Entropi, enerjinin homojenleşmesinde bir araç

Soru:” Evrenin ısıl ölümü gerçekleşene kadar akacak olan enerjinin yan ürünü olarak oluşmuş olmakla, enerjinin direk olarak daha hızlı dağılması için kaçınılmaz olarak oluşan karışık sistemler olmamız arasında nasıl bir fark vardır? “
 
Öncelikle homojenlik’i ele almamız gerek bence. Enerji, bütün evrende aynı düzeyde olmak, hiç bir yerde, diğer bölgelerden farklılık olmasın istiyor diyelim. Termodinamik kanunları bunu öngörüyor ve buna uyuyor çünkü…
Enerji her yerde aynı düzeyde olduğunda, artık enerji değişimi, eşitlemesi olmayacağı için tam, saf, homojen ve durgun olacak. Yani entropi’de duracak.
Buraya kadar gerek bu sayfadaki, gerek öncesindeki arkadaşlarla hem fikiriz, diye düşünüyorum.
 
Evrenin ilk düzenli ve düşük entropili homojen halini düşünüce, şu anki kaotik hali keşmekeş tuhaf kalıyor.
 
Bir ortamı homojenleştirmek için iki olasılık vardır. Üçüncüsünü ben bilmiyorum.
Diyelim ki elimizde bir leğen ve içinde tepeleme yığılmış kum var. Leğenin ortasında tepe yapsın.
Evrenimizin aksine, leğen genişlemiyor.
 
Bu kumu tüm leğene eşit oranda yaymak için, ya elimizle eşit olacak şekilde dağıtırız.
Ya da leğenin ağzını kapatıp, hafifçe leğeni titreştirirz. Tüm kumların kaynaşmasına ve karışmasına rağmen, eninde sonunda kum miktarı (çalkalama için verdiğimiz titreşime göre) eşitlenir.
 
Oysa evrenimizde, bunların üstüne iki tane daha durum var.
İlki; leğen habire büyüyor. İkincisi, bazı kum tanecikleri bölgesel olarak topaklaşmış.
 
Bu durumda homojenleşme için, düzenli bir dağıtım mümkün değil. Bu hedeflenen düzen ancak kaos’tan çıkabilir.

Devamını oku “Entropi, enerjinin homojenleşmesinde bir araç” →

Planck Yasası

Neden ısı deyince aklımıza kırmızı renk gelir? Neden ısıtılan çelik önce kırmızı, sonra sarı ve en son beyaz ışık yayar? Max Planck bu renk değişimlerini ısının ve ışığın fiziklerini ilişkilendirerek kağıda dökmüştür. Işığı, sürekliliği olan bir dalga olarak değil de istatiksel olarak tanımlayan Planck’ın devrimsel fikri, kuantum fiziğinin de tohumlarını atmıştır.

Bir çok maddenin ısıtıldığında parladığını ve ışık yaydığını biliriz. Nesneler artan sıcaklıkla birlikte önce kırmızı, sonra sarı ve en son beyaz ışık yayar. Işık beyaz görünür çünkü var olan sarı ve sarıya daha çok mavi eklenmiştir. Renklerin bu dağılımı, kara cisim eğrisiyle gösterilir. Yıldızlar da bu sırayı izler: Ne kadar sıcak olurlarsa renkleri de o kadar maviye kayar. Yüzey sıcaklığı 6000 kelvin olan Güneş sarı bir yıldızdır. Sirius gibi bazı yıldızlar 30000 kelvine varan sıcaklıklarıyla mavi – beyaz görünür.

On dokuzuncu yüzyılda fizikçiler hangi maddeden yapılmış olursa olsun, nesnelerin ısıtıldığında yaydıkları ışığın hep aynı örüntüde olması karşısında şaşkındılar. Işığın büyük bir bölümü tek bir frekanstan yayılıyordu. Sıcaklık arttırılınca tepe frekans daha mavi (daha kısa) dalgaboylarına kayıyor, önce kırmızıdan sarıya, sonra mavi-beyaza doğru ilerliyordu. Karacisim ışıması terimini kullanmamızın sebebi ısıyı en iyi emen ve yayanların koyu renk madde olması. Fizikçiler kara cisim grafikleri elde ediyor ama bunları anlamlandıramıyorlardı. Frekansın neden tek bir renkte tepe yaptığını da açıklayamıyorlardı. Biliminsanları bazı kısmi çözümler elde ettiler. Ama bu çözümlerden bazıları, morötesi dalga boylarını ve ötesinde sonsuz miktarda enerjinin yayılması gerektiğini öngörüyordu. Bu soruna morötesi faciası adı verildi.

