Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

Elif Bozgan

Çık ormana git, git. Eğer ormana gitmezsen asla bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz.

Çık ormana git.

Git.[1]

Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı[2] ilk okuyuşumdan bu yana iki sene geçti. Böylesi bir kitap için kısa ama yoğun bir çabayla, yaklaşık bir ay boyunca ondan başka bir şeyle meşgul olmadan, bir sayfa okuyup kapatarak, üç sayfa okuyup sonra geri dönerek, çokça altını çizerek ve bittikten sonra uzunca bir süre düşünerek…

Jungcu bir psikanalist, şair ve cantadora -eski öykü derleyicisi- olan Clarissa Pinkola Estés yazma serüvenine dair olan soruları ‘’yazma yazmaya başlamadan uzun süre önce başladı.’’ diyerek cevaplıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası kuşağının, kadınların çocuksulaştı-
rıldıkları ve mal muamelesi gördükleri, sımsıkı gemlenen sımsıkı dizginlenen kadınların ‘’edepli’’ ve ‘’zarif’’ olarak görüldükleri bir zamanda yaşadıklarını söyleyen yazarın kendisi de bu kuşağın bir mensubu. Bir psikanalist olarak geleneksel psikolojinin yetenekli ve yaratıcı derin kadın imgesine yer vermemesine karşı çıkan yazar, Vahşi Kadın arketipi üzerine çalışma yürütmeye başlıyor. Bir yandan da vahşi hayatın biyolojisi ve özelinde kurtlara dair çalışmalar yürütmüş olan yazar kitabının adının kurtlar ve kadınlar arasında benzer ruhsal karakteristiklerin olduğunu keşfetmesinden geldiğini söylüyor. Bu benzer ruhsal karakteristikleri; keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh, yoğun bir kendini adama kapasitesi olarak ifade eden yazar her ikisinin de sürekli olarak avlanması, taciz edilmesi, yanlış bir şekilde saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmasının da dış dünyadan gördükleri tepkinin benzerliği olarak açıklıyor.

Yazar “Vahşi Kadın”a içgüdüsel doğa da denebileceğini ama onun aslında bu doğanın arkasında yatan, kadınların doğuştan gelen, en temel doğası, özgün ve özlerinde var olan doğası da denebileceğini savunur. Vahşi kadına dair şu ifadeleri kullanır: “Vahşi Kadın bütün kadınların sağlığıdır. Onsuz, kadınların psikolojisi anlamsızlaşır. Bu yabanıl kadın, prototip kadındır… Hangi kültür, hangi çağ, hangi politika olursa olsun, o değişmez. Döngüleri değişir, simgesel temsilcileri değişir, ama özünde o hiç değişmez. Neyse odur ve bir bütündür.”

Bir şekilde bastırılan, susturulan vahşi kadının her kadında yeniden ortaya çıkması, konuşmasının sağlanması için kadınlara öğütler veriyor yazar. Kitabı son derece özel kılan bir şekilde, öyküler anlatarak ve bu öyküleri analiz ederek. Hayatı boyunca biriktirdiği öykülerden Vahşi Kadın’ın izinin en belirgin olanlarını seçerek kadınlara bu izleri takip etmek için kolaylık sağlıyor. Çünkü uzun zamandır iz sürmeyi bırakan kadınlar için Vahşi Kadının izini bulmak çok da kolay olmayacaktır ama onu bir kere bulan kadının ne pahasına olursa olsun yoldan geri dönmemek için diretecektir.

