Hangi bağışlama? Devlet malı yer değiştirdi!

Bizi gücendirmiş olan kişileri nasıl bağışlarız?

Bir gün bilge, öğrencisine boş bir çuvalla bir sepet patates verdi. “Son zamanlarda sana olumsuz bir davranışta bulunmuş yada söylemiş olan herkesi düşün, özellikle de bağışlayamadıklarını. Her birinin ismini bir patatesin üstüne yazıp çuvalın içine koy.”

Öğrenci işe birkaç isimle başladıysa da, kısa sürede çuvalı patatesle dolup taştı.

“Çuvalı bir hafta boyunca gittiğin her yere beraberinde götür” dedi bilge. “Sonra bunun üzerinde konuşalım.”

Başlangıçta öğrenci çuval hakkında hiçbir şey düşünmedi. Onu taşımanın özel bir zorluğu yoktu. Fakat bir süre sonra bu iş giderek bir yüke dönüşmeye, onu her yere taşımak zor gelmeye başladı. Çuvalın ağırlığı değişmediği halde, zaman geçtikçe onu taşımak daha fazla çaba gerektirir oldu.

Birkaç günün sonunda çuvaldan kötü kokular gelmeye başladı. İsim yazarken üzerleri oyulan patatesler çürük kokusu salıyordu. Artık onları oradan oraya taşımak sadece rahatsızlık veren bir şey değildi, nahoş bir şey olmaya başlamıştı.

Nihayet hafta geride kaldı. Bilge öğrencisini çağırıp sordu: “Bu konu hakkında bir şey düşündün mü?”

Öğrenci: “İnsanları bağışlayamadığımızda, olumsuz duygularımızı bu patatesler gibi yanımızda her yere taşırız. Zamanla bu olumsuzluk bizim için bir yük haline gelir ve bu yük bir süre sonra çürümeye başlar.”

Üstat: “Evet, kişi kin tuttuğunda olan tam da budur. O halde, yükümüzü nasıl hafifletebiliriz?”

Öğrenci: “Bağışlamaya çalışarak.”

Üstat: “Birini bağışlamak, isminin yazılı olduğu patatesi çuvaldan çıkarmak demektir. Seni gücendirmiş olanların kaçını bağışlayabilirsin?”

“Bunun üzerinde biraz düşündüm Üstat” dedi öğrenci. “Çok çaba gerekti ama, tümünü bağışlamaya karar verdim.”

Üstat: “Çok güzel, öyleyse patatesleri bir tarafa bırakabiliriz. Peki, geçen hafta seni gücendiren başka insanlar da oldu mu?”

Öğrenci bir süre düşündükten sonra, böyle birkaç kişi olduğunu kabul etti. Fakat kabul eder etmez de, henüz onca zahmetle boşalttığı çuvalının yeniden dolmak üzere olduğunu fark edip telaşlandı.

Öğrenci: “Üstat” dedi. “Eğer bu şekilde devam edersek, çuval her hafta yine patateslerle dolmaz mı?”

Üstat: “Evet, insanlar bir şekilde sana karşı olumsuz davrandığı sürece, çuvalında daima patateslerin olacak.”

Öğrenci: “Fakat Üstat, başkalarının yaptıklarını hiçbir zaman kontrol edemeyiz. Bu durumda Tao bize ne getirebilir?”

Üstat: “Henüz Tao’nun anına girmiş değiliz. Şu ana dek konuştuklarımızın tümü, bağışlamaya bildik yaklaşımın parçasıdır. Birçok felsefe ve çoğu din bize aynı şeyi öğütler: Sürekli olarak bağışlamaya çalışmalıyız, çünkü o önemli bir erdemdir. Oysa bu Tao değildir, çünkü Tao’da çabalamak yoktur.”

Öğrenci: “O halde Tao neyi öğütler, Üstat?”

Üstat: “Bunu sen de bulabilirsin. Eğer patatesler olumsuz duyguları temsil ediyorsa, o halde çuval nedir?”

Öğrenci: “Çuval… benim olumsuz duygularımı sürdürmeme olanak veren şeydir. İçimizdeki, bizi kırgınlık hissimiz üzerinde durmaya iten şeydir… Ah, o, öz-değerime ilişkin abartılı algımdır.”

