Shabono-ölüm (3)

Öncesi için Tıklayınız

Yaşlı Bilge Kamosiwe, çok yağmurlu ve gizemli bi günün gecesinde sanki ölüyor gibidir. Florinda onu bulur ve kabile büyüklerinden yardım ister. İnsanlar göz yaşları ve elem içinde koşup gelir. Yaşlı adam, “Ölüm, gecenin karanlığı gibi değil” diye fısıldar. Diğerleri,  “bizi yalnız bırakıp gitme” diye göz yaşı dökerler. Yaşlı adam tek gözünü açıp bakar “Henüz ölmüyorum, ağlamalarınız beni üzüyor. Hekuras hala göğsümde” der.  Arasuwe, rahatsızlığın ne diye sorduğunda yaşlı adam “sadece hüzün” der ve ilave eder fısıltıyla “Hekuras az sonra göğsümü bırakacak. Buna olan üzüntüm beni zayıf kılıyor”
Şefin karısı Ritimi üzüntülü bi ifadeyle Florinda’ya, ” o ölmeyecek, bilmem neden bu kadar uzun yaşamak ister? O çok yaşlı, artık bi erkek bile değil. Yüzüne bak çok küçük, çok ince” der ve ilave eder “şimdi erkekler gece boyunca ona maniler söyleyecekler ve Hekuras da yaşlı adamı hayatta tutacak”

**

Florinda bir çalının ardında ayağa kalktığında Arasuwe’nin hamile olan ikinci karısı ve onun annesinin sessizce nehir yönüne gittiklerini görür ellerinde bir sepet ya da başka bi araç yoktur, onları görünmeden sessizce takip eder. Kadınlar bir Arapuri ağacının altında dururlar. Hamile kadın iki eliyle ağaca bastırıp hafif bi çığlıkla anında doğuruverir. Bebek yaprakların üzerine düşer. Florinda bu işin ne kadar kolay yapılabildiğine şaşar ve ağzını kapatarak gizlendiği yerde kıkırdar.
Yaşlı kadın elindeki bambu biçağı ile göbekbağını keser ve çevrede düzgün dal ve bitki bağları bulur sonra bebeği bohça şeklindebağlar ve ağacın altına gömer. Florinda dehşete düşmüştür  Bu arada kadın Florinda’nın olduğu yere bakar göz göze gelirler, kadının gözlerinde acı, pişmanlık gibi şeyler yoktur. Sonra iki kadın geldikleri gibi sessizce orayı terk ederler.
Florinda gizlendiği yerden ağacın yanına koşar, bebeği gömüldüğü yerden çıkarır. Gayet sıhhatli ve kusursuz görünen ve şimdi ölü olan kız bebeği inceler, sonra tekrar yerine koyar.
Gece olur, Florinda ormanı, sesleri ve kayan yıldızı izlemektedir ki Ritimi sessizce onun yanına gelip oturur. Sonra birlikte odalarına döndüklerinde Florinda dayanamaz ve der ki: ” Daha bir hafta önce adamlar ve kadınlar Kamosiwe ölecek diye ağlıyorlardı oysa bugün Arasuwe’nin karısı kendi yeni doğmuş çocuğunu öldürdü!”
Ritimi ona biraz su verir ve “Bir kadın henüz daha öncekini emzirirken yeni bi çocuğa nasıl bakar? O çocuk da bu kadar yaşadı” der. Bu sözler üzerine Florinda, Amazon kızılderililerinin adetlerini hatırlar. Bir çocuk 2 ila 3 yıl annesinin bakımına muhtaçtır ve bu arada doğan kardeşi olursa onların kusurlu ya da kız olanları öldürülür, böylece hayatta olanlara bakım şansı verilirdi. Florinda duygusal anlamda buna hak vermekten uzaktı. Ritimi elini uzatıp onu kendine bakmaya zorladı, kadının gözleri parlıyor, dudakları hissettiği duyguyla titriyordu, Florindayı teskin etmek istercesine şöyle dedi;  “O henüz gökyüzüne göz atamadan geldiği yere geri döndü! Fırtınanın evine.”