Bu öykülerden benim son derece ilginç ve incelenmeye değer olarak gördüğüm bir tanesi “Mavi Sakal” öyküsü. Öyküde canavar Mavi Sakal üç kız kardeşle karşılaşır ve kız kardeşler başlangıçta Mavi Sakal’ın tuhaf olduğunu düşünüp ondan korksalar da zamanla çok da tuhaf olmadığını düşünürler. Mavi Sakal küçük kız kardeşe evlenme teklif ettiğinde küçük kız kardeş “Sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diye düşünerek kabul eder. Ve bir canavarla evlendiğini anlaması çok uzun sürmez. Bu öykünün analizinde şunu söylüyor yazar:

Canavarla evlenmeye böyle rahatlıkla razı olunması, aslında kızlar daha çok küçükken, genellikle beş yaşından önce yapılan bir seçimin sonucudur. Kızlara, her türlü tuhaflığı –ister sevimli, isterse de sevimsiz olsun- görmezden gelmeleri, onları hoşa gider hale getirmeleri öğretilir. En küçük kız kardeşin “Hımm, sakalı aslında o kadar da mavi değil.” diyebilmesinin nedeni bu eğitimdir. “Nazik olma”ya yönelik bu ilk eğitim, kadınların sezgilerini umursama-malarına neden olur.

Bu ve bunun gibi pek çok öyküyle kadınlara sezginin yeniden ele geçirilmesi, ötekiyle birleşme, aidiyet, kendini korumak, yaratıcı hayatın beslenmesi, öfkenin ve bağışlamanın sınırları gibi konularda yardımcı olmaya çalışan yazar için temel nokta ve tüm kitaba yayılan mesele Hayat/Ölüm/Hayat döngüsüdür. Bu döngüyü bilmek hayatın ölümü, ölümün de yeniden hayatı getireceğini kabul etmektir. Ölümün istenmeyen ve kötü olarak addedilmesinin sebebi onun son olarak görülmesinden kaynaklanır. Oysaki ölüm yeniden doğuşa gebedir, tıpkı hayatın ölümü karnında taşıması gibi. Bu döngü herkes ve her durum için geçerlidir, yaratıcılığını kaybettiğini düşünen bir sanatçı için ne kadar elzemse, sevginin tükendiği düşünülen bir sevgi ilişkisi için de o kadar vazgeçilmezdir. “La Llorona” öyküsünün bize gösterdiği üzere, nehri tıkanan sanatçı nehrin kuruduğunu dü-
şünmek yerine, tıkayanın ne olduğunu bulmaya çalışmalı ve yeniden akması için çaba sarf etmelidir. “İskelet Kadın” öyküsü ise bize şunu söyler: Sevgiyi sürekli başlangıçta olduğu haliyle tutmaya çalışan sevgili, değişimin bir son olduğuna inanmak yerine ölmesi gerekenlerin ölmesinin kaçınılmaz olduğuna tutunmalıdır. Hayat
/Ölüm/Hayat doğası için yazarın sözlerinin kıymetli olduğunu düşünüyorum:

Bu öykü, modern sevginin sorunu olan Hayat
/Ölüm/Hayat doğasından, özellikle de Ölüm boyutundan duyulan korkularla ilgili yerinde bir metafordur. Batı Kültürünün büyük bir bölümünde Ölüm doğasının özgün niteliğinin üstü, öteki yarısı olan Hayat’tan kopup ayrılana kadar çeşitli dogma ve öğretilerle örtülmüştür. Yanlış bir şekilde, vahşi doğanın en derin ve temel boyutlarından birinin çarpık bir biçimini kabullenmek üzere eğitiliyoruz. Bize, ölümü her zaman daha fazla ölümün izlediği öğretildi. Hayır, bu doğru değil, ölüm her zaman yeni hayatın kuluçkasına yatmaktadır, varoluş, kemiklere kadar parçalandığı zaman bile.

İlk okumam iki yıl önce olsa da bu zaman zarfında pek çok kez geri döndüm ve her seferinde içimdeki Vahşi Kadın’ın ulumalarını daha iyi bir şekilde duyabildiğimi keşfediyorum. Pinkola’nın dediği gibi hepimiz gibi Vahşi’ye özlemle doluyum. Uzattığım saçlarımı duygularımı saklamak için kullandım. Ama nereye gidersem gideyim arkamda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı. Nehir kuruduğunda, ölüm katlanılmaz olduğunda, çekip gitmek gerektiğinde yola çıkmadan önce heybeme neyi koymam gerektiğini biliyorum. Onun hakkında pek çok söz söyleyebilirim ama okuduktan sonra bana yazdırdıklarını söylemek sanırım en iyisi.