Üstat: “Peki, ondan kurtulursan ne olur?”

Öğrenci: “O zaman… insanların bana karşı olumsuz davranışları artık büyük bir mesele gibi gözükmez.”

Üstat: “Bu durumda artık elinde patateslerin üstüne yazacak isim olmayacaktır. O halde, oradan oraya kötü kokulu bir yükle dolaşmayacaksın demektir. Bağışlayıcılık Tao’su, sadece birkaç patatesi ortadan kaldırmak için değil, çuvaldan da vazgeçmek için verilen bilinçli karardır.


Bağışlayıcılığa bildik yaklaşım, bilgenin de işaret ettiği gibi, bunun için çaba harcamaya odaklanmıştır. Shenxiu’nun tanınan bir şiiri bunu betimler:

Beden aydınlanma ağacıdır

Yürek parlak bir aynaya benzer

Onu devamlı temiz tutmaya çalış

Toz tutmasına izin verme sakın

Şiir, sürekli ve zahmetli bir çabadan söz ediyor. Sürekli çaba gerekir, çünkü temizlenen aynanın üstüne daima tozlar düşmeye devam edecektir. Tam onu kusursuz biçimde temizlediğimizi düşündüğümüz anda, başka bir toz zerresi ona konmak üzere havalanmıştır bile. Öğrenci, bu düzlemde kaldığı sürece, çuvalının patatesle dolmaktan kurtulamayacağını fark etti. Benzer şekilde biz de, bağışlayıcılığa bildik yaklaşımda kaldığımız sürece asla bağışlanacak kişi sıkıntısı çekmeyiz.

Fakat niçin orada, üstüne tozların konabileceği bir ayna durmaktadır? Aynanın orada durmasına gerçekten gerek var mıdır?

Şiirdeki ayna, egoizmi – abartılı bir kendini beğenmişlik ve kibir duygusu – temsil ediyor. Egoyu sanki fiziksel bir şeymiş gibi algılama eğilimindeyizdir. Dilimiz bu varsayımı doğrulayacak göndermelerle doludur. Sanki egoizm bir uzuv yada bir organ misali bedenin bir parçasıymışçasına, “yaralı” egodan, gurunun nasıl “kırıldığından “ yada itibarın nasıl “zedelendiğinden” söz ederiz.

Oysa egoizm, zihnin ürettiği bir şeyden başka bir şey değildir. Başkalarından ayrı ve farklı olduğumuza dair asılsız algıdan kaynaklanır. Bu ayrılık ve farklılık duyusu, bizi çarpık karşılaştırmalara, bu da sonuçta asılsız bir üstünlük duygusuna götürür. Bu özenle hazırlanmış yanılsama saldırıya uğradığında, sanal yaralar gerçek gibi görünür. Fakat bu yanılsamanın ötesini görmeye başladığımız anda, kendisi de ona verilen zararlar da önemini yitirir.

Bu, bağışlayıcılık konusuna Tao yaklaşımının temelidir. Shenxiu’nun şiirine Zen üstadı Huineneg’in yanıtı bunu gözler önüne serer:

Gerçekte aydınlanmanın ağacı yoktur

Ne de parlak bir aynası

Orada hiçbir şey yoksa

Toz zerrecikleri nereye konabilir?

Ayna gerçekte mevcut değildir. Toz zerrecikleri düşmeye devam ettiği halde, konabilecekleri bir yer ve durmadan silip temizlememiz gereken herhangi bir şey yoktur. Egoizm, kendi kendimize yarattığımız ve basit bir kararla ortadan kaldırabileceğimiz bir şeydir. Egoizm yoksa, incinecek, kırılacak yada yaralanacak bir şey de yoktur. Ego, gurur yada itibar zarar görüp yaralanmadıysa, ortada bağışlanacak bir şey de yok demektir.

Bilge, bildik bağışlayıcılık öğretilerinin ötesine bu şekilde geçer. Gerçek benliğin asla incitilemeyeceğini, eleştiriler ve hakaretlerle zarar görenin sadece egonun sahte yansımaları olduğunun farkına vararak, sürekli başkalarını bağışlama çabası içinde olmayı bırakırız.

