Gecikmiş bir seyir; Farscape

Farscape,
İkibinli yılların başında gösterime girmiş ve beş sezon devam etmiş bir bilimkurgunun üç bölümünü izledim dün, samimi ve eğlenceli bir uzay macerası izlenimi verdi. Eminim henüz süren başlangıç acemiliği de düzeliyordur ki bu kadar devam edebilmiş.
3. bölümde uzayın bilinmeyen bir yerinde bizimkine benzer bir dünyaya iniş yapmak zorunda kalıyorlar ve orada ne buluyorlar? tam da Jodi Foster’a benzer bir uzaylı meraklısı abla! onunla yapılan konuşmalar bizim gezegendeki hislerimize tercüme olmuş sanki,hep gülümseyerek seyrettim. ve bu arada Kryon’un şu cümlelerini hatırladım:
“There is life in the Universe, dear ones, that is far more advanced than you are. This is because they have been here far, far longer than you. They are far more evolved. I’m not saying they have bigger brains. I’m talking about the fact that they have compassion and wisdom and intelligence far beyond yours. They settled their own peace problems millennia before you did. They look at you, but they have a hands-off policy because you have free choice. They’ve always looked at you. They come and they go and never “announce themselves”. You’ve been seeing many of them for centuries, but they keep their distance because you are not ready yet.”
*
FROST/NİXON
Normalde biyografi izlemeyi tercih etmeyen biriydim ama normal olan ne kaldı ki!
Epeydir biyografi izliyorum ve fakat bu tr bence evrim geçirmiş, eski sıkıcı hallerinden eser kalmamış. Dün gece Frost/nixon filmini izledim ve çok etkilendim. Acaba etkilenen bi tek ben miyim diye şöyle gugılladım baktım ki aynı fikirde olanlar çok, bunlardan biri de ekşisözlükten… İSTERSENİZ TIKLAYIP OKURSUNUZ.
filmde etap etap ilerleyen bir tansiyon ARTIŞI var. Önce fikir geliyor sonra bunun finansmanı gerekiyor ve tabi ehil bir gerçekleştirici takım lazım. Derken taraflar ringte yerlerini alıyor. Maçın/röportajın başında, kurgucu takımın beklentilerine paralel bir beklentim oluşmuştu ve bir hayal kırıklığı oluştu. Nixon tam bir kurttu ve Frost’u bir lokmada yutacağı sanki de belli olmuştu! Fakat filmin bitmesine 38 dk kala bir çöküş ve ardından yeni bir doğum yaşandı.
Güzel filmdi fakat bundan ötesi var; bu film ve Nixon-watergate olayı şimdi bize memleketimizin içinde bulunduğu çalkantılara birçok açıdan referans veriyordu sanki. ilginçti.
*

Devamını oku “Gecikmiş bir seyir; Farscape” →

Limitless ile başladım bu hafta

Beyni tam kapasiteyle kullanmanın bedeli nedir?
Limitless filminden bahsediyorum.
Soru güzel, maalesef cevap çok yetersiz! Tıpkı Lucy filminde olduğu gibi çok güzel bir konu iyi kurgulanamamış. Tüh dedirtiyor insana. Yine de hiç sıkılmadan zevkle izleniyor. Senaryo iyi olsaymış unutulmaz filmlerden olabilirdi.
*
Dün gece Logan:Wolverine filmini izledim. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Hem şiddet sahnelerini sevmem hem de çizgi roman uyarlamalarına ilgisizim. Bu filmde her ikisi de olduğu halde 2 saat boyunca nasıl sıkılmadan izledim? Henüz buna yorum getiremiyorum. Acaba mutantlara olan tarihi yakınlığım mı sebep oldu buna?
Güç ve şiddet bağımlısı küresel çetenin sınır tanımayan yapısı altında inleyen mutantlar!
“Yakın gelecekte yaşlanmış ve yorgun olan Wolverine ve Professor X, Meksika sınırında saklanmaktadır. Fakat Logan’ın dünyadan gizlenmesi ve mirası, karanlık güçler tarafından takip edilen genç bir mutant geldiğinde sona erer. Şimdi Wolverine’de genç bir kadın klonunu Nathanial Essex’in liderliğindeki kötü bir organizasyondan korumalıdır.“
Arkadaşlarımın söylediğine göre Tılsım Hugh Jackman’da imiş. Gerçekten de hikayesini paylaşırken izleyicisiyle çok iyi bağ kurmayı başarmış.
Küçük bir bilgi: Wolverine, latince “mustelidae” adıyla anılan, gelincik, porsuk, sansar,
su samuru ve vizon gibi hayvanları içeren etçil bir memeli ailesine mensuptur. Bu ailenin en önemli özelliği, küçük boylarına rağmen çok hiddetli ve saldırgan olmalarıdır. Wolverineler sadece Kuzey Amerika’da bulunmaktadır ve “wolverine” kelimesinin Türkçe’de direkt bir karşılığı yoktur. Bu yüzden tıpkı kanguruların okunduğu gibi Türkçeye yerleştiği gibi “volverin” olarak kullanmak doğru olacaktır.