Kurtlarla koşmuş kuşlara yem olmuş gibiyim.

Topladığım kemiklerin başındayım

Enkaz kokuyor ya da bir parça ölüm belki

Topladığım kemiklerin başındayım.

Saçı kınalı, tülbenti oyalı kadınlar

Ölüsü gözlerinden okunan, tövbesi toprağa düşmüş.

Ah diyor biri

Sütüm ekşidi memelerimde

Ölüm, içtiğimiz suya karıştı.

Ve sessizdir bazı ölümler

bir daldan düşen yaprak kadar.

öylesine hafif ve naif.

bazı ölümler sessizdir.

kemik toplatır ardından.

türkü  diye bu dile düşen

ağıttır, kına kokar.

kemik başında yakılır

ölüm doğuran bir kadının kasıklarından.

http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=316


Beden, bir roket fırlatıcısıdır.

Güzelliği, günün modasına uymadığı için çirkin ya da kabul edilemez olarak değerlendirmek, vahşi doğaya ait olan doğal neşeyi derinden yaralar.  

Kadınların, tini yaralayan ve vahşi ruhla ilişkiyi koparan psikolojik ve fiziksel standartları reddetmek için haklı sebepleri vardır.
Bazıları ruhun bedeni bilgilendirdiğini söyler. Ya bunun tersi geçerliyse? Bedenin ruhu bilgilendirdiğini, ruhun dünyevi hayata uyum sağlamasına yardım ettiğini, cümleleri çözümlediğini, tercüme ettiğini, boş bir sayfa, mürekkep ve kalem verdiğini, onlarla ruhun hayatlarımızın üstüne yazılar yazdığını hayal etseydik?
Kültürümüzün, bedeni sadece heykel gibigören anlayışı yanlıştır. Onun amacı, içindeki tini ve ruhu korumak, taşımak desteklemek ve ateşlemektir, bellek için bir depo olmaktır, bizi-en üstün psişik besin olan- duygularla doldurmaktır. Onu, tine yükselmek amacıyla süzülerek terk ettiğimiz bir yer olarakdüşünmek yanlıştır. Beden bu deneyimlerin fırlatıcısıdır.
Beden, bir roket fırlatıcısıdır. Onun ön kapsülünde ruh pencereden dışarıya, gizemli ve yıldızlı geceye bakar ve gözleri kamaşır.
C.Estes

Bilinçlenme yolculuğu-2

Öykü zanaatı: “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes.

Şiirin doğuşu ve vizyonunu ise C.Caudwell şöyle tanımlıyor: “Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vb) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz. Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kolektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu. Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kolektif eyleme yöneltir. Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü var olamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir. Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi –içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik –içerdiği kolektif coşku- rolüdür.”

Bin bir gece masallarının tatlı dilli öykü anlatıcısı Şehrazat, zorba kral Şehriyar’ı dize getirmekle kalmamış ondan yepyeni bir adam oluşmasını sağlamıştı. Ayrıca yöresel olarak aşina olduğumuz Âşıklık geleneği de kültürün,  şiir, şarkı ve öykü derlemeleri ile sanki arının çiçek polenlerini oradan oraya taşıması gibi yaygınlaşmasını sağlamıştı.   Âşıkların çok eski tarihlerden itibaren Türk kültüründeki izlerini bilmekle birlikte en bariz aşık tipine Dede Korkut Hikayelerinde rastlıyoruz. Elindeki kopuz adlı sazıyla “soy soylayan” , “boy boylayan” Dede Korkut âşıkların piri olarak anılır.

Öykü, mesel, fıkra deyince Molla Nasreddin’i de anmadan geçmek olmaz. Gurdjieff’in Beelzebub’ın hikayeleri isimli 1250 sayfalık kitabında Molla Nasreddin’in adı nerdeyse her üç sayfanın birinde yer bulmuşken, ünlü ve saygın kuantum fizikçileri onu yere göğe sığdıramazlarken, maalesef yeni neslimiz ondan kıymetince haberli olamadılar.