Bağışlamak bizim için artık hiç çaba gerektirmeyen bir şey haline gelir. Bağışlamak eskide kalmış bir eyleme dönüşür.

(Derek Lin, Gündelik Hayatın Tao’su, s.85-89.)

Bir Başka Gerçekliğe Giriş – 2

Daha önce bahsedilen “benlik” (ego) tanımına göre, yeni bir gerçekliğe uyumlu olacak bir şekilde yeniden yapılandıracak alıştırmaların tekniklerini açıklamaya başlayabiliriz;

Ölümün Farkındalığı
Genelde tüm çağdaş toplumlarda bireysel benliğin ana “yapmalar” dan biri Ölümün yadsımasıdır. Genç yaşlarda ölüm bize unutturulur, her ne kadar bu unutma bilinmeyenden kaynaklanan korkuları yatıştırsa da yaşamın büyülü doğasını unutmak bunun bir yan etkisi olarak karşımıza gelir.
Bu “yapma” lar arasında, hayat sigortası satın alma, kendi cenaze masraflarını taksitlendirip ödeme gibilerini sayabiliriz. Yakın geçmişte hristiyan kilisesinin cennette arazi satışı gibi oldukça aşırı olayların da olmasına rağmen genelde her dinin amacı ardıllarının cennete gitmesi için gereken yolun tarif edilmesidir de diyebiliriz. Tabi bu yolda “ideal insan” olma dışında farklı algılanabilecek birçok uygulamanın da olduğu aşikardır. Kiliseye veya başka bir dinsel kuruluşa bağışta bulunmak cennette bir yer ayrılması için verilmiş en kaba anlamı ile bir rüşvettir. Reenkarnasyon da, “bu sefer olmasa da gelecek sefer cennete gidebilirim” düşüncesi için iyi bir nedendir.
Ölümden korkan “benlik” tir, çünki ölüm bilinmeyendir ve hiçliği temsil eder. Ölüm yaşamın yok sayılması değil, benliğin yok sayılmasıdır. Yaşam ise ölümle beslenir; bedenimiz hayvan ve bitkilerin ölümü ile beslenir, tıpkı bizim ölümümüzün onları besleyeceği gibi. Ölümün farkındalığı, bizi canlı olarak benliğin sınırlarının ötesine taşıyabilecek tek yoldur ve varlığın farkındalığına açılan kapıdır.
Ölümsüzlük sıradan insanın başlıca “yapma” larından biriyse, bunun karşıtı olan “yapma-ma” ölümün farkında olmaktır. Don Juan’ın kullandığı şekliyle “büyüklenme” kendini önemseme anlamındadır ve kendimizi ölümsüz olarak hissetiğimizde oluşur. Bilinçli ölümlüler, kısa ve geri dönülmez zamanlarını yıkıcı çoşkulara heba etmezler ve her edimlerini bir meydan okumaya dönüştürebilirler. Her edimleri onların yeryüzündeki son edimiymiş gibi erkleri yettiği ölçüde kusursuzlukla ve tadını çıkararak yaşamayı şeçerler.

Asla şunları yapmayı seçmezler;
• bugün yapılacak işleri belirsiz bir yarına erteleme,
• kendine ait olan imajı savunmak,
• kendini nefret, kin, gücenme ve bayağılık hislerine kaptırmak,
• depresyona girecek ve derin acı çekecek kadar hayıflanmak,
• sabırsız davranma, yakınma ve yenilmiş hissetmek,
• her şeyi “çirkin” olarak görmeyi öğrenmek,
• sevgiyi bastırma ve onu ifade etmeyi yadsımak,

Ölümüm farkındalığı zihinsel bir kavram değildir, o bir beden bilinçliliği olayıdır ve öteki özün farkındalığının özelliklerinden biridir, ona yalnızca “yapma-ma” uygulamaları ile ulaşabiliriz.