Shabono’ya devam(2)

Öncesi için Tıklayınız

Florinda Donner, yağmur ormanlarında medeniyetle tanışmamış bi kızılderili kabilesiyle yaşadıklarını paylaştığı Shabono isimli kitapta anlatıyor:
Balık avlamak kabilede kadınlara bırakılmış bi iş. Onlar da çoğu kez ırmağın içine girip çıplak ellerle avlıyorlar balığı. Fakat bazen de erkeklerin ok ve yaylarını kullanmaya çalışıyorlar. Erkekler ise silahlarını verip korunaklı bi yere saklanıyor ve onların beceriksiz atışlarını eğlenerek seyrediyorlar. Kabile reisi Florindaya da bi deneme yapmasını söylüyor, ancak yay öylesine sert geliyor ki, yerinden kıpırdatmak mümkün olmuyor. Yılda bir kez yapılan kutlamalar için köye gelmiş olan yaşlı bilge Kamosiwe durumu görünce ona ergen yaştaki bi delikanlının yayını vermesini istiyor. Ve Florinda onunla ilk atışında orta boy bir balık avlıyor.
Bu duruma herkes hayret ediyor tabi. Ok ve yay kullanmasını nerden öğrendiğini ısrarla soruyorlar. Sonunda kabile reisi ona şöyle diyor: “bunu öğrenmeni baban mı istedi? Baban bi oğlu mu olsun isterdi?”
Florinda babasının zaten iki oğlu olduğunu anlatmaya çabalar. Peki o zaman ok-yay ı ne yapmak için kullandın? Ne işe yaradı? Der
Florinda da espri niyetine “demek bi gün buraya geleceğimi bilip hazırlık yapmışım” deyince Reis ağırbaşlılıkla şöyle der: “kızların ok-yay kullanmadığını bilmen lazımdı!”

**

Daha sonra, başka ne yapmayı bilirsin diye soruyorlar. Florinda o zamana kadar sadece onları izlemiş,onlardan öğrenmeye çalışmış ve hepsinden öte anlaşabilmek için onların dilini çözmeye çalışmıştı. Böyle ilk kez ne bilirsin diye sorunca ona da bi heves gelir. Çocukluğu boyunca atletizm çalışmıştır.  Bununla ilgili bir gösteri yapar. Kadınlar erkekler çocuklar onu dikkatle izler. Sonra yine sorarlar “başka ne yapmayı bilirsin?”

Florinda, başının üstünde oturabileceğini söyler (muhtemelen yoga biliyor), ve onlara nasıl yaptığını gösterir. Herkes çok güler.
Şef Arasuwe der ki: “Beyaz kız, sen ne düşünürsün bilmiyorum ancak seninle ormanda bi gezintiye çıksak, maymunlar seni görmek için dururlar, seni seyretmek için sana yakın gelirler ve ben de onları vururum.” Sonra kocaman eliyle onun saçına dokunur “bence yine poponun üstüne otur, korkarım gözlerin kafandan dışarı uğrayacaklar!”

**

Yorumlar:

Fer Yal Florinda, gerçekten biliyor muymuş ok ve yay kullanmayı yoksa tümüyle bir tesadüf mü olmuş, ilk atışta avlaması? Ve gerçekten merak ettim;) Acaba o kabilede hiç bir tane bile kız gizli gizli ok ve yay kullanmayı öğrenmeyi istememiş mi:)

Sibel A: Florinda sportmen bi avrupalı kadın. Aslında reisin ne demek istediğini biraz anlıyo gibiyim. Erkeklerin tek yapabildiği ağır avlanma işini de elinden alırsan kullanışsız duruma gelecekler. Ne gerek var buna diyor sanki. Ayrıca Kadınlarda Hekuras yok(!), demek ki sırf hekuras uğruna bazı işleri onlara bırakmak lazım. Zaten kadınların üstesinden gelmekte olduğu o kadar çok şey var ki kabilede:)

Ayrıca şöyle de düşünülebilir; o çok gergin ve ağır yay ve oku kullanırsa bir kadın, onun da adaleleri gelişecek ve doğal olarak sertleşecektir. Bu durumda o artık erkekler ve çocuklar için yumuşak bilinmezlik, gizemli kokular kaynağı olmaktan çıkar. Kadın eğer onları bu özellikleriyle çekemezse hayat bildiğimiz anlamda devam edemez.

