Bir Bulmaca Çözdüğünde Beyninde Gerçekten Ne Değişir?

Bir sudoku karesine bakarken, bir satranç hamlesini zihninde çevirirken ya da üç kibrit çöpüyle imkânsız görünen şekli düzeltmeye çalışırken yalnızca vakit geçirmiyorsun. Beynin, sessiz bir marangoz gibi kendi iç mimarisini yeniden düzenliyor. Zeka oyunları bu yüzden basit eğlenceler değildir; onlar, sinir hücrelerinin birbirine fısıldadığı küçük ama etkili meydan okumalardır.

Nöroplastisite, beynin deneyimlere göre değişebilme yeteneğidir. Eskiden yetişkin beyninin büyük ölçüde sabit olduğu düşünülürdü. Bugün biliyoruz ki beyin, yaş ilerlese bile öğrenmeye, uyum sağlamaya ve yeniden yapılanmaya devam eder. Yeni bir strateji öğrendiğinde, dikkatini uzun süre bir problemde tuttuğunda veya hatanı fark edip farklı bir yol denediğinde nöronlar arasındaki bağlantılar güçlenir, zayıflar ya da yeniden örgütlenir. Kısacası beyin, kullandığın yollara asfalt döker; kullanmadıklarını ise yavaşça otlara bırakır.

Bulmaca beynin spor salonu mudur?

Bu benzetme çok kullanılır ama tamamen yanlış değildir. Bir kası çalıştırdığında kas liflerinde mikro düzeyde değişimler olur; tekrar ve dinlenmeyle kas güçlenir. Beyinde de benzer bir ilke işler. Mantık bulmacaları çalışma belleğini, dikkat kontrolünü, örüntü tanımayı, bilişsel esnekliği ve problem çözme becerisini aynı anda çağırır. Bir labirentte çıkışı ararken yalnızca yolu değil, yanlış yolları da öğrenirsin. Bu hata hafızası, zekânın cilalı yüzünden daha değerlidir; çünkü beyin çoğu zaman doğruyu, yanlışların haritasını çıkararak bulur.

Fiziksel değişim dediğimiz şey şiirsel bir metafor değildir. Sinaptik bağlantıların güçlenmesi, dendritik dallanmaların artması, belirli ağların daha verimli çalışması ve bazı durumlarda gri madde yoğunluğunda ölçülebilen farklılaşmalar nöroplastisitenin parçalarıdır. Özellikle yeni ve zorlayıcı görevler, beynin konfor alanını sarsar. Kolayca çözdüğün bulmacalar hoş bir dopamin kıvılcımı verebilir; fakat gerçek dönüşüm, biraz terleten, seni duraksatan, hatta kısa süreliğine küçük düşüren problemlerle başlar.

Zorlanma: Beynin gizli öğretmeni

Bir mantık sorusunda takılıp kalmak çoğu kişiye başarısızlık gibi gelir. Oysa nöroplastisite açısından bu an altın değerindedir. Beyin, beklentisi bozulduğunda uyanır. Tahmin ettiği sonuç çıkmadığında hata sinyalleri üretir ve yeni bağlantı ihtimallerini yoklar. Bu yüzden iyi bir zeka oyunu, sana hemen cevap vermeyen oyundur. Bir bilmece ne kadar nazikçe direnirse, zihnin o kadar çok form değiştirir.

Ancak burada önemli bir ayrım var: Her oyun aynı etkiyi yaratmaz. Sürekli aynı tür bulmacayı çözmek, belirli bir beceriyi keskinleştirir ama geniş çaplı bilişsel dönüşüm için çeşitlilik gerekir. Sayısal bulmacalar, görsel-uzamsal oyunlar, kelime oyunları, strateji oyunları ve hafıza egzersizleri farklı ağları çalıştırır. Beyin tek bir enstrüman değil, karmaşık bir orkestra gibidir; yalnızca davulu güçlendirmek senfoniyi otomatik olarak güzelleştirmez.

Zeka oyunlarının etkisi, uyku, beslenme, hareket ve duygusal durumla da yakından ilişkilidir. Uykusuz bir beyne bulmaca dayatmak, sisli havada dürbünle yıldız aramaya benzer. Öğrenmenin pekişmesi için beynin dinlenmeye ihtiyacı vardır. Fiziksel egzersiz de beyin kaynaklı nörotrofik faktör gibi öğrenmeyi destekleyen biyolojik süreçleri canlandırabilir. Yani en iyi bulmaca rutini, sandalyeye zincirlenmiş bir deha pozu değil; hareket eden, dinlenen, merak eden bir yaşam biçimidir.

