eşitlik ve denklik

ALİ K
Nesnel ve öznel verilerden hareketle, süreçteki canlılığı oluşturan tüm unsurların, eşitlik-eşitsizlik-denklik bağıntılarının test edilmesi sonucu, olgu ve hadiselerin kavramsal ve eylemsel boyutları yakalanabilir…

Doğadaki hayvanlık âleminde, kaplan türündeki hayvanlara aynı familyadan oldukları için birbirlerine eşit varlıklar deriz, ancak kişisel özellikleriyle(yırtıcı, iri, saldırgan, dişi, erkek)nitelikleriyle denk olmadığını gözleriz…

İnsanla, hayvan canlılıktaki ortak benzerlikleri dolayısıyla eşitlenebilir, denklik farklı türden olmaları nedeniyle kurulamaz, üreme, çoğalma, yeme-içme-boşaltım gibi ortak yönleriyle eşit olduklarını, ancak denklik ilişkisini kuramayacağımızı tespit ederiz…

Aynı türden varlıklar arasında tüm zamanlar boyunca eşitlik-eşitsizlik-denklik ilişki ve çözümlemesi yapabiliriz…

İki ayrı insan ve iki ayrı toplum süreç ve oluşum boyunca bu bağıntılarla incelenebilir…

Ahmet, Mehmet, Leyla ve diğer tüm renk-çeşitleriyle insanlık eşittir ancak farklı davranış ve kültürleriyle denk değildir…

Tarihin bir dönemi, örneğin feodal Avrupa ile Osmanlı arasında halk davranışı açısından; feodal Avrupa’daki ve Osmanlıdaki din, coğrafya, iklim, kültür, dil v.s farklılıkları farklı insan tipi inşa ettiklerinden, sosyal yapı itibariyle eşitsiz ve denk olmayan toplumlardır…

Evrenin bütün öğelerinin etkisi bakımından eşitken, kültür farklılaşması eşitsiz bir yapı ortaya çıkarmıştır…

Denklik bağıntısını; âdemi boyutun konumu ve birey ile toplumun iç hedefleri açısından kurabiliriz…

Bu nokta zirve ve tam insan olabilme eksen ve eğrisidir,

Bu boyutu 19. ve 20.yy’da gelişen milliyetçiliğin oluşumu açısından inceleyelim…

Avrupa, Afrika ve Osmanlıda kendi içinde ulus olma yönüyle ortak olan milliyetçilik; ortaya çıkan sonuçlar itibariyle, eşitsizlikçi; insan hedefleri ve Ademî boyut itibariyle denklik atfedilemeyecek ilişki ve kavramdır…

Bu kavramlar; dönem-mekân-zaman-durumla ilgili olduğundan, insanbilim temelli olduklarından; ancak tüm zamanların kriterleriyle, o dönemin konumunu tüm bağıntılarıyla ortaya koymak gereklidir…

Biyolojik-fiziki-dini-iktisadi-kültürel veriler aynı koşullar altında değerlendirilerek eşitlik-eşitsizlik-denklik ortaya konulabilir…

Şiilik ve Sünniliğin İslam toplumlarındaki etkisini incelerken, Kuran ve Sünnet eksenli olmalarına rağmen, ulusal, sınıfsal mezhebi yapılanma eşitsizliği doğurmuştur…

Kişi-birey incelemelerinde de örneğin; iki farklı aydın arasında inceleme yapacağız; bu iki düşünürün, zihnini oluşturan, aydınlanma derece ve kalitesini tüm zamanların ademi değerlendirmesiyle, aydının döneme bakışı ve tahlil gücüyle ortaya çıkarabiliriz…

özgürlük üzerine

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE…

Kozmosun her alan ve boyutunda iradeli bir işleyiş, kendine has özellikler, bütünlüğe katılım olmakta, tarihsel ve tabii sürecin oluşumuna neden olup belirleyen faktörlerin; özboyutundan süzülerek taşan farklı konum ve bağlam kazanan yapılanması tüm kavramsallaştırma ve hayatiyetin alt yapısını teşkil etmektedir….