Fer Yal Yani kadın erkeksileşmeden güçlüdür. Ve o gücünün farkına varmalıdır.

Sibel Atasoy Evet bu bir yarış olmamalı sanırsam

Fer Yal Florinda kendini anlamayı da başarmış bunları samimiyetle yazarak değil mi! Hayatın bir gösteri yarışması olmadığını… CC’de bunu söylüyor zaten her zaman sorularının yanıtlarında.

Sibel Atasoy E bunlar zaten birbirlerinin “devre” leri (askerlik terimi olarak). Castaneda, Don Juan Matus’un, Florinda Donner de Florinda Matus’un öğrencisi 🙂

Fer Yal Florinda ile sayende tanışmış oldum. Teşekkürler:)

Sibel Atasoy Rica ederim, paylaşmak çift yönlü işleyen bi hizmet 🙂 Hazır teşekkür faslına gelmişken ben de bu kitapları bi ricamla yurt dışından taşıyıp getiren sevgili dostum Muyat’a teşekkür edeyim.

Hekuras Nedir?

Erkeklere aradıkları gücün göğüs cenahlarında olduğunu söylerken öylece uydurmamıştım (hani bazıları beyinlerinde, bazıları ceplerinde ya da oturdukları koltuklarda, bazıları da bacakarasında sanıyo ya), Doğduğumdan beri bunu bilirdim ama geçen yıl Shabono’yu okuduğumda şaşırıp kaldım:
Haftalarca sık vahşi bi ormanda geçen yürüyüşle anca bi rehber ve tin yardımıyla sağ varılabilen bi yerli köyüne gitmişti Florinda Donner (Bir antropologdur). Orada epeyce yaşadı gözlem yaptı. Bi gün oradaki erkek kadın ve çocukların ellerine birer dal kırıp verdi ve toprağın üzerine bi insan resmi çizmelerini istedi (onların sevgisini kazanmıştı o ana kadar) çizilen bütün erkek bedenlerinin göğsünün içine küçük bir figür tasvir etmişlerdi (kadın beden çizimlerinde olmayan bi organ).
“Bunlar ne ola ki?” diye sordum. “Erkeklerin göğsünde yaşayan ormanın ruhudur o; fakat ancak (1)gerçek bir savaşçı onu kullanabilir.. (2)Sadece büyük savaşçı, hastalıkları iyi etmek için ona kumanda edebilir ve düşman büyülerini bertaraf edebilir dediler Florinda’ya. O figür/organın ismine Hekuras ismi vermişlerdi, yani ormanın ruhu.

Güç için (başkalarını yönetmek, para ve mevki sahibi olmak böylece kadınların gözünü boyamak için) ormanları yakarak, keserek yok eden erkeklerin göğsündeki hekuras organı (Ormanın ruhu) giderek küçülüyor, öyle zayıflamış ve ufalmış ki onu görebilmek için uzay teleskobu kullanmak gerekiyor.

**

Bu konu üzerine gönderilen bi video:

Teşekkür ederim, gerçekten ilginç bi video. Tamamen yerlinin doğa ile birlikte olma ritüelini temsil etmek üzere hazırlanmış sanki. Onun kuşla, ormanla, seslerle zamanı hızlandırması, yavaşlatması, onunla uçması, saklanmsı ve açığa çıkması, çok hoştu 🙂 Güzel bir hdiye oldu bana.

Sekse dair -4

Konu başı için tıklayınız

sa: 1000 tane arkadaşım var burada(facebook) ve gördüğünüz gibi üç gündür davet üstüne davet yaptığım bu konuyu sadece dört kişi konuşabiliyoruz. Diğerleri aşk, mevlana,melekler, kelekler,sevgi-özellikle sevgi, cennetler ve her tarafında seks kokan şarkı videolarıyla devam ediyolar 🙂 Olsun ne yapalım gerçeğimiz budur ve ben tüm bu durumları anlayışla sevgiyle karşılamaya devam ediyorum. Velakin artık içinde yer almayacağım. LÖK diye söyleyeceğim her yayınladıkları şeyin içindeki kokuyu. Bu sebeple bundan çekinenler bir an önce beni arkadaşlıktan çıkarsınlar böylece ne yayınladıklarını görememiş ve söyleyememiş olurum.

