Deli Dumrul Destanı…

…Dede Korkut Destanları…
(Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı)

Meğer hanım, Oğuz’da Duha Koca oğlu Deli Dumrul derlerdi bir er var idi. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçeninden otuz üç akçe alırdı, geçmeyeninden döve döve kırk akçe alırdı. Bunu niçin böyle ederdi? Onun için ki benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıksın benimle savaşsın der iki, benim erliğim, bahadırlığım, kahramanlığım, yiğitliğim Ruma, Şama gitsin, ün salsın der idi.

Meğer bir gün köprüsünün yanında bir bölük oba konmuştu. O obada bir iyi güzel yiğit hasta düşmüştü. Allah’ın emriyle o yiğit öldü. Kimi oğul diye, kimi kardeş diye ağladı. O yiğit üzerine dehşetli kara feryat koptu.

Ansızın Deli Dumrul dört nala yetişti. Der: Bre kavatlar, ne ağlıyorsunuz, benim köprümün yanında bu gürültü nedir, niye feryat ediyorsunuz dedi. Dediler: Hanım, bir güzel yiğidimiz öldü, ona ağlıyoruz dediler.

Deli Dumrul der: Bre yiğidinizi kim öldürdü? Dediler: Vallah bey yiğit, Allah Taala’dan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı. Deli Dumrul der: Bre, Azrail dediğiniz ne kişidir ki adamın canını alıyor, ya kadir Allah, birliğin varlığın hakkı için Azrail’i benim gözüme göster, savaşayım, çekişeyim, mücadele edeyim, güzel yiğidin canını kurtarayım, bir daha güzel yiğidin canını almasın dedi. Çekildi döndü Deli Dumrul evine geldi. Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Dede Korkut Destanları, Türkoloji, Dilimiz, Türk Destanları

Hak Taslo’ya Dumrul’un sözü hoş gelmedi. Bak bak, bre deli kavat benim birliğimi tanımıyor, birliğime şükür kılmıyor, benim ulu dergahımda38 gezsin benlik eylesin dedi. Azrail’e buyruk eyledi kim ya Azrail, var ve o deli kavatın gözüne görün, benzini sarart, dedi, canını hırıldat al dedi.

Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıka geldi. Azrail’i ne çavuş gördü ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya alem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu. Çağırıp Deli DumruJ söyler, görelim hanım ne söyler:

Der:

Bre ne heybetli ihtiyarım

Kapıcılar seni görmedi

Çavuşlar seni duymadı

Benim görür gözlerim görmez oldu

Tutar benim ellerim tutmaz oldu

Titredi benim canım cuşa geldi

Altın kadehim elimden vere düştü

Ağzımın içi buz gibi

Kemiklerim tuz gibi oldu

Bre sakalcığı akça ihtiyar

Gözceğizi fersiz ihtiyar

Bre ne heybetli ihtiyarsın söyle bana

Kazam belam dokunur bugün sana

dedi. Böyle diyince Azrail’in hiddeti tuttu, der:

Bilgicik.Com, Türkçe, Edebiyat, Dede Korkut Destanları, Türkoloji, Dilimiz, Türk Destanları

Bre deli kavat

Gözümün fersiz olduğunu ne beğenmiyorsun

Gözü güzel kızların gelinlerin canım çok almışım

Sakalımın ağardığını ne beğenmiyorsun

Ak sakallı kara sakallı yiğitlerin canım çok almışım

Sakalımın ağarmasının manası budur

dedi. Bre deli kavaf övünüyordun: Al kanatlı Azrail benim elime geçse, öldüreydim, güzel yiğidin canını onun elinden kurtaraydım diyordun, şimdi bre deli geldim ki senin canını alayım, verir misin yoksa benimle cenk eder misin dedi.

Deli Dumrul der: Bre, al kanatlı Azrail sen misin dedi. Evet benim dedi. Bu güzel yiğitlerin canını sen mi alıyorsun dedi. Evet, ben alıyorum dedi. Bre Azrail, ben seni geniş yerde istiyordum, dar yerde iyi elime girdin değil mi dedi. Ben seni öldüreyim, güzel yiğidin canını kurtarayım dedi.