Kavramlar ve hayatiyet;

Tabiatın insan üzerindeki etkisi ve belirlemesiyle beraber, insanın genel anlamda kültür oluşturucu yapısıyla devinim ve oluşum içinde gelişir…

Canlılığa ve işleyişe katılan bütün unsurlar insan dâhil, bütünlüğü oluşturmakla birlikte kendine has bir madde ve hareket dünyasıyla sınırlandırılmıştır… Ancak insanoğlu, bitki, hayvan ve diğer canlılık âleminden medeniyet kurucu niteliği ile ayrılır…

Kozmosun ve özelde insanın bu geniş, sonsuz yapısı karşısında insanoğlu, geliştikçe yetersiz kaldığını birikimiyle kavramıştır…

Tarihsel sürecin verileri apaçık göstermiştir ki; kavramlar ve hayatiyete giydirilmek istenen yanlış anlam, kesitsel bakış, bir sonraki dönemde de sorunlar yaşatmıştır…

Bunun en tipik örneği ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI ve hayat içindeki yapılanmasıdır…

Özgürlüğü; evreni ve insanı bütünlükçü bir değerlendirme sonucu değil, kendi bulunduğu parça konuma göre değerlendiren insanoğlu, nihayetinde etnikçi, bölgeci, yerel, mevzi bir beyin ve derinliksiz bir ruh geliştirmiştir.

Kafasını göğe kaldırıp sonsuzluğu görmek yerine ayaklarının ucuna kaydırmış, dar görüşlü ve mutlakçı bir sistematik geliştirmiştir.

Süreç boyunca oluşturulmak istenen bilim ve sistemler, bu yetersiz insan tipini beslemiştir… SUÇ AYDIN VE BİLGİNLERİNDİR… Zira aydın ve bilginler peygamberin varisi olması gerekirken duyum ve ruh eksikliği neticesi bu tür bilime taşeronluk yapmışlardır… Gerçek aydınlar müstesna…

Gerçek özgürlük; evrensel konum ve insan sınırları doğrultusunda İNSANLAŞMA ruhu ve faaliyetidir… Âdem, insan türünün sınır, kapasite ve yönünü belirleyen, canlı, dipdiri bakış açısı sahibi, kosmos ve insanı bilgisi doğrultusunda gerçek manada kavramsallaştırma yapabilen, gerçek insanın sembolüdür…

Sonsuzluğa dönük, tüm canlılığı ve öz boyutları ile tarihi sürecin oluşum ve diyalektiğini kavrayan, tüm zamanların ideal insan tipidir… Sınırsız ve sınıfsızlığı arayan âdem, gerçeği aramanın yönünü göstermektedir… Türk ve Kürt sorunu bu minvalde değerlendirilmeli değil mi?

kültür ve sanata dair

KÜLTÜR VE SANATA DAİR…
ALİ K

Ademin hikayesinden, postmoderniteye tüm insanlık; evrensel-doğal ve tarihi sürecin etkisiyle beşeri ve manevi cevherini, bulunduğu yerin konum ile durumuyla bağlantılandırarak kültür ve sanat eser ve akımları üretmişlerdir….

Kültür ve sanatın ana gövdesini, insan topluluklarının bulunduğu tarihsel dönemin ruhu ve şartları belirlemiştir…

Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Çin, İran, Anadolu, Yunanistan, Roma gibi ilkçağ uygarlıklarında çokçu bir tanrı inancı ile birlikte, güce bağlı bir hiyerarşik düzen, ahlaki alanda da etkisini göstermiş, bu durum kültür ve sanata da sirayet etmiştir…

Kuranda adı geçen Ad, Semud, Lut kavimlerinin hikâyeleri, bu çokçu tanrı inançlarını ve ahlaki yapılanmaları ortaya koymaktadır…

Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’la tek Allah inancıyla birlikte putperestliğin ahlaki – sosyal-iktisadi ve güce dayalı yapısına muhalefet edilerek bir din ahlakı ortaya konmuştur..