Dörtmüş pardon. Eğer kişi sayısı gece onikiye kadar ona tamamlanırsa ültümatomumu(!)geri çekeceğim :)))

av: Bizler doğumların,düğünlerin ve cenazelerin değerli olduğu bir toplumun elemanlarıyız..Deniz bu..Balığı rencide etmeyelim bence..Bu 3 ritüel dışında ve arasında kalanlar “giz”dir.Giz olduğundan seslendirilmez açık açık.Ve bu nedenle iyileşm…ez hasta..Şok tedavi ihtiyacı kaçınılmazdır gibi gelmekte bana ve yaşamakta olduklarımız bu sürecin içerisinde olduğumuz işaret ve mutluluğunu yaşatmakta bana..4/1000 bile olsa…:-) “Nerde aş durma yanaş” Atasözümüz doğrultusunda,biliyorum ki bu tencere burada kaynadık sıra yanaşanları da olacaktır..Bu bizim atalarımızın sözü….:-))) Kızmak yok değil mi…?

sa: Kızmış gibi mi göründüm ordan :)))) O halde ne diye “Şok tedavi ihtiyacı kaçınılmazdır gibi gelmekte bana ” diyosun? Benim tedavi sistemlerimi bilenler bilir

av:”Kızmak” sadece bir eski konuya (atasözleri) gönderme yapmakla sınırlıydı..Değilse tedavi yöntemine itirazım yok..Ama “aş” kaynamaya devam etmeli,ta ki kokusu sarmalı her yanı..Bir gün “AŞ” pişip de “AŞK” olana kadar..

sa: namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış.

av: İşimiz o ezanı duyulacak hale getirmek olacak bu durumda..Namazda göz oldurmak daha zor ve uzun süreli bir seçim.

sa: Ezan ha bire hoperlör sesi açılmakla duyurulmaz, bi bunu anladıklarında, çorap söküğü gibi gelecek arkası. Kurumsallaşmış dinler güç öğesi üzerine oturmuştur, güç ise cinsellik üzerine bi oturdu kalkamadı!

HS: Şunu söyleyebilirim sadece. Açık büfe yemekhane… ondan şundan bundan doluyor tabaklar, sonra onu beğenmedim bunu beğenmedim, şu iğrenç olmuş bu bilmem ne olmuş… Söylenip duruluyor sürekli. Yaklaşık 2 yıldır ben de standart olarak; …”yapmayın arkadaşlar… yemekhane aynı yemekler aynı arada garsonlar değişiyor sadece…” madem ki şikayet ediyosunuz almayın, ya da kararınca alın, deyip duruyorum. Çorbanın yarısı salatanın şu kadarı direkt çöpe… Açık büfe anlayışına karşıyım. yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim:)

BY: yemek pişirme konusunu hiç düşünmemekle beraber, yemek yeme biçimleri üstüne zamanında ben de düşünmüştüm. Fastfood kavramının tüm dünyaya sistemli olarak yayılması ne enteresan değil mi? ve bir de sokak satıcıları var elbet. her kültürde, …o kültüre has, restaurant ve evde değil de, özellikle sokakta tüketilen yemekler… bizdeki simit kavramı mesela… pastane simidi değil özellikle sokak simidi 🙂 bir de tersi durum da vardır hani… adına ev yemeği denir… ev yemeğinin lezzetini veren başka bir özen / düzen’dir. herkes illaki sever ve ister bu ev yemeğini… ev yemeği karnıbahar da olsa pirzola da olsa çok doyurucudur sanki..

sa: güzelll, açıldınız walla (zorbalık işe yarıyomuş). Ay ben o sokak simidini çok severim, ne olacak şimdi?

by: valla sanırım herkes sokak simidini sever… kimi benim gibi o simitlerin çıktığı fırına kadar bile gidip alır, en tazesini, en sıcağını ve en gevreğini yemek için… kendi doğamıza kabul sunmak lazım gelir bu noktada :))

hs: Sibel hanım; şu durumda Freud Libido kavramını icat etmese… mideden girseydi mevzuya… demek ki değişen pek bir şey olmayacaktı insan hayatında bunu diyebilir miyiz?