Kara kılıcını sıyırdı eline aldı. Azrail’e çalmağa hamle kıldı. Azrail bir güvercin oldu. pencereden uçtu gitti. İnsan oğlunun ejderhası Deli Dumrul elini eline çaldı, kah kah güldü. Der: Yiğitlerim Azrail’in gözünü öyle korkuttum ki geniş kapıyı bıraktı dar bacadan kaçtı, mademki benim elimden güvercin gibi kuş oldu uçtu, bre ben onu bırakır mıyım doğana aldırmayınca dedi.

Kalktı atma bindi, doğanını eline aldı, ardına düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Döndü, evine gelirken Azrail atının gözüne göründü. At ürktü. Deli Dumrul’u kaldırdı yere vurdu. Kara başı bunaldı, darda kaldı. Ak göğsünün üzerine Azrail basıp kondu. Demin mırıldanıyordu, şimdi hırıldanmağa başladı.

Der:

Bre Azrail aman

Tanrının birliğine yoktur güman

Ben seni böyle bilmezdim

Hırsız gibi can aldığını duymazdım

Tepesi büyük büyük bizim dağlarımız olur

O dağlarımızda bağlarımız olur

O bağların kara salkımlı üzümü olur

O üzümü sıkarlar al şarabı olur

O şaraptan içen sarhoş olur

Şaraplıydım duymadım

Ne söyledim bilmedim

Beylikten usanmadım yiğitliğe doymadım

Canımı alma Azrail medet

dedi. Azrail der: Bre deli kavat bana ne yalvarıyorsun. Allah Taala’ya yalvar, benim de elimde ne var, ben de bir emir kuluyum dedi. Deli Dumrul der: Peki ya can veren can alan Allah Taala mıdır? Evet odur dedi. Döndü Azrail’e, peki ya sen ne eylemekli belasın, sen aradan çık, ben Allah Taala ile haberleşeyim dedi.

Deli Dumrul burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin

Güzel Tanrı

Nice cahiller seni gökte arar yerde ister

Sen bizzat müminlerin gönlündesin

Daim duran cebbar Tanrı

Baki kalan settar Tanrı

Benim canımı alacaksan sen al

Azraile almağa bırakma

dedi. Allah Taala’ya Deli Dumrul’un burada sözü hoş geldi. Azrail’e nida eyledi40 ki madem deli kavat benim birliğimi bildi, birliğime şükür kıldı, ya Azrail,Deli Dumrul can yerine can bulsun, onun canı azat olsun der.

Azrail der: Bre Deli Dumrul Allah Taala’ nın emri böyle oldu ki Deli Dumrul canı yerine can bulsun, onun canı azat olsun dedi.

Deli Dumrul der: Ben nasıl can bulayım, yalnız, bir ihtiyar babam, bir ihtiyar anam var, gel gelelim. ikisinden biri belki canını verir, al, benim canımı bırak dedi.

Deli Dumrul sürdü babasının yanına geldi.

Babasının elini öpüp söylemiş, görelim hanım ne söylemiş :

Ak sakallı aziz izzetli canım baba

Biliyor musun neler oldu

Küfür söz söyledim

Hak Taalaya hoş gelmedi

Gök üzerinde al kanatlı Azdaile emreyledi

Uçup geldi

Benim akça göğsümü bastırıp kondu

Hırıldatıp tatlı canımı alır oldu

Baba senden can dilerim verir misin

Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın

Babası der:

Oğul oğul ay oğul

Canımın parçası oğul

Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim aslan oğul

Penceresi altın otağımın kabzası oğul

Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul

Karşı yatan kara dağım gerek ise

Söyle gelsin Azrailin yaylası olsun

Soğuk soğuk pınarlarım gerek ise

Ona içme olsun

Tavla tavla koç atlarım gerek ise

Ona binek olsun

Katar katar develerim gerek ise

Ona yük taşıyıcı olsun

Ağıllarda akça koyunum gerek ise

Kara mutfak altında onun şöleni olsun

Altın gümüş para gerek ise

Ona harçlık olsun

Dünya tatlı can aziz

Canımı kıyamam belli bil

Benden aziz benden sevgili anandır

Oğul anana var

dedi. Deli Dumrul babasından yüz bulmayıp sürdü anasına geldi. Der:

Ana biliyor musun neler oldu

Gök yüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi

Benim akça göğsümü bastırıp kondu

Hırıldatıp canımı alır oldu

Babamdan can diledim ana vermedi

Senden can dilerim ana

Canını bana verir misin

Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın

Acı tırnak ak yüzüne çalar mısın

Kargı gibi kara saçını yolar mısın ana

dedi. Anası burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş : Anası der:

Oğul oğul ay oğul

Dokuz ay dar karnımda taşıdığım oğul

On ay diyince dünya yüzüne getirdiğim oğul1

Dolma beşiklerle belediğim oğul

Dolu dolu ak sütümü emzirdiğim oğul

Akça burçlu hisarlarda tutulaydın oğul

Pis dinli kafir elinde esir olaydın oğul

Altın akçe gücüne dayanarak seni kurtaraydım oğul

Yaman yere varmışsın varamam

Dünya tatlı can aziz

Cınımı kıyamam belli bil

dedi, anası da canını vermedi. Böyle diyince Azrail geldi Deli Dumrul’un canını almağa. Deli Dumrul der:

Bre Azrail aman

Tanrının birliğine yoktur güman

Azrail der: Bre deli kavat daha ne aman diliyorsun, ak sakallı babanın yanına vardın can vermedi, ak bürçekli ananın yanına vardın can vermedi, daha kim verecek dedi. Deli Dumrul der: Hasretlim vardır, buluşayım dedi. Azrail der: Bre deli hasretlin kimdir? Der: El kızı helallim var, ondan benim iki oğlancığım var, emanetim var, ısmarlayacağım onlara, ondan sonra benim canımı alasın dedi.

Sürdü helallisinin yanına geldi, der:

Biliyor musun neler oldu

Gök yüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi.

Benim beyaz göğsümü bastırıp kondu

Benim tatlı canımı alır oldu

Babama ver dedim can vermedi

Anama vardım can vermedi

Dünya şirin can tatlı dediler

Şimdi

Yüksek yüksek kara dağlarım sana yaylak olsun

Soğuk soğuk sularım sana içme olsun

Tavla tavla -koç -atlarım ‘sana binek olsun

Penceresi altın otağım sana gölge olsun

Katar katar develerim sana yük taşıyıcı olsun

Ağıllarda beyaz koyunum sana şölen olsun

Gözün kimi tutarsa

Gönlün kimi severse

Sen ona var

iki oğlancığı öksüz koyma

dedi. Kadın burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Der:

Ne diyorsun ne söylüyorsun

Göz açıp da gördüğüm

Gönül verip sevdiğim

Koç yiğidim şah yiğidim

Tatlı damak verip öpüştüğüm

Bir yastıkta baş koyup emiştiğim

Karşı yatan kara dağları

Senden sonra ben neylerim

Yaylar olsam benim mezarım olsun

Soğuk soğuk sularını

içer olsam benim kanım olsun

Altın akçeni harcar olsam benim kefenim olsun

Tavla tavla koç atını

Biner olsam benim tabutum olsun

Senden sonra bir yiğidi

Sevip varsam beraber yatsam

Alaca yılan olup beni soksun

Senin o namert anan baban

Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar

Arşşahit olsun sekizinci kat gök şahit olsun

Yer şahit olsun gök şahit olsun

Kadir Tanrı şahit olsun

Benim canım senin canına kurban olsun

dedi, razı oldu.