İnsanın ve toplumun dönüşümünde öykü ve şiirin önemini gösterecek daha çok örnek var ancak biz konumuzdan uzaklaşmayalım. CC serisinde öykü ve şiir konusuna yüksek ölçüde önem ve yer verildiğini söylemekten zevk alıyorum. Elbette ki bir bilgi adamı olan Don Juan Matus, bu öğelerin öğrencisi üzerinde yapacağı dönüşümden haberliydi. Onu, gönül telini titretmiş öykü ve şiirlerini anlatmaya defalarca teşvik etmiş olduğu gibi kendi de bence kırk haramilerin hazinesinden kıymetli yüzlerce öykü anlattı bu kitaplarda. CC aracılığı ile dört nesil nagual’in öykülerini dinlemek,  kendi öykülerimizle karşılaştırmak, bir miktar bilinçli ama ölçülemeyecek düzeyde bilinçsizce ders almak küçümsenecek bir etki olmasa gerek.

Bilinçli derslerimizin diğerine oranla bu derece küçük olması bizleri şaşırtmasın, bilinçli olarak bir şeyi yalnızca hatırlayabiliriz, onu öğrenmemiz çok daha önce bilinçsizce, benim sızdırma dediğim bir yöntemle yapılmıştır. Çünkü bildiğimiz bir şeyi terk edip onun yerine başka bir bilgiyi geçirmek, kendi çocuğunu yemek kadar vahşi ve yapılması mümkün olmayan bir edim. İşte bu sebeple rüyalar, öyküler ve şiirler var. Bunların hepsi sızdırma yöntemi kullanır. Belki aranızda buna sezdirme yöntemi demek isteyen çıkabilir, itiraz etmem doğrusu. Günümüzde reklamlar da buna benzer bir metot kullanıyor fakat öykünün ve şiirin ve hele rüyanın inceliğine yaklaşması pek mümkün değil gibi görünüyor. Neden mi? Benim tahminim, bencilce niyet taşımaları. Pek tabidir ki öykü olsun şiir olsun hepsi bir duygu geçişi sağlama art niyetini taşır, eğitim dediğimiz şey manipülasyondur zaten; tek farkı birini söylerken memnuniyet hissederiz, diğerinden tiksiniriz. Öyküdeki art niyet, kişisel kaygı gütmeksizin kitlesel bir itiş, bir hizalama yaratmak için planlanmış olmasıdır. Bu öyküler ve şiirler, hepsi, rüyaların geldiği yerden gelip bir “vasıta” ağzından dökülüyorlar.  

DJ, düşüncelerin kavranamaza doğru attığı perende konusunda CC’yi aydınlatmaya çalışırken şöyle söylüyor: “Öykü anlatmak, yalnızca algı sınırlarını genişletmek için öncü koşucu göndermek değil aynı zamanda, kusursuzluğa, erke ve tine bir geçit, bir kapı açmak demektir. Calixto Muni’ninki gibi bir öyküyü alıp sonunu değiştiren bir büyücü bunu tinin doğrultusunda ve onun desteği altında yapar. Çünkü o, niyet ile olan eşsiz bağını kullanarak gerçekten bir şeyleri değiştirebilir. Öykü anlatıcı büyücü şapkasını çıkarıp yere koyar ve onu saat yönünün tersi doğrultusunda üç yüz altmış derece döndürerek buna niyet ettiğini ima eder. Tinin desteği altında, bu basit eylem onu tinin kendisine daldırır. Böylelikle düşüncesinin kavranamaza doğru bir perende atmasına izin vermiş olur.  Öyküyü anlatan büyücü içinde kuşkunun zerresi olmadan bilir ki, orada sonsuzlukta, tam şu anda, tin inmektedir.” (Sessizliğin Erki)