Zeka değil, ilişki biçimi

Bu oyunların asıl büyüsü, insanın kendi zihniyle kurduğu ilişkiyi değiştirmesidir. Bulmaca çözen kişi, belirsizliğe katlanmayı öğrenir. Aceleci cevabın cazibesine direnerek düşüncenin derin nefesini duyar. Jungiyen bir dille söylersek, her çözülmemiş problem küçük bir gölgedir; zihnin görmezden geldiği taraflarını görünür kılar. Sabırsızlığın, kontrol arzun, yenilgi korkun ve sezgisel kıvılcımların aynı masaya oturur.

Elbette zeka oyunları mucize değildir. Tek başına kişiyi dâhi yapmaz, her hastalığı önlemez, tüm bilişsel yetenekleri otomatik olarak artırmaz. Ama düzenli ve bilinçli kullanıldığında beynin değişebilir olduğunu bedensel düzeyde hatırlatır. Bu hatırlatma güçlüdür: Zihin taş değil, kil gibidir. Ona her gün küçük bir şekil verirsin.

Bir sonraki bulmacaya baktığında, onu yalnızca çözülmesi gereken bir oyun olarak görme. O, beyninin kendi üzerine eğildiği küçük bir laboratuvardır. Her deneme, her yanlış çıkarım, her ani aydınlanma nöral dokuda iz bırakır. Eğlenceli olan da budur: Cevabı bulduğunda yalnızca bulmacayı değiştirmezsin; biraz da kendini değiştirirsin.

Kundalini Dönüşümü Nasıl Gerçekleşir? -2

“Kundalini hakkında her şey” yazı dizimize devam ediyorum. İlk bölüm için tıklayınız

Meditatif durumda olduğumuz ve enerjiyi zihnimizden uzaklaştırdığımız her seferinde, enerji kişilikten salınır. Kundalini dönüşümü, bu enerjiyi zihin ve bedende yeni bir yapıya dönüştürerek kendiliğinden ve bilinçli bir yaşam formuna yol açar. Meditasyon yapmaya devam ederken, kişiliğin yapısı yavaş yavaş çözülür ve zamanla hayatımız üzerinde daha az etkiye sahip olur. Kişiliğin tüm yapısını yeni yapıya dönüştürmek kademeli üstelik tamamlanması uzun yıllar sürüyor.

Sadece zihnimizi kullanmıyorsak onu yeniden düzenleyebiliriz. Kundalini enerjisinin vücudumuzdaki dağılımı, neye odaklandığımıza bağlıdır. Kişiliğin canlandırılmasına odaklanırsak, kişilik genişler ve enerji biriktirir. Eğer meditasyon yaparken  buna odaklanmazsak, o zaman kişilik, programlanmış formlardan enerjiyi serbest bırakarak azalır. Yapımızı değiştirmek için beyin değişmeli. Beyin organizasyonu, DNA’MIZI etkileyen yazılım talimatlarına benzer olan epigenoma benzer. Epigenom, DNA’NIZDA hangi genlerin aktive edildiğini belirler ve daha sonra beden ve zihin özelliklerimizi belirler. DNA’MIZI etkilemek ve gizli büyümeyi etkinleştirmek için yazılım talimatlarımızı değiştirmeliyiz. Serbest bırakılan enerji, beyni değiştirmek için gerekli olan yakıttır. Bunu dikkatlice okursanız, sessiz zihin durumlarının önemli olmasının iki nedeni olduğunu göreceksiniz; İlki, beyindeki enerjiyi serbest bırakmak, ikincisi beyindeki değişime izin vermek.

Yüksek benliğimiz zekidir, zihin ve sinir sisteminde bu değişiklikleri yapmak ve metamorfozu tamamlamak için ne yapacağını ta olarak bilir. Dönüşüm, her sessiz olduğumuzda (iç konuşmanın durdurulması!) kendiliğinden gerçekleşir. Sessiz olduğumuz yerde, beyin organizasyonu değişir, epigenom değişiklikleri ve DNA etkilenir. Yeni programlama yapıldıktan sonra, hücreler vücutta değiştirildikçe, vücuttaki yeni yapıyı fiziksel olarak yansıtırlar.