Azrail hatunun canını almağa geldi, insan oğlunun ejderhası eşine kıyamadı. Allah Taala’ya burada yalvarmış, görelim nasıl yalvarmış:

Der:

Yücelerden yücesin

Kimse bilmez nicesin

Güzel Tanrı

Çok cahiller seni gökte arar yerde ister

Sen bizzat müminlerin gönlündesin

Daim duran cebbar Tanrı

Ulu yollar üzerine

İmaretler yapayım senin için

Aç görsem donatayım senin için

Alırsan ikimizin canını beraber al

Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak

Keremi çok kadir Tanrı

dedi. Hak Taala’ya Deli Dumrul’un sözü hoş geldi. Azrail’e emreyledi: Deli Dumrul’un babasının anasının canını al, o iki helalliye yüz kırk yıl ömür verdim dedi. Azrail de babasının anasının derhal canını aldı. Deli Dumrul yüz kırk yıl daha eşi ile ömür sürdü.

Dedem Korkut gelip destan söyledi deyiş dedi. Bu destan Deli Dumrul’un olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin, alnı açık cömert erenler dinlesin dedi.

Dua edeyim hanım: Yerli kara dağların yıkılmasın. Gölgeli koca ağacın kesilmesin. Taşkın akan güzel suyun kurumasın. Kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin. Ak alnında beş kelime dua kıldık, olsun kabul. Derlesin toplasın günahınızı adı güzel Muhammed’e bağışlasın hanım hey!….

Olivia’nın bağlı bulunduğu nokta neresidir?

Fringe’in 3.cü sezon son dizisinde, kuantum dolanıklığı ile çalışan meşhur Makinanın, Peter’ın biyolojisine göre hazırlandığı ancak makina saçmaladığında onu düzene koymak için bir “manivela” gerektiğini öğreniyoruz. Manivela nedir diye TDK’ya baktığımızda:

1. Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol. 2. Kaldıraç.

olduğunu bilgilerimizle pekiştirdikten sonra peki kuantum makinanın manivelası neymiş diye soracakken birden önümüze Olivia’nın resmi çıkıyor!

Meğerse kaldıraç Olivia miş!

Olivia kim?

Küçüklüğünden beri sınırbilim konusunda teste ve eğitime tutulmuş zeki, duygulu, güzel ve işinin ehli bir FBI ajanı! Bütün bu özelliklerinin yanısıra -asıl olarak- Peter’ın aşık olduğu kadın!

Öyle ki, Peter, Olivia uğruna öz be öz kendi dünyasını ve babasını reddetmişti.

Bak sen şu işe! :)))

Olivia’nın manivela olduğuyla ilgili hiç bir bilgisi yok, hatta bu makinayı nasıl adam edeceğini son ana kadar bilmiyor. Fakat dünyanın bilinen gerçekliği için öyle kritik bir an geliyor ki, birden bire sözcükler ağzından fırlıyor ve Peter’a şöyle diyor: “Babandan daha iyi bi adam ol!”

Ve sihir çalışıyor, mutlu son… 🙂

(Fena halde Deli Dumrul hikayesini ve o konuda yaptığım değerlendirmeleri anımsatıyor)

Zamanında Arşimed’in de bu kaldıraçlar konusunda iddiası olmuştu: “bana bir manivela verin, dünyayı yerinden oynatayım!”

Adam sadece somut düzeyde değil soyut düzeyde de doğruyu söylüyormuş! Bana da Oliv’i verseler dünyayı yerinden oynatabilirim 🙂

Peki bu hoş (komedik) yazımızı bir soruyla taçlandıralım:

Sözlük anlamını tekrar hatırladığımızda, insanın ister istemez aklına şu soru geliyor: “Olivia’nın bağlı bulunduğu nokta neresidir?“

Üçgenden dörtgene nasıl geçilir?

Başlangıçta tanımlanamayan, ikiye bölündü, 0 ve 1 şeklinde oldu. Bilgisayar programlama dili ya da tez antitez, olmayana ergi yöntemi, hepsi aynı şekilde iş görüyor.
1=eril ilke ve 0=dişil ilke.
Bildiğiniz gibi tüm rakamlar bire bölünürler ve değerleri değişmez, hepsi onun(BİRin) bir yandan zenginleşmesi diğer yandan sadelikten uzaklaşmasıdır. Sıfır ise rakamların önüne ve sonuna gelmeleriyle fark yaratır! Bir sayının sıfırla çarpımı sıfıra varır, yani dişil ilkeyle çarpışmak zarar getirir. Bir sayının sıfıra bölünmesi sonsuzluğa varır (ki bu tanımlanamayandır ve bu haliyle öze dönüştür). Sıfırın sıfıra bölünmesi-çarpılması ya da sıfırın bir sayıya bölünmesi yine sıfırdır; demek ki işlevsizdir.

