Dişi bilinç BİZ bilinçliliğidir.

Kadın bilincinin her zaman ilişkiyi, yani “biz”i ön planda tutması, dişil ilkeyle özdeşimi ve eril ilkeyle bağlantısı, onun bütünden kopmasını engelleyici faktördür. Dişi bilinç BİZ bilinçliliğidir.
Eril Bilinç için ilişki her zaman ayrışma ve denetimle, karşı karşıya olmakla birliktedir. Bu tanımlama eril bilincin ilişki modelinin, aslında “ilişki” yi (=birlikteliği) sabote eden bir çelişkiyi barındırdığını gösterir: Eril bilinç yaklaşırken uzaklaşır. Sözsüz, tanımlamasız, ayrışmasız birlikteliğin savunucusu dişil bilinç ise her zaman bağlantıyı vurgular. Ancak dişil bilincin ilişki şemasının da bir tehlikesi vardır: Bireyselliğin törpülenmesi, sınırların silinmesi ve ben-bilincinin sönmesi (Neumann).

Dişil bilinç, çıkış noktasıyla, kaynakla, ana merkezle bağlantının bilincidir; anacıl eylemin bilinçliliğidir. Ancak varoluşu için dışarı doğru (merkezkaç) bir eyleme gereksinir. Bu eylem ise ana merkez çıkışlı, dışa açılımlı eril bilinçtir. Dişil ilkenin savunduğu “biz bilinci”, kendisini BİZe göre tanımlayan, BİZe karşı sınırlayan ben-bilinci ortaya çıkmadan olanaksızdır. Zira bilinçlilik ilişkiyi gerektirir. İlişkinin ön koşulu ise farklı iki birimin, yani birbirini “kendinden ayrı” olarak tanımlayan karşılıklı bilinçliliğin varlığıdır.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından kısa alıntılar yaptığım yukardaki bilgiler gerçekten de dikkate değer parlaklıktalar. Bu fikirler içimde tam olarak karşılık buldular ve aklıma ilişkili başka şeyler de getirdiler.

BİZe, kavram itibariyle  “Toplumsal Bellek Bileşimi” diyebiliriz sanırım . İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı. Birey bilinci oluşmadan terennüm edilen ya da denenen BİZ oluşumları gerçek biz değil, korkmuş BENler cemaatleri oluyor.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs gibi) yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir.

Bilinçli olmayanın göbeğinde oturan dişil ilke, eril ilkeyi doğurur. Bu onun yaratıcı eylemidir. Ancak eril ilkenin ayrışma/özgürleşme ve kendini, kendisi olmayan’a göre tanımlama eylemi sayesinde dişil ilkle “biz bilinci”ni oluşturabilir.

Sa

Başbakan Erdoğan’a teşekkürlerimle

Şimdi söyleyeceklerime belki şaşıracaksınız. Epeydir aklımda fakat bir türlü fırsat bulup da söyleyemedim. Konu Başbakan Erdoğan’ın farkındalığımıza katkıları ile ilgili.

Biliyorsunuz siyasetle ya da güncel medyatik olup bitenle pek ilgim yok, bu sebeple sanırım satır aralarında bazı şeyleri kaçırıyorum fakat bunu göze alıyorum çünkü olmaktan sevinç duyduğum yerlerde olmayı seçiyorum. Eminim ki bu seçimimin de bana kattıkları var.

Sn Erdoğan’ın biz sigara içenlere ve bizim kanalımızla içmeyenlere de büyük bir hediyesi oldu.  Başbakan, sigaraya olan kişisel nefreti sebebiyle, yetmiş milyon insanı doğrudan ilgilendiren bir konuda insan haklarını hiçe sayan bir uygulamayı hiç tereddüt etmeden kanunlaştırmış ve denetiminden de her bir ferdi memur kılmıştı. Sigaranın bütün dünyada günah keçisi pozisyonuna getirilmesinin sebeplerini hepimiz az çok biliyoruz. Bu konuda herkes konuşmuştur zaten o sebeple hiç girmeyeceğim.
İnsanların ihtiyaçlarını ve her birinin biricik ve benzersiz oluşunu reddeden ortodoks tıp, özellikle gelişmiş(!) ülkelerin büyük bir aymazlıkla yeryüzünü mahfeden tüm uygulamalarını devam ettirmeleri için bir günah keçisi seçilmesi hususunda gereken icazeti verdi. Bunun için çok geçmeden büyük hicap duyacak fakat bu onların yani ortodoks tıbbın sorunu beni ilgilendirmiyor şu an. Herkes kendi hatalarını yapsın nasılsa sonuçlardan toplu olarak yararlanıyoruz.

