Dün Hâlâ Orada mı? Uzay-Zamanda Donmuş Anıların Peşinde

Geçmişin yok olup gittiğini düşünürüz. Kahve soğur, çocukluk evi yıkılır, sevdiğimiz bir ses susar ve geriye yalnızca anılar kalır. Fakat modern fizik, bu gündelik sezgiye küçük ama sarsıcı bir itiraz yöneltir: Belki de geçmiş ortadan kaybolmamıştır. Belki yalnızca artık ona erişemiyoruzdur. Einstein’ın görelilik kuramından doğan uzay-zaman fikri, dünün evrenin dokusundan silinmek yerine orada bir yerde konumunu koruyor olabileceğini düşündürür.

Görelilikte uzay ve zaman birbirinden bağımsız iki sahne değildir. Bir olay, üç uzamsal koordinatın yanında bir zaman koordinatına da sahiptir. İlk öpücüğünüz, geçen salı içtiğiniz çorba ve dinozorların son günü, uzay-zaman üzerinde farklı adreslerdir. Bu bakıştan türeyen blok evren modelinde geçmiş, şimdi ve gelecek dört boyutlu bir bütünün parçalarıdır. Biz ise bu dev yapının içinde hareket eden bir bilinç çizgisi gibi yalnızca belirli kesitleri deneyimleriz.

Şimdi dediğimiz şey kimin şimdisi?

İşin eğlenceli ve biraz da tekinsiz yanı şudur: Evrensel bir şimdi yoktur. Birbirine göre hareket eden iki gözlemci, uzaktaki olayların aynı anda gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda anlaşamayabilir. Eşzamanlılığın göreli olması, evreni herkes için ortak bir saate göre ilerleyen kozmik tiyatro olmaktan çıkarır. Eğer hangi olayların şimdi olduğu gözlemciye bağlıysa, geçmiş ile gelecek arasındaki mutlak sınır da bulanıklaşır. Zaman, sanki akan bir nehirden çok tamamı çizilmiş bir haritaya benzemeye başlar.

Bu durumda anı nedir? Anı, geçmişteki olaya açılan mistik bir pencere değil; beynin şimdiki anda kurduğu fiziksel bir örüntüdür. Nöronlar geçmişi olduğu gibi saklamaz. Onu seçer, büker, eksiltir ve her hatırlayışta yeniden yazar. Beynimiz kusursuz bir arşivci değil, dramatik zevkleri olan bir editördür. Yine de anının güvenilmezliği, geçmiş olayın uzay-zamandaki statüsüyle aynı mesele değildir. Harita üzerinde bir şehrin bulunması, bizim o şehri doğru hatırladığımız anlamına gelmez.

Geçmişe neden dönemiyoruz?

Bir olayın uzay-zamanda yer alması, ona geri gidebileceğimiz anlamına gelmez. Fizik burada bilimkurgu hevesimize soğukkanlı bir kapı görevlisi gibi davranır. Nedensellik, ışık konileri ve ışık hızının sınırı, hangi olayların birbirini etkileyebileceğini belirler. Geçmişten bize ışık ulaşabilir; zaten gökyüzüne baktığımızda yıldızların eski hâllerini görürüz. Ancak kendi geçmişimize fiziksel olarak dönmek, bilinen doğa yasaları içinde ciddi paradokslar ve aşılması güç koşullar doğurur.

Zamanın neden ileri aktığını hissettiğimiz sorusu ise entropiyle bağlantılıdır. Kırılan bardak kendiliğinden birleşmez; çünkü düzensizliğin artması olasılık bakımından ezici biçimde daha muhtemeldir. Hafıza da bu okun yönüne bağlıdır: Geçmişe ait izler taşırız, geleceğe ait olanları değil. Anılar, beynin içinde oluşurken enerji harcar ve çevrede entropiyi artırır. Böylece hatırlamak yalnızca psikolojik bir eylem değil, zamanın termodinamik yönüne kazınmış fiziksel bir süreç olur.

Donmuş geçmiş teselli mi, tuzak mı?

Geçmişin uzay-zamanda hâlâ var olduğu düşüncesi kayıplar karşısında tuhaf bir teselli sunabilir. Çocukluğunuzdaki o öğleden sonra, blok evren doğruysa, varlığın bütününden sökülüp atılmış değildir. Fakat bunu kanıtlanmış bir kozmik ölümsüzlük öğretisine çevirmek hata olur. Blok evren, göreliliğin güçlü bir yorumu olsa da zamanın doğası hakkında tek felsefi seçenek değildir. Kuantum fiziği, nedensellik ve bilincin rolü tartışmayı hâlâ açık tutar.

Belki geçmiş ne yalnızca zihnimizdedir ne de erişilebilir bir müze salonu gibi bizi beklemektedir. O, evrenin geometrisinde bir konum; bizde ise sürekli yeniden kurulan bir yankıdır. Fizik olayın adresini, hafıza anlamını taşır. İnsan olmak, bu ikisinin arasında yürümektir: Geri dönemeyeceğini bilerek hatırlamak ve geçip giden şeylerin gerçekten nereye gittiğini sormaktan vazgeçmemek.

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.