Bu gelişme nedensiz değil. İlkin, bütün yurttaşların eşit hak istemesi, başta gelen bir nedeni bu gelişmenin. Hiçbir üstünlüğe, hiçbir olağandışıya katlanılamıyor artık. Bunların hepsi bir kalemde siliniyor. Bir başka nedeni: güçlü olma isteği, güce erişme isteği. Tek kişi güçsüz kalmıştır günümüzde. Ama herkes “dayanışarak” toplu hale gelirse, yenilmez bir güç oluyor. Bir başka neden de, ekonomik bakımdan güven altında olma çabası. Ekonomik çöküntülerden, paranın inip çıkmasından, tek kişi, varoluş savaşımında yorgun düşmüştür. Yaşamını güven altına alabilmek için kitleleşme yoluna girmiştir. Böylece her alanda bir toplumsallaşma bir merkezleşme gittikçe artıyor. Giderek çoğunlukla insanlar ekonomik güvenliliklerini sağlamak uğruna, kendi kişisel özgürlüklerini bırakmaya hazır duruma geliyorlar.

İşte bu gelişme ortasında varoluşculuk felsefesi sesini yükseltiyor.

Bu felsefenin getirdiği sınırsız subjektiflik, bireysellik, topluluk düşmanlığı, macera isteği, istediğini yapma özgürlüğü, bütün bunlar yığınlaşmaya karşı bu protesto açısından anlaşılmalıdır. Bütün varoluş felsefesi şu biçim altında belirir: “İnsanın kendi kendini yitirdikten sonra bütün dünyayı elegeçirmesi neye yarar?” Bundan dolayı varoluş felsefesi bir bunalım felsefesi olmuştur: bu felsefe yeni bir dizge kurmak istemiyor, tam tersine insanları karar verme durumuna getirmek istiyor; öğretmek istemiyor, yeni bir tavır alışa çağırıyor; çağı yeni bir biçimde açıklamak istemiyor, onu yargılıyor; sakinleştirmek değil, ürkütmek onun amacı; sentez de istemiyor, “ya o-ya o” karşısında bırakıyor. İşte bundan dolayı, geçen yüzyıldaki devrimin bunalım zamanında doğmuş olan bu felsefe yine son iki dünya savaşından sonraki bunalım zamanlarında böylesine güçlü bir etki yapmış, güçlü bir felsefe akımı olmuştur. Önce Almanya sonra Fransa’da bir felsefe-yazın akımı olarak biçim kazanmış bulunan varoluşçuluk, J.P.Sartre’a göre insanın bütün boyutlarını ele alan bir felsefedir.

“Varoluş, özden önce gelir” ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir: “insan ne ise o değildir, ne olmuşsa o’dur.” İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin el verdiği ölçüde kendine biçim verir,kendini oluşturur. Varoluşçuluğun Fransa’daki öteki temsilcileri de şunlardır:

A.Camus, Simone De Beauvoir, Merleau-Ponty ve hristiyan varoluşçu Gabriel Marcel.

Varoluşçuluğun ilkeleri:

1-Varoluş Özden Önce Gelir: “felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Bir çok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. Yy, “insan doğası” denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insan da -ve sadece insan da- varoluş özden önce gelir.

“Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir.” (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimse de bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -“hayvan”-ve-“insan”- biz olmadan belirlenmiştir: biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır.

Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eş değer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, “bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır…” ama, “arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir.” Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak “sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam.” (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)

2-Sınırsız Özgürlük:

Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardrobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. “seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir.”

Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da, hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz;çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.

3-Sorumluluk:

Sartre’a göre insanın sorumluluğu, sağ duyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben herşeyden sorumluyum; “savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum.”

Sartre ne dersin desin Polonya’nın istilasından, Fransa’nın işgalinden, Stalingrad’ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekiala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünya da olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir.

Ya da daha çok; “doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla,” –utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik…-

4-İç Sıkıntısı:

-Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard’ın yaşantısında ve düşüncelerinde,ya da bir G. Marcel’in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüye inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.

“Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar.”diye düşünür: bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar

islam ve sorumlu toplum

şeriati statükoya karşı gelişen her özgürlük hareketinin yukarıda bahsetmiş olduğu bilinç düzeyine erişmediği takdirde devrimci hareketin fertlerinin başarıya ulaştıktan sonra durağanlaşacaklarını ve bir zamanlar savaşım verdikleri statükonun yerini alacaklarını ve dolayısıyla devrimci kimliklerine yabancılaşacaklarını, tarihteki örneklerle delillendirip devrimcilere şu uyarıyı yapmaktan geri durmamıştır; “Devrimler her zaman tehlikededir, en başarıları bile!

Gururlanma en büyük zaferden sonra bile!

  • İbrahim bile olsan yine tehlikedesin! İsmail’ini kurban ettikten sonra bile! Şeytanın çok rengi, çok oyunları vardır.

Hayatın boyunca her an cihada hazır ol

Cihad hükümdar olmak için veya güç kazanmak için değildir.

Düşmanını yenmekle, savaşın bitmemiştir…

Zafer bir günde kazanılabilir, fakat dikkatsiz olursan bir anda kaybedebilirsin.”

Şeriati’ye göre tarihin bu talihsiz diyalektik yasasını (Devrim-Karşı Devrim) yine toplumun bilinçli iradesi hükümsüz kılacaktır. Bu dikkatli olma durumu ve toplumsal irade de “sürekli devrim” bilinci ile mümkündür. Bu bilinci şöyle açıklar; “Zengin ve güçlü devrimci kültür ile doygun olmayan her devrim, içeriksiz ve boş bir heyecandır. Ansızın parlar ve bir üfürükle söner.”

Ancak bu dünyada cenneti mutlak anlamda kurmak isteyenler statükoyu kaçınılmaz olarak doğururlar. İçinde bulunduğumuz hayatın hiçbir zaman kötüsüz olamayacağını unutmaz isek hayatın her an ve koşulunda kötü olanla mücadele halinde olunması gereken bir “sınav alanı” olduğu bilinci ölüm anına kadar bizi devrimci kılar. Şeriati, bu bilinci Hz. Hüseyin’in “Her yer Kerbela, her gün Aşura.” ve “Hayat iman ve cihaddır.” sözleri ile birer şiar haline getirir. Ona göre İslam ümmetinin nihai gayesi sadece kişisel kemalin ve şuurun zirvesine ulaşmak değil bir dünya devrimi de gerçekleştirmektir. Hiçbir zaman son durak olmayacak bir dünya devrimi. Zira, kötü olandan sakındırmak ve iyi olanı emretmek (emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker) bütün dünyayı hayır üzere birleştirmeksizin bütünüyle mümkün değildir. O nedenle de ümmet durağan ve atıl değil, “Hicret halinde ve dinamik olmak zorundadır.” İşte ümmetin de sürekli hareket halinde olması ümmetin her ferdinin kendi sorumluluğunun bilincinde olması ile mümkündür. Bu öyle bir sorumluluktur ki her fert, efradın bütünü için canını vermeye hazırdır. Ümmet hür olsun diye esareti, sonraki nesiller daha iyi yaşasın diye mahrumiyeti ve mağduriyeti kabullenir. İşte böyle bir ümmet sürekli hareket (cihad ve hicret) halinde olursa Siyonist güçlerle, sömürgecilikle, tahakkümle, susturma siyasetiyle, sınıf çatışmasıyla, faşizm ve Batı’nın kültürel emperyalizmi ile boy ölçüşebilir. Şeriati bu açıdan ümmeti kervan ehline benzetir; “diğer bir deyişle “ümmet”, tek, doğru, açık, sağlam, ve ortak bir amaca doğru hareket halinde olan fikirdaş, yoldaş, hedefdaş, ve sorumlu bireylerden oluşan toplumdan ibarettir… Hotel, rahatlamak, hoşça vakit geçirmek için konaklanan yerdir. Oysa kervanda bulunanların amacı, toplu olarak üstlendikleri “ortak amaç”a doğru gitmektir. O’na göre tarihe de bu hareketlilik bilinciyle bakılmalıdır. “Tarihi, kılıç kullananların çürümüş kemiklerinde ve kaybolan mezarlarında değil de, insanların kanlarında, hayatlarında ve hareketlerinde aramak gerekir.”