Kundalini dönüşümünün biyolojik yönü öncelikle merkezi sinir sisteminde yapılan değişikliklerdir. Merkezi sinir sisteminin, çift beyinden, sağ ve sol vücut yapısından uzakta tek bir beyin yapısına yeniden düzenlendiğine inanıyorum. Sinir sistemi yavaş yavaş sonsuz genişleyen fraktal desen gibi zihin ve vücutta dışarı dallanır ve vücudumuzu ışıkla doldurur. Sinir sisteminin genişlemesi, sinir ağında artan nöron sayısı nedeniyle vücut titreşimini arttırmaktadır. Yeni yapıyı yapmak için eski yapıyı kullanarak ters bir büyüme gibidir. Fiziksel görünüm dönüşüm sırasında çok az değişir, çünkü çoğunlukla merkezi sinir sisteminde değişiklikler yapar. Merkezi sinir sistemi ve beyin yeniden düzenlendikçe, vücut titreşimini arttırıyor. Bu tamamlandığında, vücut titreşimi, ışık gövdesini oluşturmak için son değişikliği tetikleyecek kadar yüksek olacaktır. Yeniden kablolama tamamlandıktan sonra fiziksel görünüm değişecek ve aydınlanmış yeni bir insan türü ile sonuçlanacak.

Tam Gelişmiş Kundalini Dönüşümü Nedir?

MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ Merkezi sinir sisteminin omurilik (medulla spinalis) ve beyin (encephalon) olarak iki bölümü vardır.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, kendini gerçekleştirme seviyesi veya titreşim seviyesi DNA’daki gizli  talimatları aktive edecek kadar yüksek olduğunda gerçekleşir. Tipik olarak, kişiliğin özünü çevreleyen duygusal enerji katmanını serbest bırakan üçüncü uyanıştan sonra olur. Bu tabaka bırakılmadıkça, kişiliğini daha fazla enerji harcayışı kesilmez ve meditatif derinleşme için gereken tasarrufu kuvvetle aktive etmez. Sessiz zihin ve sessiz olmayan zihin durumları arasında kristal berraklığı olduğunda, sessiz zihni sürdürme yeteneğimiz artar ve meditasyon derinleşir. Tam gelişmiş kundalini dönüşümünü tetiklemek, her meditasyon yaptığımızda kırk beş dakika sessiz zihin sürdürmek kolaylaşır. Bu uzun süreli sessiz zihin dönemleri, beyni derinden değiştirir ve titreşimimizi arttırır. Bu olay insan evriminin bir parçasıdır ve büyüyen bilincimiz tarafından tetiklenir.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, vücudun her yerinde enerji devreleri arasındaki bağlantılarla başlar ve omurgada bir dizi reaksiyon ve enerjinin hızlı akışı hızlanır. Sinir sistemi yeniden düzenlenmesi yaklaşık bir hafta sürer. Bu, vücudun birkaç saat boyunca ciltte batma iğneleri ile uyuşan bölümleri ile karakterizedir. Her bölüm tamamlandıktan sonra, vücut kısmı boyut olarak genişler. Bu ayaklarda başlar ve alt vücudun her alanını içerecek şekilde yavaşça yukarı doğru hareket eder. Beyin yeniden kablolanırken, kafatasında uyuşma hissedilmez. Sinir sistemi yeniden düzenlenirken reaksiyon süreklidir ve normal(eski) performansı gerçekleştirmek zordur.

Önceki uyanış olaylarıyla karşılaştırıldığında farklı olan, tepkilerin tüm gece ve gündüz boyunca daha güçlü ve sürekli olmasıdır. Beyin yeniden düzenlendiğinde, karışıklığa neden olur ve uzun süren garip bir rüyada olmak gibidir. Başka bir şey yapmak zordur, bu yüzden pes ederiz, fakat süreci yüksek benlik devraldığı ve değişiklikleri düzenlediğinden ‘ ‘iyi ellerdeyiz’. Yüksek benlikten dönüşümün ilerlemesine yardımcı olacak  anlayışlar ve talimatlar almak yaygındır. Bilgileri hatırlayabilmemiz için not almak akıllıca olacaktır.

Tam gelişmiş kundalini dönüşümü, sessiz zihin durumunu sürdürene ve titreşimimiz DNA’yı aktive edecek kadar yüksek olana kadar başlamaz. Yüksek benlik asla hayatta kalmamızı tehdit edecek bir süreç başlatmaz.