CC serisinden öylesine ilk elime gelen öykü on ikinci kitap olan Sonsuzluğun Etkin Yanı’nın sonlarında yer alıyor. CC bu öyküyü özetleme esnasında hatırlıyor ve gönül borçlarına örnek olarak ayırdığını söylüyor. Öykü, CC’nin çocukluk yıllarında tanımış olduğu Leandro Acosta ile ilgilidir. Büyükbabasının baş düşmanı, başının belası olan adam, bağımsız biriydi, kumarbazdı, kalıcı düzgün bir işi yoktu ama bir sürü işin de ustasıydı. Kerameti kendinden menkul bir şifacıydı, avcıydı, bölgedeki şifalı bitki satıcıları için bitki ve böcek örnekleri, doldurulmuş hayvan yapımcıları ya da evcil hayvan mağazaları için her cins kuş ya da memeli türleri toplardı. İnsanlar onun yığınla para kazandığına, ama bunları biriktirmeyi ya da bir işe yatırmayı beceremediğine inanıyorlardı.  Bay Acosta ile küçük CC oldukça ilginç bir durumda karşılaşırlar, bir süre söyleşiden sonra adam CC’yi akla sığmayacak bir iş yapmak üzere ikna eder. Mesele sağlıklı durumda bir akbaba yakalamakla ilgilidir. Acosta, bölgedeki devasa akbabaların kanat açıklıklarının iki metre kadar geldiğini, vücutlarında yedi tür et bulunduğunu ve bu etlerin değişik özelliklerde şifacılık amaçları için kullanıldığını anlatır, ancak bunların makbul olabilmesi için yaralanmadan yakalanmaları gereklidir. Adamın akıllara durgunluk verici bir planı vardır: Önce ölmüş bir eşeğin içini boşaltacaklar ardından da içine tahta parçalarından destekli bir boşluk oluşturacaklardır. Eşeğin içinden çıkmış bağırsak ve diğer iç organları hemen gerisinde bir yırtıcı oralara saçmış gibi bırakılacaktı. Eşeğin içine girecek ve orada pusuya yatacak olan çocuk CC, kral akbabanın tuzağa düşmesini bekleyecektir. Ve o gelip ölü eşeğin kıçını yırtıp başını içeri soktuğunda, onu iki eliyle sıkıca yakalayacak ve Bay Acosta’nın avenesiyle birlikte gelip akbabanın başına çökmeleri için gerekecek zaman boyunca onu zapt edecektir. Bu planı baştan kabul etmiş ve sonra tüm korkusunu yenerek gerçekleştirmiş olan küçük CC’nin aslında ne kadar büyümüş olabileceğini tahmin etmek güç değil. Öykünün CC üzerinde bırakmış olduğu etkiler ve sizin üzerinizde bırakabileceği muhtemel etkiler için kitabı okumanız gerekecek.

Şüphesiz benim bu öyküyü özetlememin hiçbir etkileyici özelliği olamaz; çünkü öykünün ruhu ve içinde geçen simgeler, ancak anlatanın ağzından gelişi güzel(!) dökülen kelimeler ve cümlelerin ardına gizlenmiş olabilirler. İçeriğe sıra geldiğinde belki bu örnekleri çoğaltmak mümkün olacaktır, bu sebeple fazla vakit kaybetmeden el zanaatı hakkında bir kaç söz söylemek istiyorum.

Bilinçlenme yolunda önemli etkenler-1

Bilinçlenme yolculuğunu ele aldığım bu yazı dizisinde, bir yandan düşünüp bir yandan sohbet etmeyi umuyorum.

Fazla iddia taşımaksızın diyebiliriz ki, bütün insanlığın çalışmalarına temel oluşturmuş olan etkenler; soru zanaatı, öykü zanaatı ve el zanaatıdır.  C. Estes’e göre tüm bunlar bir şey yapar ve o bir şey ise ruhtur. Yeterince yakınlaşırsak bunların, eski yaraların kabuklarını yumuşatmak, onlara merhem sürmek, yenilerini önceden görmek, böylece ruhu gerçek dünya için görünür kılan eski becerileri yeniden canlandırmak için kullanılan somut yöntemler olduğunu görebiliriz.