sa: Walla ben işleri karmaşıklaştırmaya gerek yok, bizler gayet basitçe avlanabilecek bi hayvan türüyüz derim. Bunu kabul etmekle başlarsak (ki Jung, Gurdjieff ve DJ böyle başlıyorlar), kendimize daha açık net samimi bi (yine hayali ama olsun daha güzel bi hayal) tasarımlayabiliriz.

by: belki de hepimiz dünyanın en asil ve aynı zamanda en karanlık varlıklarıyızdır. hiçbir kadın yoktur ki, kendini tanrıça gibi hissetmeyen ve o tanrıça kadınlar, söyler ya da söylemez, kendisi illa bilir içindeki en yüce fahişeyi…

sa Kahire sokaklarında gezerken arkamdan “goddess” diye bağırırlardı, genç yaşlı hiç fark etmezdi.Ve insana öyle bakarlardı ki bunu gerçekten hissetiklerini anlardın 🙂 En asil ve en karanlık varlıklarıyız evet bu sebeple muhteşemiz.

gt: Arkadaşlar, benim manava gidip de kiloyla bişey almışlığım pek yoktur. Ne kadar lazımsa o kadar alırım. 3 domates, 5 biber, 2 salatalık mesela.:)) Hatta fazladan aldığımda manav laf atar; abla hayırdır misafirin mi var diye.:)) Yiyeceğim ka…dar alır ve yiyeceğim kadar pişiririm. Bir kerelik yani. üç günlük yemek yapıp buzdolabında depolamak saçma gelir. Her defasında yeniden pişiririm hiç üşenmem ve yarını düşünmem … Ee şimdi ben israftan mı kaçıyorum yoksa başka bişey mi var… Bana gerçeği söyleyin, bunu kaldırabilirim!.:)))

sa: sen süpersin, israftan kaçıyosun ki, bu bir savaşçı için olmazsa olmaz bi gerektir, erk biriktiriyosun yakında görücü filan olursan şaşırmam, ikincisi taze şeyleri seviyorsun, üçüncüsü her pişirime yeni ve kendine özgü olabilme şansı tanıyosun ki bu nerdeyse ikinci düşünce katına tırmanmış birine yakışır. Özetle bana çok hoş geldi.

sa: Siz erkeklere iki çift lafım var (muhtemelen bi sonraki kitabımın ismi olacak bu nadide başlangıç!): Siz bu oyuna nasıl getirildiniz be hey avanaklar! Sizin gücünüzü,şununuzu bununuzu isbata ihtiyacınız yok ki, o pek önemsediğiniz şeyi evren sizin tam kalp cenahına yerleştirdi. Gücün ta kendisisiniz siz. Öyleyse neden zavallı taklidi yapan, size pek ihtiyacı varmış gibi sızıldanıp duran kadınları arayıp durmaya teşnesiniz? Neden sanki onlar varsa kendinizi güçlü sanma yanılgısına düştünüz? Siz bunlara cevap vere durun ben size bi hikaye daha anlatacağım.

Bi kadını öldürmekle başlamıştım ve işimi yarım bırakmayıp bi erkeği de öldüreceğim, şu an buna karar verdim sayenizde.

sa: Erkeklerden tıs yok (kabul etmediyseniz tespitlerimi, söyleyin! siz de bana avanağın önde gidenisin deyin) Neyse hikaye şu: Aslan ile boğa bir gün ormanda buluşmuşlar ve geç saatlere kadar geyik muhabbeti yapmışlar.
Gecenin 12 sine doğru aslan saate bakmaya başlayınca, boğa sormuş:
-“Hayrola aslan kardeş, sen ki koskoca ormanlar kralısın, sana yakışıyor mu bu telaş. Yengeden mi korkuyorsun yoksa?” Deyince aslan:
-“Seninki gibi evde bizi bir ‘inek’ bekliyor olsa hiç problem yok, ama evde bizi bekleyen bir inek değil, bir dişi aslan var dişi aslan”

