Bildiğimizi yaşayamıyorsak…

“Keşke bir şeyi bilmek, onu yaşamak için yeterli olabilseydi” diyor bir dost.

Yani bildiğimizden emin olabiliyoruz da, yaşadığımızdan mı emin olamıyoruz?!
Bu tespit şu anlama mı geliyor;  “Bildiğime güveniyorum ama yaşadığıma güvenemiyorum.”
Ya olay bunun tersiyse?!

Yaşadığımızı bilmeye çalışarak olayı tersine çevirsek ne olur acaba?

Neyi neden yaşadığını anlamaya çalışmak; fakat bunu yaparken yargılamamak gerekiyor. Yargı, sana ait olmayan ve sana azmettirilen bilgiler sebebiyledir.

Oysa sen, olduğunu sandığın kişi değilsin ki kendini yargılayasın ya da övünesin.

Sen yalnızca henüz TAM olduğunu hatırlamadın. Hepsi bu…

Hatırlamak AN meselesi. Bunu biliyorum. En ufak bir şüphem yok.

Sibel olanın gözünden projekte ettiğimiz dünyaya, kainata bakıyoruz.
Theresa olanın  gözünden yansıttığımız kainata bakıyoruz.

Rudolf olanın gözünden yansıttığımız kainata bakıyoruz.

Bütün insanların gözlerinden bir başka kainat örüyoruz.

Onlarla gurur duyuyoruz.

Her biriyle göz göze geleceğimiz anı bekliyoruz. Zaman yoktur, sabırsız değiliz.

Biz, hepimiz, yalnızca BİRin tanımsız, sınırsız potansiyelinin çocuğuyuz.

31/8/2005 ·

Anasının karnından Dizisi

Gözlerimiz gerçekten var mı?

Gözlerimizin gördüğünden şiddetle şüpheleniyorum!

Ya aynaya baktığımda gördüğümün kim olduğu?! Şöyle boş anına gelse insana korku filmi gibi gelir.  Gelebilir!

Görme fikri bile şu an bana komik geliyor.

Evet bu konuda yapılmış bilimsel araştırmalar var; görme denilen şeyin aslında öğretilme olduğunu biliyordum.

Ama bilmek hiç bi şey, aymak her şey!

Diyelim ki bir bebek doğdu ve beslenmeye ihtiyacı yoktu. Bu demektir ki o bebek kendisine hiç bakım yapılmaksızın büyüyebilir. Ve diyelim ki; çevresinde ona rehber olacak ne insan, ne de hayvan vardı.

Soruyorum sizlere, bu kişi ne görecek?!!!

Bu altın kıymetinde tespitin değeri dünya parası ile ölçülemez sevgili kardeşler.

O kişiye Bay/Bayan X diyelim, hatta daha kısa olsun; BBX

Şimdi ben bu BBX kardeşimizin romanını yazmak istemez miyim? Deli gibi isterim de y-azamam. Tabiri yerindeyse bana halt etmek düşer.

BBX, kendini bilmiyor ki, kendi olmayanı bilsin. Onun için Dünya yok, evren yok, zaman yok… O ebediyettir.

İşte o BİRdir.

Ben bu BBX’e romanımda ne yaptırayım?

Durumumun berbatlığını görüyorsunuz değil mi?

Bu durumda BBX bizim evrenimizin dışındandır. Sonsuza kadar bizim bildiğimiz kainattan dışlanmıştır. O buraya giremez!

Mesele biz oraya çıkabilir miyiz?

Çok basit bi şey yapmakla çıkabiliriz bu evrenden; deriz ki:”ben ve öteki diye bir ayrım yok!” Kolay gibi mi geldi. Buna gülerim.

Bu cevap, istek kodunu tutmuyooooorrrrrr…

HATA…HATA…HATA…HATA…HATA…HATA

İstek neydi: BBX olmak istiyorum

Cevap neydi: ben ve öteki diye bir ayrım yok!

İşte HATA HATA HATA burada bipliyor.

Bu, isteği gereksizleştiriyor.

Hadi bu hatayı bi yana bırakalım. Ben, BBX olmak istiyorum aşamasına kadar gelmiş bir insanın fazlalığı sadece g-özlere sahip olması!!!

Beş duyu organımı üstüste koyup toplarsak çıkan rakam, zihnime eşit olacaktır, o da evrenime. Bundan çok çok daha önemlisi şu: BBX den önce bir başkası, ona rehber olacak bir şahıs olmamalı.

Tek bir rehber; bir insanı BBX olmaktan dışlar.

Durum muhayyile ötesi berbat!