Geçenlerde soğuk havaların erkence bastırdığı günlerden birinde Beylerbeyi sahilinde geziniyorum. Bilirsiniz küçücük bir yer zaten. Cafe ve restoranların önleri tıklım tıklım dolu. Şöyle baktım baktım bi gülme geldi. Bunca kıymetli bölgelerdeki kafe ve restoranların süsleyip püsledikleri iç alanları hatta üst katları metrekarelerce bomboş duruyor. Kimse içeri girip oturmuyor. Dükkan sahipleri var güçleriyle sokakları ısıtmaya çalışıyorlar, yoksa batacaklar. Gerçi elektrik giderlerinden batan olduğunu duydumdu geçen kış.

Evimin karşısındaki köy kahvesi de aynı durumda. Tek bir kararla yetmiş milyon insanın hayatını değiştiren başbakanın totaliter tavrının arkasındaki büyük hayrı düşündüm. İnanılmaz bir hediyeydi bu Türkiye’ye.
Simge lisanınında ortak bir unsur olan ev, bina yani kapalı alanların “kişilik” anlamına geldiğini biliyor muydunuz?

İnsanlar kendini açık alanlara attılar, bunun muhteşemliğini görüyor musunuz? Ortak kullanılan kişilikleri “zorunlu” da olsa terk etmek zorunda kaldılar. İşyerlerinde de belli aralıklarla bina dışına çıkmak en azından yerinden kalkmak ve başka açılarda bulunmak zorunda  kalıyorlar. Metazori bakış açısı değişikliği buna denir. Üstüne üstlük daha önceleri tek nefesinin bile farkına varmadan paketlerce sigara içen insanlar şimdi bu uygulamayla tamamen bilinçli ve her nefesinden zevk alarak sigara içebilmeye başladılar. Üstelik başkalarını rahatsız etme sorumluluk duygusundan da kurtulmuş olarak, o dakikaların hepsinde UYANIKlar. Alışkanlık ve sinik enerji dönüştü farkındalığa.

Her zaman söylediğimiz gibi, hiç bir şey tek yönlü olamaz bu dualitik boyutta, her yapılan çift yönlü iş görür. Fizik kuralıdır bu.

Bizlere değişik açıları görebilmek, yaptıklarımızın farkında olabilmek ve ortak kullanılan kişilik kalıplarından kurtulmak için fırsat veren başbakanımıza geciken teşekkürümü sunmaktan büyük memnuniyet duymaktayım.

Şimdi bunca yararlı bir uygulamayı yetmiş milyon insana bir çırpıda yaptırabilmek kolay değil. Örneğin benim elimde yetki olsa bunu yapamazdım çünkü bireysel özgürlüklerin sınırına gireceğim diye tir tir titrerdim. İşte belki bu sebeple dünyaya, sadece kendini düşünmenin dayanılmaz yaptırımcılığı gerekiyor. Birisi çıkıp emirle demiri kesiveriyor.  Entegral bir bilinç ve yöntemle yapmayı hedeflediğiniz bir şeyin gerçekleşmesi onlarca hatta yüzlerce yıl alırken, biri ya da bikaç azman egolu çıkıp savaş kararı alıveriyor ve aynı etkiyi bikaç yıl içinde oluşturuveriyor. İlahi adalet denilen şey işte bu olsa gerek. Hepimiz her daim hizmetteyiz.

sa

Not: Geçenlerde bilimsel bir araştırmanın sonuçlarını gördüm, keyif verici maddelerle ilgili bir zararlılık testi idi. Birinci sırada alkol ve eroin vardı. Sigara mı? Sıralamaya bile girememiş 🙂 Aslı var mıdır araştırmanın bilmiyoruz, öyle hemen aldım kabul ettim demiyorum ben kendi sezgilerimi ön plana almayı öğrendim. Sigara öldürür de dese, güldürür de dese sırf tıp dedi, yetkili kurul dedi diye inanmam. Bu konuda onlardan daha yetkili bir makam var; ben, beden/akıl/ruh bütünlüğüm.