Devamını oku “Limitless ile başladım bu hafta” →

Paterson ve Diğerleri

Paterson filmini sevdim. Belki bazı kişileri hatta benim de bir yanıma çok sakin akan bi hikaye gibi gelmiştir. Fakat bu stile alışmak kolay olacak sanki 🙂
Emily Dickinson seven bir otobüs şöförü nasıl olurdu?
İçinde ne fiziksel ne duygusal şiddet olmayan bir film olur mu?
Dünya değişiyor galiba. Bazı insanlar bazı mekanlar dinginlik içinde de mutlu olabiliyorlar! Sürprizzz
Şiir çevirisinin yağmurlukla duş alamaya benzediğini söylüyor Japon şiirsever. Ne kadar isabetli. Yine de merak ediyoruz büyük şairleri ve yağmurluğu giyinip tuş teknesine atlıyoruz.
*
Olur-olmaz her şeyin bakanlığı var ama bir Felsefe Bakanlığı yok. En büyük ülkeler bile Felsefe Bakanlığı olmadan işi götürürüz sanıyor.
Bu cümleyi başlarda gördüğümüzde nereye doğru gittiğimizi az çok anlıyoruz.  İskambil Kağıtlarının Esrarı kitabının orjinal ismi Kabalmysteriet. Yazarı Jostein Gaardner.
Kitabı bitirince ayrıca yazarım.
*

Geçmişi geri alamazsın, geleceği ise durduramazsın. Gerçeği bilmek istiyorsan; 13 Reasons Why seyretmenizi öneririm. Güzel bir konu fakat ergen dünyasında geçiyor, belki sarar sizi belki sarmaz emin değilim. Gerçi toplum olarak zaten ergenliğin başlarındayız, dünyada bile ergenlikten erginliğe geçen kişilerin yüzdesi çok düşük halen.:)

*

Şöyle güzel bir polisiye kurgu olsa da iki saat hiç bi şey düşünemesem diyordum. Digi bu 2009 filmini sundu bana:State of play. Aslında pratt Pit oynayacakmış ama russell crowe baş rolü kapmış. Bir çok ünlü var ve sürükleyici bir konu. Bizde Devlet Oyunları diye çevrilmiş! Değişmeyen, eskimeyen bir konu. Eskiden sadece Amerika’da olur sanırdık ama sanırım bu konular bulaşıcı.
*

Feud ve Haftanın diğerleri

The Sea of Trees

Sonsuzluk Ormanı diye çevrilmiş. Japonların intihar etmek için kullandıkları uçsuz bucaksız bir orman. İlginç bir film. Ünlü oyuncular, ölüm, yaşam evlilik üzerine ilginç bir kurgu. Sakin ama derin bir film.