Bir Danışman Olarak Ölüm
Ölümü bir danışman olarak benimsemek gündelik yaşam konularında, sıradan bir insana oranla, daha ölçülü, etkili, ve gerçekçi bir yaklaşım imkanı verir. Yaşamın sizi yıprattığı ve parçaladığı bir anda ölümü hatırlayın, bu şekilde durumun gerçekliğini daha doğru değerlendirebilirsiniz. Büyüklenmenin herhangi bir çeşidine düştüğünüzde, zamana ve kişiliğiniz üzerinde egemen olmaya başladığınız anlarda bu daha da önem kazanır; çok değerli bir şeyi kaybetmekte olduğunuzu hissettiğinizde, bir şeye gücenip intikam hissi ile yanıp tutuştuğunuzda, kortuğunuzda ve eyleme geçmekten ürktüğünüzde; bu anlar ölüme bakıp onun öğüdünü almanın tam zamanıdır. Ölümün yanında gündelik sorunların tamamının, en ağırının bile, hiçbir değeri olmadığını göreceksiniz. Yaşamaktasınız; ve ölüm hangi köşede saklandığını bilmediğiniz halde, her an sizi beklemektedir. Önemli olan tek şey budur.

İskeletin Uyandırılması
Bu çalışma tek veya grupla açık havada ve gece yapılmalıdır. Herkes tamamen hareketsiz ve gevşemiş bir halde ayakta durarak başlanır. Başta fark edilemeyecek kadar yavaş hareket etmeye başlayın, mesela bir parmağınızı oynatarak başlayın, daha sonra diğer parmakları, kolları ve giderek tüm bedeni ağır çekimdeymişçesine harekete geçirin. Burdaki en önemli nokta her hareketin fiziksel olarak farkına varmaktır.
Ayağa kalkar gibi hareketlerle önce yavaş gittikçe hızlanarak hareket edin, hereketlere uygun ritimde nefes alın ve hızlanmayı 15 dakikada doruğa ulaşacak şekilde artırın, süre sonunda duygusal boşalım anını bekleyin. Buna ulaştığınızda bunu vurguluyan güçlü bir çığlık koyverin. Bundan sonra şu ana kadar yapılanların tersini uygulayarak tamamen hareketsiz kalana kadar devam edin.
Bu süre zarfında bedensel farkındalığınızı geliştirerek bedeninizdeki tüm kemiklere yöneltin, tamamen kemikten ibaretmişiniz gibi hissetmeye başlayın.
Bir maymun gibi eller ayakların arasından yere değer durumda çömelin. İskeletinizin farkındalığını derinleştirin. Bir iskelet olarak, dünyaya merak ve şaşkınlıkla bakan bilinmez bir varlıkmış gibi hissedin kendinizi. Bu arada derin nefesler alın, ve iskelet olduğunuz hissi berraklaşana kadar çömelmiş durumda kalın. Bundan sonra çok yavaş hareketlerle önce ayağa kalkın sonra harket etmeye başlayın, üç adım öne, üç adım arkaya. Dünyayı bir iskeletin göreceği şekilde görmeye çalışın, diğerlerini iskeletmiş gibi algılayın.

… devam edecek …

Aki

Bir başka Gerçekliğe giriş – 1

Bir başka gerçekliğe girmek, bazı tekniklerin kullanılması ile olabilecek, sıradan insan için oldukça karmaşık sonuçları olan bir olaydır. Hazırlıksız olarak bu dünyaya giren kişilerde yaşanacak yoğun coşku, anlaşılmazlık ve korku, deliliğe açılan bir penceredir. Bu teknikler “Benlik” ve “Olağan Dünya” görüşünü yok edip sonra yeniden yapılandırmak için kullanılır. DJ bu teknikleri üç ana bölüme ayırır;

  • Ölümü Danışman olarak kullanmak
  • Kendini önemsemeyi bırakmak
  • Kişisel tarihi silip atmak

Bu tekniklere geçmeden önce anlaşılması gereken en önemli konulardan biri benlik’tir. İlk önce, benlik bir tanımdır ve olağan dünya görüşü ile doğrudan ilintilidir. Benlik, insanın kendini bilme, değerlendirme, düşünce ve davranışının kökenidir. Bazı bilimadamları benliği, alter (gerçek veya hayali bir şekilke kendimizi diğer insanlara karşı temsil etme şekli) ve ego (kendimizi algılama tarzı) olarak ikiye ayırmışlardır, bazıları da, ben (bireyin psikolojik kısmı, yaratıcı yanı) ve ego (sosyolojik yan, sosyal roller) olarak ayırmışlardır. Son dönemde ise benlik üç yönden araştırılmıştır;