(Tabi egzoz gazını araştırmaya dahil etmemişler! Keyif vermediğini düşünüyorlar demek ki!)

İnsan bilinci spirali ya da dört kapı 40 makam

Osmanlı belki de gerçekten Türk köklerini geri atmak, dilini, dinini ve kültürünü değiştirirken iyi niyetlerle, daha kapsayıcı bir bilinç yapısına geçmek için bir tercih yapmıştır. Şüphesiz her uygulama onu yaşatanlarca aynı anlaşılamıyor ve farklı anlayış düzeylerinden işlem görüyor. Bunları  yerli yerince görebilmek lazım, işte bu sebeple “taraf” olmanın dehşetengiz sonuçlarını ara sıra gündeme getiriyorum. Bişeyci olursanız kendinizi onunla özdeşleştirip ona dışardan bakamaz duruma gelirsiniz ve böylece aslında pekala görebileceğiniz kötü uygulamaları görmeyi reddeder beyniniz.

Öz eleştiri yapmak hem kişiler hem de toplumlar ve kavramlar için vazgeçilmez bir aşamadır. Fakat “taraf” olana öz eleştiri ölüm gibi gelir. Sonuç olarak hem osmanlı hem de TC olarak iyi niyetlerin yanında (gölgesinde, iyi kötüsüz gezemez) hatalar da yapılmıştır. Her birimiz kendi şahit olduğu çevresinde yakinen gördüğü olumlu ya da olumsuzlukları hatırlıyor ve çocuklarına empoze ediyor. Bu işler böyle sürüp gider. Mevcut güncel din söylemlerinin zamanında yaşananların çok uzağında olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Bir kaç bilge ulemanın çalışmalarını alıp okuduğumuzda durumun hiç de göründüğü gibi olmadığını, aslında entegral bir bilince çok yaklaşmış olduklarını görebiliyorum. Bir olguyu sanki onu yorumlayıp yaşayanlar aynıymış gibi görmemize neden olan taraflaşmayı işte bu sebeple şiddetle reddediyorum.

Önemli olan yola talip olmaktır, hangi yol olduğu da önemli değil herkes birbirinin desteğidir, desteği olmalıdır. Anlamsız çekişme ve tartışmalar, sadece insanın mevcut konumundan daha üst bilince sıçraması için gerekli ölümcül kararı verememesinin vicdan azabıdır.

Türkiyede şu anda oluşan kamplaşma ve gerilimin sebebi “din” olgusu değil, inançların güç ve para elde etmek için kullanılıyor oluşudur. Üstelik karşı duruş (laiklik vs) bile bu kötü niyetle organize ediliyor, çünkü taraflaştırdığınız kesim birbirlerine bakamaz aralarındaki anlayış  farkını göremez hale getiriliyor. Eğer “karşı taraf” olmasa birbirlerine bakacaklar ve gördükleri sebebiyle kabuslar göreceklerdir her gece.

Bir an için Sufilerdeki dört kapı kavramını ele alalım. Yani Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Şimdi siz eğer bu sınıflamanın yalnızca islam dini mensupları arasında olduğunu düşünürseniz büyük bir yanılgı olur. Sözü edilen bu aşamalar dünyadaki tüm insanlar için geçerli bilinç aşamalarıdır, onlar hangi yoldan giderlerse gitsinler bu eşikleri geçecekler. Dünyanın her yerinde, her farklı kültürde bu gözlemler yapılmış, belki farklı isimler verilmiş ama ne fark eder?