Soru zanaatı: Soruyu, ister bir çocuğun, bir erişkinin çok ciddi gördüğü isterse gündelik alelade sorularında değerlendirelim, aslında bundan çok daha ötedir bana göre. Soru, insanın hayat karşısında duruşudur, bizatihi varoluşunun temelidir. Hayat ise bıkıp usanmayan bir cevapçıdır. Sorduğunuz sürece var olursunuz. Soru bir büyü gibi işlev taşır; çünkü gerçek sorular bir alçak basınç alanı oluşturarak, cevabı zorunlu kılar. Peki neden “gerçek soru” deme ihtiyacı hissettim? Gerçek soru adı üstünde bir şeyi merak ettiğinizin göstergesidir. Oysa günümüz insanının merak duygusu öylesine körelmiş buna karşın kendine önem verme hassası öylesine güçlenmiştir ki, soru işareti ile biten cümleler aslında –çoğu kez- bir boy ölçüşme, karşıdakini küçük düşürme vasıtası gibi işlev görmeye başlamıştır.

Soru soran açısından; kişi kendi diyeceği varsa onu soruya tahvil etmeden demelidir zaten, eğer merak edilen bir şey varsa o durumda tamamen boş bir zihinle, kalpten gelerek, özlü ve net biçimde merakını dillendirmelidir. Cevabı gerçekten merak etmelidir, onu duyabilmek için iç konuşmasını durdurmuş olmalı, yani tam bir alçak basınç alanı oluşturmalıdır.

Soruya muhatap olan açısından; kişi her ne kadar soru kendisine yöneltilmiş olsa da kendi bilgileri açısından vereceği cevabın eksik, daima eksik kalacağının bilincinde olmalıdır. Böylece soru kendisine ulaştığında, onun evrende yankılanmasına izin vermeli, kendine ulaşacak cevabı tıpkı soran gibi iç konuşmasını durdurmuş olarak beklemelidir. Eğer cevap dışarıdan gelecekse o halde soru muhatabının ne önemi var diye düşünebilirsiniz, her soru öylece havalara sorulsun diyebilirsiniz. O halde ben de size neden ikide birde cep telefonu, televizyon, buzdolabı, bilgisayar değiştirip durduğunuzu sorarım. Gerçek bir soru olduğu için cevabı bu satırları okurken siz verin lütfen. Ben sadece “vasıta”nın da önemli olduğunu anlıyorum. “ben” yerini “vasıta” sözcüğüne bırakana dek, gerçek alıcı/verici olamayacağımız zaten tüm öğretilerin en popüler ortak yönüdür.

İşte Castaneda kitaplar dizisinde soru sorma zanaatının mükemmelen işlediğini gördüğüm için ona hayran oldum. Yaklaşık üç bin sayfanın her satırı buna örnektir, ama onlardan şu an tesadüfî birini “soru sorma”ya  örnek göstermek istiyorum.

“Neden o güç bitkilerini birçok kere almamı istedin?” Diye sordum. Güldü ve hafifçe mırıldandı, “çünkü sen bir aptalsın.” Onu duymuştum ama emin olmak istiyordum ve anlamamış gibi yaptım. “Efendim?” dedim.”Çok iyi anladın.(!)” Diye karşılık verdi ve ayağa kalktı. Yanıma gelince hafifçe başıma vurdu. “Sen çok yavaşsın” dedi.  “Ve seni sarsmak için başka yol yoktu.” “Yani aslında hiç de gerekli değiller miydi?” Diye sordum. “Senin için gerekliydi. Ama bazı insanlar onlara ihtiyaç duymazlar.”
Bir süre çalıların tepesine baktı (!) ve öğrencisi Eligio’dan bahsetti, o yalnızca bir kez psikotropik bitki almıştı ama yine de CC’den daha ilerdeydi.
“Duyarlı olmak, belirli insanların doğal durumudur, sen değilsin. Ama bende değilim. Son tahlilde duyarlılık pek önemli değildir.”
“Önemli olan nedir peki?” diye sordum.
Uygun yanıtı arıyor gibi duraksadı (!). Sonunda, “Önemli olan bir savaşçının kusursuz olmasıdır.” Dedi. “Ama bu yalnızca bir konuşma tarzı, bir tür konuyu saptırma.(!)”
–Erk Öyküleri-