  • benlik kavramı, kendimizi nasıl tanımladığımız başka bir deyişle bilişsel yanımız,
  • benlik saygısı veya özsaygı, kendimiz ile ilgili duygu ve değerlendirmelerimiz,
  • benlik sunumu, kendimizi nasıl sunduğumuz yani davrandığımız,

Benliğin oluşması yaşam boyu devam eden bir olgudur, yaşanan bir olay veya dışardan verilen bir eğitim olarak bilgi, önce zihinde değerlendirilir/yorumlanır, sonra ona bağlı olarak bir duygu ortaya çıkar, bu duygunun olumlu veya olumsuz olduğuna bilişsel çerçevemiz karar verir. Bu nedenle benlik hem istikrarlı hem de değişken bir nitelik gösterir. Hem içsel bir boyut, anılar ve şemalar gibi, hem de dışsal bir boyut, diğer kişiler karşısında takınılan roller ve davranışları içerir.
Bireyi birey yapan, diğerlerinden ayıran duygu, tutum ve davranışların toplamı “benlik” denilen kavramın içindedir. Benlik, insanın kendi benliğini anlama ve kavrama biçimi olup kendine verdiği değerdir. Buna göre diğer insanlarla olan ilişkileri biçimlenir. Mistiklerin dışında, bilimadamları da “İdeal Benlik” diye bir kavram ortaya atmışlar ve tüm insanları buna göre uyarlamayı görev edinmişlerdir. İdeal benlik “birinin nasıl olması gerektiğidir”, ancak çok açıktır ki bu kavram, en azından, zamana ve cografi bölgeye göre çok büyük farklılıklar taşımaktadır, o halde “ideal” olan biri 10 sene sonra olmayabilir veya Avrupada “ideal” olan biri Afrikaya gittiğinde artık ideal olmayabilecektir. Bir kavramı evrenselleştirmedikten sonra, pek de bir anlam taşımayacak, kimin için ve/veya ne için “ideal” sorusu devamlı gündeme gelecektir. Aslında “İdeal İnsan” fikri nerdeyse 2500 yıl önce Platon tarafında da düşünülmüş ve bir başka gerçeklikle açıklanmıştır. Platonun o zamanlar anlattığı “Mağara Örneği” şu anki konumuz benlik ve dolayesi ile bilgi ile doğrudan alakalıdır. Platon’un bu örneği antik çağlarda olduğu gibi günümüzde de geçerliliğini koruduğu için bir daha hatırlanmasında yarar var.

  • İnsanlar bir mağarada zincirlenmişlerdir. Yalnızca mağara duvarına vuran gölgeleri görür ve sesleri duydukları için bunları tek gerçeklik zanneder.
  • Aralarından biri zincirlerinden kurtulmayı başarır. Mağaranın dışına çıkıp diğer dünyayı görür, ışığa çıkış acı vericidir ve gördükleri anlaşılmaz şeylerdir.
  • Geri döndüğünde, bu sefer karanlığa giriş acı verici olur, hem ışıktan gözleri kamaşmış hem de bir başka gerçekliğin farkına vardığından sersemlemiştir, eskisinden daha da aptal bir durumdadır.
  • İçerdekiler, anlattıklarını hiç de hoş karşılamazlar, dillerinde bunları açıklıyacak kelimeler dahi yoktur, ve ne de olsa karanlık ve esaret rahatlıktır onlar için. Herhangi bir çaba gerektirmez. Işığa ve bir başka gerçekliğe bakmak ve onu kavramak ise cesaret ister.