Uzun zamandır Ken Wilber’in öncülük ettiği insan bilinci spiralini (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 ) anlatarak özümsemeye çalışıyorum. Biraz dikkatli bakılırsa sufilerin dört kapısından hiç bir farkı olmadığını benim gibi sizler de göreceksiniz. Velev ki ufak farklar olsun, bin yıl fark var arada, fakat niyeti anlayabilecek kadar benzeşiyorlar. Niyet, dünya insanının sonsuz bir gelişim spiralinde dönenip durduğunu ve bu yolculuğun her kademesinin mümkün olduğunca barış içinde sürdürülebileceğinin ispat edilmeye çalışılmasıdır bana göre.

Bu durumda siz nasıl olur da “dinciler” diye bir bloktan bahsedebilirsiniz? Bunun yerine siz tüm dinler ve dinsizler için bir şeriat kapısından ya da mitik düzenden bahsedebilirsiniz. Spiraller ve onu oluşturan dalgalar ilelebet baki olacaktır. Bunların hiç biri birbirine alternatif olamaz. Üç yaşında bir çocuk her zaman olacak, 25 yaşındaki de, 65 yaşındaki de olacak, hayat varoldukça tüm aşamalar birbirini takip  eder şekilde var olacaklar. Umudumuz, bütün bu aşamaların sevinçle, mümkün olduğunca acısız geçilebileceği, genel bir mutabakat içine girebilmektir.

Dünyadaki tüm tarafgirlikler bu bakış noksanlığından ortaya çıkıyorlar, savaşacak gerçekten bir şey yok.

Gelelim yanlış anlaşılan bir başka konuya;  zaman zaman gündeme getirdiğim, kök kültürlerin varlığını kabul, teşekkür ve elde edilmiş bilgi birikimini kapsamak olarak algıladığım “soy” kavramını, bazıları milliyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık ve ayrımcılık olarak görüyorlar. Belki böyle algılamalarına sebep olacak deneyimler geçirdiler, ya da ilk elden böyle  bilgilendirildiler. Az önce yukarda genişçe anlatmaya çalıştığım gibi, insan doğar doğmaz bilge haline gelmiyor, geniş açılardan bakmak her birimiz için özel bir gayret gerektiriyor. Özel deneyimleri genelleştirmek her daim yapılagelen bir uygulama, çok insani, hatta bilim bile aynı genelleştirmeyi kullanarak bizleriı mutlu ediyor ve fakat birçok şeyi ihmal etme pahasına kazanılıyor bunlar.

Kökleri reddetmekle iş bitmiyor. Çünkü onlar genlerimizin içinde. Bizler, bizatihi atalarımızın oluşturduğu ağaçların meyveleriyiz. Bu her türlü sağlık; kişisel, toplumsal ve dünyasal sağlığımız için ihmal edilmesi olanaksız bir unsur. Kökleri reddeder onunla iletişim kuramazsanız günden güne solar cılızlaşır ve büyüyemeden ölürsünüz.

Cılızlık aşamasında olan ulusumuz gerek dahilde gerekse uluslararası mecralarda hissettiği aşağılık kompleksini gizleyebilmek için anlamsız, tutarsız, kabadayı ya da tam tersi silik, korkak ve köleleştirilmeye müsait görüntüler oluşturmakta. Bunlar kendine güvenen insan ya da ulus göstergeleri değil. Evet ama köklerinizi yitirmişseniz safi güneş ışığıyla ancak bu kadar oluyor. Bir çocuğun en dengeli hali, anne ve babasının sevgi ile dayanışma içinde oldukları durumlardadır. Bizde ise baba var ana yok. Hem de ANAdolu olması gereken yerde.