Orman hayat gibi; nefes kesici bir güzelliği var ve bir o kadar da tuzaklarla dolu. yolunu kaybettiğin de oluyor ve bunun için tıpkı benim küçükten beri yaptığım gibi geçtiğin yollara işaret bırakman lazım (ben pirinç tanesi yerine sürekli yazdım, kaybolmamak için, yolu geri dönebilmek için).
Cennete çıkan merdiven de cabası!
*
SS-GG
Her şey, 14 kasım 1941’de, almanya’nın britanya savaşı’nı kazanmasından 14 ay sonra, londra’da başlar…
Hitler işgali esnasında geçen 5 bölümlük mini ingiliz polisiye dizisi. İlk bölümü merak ettiriyor.
Ülkenin işgal altında olması insanı boğuyor biraz, Allah kimseye göstermesin.
*
Nefes kesen bir başlangıç yaptı Feud dizisi, bu kadar ünlüyü bir filmde bile toplu olarak görmek nadirken bir dizide bir araya gelmişler. Bence kadınlar bu diziye bayılacak 🙂

Passengers ve Dahası

Dün gece Passengers filmini izledim, güzel bir konu işlemişler. Sıkılmadan izleniyor. Son yarım saatte olanlar ise Bilimkurgu sınırlarının ötesine geçip başka bir boyutun yardımını filan gerektiriyor,yani insana atfedilecek şeyler değil yaşananlar, bu sebeple BK uzmanlarını hiç de mutlu etmediğinden eminim 🙂

Bu filmden hatırımda kalacak sahneler herhalde, geminin harikulade dış dizaynı (5000 kişi kapasiteli) ve kozmos bahçesini açıkta seyrettiğin teraslardır. Tabi kosmoza balıklama atladığın küçük gezintiler.
Ha bir de önceden fragmanında görüp bizi şaşırtan yerçekiminin kalkıp yüzme havuzu suyunun havada yaptığı dans! Tabi buna yüzerken yakalanan kahramanımız için hiç de hoş bir anı olmadı.
*
Çok eskiden okuduğum bir kitap bu sabah raftan önüme düşünce, onu da bi tekrar etmem gerektiğini anladım: L.Y.Watson-Ölüm Yanılgısı
Bunun doğru olduğunu varsayarsak, sara bir bozukluğun belirtisi değil, belki de tedavisidir.
Ölmek, hemen klinik ölümü izleyen bir anlık br süreç değildir. Ani ölüm vakalarında bile olağanüstü karmaşık, birbirine bağlı geçmişi yaşayış dizilerine zaman vardır.
Ölüm, bütün yaşam boyunca vardır ve yaşamın sürekliliğini sağlayabilmek için, kritik anlarda onun öğelerinden yararlanılmaktadır. Artık organizmayı YAŞAMAK İÇİN ÖLEN biçiminde tanımlamaya başlayabiliriz.
*
Oscar adaylarından birini daha izledim. Bu yılki adaylar bir tuhaf, ne iyi ne kötü diyebiliyorsunuz. Geçen yılki adaylar çok etkileyiciydi kıymet bilememişiz, hatta bi kaç yılın oscarlarına yetebilirlerdi. Neyse Hell or High Water için hiç bir akılda kalıcı konusu olmamasına rağmen yine de güzeldi diyeceğim. Teksas’a gitmiş hatta bi kaç ay yaşamış gibi hissediyorum şu an kendimi. Müzikler şahane, çekim güzel, oyunculuklar harika! Konusuz bir film ancak bu kadar iyi olabilirdi. Yani sıradan ve akılda kalmayacak bir kurgu; iki kardeşin Texas’ın batısında bir dizi banka soygununa karışması ve biri kızılderili diğeri de emekli olmak üzere olan iki polisin bu kolay avın peşinde koşmasını anlatıyor. Fakat aslında kızılderililerin olan bütün bu toprağın orduyla bile değil bankalar aracılığıyla yağmalandığını, fakirliğin tıpkı illetli bir hastalık gibi nesilden nesle geçtiğini dert ediyor bu film. İnsan üzülüyor tabi.
Bu arada bölgesel ata sözleri, mizah içeren konuşma ve atışmalar da zevk veriyor. Fakat ille de müzikleri…
*
Üç Cisim Problemi bu hafta bitmedi, halen elimde. Ted Chiang’tan sonra Cıxın Lıu artık çağdaş Çinli Bilimkurguculara iyice dikkat kesilmemi sağladı. Bu çok eski büyük medeniyetin epeyce acı görmüş uzantıları dünyaya neler söylüyor siz de merak etmiyor musunuz?