Platon’a göre bilgi, duyuların algısı ile edinilmez. Bilgi “idealar” dünyasından derlenir.
İdeaları akıl yoluyla, akıl gözüyle görüp bilgilerini derliyebiliriz, bilgi almada duyusal algılarımızı karıştırdığımızda zorunlu olarak yorumlama mekanizması da devreye girer ki bu da saf bilgiye kendimizden birşeyler katmak anlamındadır. Bunun için de mağaradan kurtulmak ve dünyaya geniş bir açıdan bakmayı gerektirir. Platon’un bu görüşünün don Juan’ın duyusal verileri algılamanın, yorum katmadan yapılması gerektiği görüşü ile benzerliğine dikkat etmek gerekir.
İnsan, benlik tanımının içerdiği şey değil, ama, öyle olduğuna inanır, ve bu tanıma uygun davranır, yani benlik, sadece sözçüklerden oluşmuş sanki gerçekmiş gibi davrandığımız bir kavramlar/yorumlar yığınıdır. Benlik denilen tanımın içeriğinin aktif ifadesi, alışkanlıklardır ve sınırlarla tanımlanmış herşeydir. Biz, günlük yaşamın yapmalarıyız. Benliğin tek gerçekliğimiz olduğu ve sonsuza dek böyle kalacağına inandırıldık. Bir zamanlar biçimsiz/tanımsız olduğumuz unutturuldu.Yapma-mayı uygularken, bu tanımda yer almadığından, bunları olanaksız olarak düşünür ancak çalışma ile yapılabileceğini keşfederiz.
Gerçekliğin ve dolayesi ile benliğin yıkımı psikotik deliliktir. Burdaki “gerçeklik” olağan dünya görüşü anlamında öğretilmiş gerçekliktir. Sanrılanma, olmayan bir şeyi değil, olan bir şeyin algılanmasıdır, ancak olağandan farklı yorumlanması/düzenlenmesidir. Psikotik deliler normal insanların bilinçsizce zihinlerinden attıkları şeyleri algılarlar, bu durumda gerçeklik parçalanır ve benlik sürekliliğini kaybeder, sürekliliğini kaybeden benlik kesinlik duygusunu kaybeder ve kimlikle ilgili kuşkuya düşer. Benliğin özelliklerinin neler olduğundan emin değildir artık. Davranışın temeli benlik olduğundan ve bu da parçalandığından kişi düzensiz ve tutarsız görünür. Deli, savaşçı gibi ama denetimsiz bir şekilde yeniden yapılanma sürecine giren kişidir, alternatif bir varlık biçimi arayışı, normalliği red etmedir. Psikozlu delinin savaşçıdan farkı özgürlük hedefine varması için gereken erkin olmamasıdır.
Savaşçının özgürlük için benimsediği yol onu çıldırtabilir, ama bir savaşçı bunu kendini kaybetmeden gerçekleştirir. Don Juan’ın “denetimli delilik” dediği olgu budur. Burası açıktır ki psikozlular, deliliğe kendi seçimleri olmadan, denetleme güçlerinin ötesine dalarken, bir savaşçı benliğinin yeniden yapılandırma sürecinde uyumlu bir şekilde ilerler. Normalliğin azalması beraberinde enerji, denetim ve ölçülüğün artmasını getirir. Savaşçılar şasırtıcı ve giz dolu olan bu dünyayı gezinmek amacıyle kullanırlar.
Bir benlikle doğmadığımızı ancak bebekliğimizden beri bir benlik edinmeye zorlandığımızı anladığımızda bu sorunun büyük bir kısmını halletmışsiz demektir. Bu durumda benliği biçimlendiren biz olduğumuza göre onu silme ve/veya değiştirecek ve başka birini yaratacak olanağa da sahibiz demektir. Burdaki amaç yeni durumlara uyacak yeni bir varlık biçimi yaratabilmektir.
Bu tekniklerin hepsindeki amaç birleşim noktasını hareketi ve bu hareketin sağladığı özgürlüğün kabul edilmesidir. Ben dediğimiz şey “birleşim noktasının” belirli bir konumunur. Eğer birleşim noktasını hareket ettirebilirsek tanım değişecek ve dolayesi ile “ego” da farklı algılama seviyelerine uyum sağlıyacağı bir şekile bürünecektir. Gerçekte amaç “ego”nun kırılması veya yok edilmesi değil onun kemikleşmiş yapısının kırılarak farklı algılamaları kabul edebilecek düzeye getirmektir. DJ’nin benliği yok edip yeniden yapılandırma teknikleri mistiklerdeki gibi yok etme değil onu değiştirmedir. Mistik düşüncelerde ağırlıklı olmak üzere genelde felsefelerde “Benlik” (ego) kavramına pek de iyi bir gözle bakılmaz. Her zaman “Ego” ile alay edilir, onun varlığı küçültücüdür ve kırılması, mümkün olan en alt seviyeye indirilmesi gerekir, ancak bu şekilde mutlu sona ulaşılabileceği söylenir. Amaç birey olmamaktır, üst iradenin içinde erimek, yok olmaktır. Bu durumda özgür iradeye de karşı çıkılamadığı için aslında özgür iradenin sonucunun üst iradenin istediği olarak tanımlanır, kısaca benliği kırılmış mutlu insanın özgür iradesi mutlak iradenin aynısıdır. Burdan özgür iradenin olmadığı çıkarsamasının yapılmaması gerektiği de uzun uzun anlatılır, aksi takdirde özgür iradenin olmadığı bir durumda bireyin hiçbir şekilde sorumlu olmayacağı bilinir, ama sorumsuz bir varlık da istenmez nedense, hem sorumlu olunacak hem de serbest iradesi varmış gibi davranıp kendi iradesini kullanmayacak bir varlıktır istenen aslında, halbuki DJ bunun tam tersi varlığın tam anlamıyla özgürleşmesi için çalışmaktadır.