Bu örnekte ünlem işaretleri koyduğum yerler, cevapçının evrene danıştığını, gerçek soru ile olmayanı nasıl hemen anladığını gayet net gösteriyor. Bu arada tesadüfî(!) örneğimizin tam da belirtmeden geçmek istemediğim bir içeriği olması da hoş oldu. Yirmi yıl önce dördüncü kitaba gelemediğim için bu açıklamayı da duyamamıştım. Psikotropik bitkinin bu öğretinin olmazsa olmazları arasında sıralamaya dahi giremeyecek bir öğesi olduğunu öğrenmem için on küsur yıl geçmesi gerekmiş. Gerçi bu konuda yapılmış pek çok da araştırma var örneğin A. Huxley, Algı Kapıları isimli kitabında kendi peyote deneyimlerini anlatır ve araştırmacıların da görüşlerine yer verir. Araştırmacı Dr. Slotkin’in raporlarına göre; “düzenli peyote kullanıcıları genelde daha üretken, daha ılımlı (çoğu alkolden tamamen uzak duran) ve peyote kullanmayanlara göre daha barışçıdırlar. Bu kadar tatmin edici meyveleri olan bir ağaç şey kaynağı diye hemen yargılanıp bir kenara konulamaz”.

Bu arada küçük bir ara yola da gireceğim izninizle:  Bildiğimiz gibi kelimeler büyüdür ilk söylendiği halleriyle ve fakat bin yıllar içinde ilk söyleniş hali çoğu kez defalarca şekil değiştirir ve artık sözlükte yazılı bir anlam haline dönüşür. Sözlükteki karşılığına bakmazsanız o ses demeti size bi şey demez hale gelir. Ben bu duruma gelmiş kelimelere (hemen artık tüm kelimelerimiz) tren lokomotifi diyorum. Malum lokomotifin işlevi kendisine bağlanmış yük katarlarını çekmektir. İlk çıktığı haliyle bizatihi “yük” olan kelime şimdi yükü çeken vasıta olmuş.
Gözlemim ise şöyle; yaklaşık onbeş yıldır yakınımdaki, çevremdeki insanları gözlemlediğimde erkek ve kadınlar arasında bariz bir fark saptadım. Erkekler (genelleştirme her zaman yanlış ya da eksiktir, fakat merdiveni çıkmak için mecburen yaptığımız bir işlem.), kelimelerin sözlük anlamlarına sıkı sıkıya bağlı iken, kadınlar lokomotifin çektiği  yükü görüyorlar çoğu kez. Bu sebeple de genelde onların karşılıklı tartışmaları bazen seyreden açısından bir kör dövüşü gibi oluyor. Örneğin onbeş yıl öncesine kadar ben de erkeklerin çoğu gibi yaşıyordum. Kelimelere bağlı yükleri (duygular)kazara fark etmiş olsam bile , görmezden geliyordum. Ve bu davranışıma adeletli olmak yansız olmak, objektiflik diyordum. Ve tabi kadınlardan da korkuyordum çünkü onlarla anlaşmak bir kıl köprüde yürümek kadar zordu benim açımdan. 🙂
Daha sonraları kadınların yöntemini inceledim ve bana oldukça sahici geldi. Ve saf değiştirdim! Bu kez  kelimelerin yüklerini dinlemeye başladım. Buna alt yazıyı okumak da diyebiliriz. Ya da bir başkası empati diyebilir. Nasıl isimlendirildiği önemli değil. Ben bu durumu bir vizyon esnasında açıkça ve fiziki olarak görmüştüm. Kelime kişinin ağzından çıktı, yavaşlatılmış olarak bana doğru ilerlerken arkasında uçurtma kuyruğu gibi bi şey asılı olduğunu gördüm. Kendimce en tuhaf bulgularımdan biri olmuştu bu 🙂