Şeriati, “sürekli devrim” bilincinin sınıfsal bir tabaka olmayan, her müslümanın sorumluluğu olan “aydın” olmayla yaşatılacağını belirtir.

Günümüzde de sürekli devrim bilincini sindiremeyen İslami bir ülkenin cumhurbaşkanı Şeriati’yi örnek göstererek mevcut sorunun “Tefekkür havzasında genel eksikliğimiz dini aydın akımının yokluğu ya da zayıflığıdır… Dindar aydın insanı sevmekte, meselelerini tanımakta, O’nun yazgısı hususunda sorumluluk duymakta insanın aklına ve özgürlüğüne saygı duymaktadır. Bizim dinamik ve canlı toplumumuz, bu hassas merhalede dindar aydına çok fazla ihtiyaç duymaktadır.”40 diyerek Şeriati’yi teyid etmektedir.

ALİ SERİATİ

sorumluluk


SORUMLULUK NEDİR?

Afşar Timuçin

Sorumluluk insan olmak adına en genel ve en kesin yükümlen­medir. O bir amacı gerçekleştirme yükümlülüğü olduğu kadar bir olumsuzu giderme yükümlülüğüdür. Güdümlülükte sorumluluk gerçekleşmez, sorumluluk her zaman bir benimsemeyi, bir üstlen­meyi gerektirir. Yükümlenme istemi, tam tamına özgür seçmeye dayanan bir istemdir. Sorumlulukta yükümlenme tam anlamında istemli bir yükümlenmedir. Sorumlu kişi yükümlülüğünü yük olarak taşımaz, onu bir gereklilik olarak görür. Sorumluluğu yerine getirebilmenin baş koşulu özgür bir bilince ve özerk bir yaşam or­tamına sahip olmaktır, özgürlük ve özerklik bir gerçeğin iki ayrı görünümüdür, özgürlükte içselleşen bağımsız insan etkinliği özerklikte dışsal’ ya da toplumsal anlatımını bulur. Sorumluluğu belirleyen ve izleyen özgür bilinçtir, ancak sorumluluk her zaman özerk bir ortamda yerine getirilebilir. Benim için özerk bir ortam olmazsa benim özgür bilincim bağımsız edimini gerçekleştiremez.

Buna göre sorumluluk her şeyden önce bir bilinç sorunu orta­ya koyar. Neyin sorumlusu olduğumu bilmiyorsam herhangi bir sorumluluk yüklenemem, kollarımdan ağaca bağlanmışsam az ötemde boğulmakta olan çocuğu kurtaramam. Buna göre, demek ki, sorumluluk kavramının temelinde özgür bilinç ve o bilincin ge­rektirdiği özerk eylem bulunacaktır. Ancak özerk olan kişi sorum­luluğunu yerine getirebilir ve ancak özgürce seçimler yapabilen ki­şi sorumlu olabilir. Sorumluluk için her şeyden önce yetkin, yetkin olmakla da kendine egemen bir bilinç gereklidir. Taş, çiçek, elma, keçi sorumlu olamazlar ve sorumlu tutulamazlar. Onlar ne kendi­lerinden ne de kendi dışlarındaki herhangi bir şeyden sorumludurlar. Onlar kendinde olmanın doğal koşullarını yerine getirirler. Bi­linçli olarak etkin varlıklar doğal olarak etkin varlıklardan da so­rumludurlar, ancak doğal olarak etkin varlıklar ne kendilerinden ne de bilinçli olarak etkin varlıklardan sorumludurlar. Doğal ola­rak etkin varlıklar tepeden tırnağa sağır varlıklardır. Ahlaki tutarlılık için bilgi mi görgü mü sorununu çoktan geride bırakmış olmamız gerekir. Ahlak sorunu sıkı sıkıya bilgi sorununa bağlıdır, her gerçek ahlaki edim bilinçle düzenlenmiştir. Görenek­ler ahlaklılığı iğreti bir güvence altında tutarlar, pamuk ipliğine bağlı denge kişisel bir kararla bir anda bozulabilir. Bilinç özümleyemediği ya da içselleştiremediği kuralı iğreti gezdirir, onu gerek­tiğinde ya da zorda kaldığında dışlar. Genel ahlak kurallarına uy­masıyla seçilen bir kişi bir gün ihanet ettiği gerekçesiyle karısını boğazlayabilir. Çok zaman genel ahlakı güvence altında tutan görenekler ya da geçerli ahlak kuralları ahlakın tehlikeye düşmesine de yol açabilirler. Genel ahlak çelişkilidir. Adam öldürmeyi yasak­layan genel ahlak, bir evli kadının bir başka erkeği sevmesini de yasaklar. Buradaki ikilem çeşitli bunalımlara yol açabilecek nitelik­tedir. Bakarsınız adam ikinci kural adına birinci kuralı gözden çı­karmış ve karısını boğazlamıştır.