Aki

… devam edecek …

Kim olduğumu bilmeyenim

Bu bir kelime oyunu değil. Yazılı ve sözlü tarihin derinlerinden beridir biz insanlara tavsiye edilen hep: KENDİNİ BİL olmuştur. Ve bizler de bu yolda epeyce yol yürüdük sanırım. Yolun başındayken çocuksu bir sevinç ve arzu duyardık, belki de bir çeşit meydan okumaydı “kendini bilme” hedefi. Sonunda bunun bir hayal olduğunu öğrendik. “Kendim” denilen şey bir kasete zamanında kaydedilmiş şeyler gibiydi, onları silebiliyor yenilerini ilave edebiliyordun ve bunun sonsuzca devam edebilecek bir eylem olduğunu da görüp irkildik, doğrusu ben irkilmiştim ne yalan söyleyeyim. Bu durumu pek basit psikolojik basamaklardan olan “boşluk” ya da hedefsizlik gibi görünen bir periyod izledi. Ve sonunda kabul geldi: Ben kim olduğumu bilemiyeceğimi bilenim, üstelik bunu takmıyorum da. Kendimi pek bi mühimsediğimden değil “taksam” da elime bişey geçmeyeceğini anlamış olmanın getirdiği bir çaresizlik; bir yandan da özgürlük. 🙂   Evet kısaca böyle diyebilirim sanırım. Şu an ya da bi başka an “Ben…” diye başlayan cümleler kurmak durumunda kalırım, fakat aslında her an değişebilecek, bir kesinlik arzetmeyen ve hiç bi zamanda etmeyecek bişey adına konuşuyorumdur.

“Ben” öyle büyük öyle derin bişeydir ki bilemem anlamı da çıkmasın lütfen, sadece tanımlamalardan oluşmuş, istersen değiştirebileceğin (önce bunun değişebilir bişey olduğunu farketmiş olmak lazım), soyut bir kavram.

Bu bazen çevremdeki kişileri ya da okurları sinirlendiriyor, hatta bir okurum bana uzunca bir kusuş metni sonunda “sen omurgasızsın!” demişti. Bunu da memnuniyetle aldım kabul ettim. Kaldı ki son derece doğru bir tespitti (kendisi belki farkındadır belki de hakaret ettiğini düşünüp beni incitebileceğini ya da savunmaya çakileceğimi sanmıştır, orasını bilemiyorum tabi)