Özellikle putperest anlayışın resimde, müzikte, edebiyat ve anlatımdaki hiçbir kayıt ve sınır tanımaz kültür ve sanat yapılanmasına karşın, tevhidi dinler örtünme, hayâ ve günah anlayışını vazetmişlerdir…

Hıristiyanlığın yozlaşması sonucu kilisenin yoğun baskısından bunalan aydın ve halklar, Hıristiyan kültür ve sanatına isyan ederek hümanizmle beraber Yunan kültür ve sanatına tekrar dönmüşlerdir…

Günah duygusunun yerini serbestlik, doğaya dönüş ve çıplaklık almıştır…

Ancak Hıristiyanlık da kendi içinde reformasyana tabi tutularak kendini yenilemiş, ılımlı bir yapıya bürünmüştür….

Yüzyıllar boyunca süren çatışmalardan sonra serbestlik içinde dinin de kendine özgü bir yer edinmesi yasallaştırılmıştır….

Modernizmle beraber her kesim kendi inanç ve fikirleriyle, sosyo-iktisadi yapısına göre kültür ve sanat eserleri üretmiştir….

  1. ve 2. dünya savaşıyla var olan derin yıkım neticesinde muhalif, anarşist, Marksist, nihilist ve varoluşçu sanat akımları seslerini yükseltmişlerdir…

Batının kültür ve sanattaki tarihsel değişimiyle alakalı bu durum tüm dünya uluslarında da etkisini göstermiş ancak, genelde tahripkar olmuştur..

Çünkü batıda sömürgeciliğin etkisi olmayan bir dönem ve anlayış olmamıştır…

Bugün İslam âleminde kültür ve sanat anlayışının kısırlığından bahsedilmektedir…

Niye, batıya üstün gelecek bir anlayış güçlü bir şekilde, bilimsel olarak ortaya konulamamıştır…

Bu anlayış ÖZE DÖNÜŞTÜR….

Batıyı sarmalayıp, aşıp geçerek insan özünü dillendirerek, kültür ve sanatı bu bağlamda oluşturacak olan âdemi-insani öze dönüştür…

Bu sanat realizm-rasyonalizm-idealizm,-materyalizmi aşıp geçebilecek ve yeni bir yoruma tabi tutacak irade ve içeriktedir….

ali şeriatide benlik-varoluş dinamiği

ALİ ŞERİATİNİN DÜŞÜNCESİ VE BENLİK-VAROLUŞUN DİNAMİĞİ
ALİ KAYA

Merhum Ali Şeriati, tüm zamanların düşünce, inanç ve irfanını irdeleyerek öze dönüş fikrini sistematize etmiştir. Şeriati, öze dönüş düşüncesini tüm kâinat ve oluşumla irtibatlandırıp, her varlığın bir anlam ve amacı, evren içinde kendine has bir yeri ve gelişimi olduğunu; Allahın içkin ve aşkın olarak, kuşatıcılığı ile birleştirerek açıklamaya çalışır…

Platon, Sokrat, Aristo, Aquinas, Rousseau, Kant, Hegel, Nietzsche, Sartre, Marks gibi dini veya dindışı düşünürler ile bağlı toplum veya guruplar Allahın kuşatıcılığının bir veya birkaç yönünü bağlamından kaydırarak, dönem-toplum yapısına göre konumlandırmaya çalışarak, parçacı bir düşünce oluştururken Şeriati; “aydın, peygamberin varisçisidir” ilkesiyle varlığın öz-yapı ve konumundan hareketle, oluşumları; canlı süreç ve evren bağlamında değerlendirir…

Hayat, hedefli bir bütünlük ve istikamete akan; anlam ile amaç içeren, hiçbir zaman abesle tarif edilemeyecek iradeli bir varlık olup ruh, anlam ve canlılık her tarafa sinmiştir.