Demek ki bilinçsizce benimsenmiş bir ahlak kuralı zorda kalın­dığında görmezden gelinebilecek bir yaşam formülüdür. Bu yüz­den insanlar düşünmeden benimsedikleri kuralları çok zaman gözden çıkarıverirler. Bu durum bize sorumluluğun bir bilinç işi ol­duğunu gösterir. Köle sorumlu değildir: çünkü o hem özerklikten hem de özerkliğini insanca düzenlemesini sağlayacak bilinçten yoksundur, özerk olmayan bir köle yasal açıdan köle değilse bile bilinç açısından köledir, özerk olamadığı için bilincini de geliştirememiştir, siz bir gün ona artık köle değilsin de deseniz o köledir, bilinç açısından köledir. Pekiyi, köle Epiktetos nasıl filozof oldu? İnsan köleyken de bilincini geliştirebilir ve köleliğin koşullarını bir ölçüde de olsa aşabilir. Köle sorumlu değildir, evet, çünkü hem özgür değildir hem de özerk değildir, özerk kılınsa bile kolay kolay özgür olamayacaktır.

İtkilerini denetleyemeyen, gerektiğinde onlara söz geçiremeyen bir birey de gerçek anlamda sorumlu değildir. İstemden tümüyle bağımsız eğilimlerimiz vardır, bunlar bilincin süzgecinden geçme­den birdenbire gerçekleşiverirler. Ancak yetkin bir bilinç onlarla hesaplaşma şansına ulaşmıştır. Bilinç eksikliği itkilerin çok çabuk gerçekleşmesi sonucunu getirir. Ahlaki yaşam her şeyden önce it­kileri denetim altına almakla gerçekleşir. Öte yandan dürtüler ve güdüler de bize sorumluluk açısından güçlük çıkarabilirler: Kısaca­sı, sorumluluk bilinçliliği gerektirir. Bilinçsizce benimsenmiş bir ah­lak kuralı zorda kalındığında görmezden gelinebilecek ya da iste­ğe göre yorumlanabilecek bir formüldür. Köle sorumlu olamaz. Kendi kendinin kölesi olan da başkasının kölesi olan da sorumlu­luğunu yerine getiremez. Sorumlu tutulabilir ama sorumlu ola­maz. Yasalar insanları bilinçli bilinçsiz ayrımının dışında sorumlu tutarlar.

Başkasının kölesi kendi kendisinin de kölesidir, kendi kendisi­nin kölesi başkasının da kölesidir. Buna göre, bir geri zekalıdan da, kim olduğunu bilmeyen birinden de, gözlerini kıskançlık bürü­müş birinden de sorumluluk bekleyemeyiz. Bu gibi insanlar eksik bilinçle varlıklarını sürdürmektedirler. Yetkin bilinç bireyin kendi kendisine egemen olmasını sağlar. Yetkin bilinç kendisini kendisi­nin kölesi olmaktan da başkasının kölesi olmaktan da koruyan bilinçtir. Sorumluluğun gerçekleşebilmesi için, demek ki, usla denet­lenen bir istemin varlığı gereklidir. Us da istem de bilincin yetkin­liği ölçüsünde güçlüdür. Tutarlı bir istemlilik kendini kendi özüne göre yani hiçbir dış belirleme olmadan gerçekleştirebilen bilincin işi olabilir. Ancak evrensel uzanımlı bir bilgi birikiminin belirleyici­liğinde davranabilen bir bilinç sorumlu bir bilinç olabilir. Sorum­luluğumuzu belirleyen buyurucu ne doğadan ne de başka bir aş­kın güçten gelir, hatta ne de usumuzun doğasından gelir. Usumu­zun doğası yetkin bir sorumluluğu gerçekleştirebilecek yapıda de­ğildir. En yetkin sorumluluk duygusu yetkin bir bilincin ürünüdür. Ussallık bilinçlilikle belirgindir. Bilinçliliğin dışında bizi evrensele kavuşturacak bir ussal güçten sözetmek olası değildir. Us gerçek varlığına bilinçte kavuşur.