-“Öykü zanaati ile devam edecek-

Meyve ağaçları

Küçüklüğümden beri meyvelere huşu dolu bir sevgi beslerim. Her biri ayrı mucize gibidir onların. Hele incecik kabuklarının, zarlarının içinde öylesine su barındırmaları, hem de latif kokulu, hoş tatlı suyun mucizesi beni büyüler. Hep meyve ağaçları olan bir bir bahçede yaşamak istedim. Az önce C.Estes’in kitabında rastladığım bir pasaj bu duygularıma son derece denk düştü, hiç de haksız değilmişim hani 🙂

“Bilgelik ağacı, Hayat ve Ölüm ağacı ya da Bilgi ağacı denen meyve ağacı neredeyse binlerce kez çeşitli mitlerde ve öykülerde karşımıza çıkmıştır. İğne ve yayvan yapraklı ağaçlardan farklı olarak, meyve ağacı bol besini -sadece besin de değil, çünkü ağaç meyvesinde su da depolar- olan bir ağaçtır. Büyümenin ve sürekliliğin temel sıvısı olan su, köklerle yukarı alınır. Kökler -görülemeyecek kadar küçük milyarlarca hücre ağından oluşan bir şebekeyle- ağacı kılcal sistemlerle besler; su meyveye ulaşır ve onu semirterek leziz bir şeye dönüştürür.

Bundan dolayı meyvenin ruhla beslendiği, birer ölçü su, hava ve besin ile bunların hepsinin ötesinde ona ayrıca ilahi bir tat da veren tohumdan gelişip, bunların hepsini birden içeren bir hayat kuvvetiyle dolduğu düşünülür. Su, meyve ve altdünyadaki ormanlarda yaptıkları çalışmaların tohumlarıyla beslenen kadınlar psikolojik olarak buna uygun bir şekilde serpilip gelişirler; psişeleri gebe kalır ve süregiden bir olgunlaşmayı devam ettirir.”

Neyse ki çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım meyve ağaçları ile geçti. Köylerde kasabalarda onların o güzel varlıkları ile dokunuşarak epeyce vakit geçirdik. Anadoluyu çok sevme nedenlerimden biri de hem meyve bolluğu hem de onları paylaşma nezaketidir. Örneğin bir bahçenin önünden geçiyorsanız arabanızı orda durdurup hemen bir ağaçtan karnınızı doyurabilirsiniz, toplayıp götürmediğiniz sürece hiç bir bahçe bekçisi size laf etmez.

Ve şimdi tam üzerine nar nar diye geldi bu dizeler, yazarına tebrikler paylaşan arkadaşıma teşekkürler:

çiçeklerin eksilen suyuna su,
yazın yanına hatırayı ekledik,
çekirge sesleri ve
öğle güneşi altında narın
olgunlaşmasını bekledik.

bekledik, başka başka odalarda
çektiğimiz ağrı dinsin,
bir çocukluk düşü gibi
ince bir sızıya dönsün diye
yaza sedeften bir anlam ekledik

biliyorsun,
bir baş dönmesi gibi sürüyor hayat,
yazların yanına yazlar ekleniyor,
zaman uzun bir sıcağa dönüyor burada,
ağırlığına duygunun, taşınamazlığına
ve yazlar hatıraya…

sığındığımız konuşmalar kesecek mi ağrıyı?
ağacın güzelliğindeki mânâ sönmeyecek,
köklerinde sürecek mi aşk?
ah benim hayal kardeşim,
bizim bu aşktan alacağımız var,
dinsin ayrı odalarda çektiğimiz ağrı,
yaz geçip gitsin ve olgunlaşsın nar.      

Birhan Keskin