Matematiksel ilkelerden yola çıkacak olursak, dişil ilkenin azalmadığını, çoğalmadığını, değişmediğini açıkça görebiliyoruz. O sadece eril ilkeyi dönüştürebilme yetisine sahip. “Bir erkeği rezil eden de vezir de eden kadındır” demiş atasözü. Şüphesiz, eril ve dişi ilkeyi bizatihi erkek ve kadınla özdeşleştirmiyoruz; çünkü artık hepimiz biliyoruz ki, her iki ilke de her insanda mevcut. Ancak insan doğduğu andan itibaren onun aslında neredeyse tanımsız varlığı, isim koymakla başlayan ve iç-dış ayrılığı yaratmak ve ego-ben oluşturmak üzere verilen ciddi bir eğitimden geçer. Aslında bedenle belirlenen cinsiyetin gerçekten belirlenmesi bu sayede pekişir. Böylece cinsiyetler pekiştirildiğinde(0-6 yaş arasında tamamlanır) o insan artık kendinde var olan iki temel ilkenin bedensel cinsiyetine eş olan yönünü ağırlıklı olarak kullanmaya başlar.

Gerek animistik devirde gerekse tek tanrılı dinlerin yalnızca erkeği hedef alışları ve onu geliştirmeye çalışmaları apaçık matematiksel gerçekliğe dayanıyor. Çok açıktır ki, Yaratanın talimatları ancak eril ve dişil ilkelerini dengede kullanabilen bir elçi kanalıyla iletilebilir. Fakat erkeği hedef alan bu bilgiler henüz dişi yönünü aktif hale getirmemiş erkekler üzerinde beklenenin tam tersi bir reaksiyona sebep oluyor. Zaten bilmeyen(kendini görmekten aciz), hem kendine hem oğluna ve hem kadınlarına nasıl öğretebilir? Kendilerini bir aynada göremedikçe aslında ne olduklarını ve nereye gitmekte olduklarını asla göremeyecekler. Sadece birbirleriyle savaşıyor, galip gelerek birilerinin azalması karşılığında çoğalıyorlar. Sonsuzca çoğalsalar ne olacak? Onlara anlam veren ya da olgunlaştıklarında onları bölen sıfır olmadıkça faydasız. Oyun Kuramında söylediğim gibi, oyunlar sonsuzca sürebilir. Zaman gerçekte olmadığı için bunun kimseye bir zararı yok, ehemmiyeti de yok.
Peki erkekler yerine kadınları mı eğitmek gerekirdi?
Hiç sanmam; çünkü kadınlar da kendi eril yönlerine fakirler, sıfır her zaman sıfır olacaktır. O sadece eril ilkenin değerini biçen olarak kalır! Aynaya bakarsın ve sana kim olduğunu söyler. Demek ki değişebilen yalnızca eril ilkedir. Ayna kendisine bakan oldukça değişmiş gibi olur ama özünden değişmediği gibi değişime ihtiyacı da yoktur.

Gerek anaerkil dönemde gerekse ataerkil dönemde hedef (çok ama çok zahmetli olsa da), ikiden üçü çıkarabilmek içindi. Baba-oğul-kutsal ruh, ya da tez antitez sentez diyebileceğimiz üçgen, bilinçlenme yolunda aşılması gereken zaruri bir eşik. Bu işlem basitçe; bilincin, eril ilkeden dişil ilkeye(ayna) bakarak gördüğünü hazmetmesidir. Bir an için aileden yola çıkalım, erkek kadına b-akar ve oğlunu görür!
İşte son dört bin yıldır, babanın oğlunu, oğlun babasını hazmetmesini bekliyoruz.
Bu aslında BEN’in BİZleşme sürecidir. Eril ve dişil ilke birbirlerine doğru eğilir ve üçüncü bir noktadan varlıklarını sürdürmeye mecbur olurlar.
Bu eşik geçildikten sonradır ki, aslında bizi özgürlüğe taşıyacak yola girebiliriz ve yol bir dörtgendir.
Peki bir üçgenden dörtgene nasıl geçilir?
İki yol geliyor aklıma:
Birincisi, 3+1=4 formülü ile. Yani elde edilen sentez (3), eril ilkeyle(1) güçlendirilir.
Bu yol muhtemelen, bazı öğretilerde negatif ya da “kendine hizmet” diye nitelendirilen yolu açar.