Kara cisim ışımınasını anlamaya çalışan Max Planck, ısı ve ışık fiziklerini birlikte ele alıyordu. Planck gönülsüzce de olsa denklemlerinin tutması için kurnazca bir düzeltme yaptı. Elektromanyetik ışımanın, termodinamik uzmanlarının ısıyı ele aldığı gibi ele alınması gerektiğini seziyordu. Sıcaklığın pek çok parçacık arasındaki ısı enerjisi paylaşımı olmasından yola çıkan Planck, elektromanyetik enerjiyi de bir elektromanyetik osilatör kümesi veya atomaltı elektromanyetik alan birimleri arasında bölüştürdü ve ışığı bunun üzerinden tanımladı.

Denklerim tutmasını sağlamak için her elektromanyetik birimin enerjisini frekansla orantılandırarak E=hv denklemini elde etti. Burada E enerji, v ışığın frekansı, h ise Planck sabiti denen sabit bir sayıdır.  Elektromanyetik enerjiyi bir çok osilatör arasında bölüştürmenin en olası yolunu bulan Planck’ın modeli enerjinin büyük bölümünü ortadaki frekanslara dağıtıyordu. Bu, tepeli kara cisim tayfına da uyuyordu. Planck 1901 de ışık dalgalarıyla olasılık arasında bağ kuran bu yasayı yayımladı ve büyük beğeni topladı. Kısa bir süre içinde bu yeni düşünce sayesinde “morötesi faciası” sorununun da çözüldüğü görüldü.

Planck’ın kuantaları, kendi yasasının matematiğinin tutarlı olmasını sağlamak için geliştirdiği fikirlerden ibaretti; o osilatörlerin gerçek olabileceğini bir an olsun aklına getirmemişti. Ama tam da atom fiziğinin hızla geliştiği bir dönemde Planck’ın bu yeni formülasyonunun çok şaşırtıcı çıkarımları olacaktı. Planck bir tohum atmıştı; bu tohum büyüyecek ve modern fiziğin en önemli alanlarından biri haline gelecekti: Kuantum Kuramı.

Mutlak Sıfır

Mutlak sıfır; bir maddenin, atomlarının hareketinin duracağı kadar soğuk olduğu hayali bir noktadır. Mutlak sıfıra ne doğada ne de labarotuvarda ulaşılabilmiştir. Ama biliminsanları ona çok yakın sıcaklıklara inebilmiştir. Mutlak sıfıra ulaşmak imkansız olabilir. Ulaşılsa bile bunu bilemeyebiliriz, çünkü onu ölçecek bir termometre yoktur.

Bir şeyin sıcaklığını ölçerken aslında ölçtüğümüz şey, onu oluşturan parçacıkların ortalama enerjisidir. Sıcaklık parçacıkların ne kadar hızlı titreştiğini ya da dolaştığını gösterir.

Dünya’da ölçülmüş en düşük sıcaklık 1983’te Antarktika’nın ortasındaki Vostok’ta ölçülen -89 derece Celsius, yani 184 Kelvindir. (0 Celsius, 273 Kelvindir)

Uzaya çıkılırsa orası daha da soğuktur. Şu ana değin Evren’de saptanan en soğuk bölge, Bumerang nebulasında mutlak sıfırın yalnızca bir derece üstünde olan karanlık bir gaz bulutudur.

Laboratuvar ortamında Evrenden bile daha düşük sıcaklıklara geçici olarak ulaşılmıştır. 1994’te Colorado eyaletinde biliminsanları, lazer kullanarak sezyum atomlarını mutlak sıfırın yalnızca bir kelvinin bir milyarda 700’ü üstüne kadar soğutmayı başlardılar. Dokuz yıl sonra Massachussets Teknoloji Enstitüsü’ndeki biliminsanları daha da ileri gittiler ve mutlak sıfıra bir kelvinin milyarda 0,5’i kadar yaklaştılar.

Ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, biliminsanları gerçekte mutlak sıfıra kesinlikle ulaşamayacaklarını bilirler. Mutlak sıfır için belki de “orada öyle bir yer yok” demek en doğrusudur.