Eğer kim olduğunu bilememek birilerini rahatsız ediyorsa, bu kişiler kendi kişisel özelliklerini ve kişisel hikayelerini sürekli anlatıp dururlar; amaçları kendilerini sürüklenmekten koruyacak şekilde oraya buraya demir atan gemi misali, belirsizlik denizine katılmaktan kaçınmalarıdır. Ve burada birçok yazımda ve kitaplarımda sıklıkla belirttiğim gibi bu çekinik halleri hiç de mantıksız değildir. Birçok insan bunu farkındalıksız olarak yapıyor olmasına rağmen gayet farkında olarak da bu işlem yapılabilir. Birçok öğretide ve psikolojide söylendiği gibi, “yerine koyacak sağlam bişeyin yoksa eskiyi yıkma” denir. Bu durum oyun üzeri oyuna devamı garantileyen ve fakat bir anlamda bakıldığında da bir zaruret gereği yapılmaktadır.
Ancak gemisine güvenen demirle/çapayla ilişkisini keser!
Değilse gemiyi güçlendirene kadar kendini bir yere sabitlemek durumundadır (bunu zaman zaman yapıyorum; kumanyam bitmiştir, ya da fırtına yaklaşıyordur, ya da basitçe yorulmuşumdur veya gizli bir niyetim vardır!). Kendini çok iyi tanıdiğini iddia eden bi çok insanla karşılaştım ve hatta zaman zaman onlara gıpta bile ettim; çünkü bilinmeyen denizinde yol almak o kadar da huzur dolu bişey değil! Pek tabi ki güzel tarafları var, zaten olmasaydı deli miyiz neyiz derdik! Hoş onu da söylediğimiz olmuştur.

Bu konu belki de tüm konuların anasıdır desem abartmış sayılmam. Eğer “ben” denilen şey tanımlardan oluşan gezer yüzer bişeyse, o halde gerçek şey nedir şeklinde sormuşlar, her öğretinin bu konuda bir cevabı var, örneğin sıklıkla bahsettiğim DJ, bizim aslında erke baloncuğu olduğumuzu söyler. Bana göre tüm öğretilerin cevaplarının da oyun üstü oyun sonucuna götürmek için yeni ve daha sağlam bir yapı ortaya çıkarmak peşinde olduklarını sanıyorum. Fakat DJ felsefesinin üstün yanı, bizatihi kendisini de yıkmayı hedef alışıdır.  Üstelik bu nihai yıkılıştan sonrayı tarif etmeye kalkışmaz (çok akıllıca).

Herneyse bugün çenem düşmüş BENim! Bulan varsa hükümlüdür çünkü yenisini çıkaramadım 🙂

EGO-Özben-GÖLGE

Jung’a göre ego: Psişe içinde bilincin bir örgütüdür. Bilinç düzeyinde algılanan tüm duygu ve düşüncelerden oluşur. Ego psişe içerisinde küçük bir yer tutar. Gündelik yaşantımızı sürdürebilmemiz için içeriden ve dışarıdan gelen uyaranları, bilgileri filtre eder. Aksi halde biz yaşananla yaşanmakta olanı, düş ile gerçeği ayırt edemeyiz.

Umarım tablo görünmüştür; çünkü burdan izah etmek çok rahat olacak.

BEN’e dair yukardan aşağı üç temel bölge var:

1) Bilinç; Bu bölümü ÖZbenin bir kısmı ve dışa gösterdiği Persona ile EGO tamamiyle kaplamış.

2) Kişisel Bilinçdışı: Ego ve Gölge kişiliği içeren Özben bu bölgede yer alıyor. Rüyalarımız da hemen büyük ölçüde bu bölgeden besleniyor.

3) Kollektif Bilinçdışı: Gölge kişiliğimiz ve kolektif bilinçdışının dibine batmış durumdaki Anima-Animus burada yer alıyor. Rüyalardaki arketipler ve kişisel olmayan ögeler bu alandan geliyorlar. Jung’a göre tüm insanlık tarihi bu bölümde yer almaktadır.

Ego psikolojik bir terim olarak ortaya çıkmış olmasına karşılık, sıklıkla hepimiz tarafından “kendini önemsemek” anlamına gelecek şekilde kullanılıyor ve ahlaki açıdan da oldukça yergi alıyor. Bir açıdan bakıldığında insanın kendini bildiği alanda (bilinç) yalnızca EGO’nun yer alıyor olması, olağan biçimde kendimiz sandığımız yegane şey de oluyor ve aslında onu bir miktar önemsememiz Jung’un da belirttiği gibi bizi gerçek ve düşü ayırt etmek açısından belirli bir dengede tutuyor. Ve tabi burada esas önemli kısım dünyada kaç kişi kendinin en ufak bölümünün BİLİNÇ ve dolayısı ile Ego olduğunu biliyor?