Fakat bütün bunlardan da daha önemli bir şey anladım bugün.

Az önce aydığım yukarıdaki durumu “bilgi” olarak almaya başladığımdan beri; yavaş yavaş isteklerim azalmaya başlamıştı. Ben bu süreci takip bile edemedim; öyle kandırıcı bi şekilde zamana post gibi yayılarak azaldı, azaldı, azaldı.

Sibel öyle bir duruma geldi ki; kritik bi dönemeç.

Aydıklarını anlatsın mı? Bu son istekten vaz mı geçsin?

Vaz geçme diyenler var (bizi seven kardeşlerimiz), ısrarcılar.

Zihnim onları gözlerim kanalı ile çevreme projekte etti çoktan. Onları görebiliyorum da

Fakat bu istekten vaz geç diğen bir heyula var içimde; fark etmez! diyor. Ona ait tanımlama yapamıyorum.  Onun ne olduğu zihnimde programlı değil bu sebeple çıkarıp karşıma oturtamıyorum! Ahhh… Ne şanssızlık. Oysa BBX’in böyle bi sorunu hiç yoktu.

Üstelik bu az önce söylediğim de paradoks!

İsteği reddeden olsam ne olacak, BBX olacağım.

Anlatmayı seçersem ne olacak:BBX olmayacağım.

Bu durumda rehber olmak düşünebileceğimiz en büyük günah olmalıydı!

Eğer dinler, BBX’den gönderiliyor olsaydı tek kural bu olabilirdi.

Ama ondan bi şey gelemez.

Küçük bir dipnot konuşması;

“Ne zordur bir yaziyi/romanı/sevgiliyi anlamak”
“Bence kolay!”
“Örnek lütfen?”
“Siz zaten bi şeyi okuyunca “bişey anlarsınız”, size başka şeyler anlamak gerektiğini zannetiren ne?!”

Diğer küçük bir not:

Şimdi (sabaha karşı 05.00) yukarıdaki aymanın, bilgisinin bize 12.02.2004 de yazdığımız “Yansıtma kuramı” makalesinde gelmiş olduğunu hatırladık. Bu yazıyı merak edenler; “Bir Kadını Öldürmek” kitabının 171.ci sayfasından başlayan ve italik yazıyla belirtilmiş bölümüne bakabilirler.

Ve o gün ile bugün arasındaki zaman aralığını merak edip; 12.02.2004 tarihini 30.08.2005 tarihinden çıkardık, sonuç şöyle oldu: 18.06.0001… Bu da aradan 565 gün geçtiği anlamına geliyor.

30/8/2005 ·

-anasının karnından dizisi-

Model farkları-seri numaralar

Bi arkadaşıma,

(İnsanların tuhaflığından, onları anlamamaktan ve hatta onları beğenmemekten yakınıyordu da)

Şimdi onnarın üretim modeli ile seninki çok uzağa düşüyordur sevgideğer kardeşim.
Seri numaraları birbirine yakın modeller küçük bi fark olsa bile (örneğin cam sileceğinin sırtı düz değil de tırtıklıdır gibi) birbirlerini rahatça anlıyorlar.

Dün pek bi genç arkadaşım, leyleklerden bahsetmiş. Diyo ki; “tikkat ettim havalar soğuyunca bunnar hemen kalkıp sıcak yere uçuyorlar. Ve fekat ben bunu niye yapamıyorum? Bazı yerlerde/bazı kişilerle donuyorum ben. Üşümeyeyim diye ha bire üzerime elbise, manto giyiyorum, zırh üzerine zırh. Peki faydası oluyo mu? Yooo, hala dişlerim birbirine vuruyo”
Benim gibi bi şapşal buna ne cevap verir? Hani görünüşte yaşlı başlıyız ya bi işe yarayacağımızı sanıyor garibim.
Ona da, aynı fabrika üretimi olsa da bazı modellerin nerdeyse bunu inkar bile edecek kadar birbirinden uzaklaşmış olduğunu gözlemlediğimi söyledim.
Herkes yerinde ve komşu seri numaralarla keyif yapsın kardeşim, herkesle anlaşmak zorunda hissetmiyorum ben kendimi.
Benim model zati sulu bişeydir. Bi sürü netameli tasarımı var. Ama işe yarıyo mu yarıyo! En azından ben tepe tepe kullandım walla.

Netekim bazen anlaşamasak da güzel olduğunu hissettiğimiz modellere rastlıyoruz. Kendi adıma konuşayım; şöyle içine dışına iyice bi göz atıyorum, hayran oluyorum. Adını sanını, işlevini bilmediğimiz fonksiyonlar koymuşlar. Vardır bi bildikleri tabii. İnsan gurur duyuyo netekim. Mühendis çocuklar şevkle çalışıyorlar diye düşünüyorum.