Yetkin bilinç, tüm dış belirlemelerden bağımsız olarak kendi seçimini yapabilen bilinçtir. O kendini kendi koşulları çerçevesinde dışa bağımlarken bir dışerki yasal sayma tutumunu hiçbir zaman benimsemeyecektir. Yetkin bilinç şunun bilincindedir: dışerk so­rumluluğu kaldırır ya da en azından zedeler. Sakatlanmış bir so­rumluluk da sorumluluk değildir. Koşullu sorumluluk olmaz, daha genelde koşullu ahlaklılık olmaz. Her ahlaki edim gibi sorumluluk da tam koşulsuzlukta gerçekleşir. Bir dışerkle zedelenen sorumlu­luk sorumluluk olmaktan çıkar, güdümlülüğe dönüşür. Köle so­rumlu değildir, o yalnızca güdümlüdür. Ondan başkaları sorumlu olsa da o kendinden sorumlu değildir. Köle kendi isteğiyle davran­maya hakkı olmayan, böyle davranmayı bilmeyen ve hatta çok zaman istemeyen kimsedir. Albert Camus şöyle der: “Hiçbir şeye inanmadığımız zaman, hiçbir şeyin anlamı olmadığı zaman, hiçbir değeri varsaymadığımız zaman her şey olasıdır ve hiçbir şeyin önemi yoktur.” Güdümlülükte dış etkenler, sorumlulukta özgür se­çimler yapabilen yetkin bilinç belirleyicidir.

Yetkin bilinç güdümlenmeyen, ama kendini güdümleyen bi­linçtir., Bilinç kendini bir ortak değer adına da güdümleyebilir. Her iç güdümlenme bir yükümlenmedir. Bilinç kendini koşullayarak gerçekleştirir özgürlüğünü. Bu bilincin kendisi karşısında özgür ol­masıdır. Zorla yapılan iş sorumsuzca yapılan iştir, o durumda so­rumluluk başkalarınındır. Oysa kimse kimsenin yerine sorumlu olamaz, özerklik özgür bilincin kendini koyuş biçimidir ve dış dün­ya karşısındaki konumudur. Bilinç özgür olmadan birey özerk ola­maz. Ancak özerkliğin koşulları içte olduğu kadar dıştadır, özgür olmayan bilinç iğreti bir özerk konumda bulunabilir ancak o bu konumunu uzun süre koruyamaz. O her zaman bir güdücü araya­caktır, bir dışerk arayacaktır, özgür olmayan yani kendi koşulları­na göre davranmayı bilmeyen, kendi kurallarını kendinden getire­meyen bilinç her zaman bir dışerke sığınarak kendini korumaya yönelir. Demek ki özerklik varlığını dış koşullardan olduğu kadar iç koşullardan alır.

Buna göre, bilinçli bir tutsak dağlarda bağıra bağıra şarkı söy­leyen bir başıbozuktan daha özerk duyabilir kendini. Kapatıldığı küçücük bir alanda o bir yapabilme gücüdür. Demek ki özgürlü­ğün anlamı her şeyden önce bilinçseldir. Bu durumda bilinç düze­yi çok aşağılarda bir kişiden sorumluluk beklemek yanlıştır. Hukuk toplumsal bir kargaşayı önleyebilmek adına her normal kişiyi so­rumlu sayar, bu yönelim elbette her şeyden önce cezayı olası kıl­mak adınadır. Sorumlu olmayan kişiyi cezalandırmak sorumsuz­luktur. Bu gerçekte çok kötü ancak kaçınılmaz bir kuralcılıktır. Yar­gıç karşısındaki kişinin bilinç düzeyini göre göre, onun sorumlu tutulamayacağını bile bile sorumlu tutar onu. Hukuk enaz bilinci yetkin bilinç sayma oyununu her zaman bile bile oynar. Bu bir kaçınılmazlıktır. Gerçekte hukuk sorumlu olmaması gereken kişiyi sorumlu sayarken adaleti gerçekleştirmek adına adaletsizliği ge­çerli kılar. Bu yüzden “hukuk”la “adalet’in her zaman birbirine denk düşmediği görülür.