Sartre ve Marks gibi batının iki büyük dehası fiziki-maddi üretim ilişkilerine mutlaklık atfederek, bu canlı bilinç, irade ve ruhu görememişlerdir.

Şeriati’ye göre, insanı yapan seçme ve eylemdir, seçimin en önemli basamağı ise, düşünce ve kaynağının seçimidir. Batı ve doğunun tüm düşünsel ve inanç birikimi tanınarak en doru seçim yapılmalı, sürekli sorgulama ve yenilenme içinde olunmalıdır, tıpkı Heraklitin “her şey akmaktadır” anlayışındaki diyalektik oluş düşüncesi gibi…

Saf ve mutlak olan Allah, insana kendi özünden vermiş, ancak insana maddi beden giydirmiştir, işte insan bu ikisinin birikimidir. Hegel ve Nietzsche gibi batının büyük düşünürleri, bu ikili yapıyı faşizm ve nihilizme kadar götürmüşlerdir. Ali Şeriati’ye göre bilinç temeldir, evrenin temel özü bilinçlilik halidir, Allah ise mutlak bilinç halindedir. Evren bilinçli davranışa kendini açar, Hegele temel teşkil eden düşünce boyutuyla, Marksa temel teşkil eden emek boyutunu vahyi realize ederek âdemi teşekkülde birleştirir…

Ali Şeriatinin düşüncelerinin genel olarak benlik ve varoluş etrafında şekillendiği görülebilir… Peki, nedir benlik ve varoluş?

Doğar doğmaz, namutenhai bir şekilde, etrafımızı saran sonsuz hadiseler zinciriyle karşılaşırız; doğumlar, ölümler, hayvanlar, bitkiler, toplumlar… her durum ve etkinlik…. İlköğretimden, üniversiteye, esnaf, köylü, işci, varlıklı, varlıksız her birey ve kesimi kapsayan durum… Evrende bilinçli özel varlık olan insanoğlu, bu durumu önemsemez, gündelik telaş baskın olur ve kuşatır… Özyapı ve karakteriyle kendi varoluşunun dinamik ve pratiklerini belirlemez.. Toplumu saran yapı, kuvvetli kişilik yaptırımı oluşturur. Yetişkinlikle beraber,,. Ben neyim-kimim sorusunu, evrensel konum, varoluşsal durum, insanbilimle varlık ve oluşumu etüd edip, bu kişiliği diri tutsa insanoğlunun kadim sorunları, sebebleri ortaya çıkabilecek sonuçlar üretilebilecektir…

Peki nedir, evrensel konum, varoluşsal durum, insanbilimi kaynak yapmak; her şeyden önce, bir tabiat var insan iradesi tarafından oluşturulmamış, ırkımızı, cinsiyetimizi, ülkenin tabi ve tarihi konumunu, seçmek elimizde değil… Ancak insanoğlu, ilim meziyetiyle, kendini ve etrafını tanıyarak, kültür-medeniyet kurabilme meziyetiyle donatılmıştır, ayırt edici niteliği budur… Kültür oluşturabilmenin alt yapısı düşüncedir, düşünce tek başına zihnin eseri değildir, kalp, zekâ, fizyolojik. iktisadi ve sosyo-kültürel durum, beraber düşünceyi teşkil ederler. Düşünen insanda; gerçek insan, tam insan batılı ifadeyle “total homme” kişiliği çıkar, aşkın, adaletin, saygının, sevginin insanıdır bu insan… Emperyalizmi, ahlaksızlığı, aşksızlığı sinesinde barındırmaz. Muhakeme ve düşüncesi tüm vücudunu sarmış, aydınlık ve inanç fiillerini kuşatmıştır. Hegel, sartre, nietzsche, marks ve dogulu düşünürler, aslında bu insanı aramışlardır. Ancak dönemin baskın şartları sonucu, kesitsel yapılar ortaya koymuşlardır… Tarihi süreç, tek boyutlu insan tipini beslemiştir. Akıl, bilim, aydınlanma, emek, inanç, sevgi-saygı gibi kavramlar bütüncül içerik, ruh ve tüm insan hedefli yapısından yalıtılmıştır…