Diyeceksin ki anlaşamadığım, benden uzak modelleri sevmiyor muyum? Yok canım öyle bişey! Anlaşamıyorum sadece; donanım farkımız çok. Hepsi bu. Yoksa hepsi iyi çocuklar… Da bazıları benden uzak olsunlar diyeyim artık 🙂 Niye mi? Sen de çok soruyosun birader. Yaa  onların kullandığı iletişim araçları bazen çok gürültülü oluyo, insanın kulağının zarı patlıycak gibi oluyo filan yani.

Ama anlaşamadığım uzak modellerin olması yine de beni memnun ediyo. Bencillikten! Çünkü diyorum ki kendi kendime; fabrika üretime devam ediyo, bu demektir ki bize hep yedek parça bulunacak. :))))

Yanaklarından öpüyorum güzel kardeşim

EMSm (Eski moda sulu model)

25/8/2005 ·

Afallayıp Kaldık buralarda!

-Anasının Karnından Dizisi-

Mars, 27 Ağustos günü Dünya’ya olduğu kadar Güneş’e de en yakın konumuna gelecek ve 60 bin yıldır görülebilecek en yakın ve en parlak durumuna ulaşacak. Mars, o gece gökyüzünde Ay’dan sonra en parlak gök cismi olarak gözleri kamaştıracak. Aşırı parlaklığı ve belirgin turuncu rengi nedeniyle, parlak gök nesnelerinin yer aldığı her gök olayında olduğu gibi, UFO ihbarlarında da artış gözlenebileceği belirtiliyor.

Mars, Dünya’ya en son M.Ö. 57617 yılında bu kadar yaklaşmıştı. Bundan sonra ise 28 Ağustos 2287’de 55 milyon 686 bin km yaklaşabilecek. 2729 yılında ise Mars’ın Dünya’ya uzaklığı 55 milyon 651 bin kilometre olacak. Bu tarihte tüm zamanların en yakın konumu gerçekleşecek.

Bu olaya şahit olmak bizim nesile nasip olacakmış demek! Hele bi bakalım da eğer çok hoşumuza giderse 2287 Ağustosunu’da bekleriz icabında 🙂 Şunun şurasında ne kadar kaldı ki; 282 yılcık. Hiç bi şey değil walla!

Netekim ben 60000 yıl önceki geçişini de g-örmüştüm ve fekat o zamanlar daha onbeşbin yaşında bir teenage’tim. Olayın vehametinin farkına varamadım.

Büyükbabam yıldız konfederasyonunun başkanıydı o sıralar. Beni yola getirmek için çok çaba harcadı gel gör ki o zamanlar ben (hala olduğum gibi) hayta bi kızdım.

Belki bu sebeple dünyaya yollanma piyangosu elimde patladı!

Hem de süslü püslü bir doğum günü paketine sarılı bi eşek şakası olaraktan elime tutuşturuldu.

Vardır bunda bi hayır efendim. Bakmayın siz bana, şikayet etmiyorum da, biraz salaklığıma yanıyorum.

Esasında Mars ile yakın bi ilgim olduğu söylenemez ama ne de olsa bizim gezegene en yakını idi (komşu vilayet gibi). Bu sebeple yeniden yakından görebilme olasılığı bu yaşlı teyzenizi heyecanlandırmakta.

Hayırlısı olsun b-akalım.

Laf aramızda biz orada kelime kullanmıyorduk güzel kardeşim.
Bu yüzden burada afallayıp kaldık.
Esasına bakarsan burada kelimeler bizi kullanıyo haberimiz olmadan. (Bu işte bi terslik var gibi geliyo bana; yine de şapşal biri olduğumdan emin olamiyorum tabii)
Bizim oralarda büyük guruplar halinde yaşanılıyordu yanlış hatırlamıyorsam, üzerinden çok geçti. Herşeyi birbirine karıştırıyorum.
Gurubun birinde ben deyim 1000, sen de 10000 can oluyordu. Dört silahşörlerin dediği gibi: “hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için” durumları. Hal böyle olunca bırak kelimeye sinyale bile gerek kalmıyo!
Tabii sinyal kullandığımız durumlar da mevcut, başka başka sürüyle gurup var irili ufaklı, onların sistemi farklı olduğundan titreşimle iletişiyoduk onlarla.
Bunlar çok geride kaldı, şimdi hayal gibi, komedi gibi geliyo kulağa 🙂

24/8/2005 ·