Gerçek anlamda bilinçli kişi için sorumluluk yapabilecekken yapmamak anlamına gelir. Bu da ahlaksızlıktan başka bir şey de­ğildir. Sorumsuzluk ahlaksızlıktır. İnsan olmanın anlamı sorumlukla başlar. Saint-Exupery “insan olmak her şeyden önce sorumlu olmaktır” der. Bu bize hemen şu soruyu sorduracaktır: insan ne’den sorumludur ya da neyin sorumlusudur? Bu noktada so­rumluluğun evrenselliği çıkar karşımıza. Sorumluluk evrenseldir, parçalı değildir. Buna göre insan yalnızca şundan ya da bundan, şu kişiden ya da bu kişiden değil, bütün bir insanlıktan sorumlu­dur. Demek ki sorumluluk alanını aileyle, toplumla, ulusla sınırlayamayız. İnsana karşı olan, insan olma koşuluna ters düşen her durum her sorumlu kişiyi ilgilendirecektir. Yalnızca çocuklarının esenliğini düşünen insanlar zorda kaldıklarında çocuklarını da gözden çıkarabilecek kimselerdir. İnsanın evrensel sorumluluğu bize şu soruyu sordurabilir: herkesten ya da bütün bir insanlıktan sorumlu kişinin mutlak bir güç taşıyor olması gerekmez mi? So­rumluluk mutlak bir gücün varlığını gerektirmez. Sorumluluğumu­zu yerine getirmemiz için çok güçlü olmamız gerekmez. Sorumlu­luk için gereken etkinlik bir insan boyunda olacaktır.

Sorumluluk trajik olanın ya da yazgı fikrinin aşıldığı yerde başlar. Dünyanın akışında insanın kendisini değil de başka bir gücü, örneğin aşkın bir varlığı belirleyici sayıyorsak sorumlu olamayız, en azından tam anlamında sorumlu olamayız. Tam anlamında so­rumlu olmamak sorumsuz olmaktır. Dinsel anlamda ya da doğal anlamda her mutlak belirleyicilik ahlaki seçimi ortadan kaldırırken sorumluluk duygusunu da hiçe indirir. Yunan trajedisinde karşı­mıza çıkan insan sorumlu insan değildir. O hiç mi hiç değiştireme­diği, hiçbir koşulda egemen olamadığı bir dünyada doğal ya da tanrısal güçlerin belirleyiciliği altında yaşayan bir yazgılıdır. Başı­na gelecek olanlar önceden belirlenmiştir. Ne yapsa bunları önle­yemez. Sophokles’in Oidipus epi Kolono’sunda şu satırlarla karşılaşırız: “Eylemlerim mi? Onlara ben katlandım, onları ben yapma­dım” “İzlediğim yolu hiçbir şey bilmeden izledim.” Bu durumda insan sorumlu değil, tartışmasız bir biçimde güdümlüdür, dışerk her şeyi belirlemektedir. İnsanın dünyasında bir dışerki değil de yalnızca usu belirleyici saymaya eğilimli yeniçağ düşünce dünyası trajedinin anlamını da değiştirecektir. Corneille’in Polyeucte”ünde Pauline “Duygularımın üstünde güçlü usum var” derken, Cinna’sında Auguste şöyle diyecektir: “Ben kendimin efendisiyim.”