Tıpkı; Yunan, Hint, mısır ve sümer din ve sosyal yapısı sonucu ortaya çıkan, insan ve kültür tipinin yayılımı gibi, modern dönemlerde de varlığını sürdürmüştür…

Tevhidin Allah’ı, mutlak birlik ve bilinçlilik halindeyken, insana da bu özden vermiştir. İnsan Tanrının halife akrabasıdır, sorumluluk sahibidir, çok boyutlu sapmaları ahenkli bir birlik haline getirebilir. Günümüz itibariyle devasa bir insanlık birikimi vardır, dinlerden, kültürlerden, liberalizmden, marksizmden insanlık değerlerine göre pek çok olumlu durum ve kazanımlar elde edilebilir. Bireyden başlamak üzere, her toplum; evrensel konum, varoluşsal durum ve insabilim kaynağıyla, ademî bir hüviyet kazanacak, yeryüzü ve evren özlediği insana kavuşacaktır…

insan olmak

İNSAN OLMAK
ALİ KAYA

Tabiat içinde yalnız insan şu üç özelliği ile diğer canlılıktan ayrılır;

  1. Kendi keyfiyetini, yaratılışını, öz-yapısını, evrenin niteliği ve öz-yapısını, kendi ile evren arasındaki ilişkinin niteliğini ve neliğini algılama…

  2. İnsan, seçebilen bir varlıktır…

  3. İnsan yapıcı-kurucu bir varlıktır…

Bu üç tür özellik neye tekabül eder;

ŞUUR veya yeni tabirle BİLİNÇ…

Tarihi süreç boyunca tüm insan sahası ve oluşumları insanın bu nitelikleriyle doğrudan alakalıdırlar…

Eylem ve davranışları; bilincin neresinde olduklarının göstergesidir…

Peki, bilinci nasıl tarif edeceğiz?

Bilinci belirleyen akıl mıdır?

Bilincin göstergeleri üretim araçları mıdır?

Bilinci belirleyen dilin konumumudur?

Somut tabirle bilinçli insandan ne anlayacağız;

Bilinçli insan; hem akla, hem üretim araçlarına, hem de dile eşit bir şekilde yaklaşım gösterir…

Kaldı ki biz aklı, salt zekâ, salt rasyonalite, salt idealizm ile yorumlarsak, aidiyeti parçalarsak gerçek ve tam akıldan bahsedemeyiz…

Tam akıl; evren içinde her bir unsurun etki açısından eşit ağırlıkta olduğunu bilen akıldır…

Faraza; biz üretim araçlarının etkisini; havadan, sudan, cinsiyetten, dilden, dinden ayırt edebilir miyiz?

A şahsı üzerinde eşit bir ekinliğe sahip olan unsurlar, toplum yapılanmasının da altyapısına eşit etki ederler…

Endüstriyalizmle birlikte ortaya çıkan mekanizmin etkinliği; yine şuur karşısında ve içinde bir yapılanmadır…

Batının büyük dâhileri; Sartreler, Nietzscheler, Baudrillardlar bu suni duruma itiraz edip gerçek insanı aramıyorlar mı?

Kaldı ki; makine toplumu tabiatın verilerinden aşırma değil midir?

Kaldı ki; insanı incelediğimiz zaman makineleşme basit bir cüzdür…

İNSAN DEVASA VE ÖZNEL BİR YAPIDIR…

İnsan üretimi hiçbir yapı insan ile boy ölçüşemez…

Problem insan ve şuur problemidir…