Enerji sorun olmaktan çıktı

Dönerken pek de acele etmeyip şehrin merkezindeki
büyük parklardan, yemyeşil çeşit çeşit ağaçların, dekoratif
fıskiyeli havuzların arasından sörf yaptılar. Mert kuşları çok
seviyordu hatta bir gün meslek değiştirirsem kuş bilimcisi
olacağım derdi bazen. Şehrin en eski bölgeleri doğal olarak
merkezindeydi ve binalar eskidikçe yıllar içinde mahalle
mahalle tasfiye edilmiş yerlerine devasa doğal parklar yapılmıştı.
Bu durum aşağı yukarı tüm büyük şehirler için aynen
uygulanıyordu çünkü insanlar dünyanın geçirmekte olduğu
iklim değişikliğini ve karşılaştıkları dar boğazları tam olarak
anlamışlardı. Yeni binaların tümü ta 2025 den beri son derece
modern sığınaklar içeriyordu. Bunlar eskiden olduğu gibi
nükleer savaş beklentisinden değil dünyanın geçiş dönemini
rahat atlatmak adına yapılıyordu. Artık ülkeler açtıkları değil
kapattıkları nükleer santrallerle övünüyordu. Avrupa’da son
nükleer tesis geçen yıl büyük bir törenle kapatıldı. Enerji
nerdeyse bir sorun olmaktan çıktı. Katı yakıtların tükenişinden
sonra Arap ülkeleri biraz sarsıntı geçirdiyse de diğer
ülkelerin desteğini alarak bu dönemi atlatacaklar. Enerji tamamen doğal kaynaklardan temin edilir hale geldi, rüzgâr
ve güneşe ilaveten toprağın ve suyun derinlik ısı farklarından
elde edilen enerji yaygınlaştı, üstelik fevkalade ucuzladı. Tek
merkezden enerji üretimi ve dağıtımı yerine kendine yeten
birçok sayıda ünite sistemine geçildi. Hatta öyle ki, evlerde
ve küçük birimlerde kendine yeten bedava enerji üreten
mekanizmaları yapmak ampul takmak kadar kolay ve olağan
hale geldi. Su ve güneş açısından çok bereketli olan Türkiye,
Dünya enerji ihracatında ilk beşe giriyor. Manyetik enerjiler
konusunda büyük araştırmalar var, elli yıl önce adı bilinmeyen
Tesla dünya kahramanı ilan edildi, birçok ülkede adına
okullar kuruldu, heykellerine en önemli yerlerde rastlanır
oldu ve yakında enerjinin tamamen bedava olacağından
söz ediliyor.
Laniakea’dan alıntı -(2037 yılından enstantane)

Kristal Izgara ya da Kartal!

Enerjisel bilgi şeklinde çokboyutlu olan enerjiyi görmeye başlamanızı istiyorum. Sadece enerji dediğiniz şeyin muazzam miktarı yalnızca bilgidir.
İnsan bilinci gezegeni etkileyen bir damga taşır. İnsan bilinci, gezegeni değiştirecek olan şeydir. İnsan bilinci bilgidir. O sadece düşündüğünüz şeye bağlı olarak geliştirdiğiniz gelişigüzel enerji değil, bilgidir ve güçlüdür. İnsan bilinci aslında gezegenin Kristal Izgarası dediğimiz şeye gider, Kristal Izgara çokboyutlu bir ızgaradır. Onu göremezsiniz, ama o enerji taşır. Çokboyutlu bilgiyi taşır.(Castaneda literatüründeki Kartal kavramı.sa)
Belirli şartlarda ve belirli şekillerde, bir İnsan yaşamı veya mükemmel bir senaryoda birlikte olan çoklu yaşamların etkileşimi, bir mekanda enerjisel bilgi niteliğinde bir damga yaratır. Bu, 3B’deki bir kayıt kasedi gibi kendisini tekrar tekrar çalan bilgi ve enerjidir. (Matrixin kedisi, Ya da bildiğiniz perili ev, hortlaklı konak. sa)
…hortlakların musallat olduğu bir evde, kendisini tekrar tekrar yineleyen bir senaryo olduğunu fark ettiniz mi? Hiç yeni bir şey olmaz. Adam merdivenlerden aşağıya iner, adam merdivenlerden yukarı çıkar. Mutfaktaki kadın soldan sağa yürür, sandalyeye oturur, bir süre sallanır, uzaklaşır. Eğer cinayet gibi dramatik şeyler varsa, adam baltasıyla merdivenlerden aşağı iner, tekrar, tekrar ve tekrar.
Çokboyutlu nitelikler ayrıca çoğu zaman sıcaklık değişimleri taşır, her zaman daha soğuk olur. Hatta size, çokboyutlu bir lens geliştirecekseniz, süper cryogenic (dondurucu) niteliğe sahip olmanız gerekir.

Devamını oku “Kristal Izgara ya da Kartal!” →