Kişinin bütün bir insanlıktan sorumlu olması her şeyden önce kendinden sorumlu olmasını gerektirir. Kendine karşı sorumluluk­larını yerine getiremeyen bir kişi başkalarına karşı sorumlu olama­yacaktır. Sorumluluk tek kişilik bir zeminde gerçekleşir, ancak bü­tün insana açılır. Her kişi önce kendi olarak sorumludur: sorumlu­luk tek kişilik bir bağlanma biçimidir, bir kendi kendini yükümleme biçimidir. Kimse kimsenin yerine sorumlu olamaz, kimse kim­senin adına sorumluluk taşıyamaz. Kimse sorumluluğunu bir baş­kasına yükleyemez. İnanç düzeyinde de sorumluluk tek kişiliktir kavrayışı öne geçer. Eski Ahid’de şunlar yazılıdır: “Her kişi kendi ölümünü ölecektir. Bir oğul babasının yanlışlarını yüklenemez, bir baba da oğlunun yanlışlarını yüklenemez. Doğru doğruluğunun, kötü kötülüğünün karşılığını görecektir.” Başkası için üzülebiliriz, başkası adına sevinebiliriz, başkasına yardım edebiliriz ama başkasının yerine sorumlu olamayız. Ortak sorumluluklar elbette var­dır, ama ortak sorumluluklarda da herkes her şeyden önce ken­dinden sorumludur. Eksikli insan ya da yetkin bilince ulaşamamış insan hep sorumsuzluklarını birilerine yansıtmaya ya da başkala­rının üstüne yıkmaya eğilimlidir. Eksikli insanın bu tutumu sorum­luluğun anlamını elbette değiştirmez.

Sorumluluk bir bilinç işi olduğu kadar bir gönül işidir. Her so­rumlu, her gerçek sorumlu sorumluluğunu sevinç içinde gerçekleş­tirir. Sokrates yaratmayı sevinç içinde doğurmak diye tanımlıyor­du. Biz de sorumluluk sevinç içinde yaşamaktır diyebiliriz. Sorum­luluk usun kılı kırk yaran araştırıcı tutarlılığında gönül’ün itici ve yapıcı etkinliğini de gereksinir. Hiçbir sorumluluk kaba bir ussallık­la sonuna kadar götürülemez. Her sorumluluk, geleceğe açılan bir yönelim olmakla bir umudun ışığında heyecanlarla kendini ger­çekleştirir. Sorumlu olmak umutlu olmaktır. Hep başkalarından beklemek kolaylığı içinde değilsek, umutlu olmak da sorumlu ol­maktır. Umut özgürlüğün zorunlu varoluş koşuludur. Saint-Exu-pery, Savaş pilotunda “İnsan hem sorumlu hem umutsuz duya­maz kendini” der. Böylece tam bir kafa ve gönül birliğinde gerçek­leşen sorumluluk tam anlamında bir süreklilik gösterir. Her sorum­luluk bir sonuca yöneliktir, her sorumluluk sonuç almayı gerekti­rir. Sorumlu olmak sonuna kadar sorumlu olmaktır. Bir başka de­yişle, sorumluluk gündelik bir eğilim değildir. O insanın bir yaşam boyu süren birbiriyle örgülenmiş amaçlarında gerçekleşir. Amaç­lar değişir, sorumluluk sürer. Sorumluluğun emekliliği yoktur.

Sorumluluk insanın birey olarak etkin gücünü gerektirdiğinden gerçek bir kafa ve beden sağlığına gereksinim gösterir. İnsan şu ya da bu nedenle, özellikle bilinç yetersizliği nedeniyle özgür olma koşullarının dışına düştüğü zaman sorumluluklarının da dışına dü­şecektir. Beden ve ruh yetersizliğine uğramaktan korkan Stoa filo­zofları intiharı öngörüyorlardı. Bu filozofların çoğu, bilindiği gibi, intihar ederek ölmüştür. Stoa filozoflarından çokça etkilenmekle birlikte intihar düşüncesine uzak duran Montaigne intiharın yerine emekliliği koyar: “insan başkaları için yeterince yaşadı mı yaşamı­nın sonunu da hiç değilse kendisi için yaşamalıdır.” Ne olursa ol­sun, her yetkin insan kendini son soluğuna kadar sorumlu duya­caktır. İnsan için en soylu heyecan başkalarına karşı ama her şeyden önce kendine karşı sorumluluğunu yerine getirme heyecanı­dır.

ÖZGÜR PROMETHEUS

AFŞAR TİMUÇİN

İnsancıl Yayınları

İstanbul – 1997