İnanıyorum ki bu gerilimlerden akıl ve ruh bütünlüğümüzü koruyarak, sevgi ve saygıyla çıkabilme kapasitesine sahibiz.

sa

Entegral düşünce katı için çalışmalar

Optimizing integral contributions will require that we cultivate our
individual and collective learning, maturation, mastery, and
effectiveness. Obviously this is a large topic and a lifelong
challenge/opportunity
that has at least two key requirements: careful
work
and becoming a gnostic intermediary

Ken Wilber rehberliğinde

Entegral Bakış

Eski/Yeni Dünya -9

Bilincin, natürel enerjinin bir sapması olduğunu söylemekle başlayacağım. RA Bilgilerinde, bizim sistemimizin natürel enerjisinin sevgi olduğundan bahsedilmişti. Sonrasında bu akıştan sapmalar, alt sapmalar oluştu. Sapma kelimesinin kültürümüzde hoş bir anlamı olduğunu sanmıyorum. TDK’nın “Sapma” için fizik terimleri dışında verdiği tanım şöyle: İşlemlerin olağan sırasını bozarak, denetimi, adresi belirtilen bir işleme geçiren herhangi bir komut. İşte bizim bilinçlilik hali dediğimiz bireysel bilince geçiş, bu anlamda bir sapınç; ancak bunun, ne amaçlı bir edim (tarifteki gibi), ne de yanlışlık olduğunu söyleyebilecek konumda olduğumuzu sanmıyorum. Ben, kişisel olarak, bu sapmanın olduğunu kabul ettiğim yerden sonraki gelişmelere ve sonuçlara bakma yanlısıyım.

Öncelikle entegral kelimesine ne anlamlar yüklemiş olduğumuza bakalım (Bir an Spinoza geldi aklıma, belki de kendi izini sürerken kavramları açıklamanın gereğine sadık bir bağlılık gösterdiği için onu andım.):

Entegral: kelime bütünleme, bir araya getirmek, birleşmek, birleştirmek, kapsamak anlamına gelir. Aynılık anlamında değil, renkleri, gökkuşağı renkli insanların zikzaklarını, bütün harika farklılıkları tekdüze hale getirmek anlamında değil, genelde Kozmos anlamındadır. Sanata, ahlaka, bilime ve dine meşru bir yer veren daha kapsamlı bir bakış edinmek ve bunların hepsini Kozmik kekin sevilen dilimleri haline indirgemeye çalışmamaktır.

Bu tarif, Ken Wilber’e ait ve bana tamamıyla uygun geldiği için aynen tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Oldukça keskin mesajlarla dolu bu tanımı biraz açmaya çalışmakla başlayabiliriz belki.

Entegral bakış nedir ne değildir:

  1. Aynılık değildir. Örneğin yakın tarihteki bir bütünleşme birleşme denemesi olan komünist sistem, bireylerini aslında amaçlamadığı halde aynılığa itmiş olduğu için entegral değildir. Yine bir başka sistem faşizm, aynı hatayı hem amaçlı hem de daha keskin yöntemlerle tekrarlamıştı. Geriye kalan ve son yüzyıla damgasını vuran Kapitalizm ise, aynılık hatasını ustaca gizlediği için halen borusunu öttürmeye devam edebilmekte. Kapitalizm sözde bireysel özgürlükleri desteklediği ve buna sınırsız alan tanıdığı söylemiyle yola çıkar. Ancak bireylerinin bilinçaltlarını her türlü yöntemle yıkayıp, onlara ne istemeleri ve ne hissetmeleri gerektiğini önceden yerleştirmek suretiyle onları aynılaştırır. Tekdüzeliğin olduğu yerde entegral bakış yeşeremez. Son dönemde bazı sosyalist denemeler haricinde (ya da küçük topluluklar bile olsa var olduklarına inancımı sürdürmek dileğindeyim) entegralin anlamına yaklaşmak mümkün olamamıştır.
  2. Her şeye daha kapsamlı bir bakış edinmektir. Şüphesiz daha kapsamlı bir bakış edinebilmek için farklılıklara sıcak bakılabiliyor olması gerekir, hatta teşvik edilmiş bile olmalıdırlar. Aslında bu konu Psikoloji Biliminde kabul görmüş iyileşmenin beş aşamasını gerçekten andırıyor. Tabi ben buna iyileşme yerine, dönüşüm için gerekli alacakaranlık dönemi demeyi tercih edebilirim. Bu süreç beş aşamadan oluşuyor:

Denial – İnkar

Anger – Öfke

Bargaining – Pazarlık

Depression – Bunalım

Acceptance – Kabullenme

Gerçi şu andaki tutumuyla her türlü iyileştirme hareketinin “mükemmelleşme” baskısından oluştuğunu düşünsem de, yukarıdaki süreçler ortalama insan için hakikaten geçerli gibi görünüyor.
Bir sosyolog değilsem de gözlemlediğim kadarıyla toplumlar için de bu aşamaların aynen işlediğini sanıyorum. Sanırım şöyle başlıyor: Önce benim gibi olmayan, bana hiç benzemeyen toplumları görmezden geliyorum. Burnumun ucuna getirilip gözüme bile sokulsa onlar için başka bahaneler ve açıklamalar getiriyorum. Sonra bu durum öylesine baskınlaşıyor ki öfkeleniyorum ve “başka türlü” olduklarını iddia eden toplumlara savaş açıyorum. Onları yok edip önceki inkâr konumuma dönmek istiyorum. Fakat bu mümkün olmayınca bu kez pazarlık etmeye razı oluyorum. Bu bir ricat başlangıcı oluyor. Onların varlığını kısmen bana benzemeleri (buna razı olmaları) şartıyla kabul etmeye hazırlanıyorum. Ancak bu süreç öylesine acılı ve uzun oluyor ki sonunda bunalıma düşüyorum (Amerika’yı oldukça çağrıştıran bir kompozisyon). Bu ilk kez kendi varlığımdan şüphe ettiğim, kendimi beğenmeme ihtimalimin kapıya dayanması anı oluyor. Bu ise yıkıcı ve yere çökertici bir durum. Böylece ölmeye hazırlanıyorum. Sonunda başkalarının da (benden tamamen farklı olsalar bile) varlığını kabul ediyorum. Bu aslında yeni bir benin doğmuş olduğunu gösteriyor.

Tabi kabul etmek yeterli değil, örneğin Avrupa ülkeleri bu aşamada gibi görünüyorlar. Ne için yeterli değil? Entegral bakış için yeterli değil. Çünkü zorunluluktan kabul ettiğim bir durum içindeyim. Diğer toplulukları gerçekten merak etmiyorum, onların varlığını kendi varlığımın garantisi gibi göremiyorum henüz. Bu kez öğretmenliğe soyunuyorum, “bakın arkadaşlar, varlığınız iyidir- hoştur, kabulümdür ama seninle birleşip bütünleşebilmek için sana yanlış yaptığın şeyleri göstermeli ve onları nasıl düzeltebileceğini öğretmeliyim!” Diyorum.

Oysa Dualitik dünyamızda her şeyin kendi tersiyle görünür olduğunu “felsefe kitaplarından” çıkarıp gündelik yaşamımıza getirdiğimizde köklü bir dönüşüme uğrayacağımızı hissediyorum. Örneğin “öğretme” kavramı öğrenmenin karşıtı olarak, bir bütün şeklinde vardırlar. Bu durumu bazen şöyle anladığımızı görüyorum: “A işini ben biliyorum bunu öğretiyorum, tabi benim bilmediğim F işini de başkasından öğreniyorum”. İşte ben prosedürün böyle işlediğini düşünmüyorum. Her ne ise o araç, öğretilirken öğreniliyor, öğrenilirken öğretiliyor. Bu birbirinden ayrılamaz bir bütün. Yeni dünya’da öğretmen ve öğrenci kelimelerini birleştiren yeni bir sözcük türetilmesini öneriyorum. Bunlar ayrı kişi oldukça eğitimden söz etmek mümkün olmayacak bana göre. Kelimelere takıldığım için değil, kelimelerin bizi olayın özünden uzaklaştırma potansiyelini bildiğimden yapıyorum bu öneriyi.

İşte şimdilik bu aşamadayız. Tabi ki bu bir süreç, diğerleri nasıl geçildiyse bu da geçilecektir; fakat geçilip bitirilecek bişey de değil bu durum. Bu aşamaların hepsi bilinç oldukça mevcut olacaklar. Onlar kıpırdamadan yerinde duran birer koridor, biz insanlar “aşama koridorlarında” dolaşıp duracağız.

  1. Kozmos anlamındadır.

-devam edecek-