İkincisi, hafif geri dönüşlü bir ataktır: 2+2=4
Bunun ne demek olduğunu biraz anla(t)maya çalışayım izninizle.

1.       Eril, dişiye doğru yöneldiğinde karşıdakini görebilecek durumda değil henüz. Bu sebeple ancak kendinden bakışlı bir karşısı var, bu da doğrusal bir çizgiyle değil bir açıyla birleşirler anlamına geliyor. Bu nokta sentez(oğul) yani üçgenin tepe noktası olur. Eril ilke henüz gelişkin değilse açısı düşük olacaktır (diyelim ki 30 derece), bu durumda dişil ilkeyle tepe noktasının açıları toplamı 150 derece olacak demektir. Çünkü dişil ilke sadece karşılama şartıdır. Demek ki oğul mecburen anacıl olmuştur (tersi de aynen böyle dengesiz, bu kez babacıl bir sentez olacaktır). Dengeli bir üçgen oluşturabilmek için eril ilkenin eşini 60 derecelik bir açıyla görebilmesi gerekir.

2.       Öyle ya da böyle sentez oluştuktan sonra, tepe noktası kendini oluşturanları görüp tanır ve onların varlığını kabul eder, onları onurlandırır ve ana ile babadan hangi açılarla var olduğunu hazmedebilirse yerini pekiştirir. Böylece eril(baba) ve dişil(ana) noktaları doğrudan birbirine bağlayabilir. Ancak birinci maddede söylediğim gibi üçgen eşkenar ya da ikizkenar olmayabilir, bu sebeple oğul anacıl ya da babacıl bir konumda bulunabilir.

3.       Sentez(tepe noktası), kendini var eden noktaları yerli yerince oturtamaz ise, oyunu sürdürebilmek için bir başka aynaya ihtiyaç duyacaktır. Tıpkı Deli Dumrul’un yaptığı gibi bir “el kızı”na yani bir aynaya varır, halini(oğul) sorar! Bu oyun süresizce devam edip gidebilir.

4.       Sentez, kendi öğelerini tanıyıp, onurlandırır ve kendi içindeki aynasını bulur ise, işte bu noktada CC’nin söylediği gibi bilinen dünya çöker. Sentez artık anima ve animusunu bilmiştir. Dayanağa ihtiyacı kalmaz, ölümünü dert etmez, kimseye yalvarıp yakarmaz. Kendini var edenler artık onun dışındaki ana baba değil içindeki eril ve dişil ilke halini almıştır. Böylece o artık kendini kendinde seyredebilir ve sentezleri için kendini dölleyebilir.

5.       Bundan sonra kuracağı ilişkiler ihtiyaçtan değil doğallıktan kaynaklanır. Zayıflıktan ve yetersizlikten özgürleştiği için ilişki kuracağı bireyleri ve nesneleri doğrudan(aracısız) müşahede eder. Bu demektir ki artık açılı değil doğrudan bağlanabilmektedir!

6.       Eril ve dişil ikiliği(tamlığı) hem içte hem de dışta dengelenmiştir, içte olan dıştadır: 2+2= dört eder.

7.       Şüphesiz yol burada tamamlanmıyor, ancak başlıyor.

Sa

Not: Böylesi hayati bir konuda her ne kadar kesin ifadeler kullandıysam da eksik olacağının bilincindeyim. Görmek kolay, anlatabilmek zor.