MARY E. (BETSY) RABYOR’un Işık bedenimiz isimli kitabından özet tercümeler, kaynak belirtmeden kopyalamadığınız için teşekkürler (sa)

Devam edecek

Humen Connectome Projesi

İnsan davranışları ile beynin alt yapısında örülü olan nöronların fonksiyonel bağlantılarının ilişkilerini açıklamaya dayalı çalışmaların gerçekleştirildiği bir projenin adı Humen Connectome.
Yapısal MRI görüntüleri, serebral korteksin yapısı hakkında bilgi verirken, bireylerin bağımsız hareketlerinin tamamının bilişsellik, alışkanlıklar ve kişilik yapıları ile ilgili olduğu kanıtlanmıştır.
not. Çünkü dekoder bizde, gerçeklik her birimize özel yorumlama sisteminin katkısına muhtaçtır.
http://www.beyniniyonet.com/human-connectome-project-nedir/

Ayrıca daha detaylı ingilizce sunumu için tıklayınız

 

Bilinç Nedir?

Bizler çoğu zaman kendimizin, bedenimizin, duyularımızın ve düşüncelerimizin farkındayızdır. Bilincin yerinde olması demek, bir ölçüde kontrollü düşünce ya da gözlemle algılamak ya da dikkat etmek demektir. Yani, farkında, uyanık, tetikte olmaktır.

Etrafındaki dünyaya yanıt verebilecek yetenekte görünen her canlı için bilinçli denebilir: uyanık ve canlıdır; kendinin bilincindedir ve kendinin farkındadır. Bazı yorumcular, düşünceyi düşünmek ya da algıyı algılamak demek olan ulaşılabilir bilinç ile şeylerin niteliği hakkında fikirleri ya da hayalleri olmak anlamındaki olgusal bilinç arasında ayrım yaparlar. Zihinde ya da beyinde gelişen ve ulaşamadığımız olaylara bilinçdışı olaylar denir. Ancak, bilinçlilik dile ya da yalnızca kendinin farkında olmaya bağlı değildir. Örneğin, müziğe daldığımızda kendimizi unutabiliriz; ama bu fiziksel olarak kopmuş olmak demek değildir.

İnsanlar uyku, madde ya da hastalık nedeniyle bilinçli olmadıklarında bu tanımı yapmak, bize muhtemelen daha kolay gelecektir. “Kendinden geçmiş” ya da “kendinde olmayan” insanlardan bahsederiz. Beyni araştıran ve “bilincin yerini” belirlemeye çalışan bilim insanları örneğin beyin hasarı gibi bilincin belli alanlarında belli kayıplara yol açabilir olduğunu keşfetmiş ama bilincin kendini ortadan kaldırmadığı için henüz yerini bulamamışlardır. Fiziksel hasarlar ve beyin kimyası bilinci etkilediğine göre fiziksel bir neden olduğunu düşünürler.
Devamını oku “Bilinç Nedir?” →

Dendiritler ve Beynimiz

Merak ediyorum da, ağaçlar rekor oranda azaldıkça beynimizin kapasitesi de düşüyor mu? Beynimizdeki dendiritlerin ne kadar ağaca benzediğini düşünürsek -zaten kelime yunanca kökenliymiş ve ağaç anlamına geliyormuş- böyle bir önerme çok da mantıksız sayılmayabilir fakat yumurta-tavuk paradoksu gibi acaba dendritlerimiz yıprandığı ve kısaldığı için mi (yani beyinsiz olduğumuzdan mı) dünyadaki ağaçlar da azalıyor, yoksa ağaçlar azaldıkça beynimiz dumura mı uğruyor? belki hem hem dir yani ikisi de doğrudur. 🙂
Not: Dendritler: Bir sinir hücresinde (nöronda) yüzlerce, binlerce dendirt bulanabilmektedir. Bu dendritlerin uzunlukları milimetrelerle anlatılır. Bu kadar kısa olmalarına rağmen Dendritler beynin işleyişinde oldukça önemli bir yere sahiptir.
Dendritler, çevre hücrelerden gelen sinyalleri alarak nöron hücresinin gövdesine ulaştırır. Bu da bilgilerin çevreden alınmasında yani hafızanın etkili çalışmasında dendritlerin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir.

*

Devamını oku “Dendiritler ve Beynimiz” →