nn: harikasın sevgili sibel 🙂 konu çok güzel, iç açıcı. içimi açtığımda şu çıkıyor, yemek yemek benim için büyük bir haz. lakin süslenmiş sofralar, süslü yemek tabakları iştahımı kapatır. toprak tencerelerde odun ateşinde pişip bakır kaplarda …yenen yemekler müthiş haz verir. tencerede pişip kapağıda olabilir 🙂 bu konuda ilkelliği seviyorum. yemek sonrası sofra keyfi yapmak, yağlı ellerle bir sigara içmekte benim için ayrı bir zevk.. tabi bu yemek zevkimi her zaman yaşıyamıyorum. ama olanaklar el verdikce yaratmaya çalışıyorum. ilginçtir diğer yandan bir kadeh şarap içmek istiyorsam bunu ilkel bir sofradan ziyade çok süslü olmayan fakat yinede bir beyaz masa örtüsü serilmiş, porselen tabaklı, üzerinde sade çiçekler olan vazolu bir sofrayı tercih ediyorum.. bu tezatlığı henüz çözmüş değilim, hele seksle bağlantısını hiç bilmiyorum..

sa: Ne kadar sade ve alçakgönüllü anlatmışsın Neva, ben çok sevdim. Seksle bağlantısında bi tezatlık var mı emin değilim. Terziyi seçen güzel kadını hatırlattı bana

sa: Erkekler kibarlık edip sen hangi hakla bizi genelliyosun öküz demediler henüz (bunu da kitapta belirteceğim çünkü onları çok seviyorum, güzel olan hiç bişeylerini atlamam), neyse… Aradıkları gücün göğüslerinde olduğunu öylece uydurmamıştım (hani bazıları beyinlerinde bazıları ceplerinde bazıları da bacakarasında sanıyo ya), Doğduğumdan beri bunu bilirdim ama kanıtı da var: Haftalarca sık bi ormanda anca bi rehber ve tin yardımıyla sağ varılabilen bi yerli köyüne gitmişti Florinda Donner. Orada epeyce yaşadı gözlem yaptı. Bi gün oradaki erkek kadın ve çocukların ellerine birer dal kırıp verdi ve toprağın üzerine bi insan resmi çizmelerini istedi (onların sevgisini kazanmıştı o ana kadar) çizilen bütün erkek bedenlerinin göğsünün içine küçük bir figür tasvir etmişlerdi (kadın bedenlerinde olmayan bi organ). “Bunlar ne ola ki?” diye sordum. “Erkeklerin göğsünde yaşayan ormanın ruhudur o; fakat ancak gerçek bir şaman/savaşçı onu kullanabilir.. Sadece büyük savaşçı, hastalıları iyi etmek için ona kumanda edebilir ve düşman büyülerini bertaraf edebilir dediler Florinda’ya. O figür/organın ismine Hekuras ismi vermişlerdi, yani ormanın ruhu.

Sonuç olarak  yaklaşık 980 kişiyi şerrimden koruduğunuz için teşekkür ederim. Belki bu bi blöftü belki değildi, bunu bilemeyeceğiz. Şunu belirteyim ki poker oyununu tam altı yaşındayken oynamaya başlamıştım! 🙂 Şimdi henüz bu konuyu bence bitiremedik (yürüme konusuna geçemiyorum) çünkü benim aklımda hala ciddi sorular var. Dolayısı ile yardımlarınızı, katkınızı beklediğim konu devamını yeni başlıktan sunuyorum. Şimdiden kolay gelsin hepimize

Özgürlüğün bedeli çok yüksektir…

Rüyacı — Florinda Donner

25 Eylül 2010 Cumartesi, 12:31 tarihinde Çağla Necat tarafından eklendi

Nagualler kendi yansılarının aynasını kırdılar. dedi Zuleica. sanki dusuncelerimin akısını izlemis gibi..

‘Naguallar kendilerini sadece bilinmeyeni yansıtan sis aynasında gorebilirler. Artık bizim surekli yinelemeyle ifade bulan normal insanlığımızı yansıtmayan fakat sonsuzlugun yüzünü açığa vuran bir aynadır bu. ‘

Büyücüler kendi yansısının yüzüyle sonsuzluğun yüzü birbirine karışıp birleşince bir nagual in gerçekliğin sınırlarını kırıp, sanki katı maddeden yapılmamış gibi ortadan kaybolmak icin tümüyle hazır olduğuna inanıyorlar.

…

Bizim ruyamızı görmen icin ölü olman gerek..

Simdi tam burada düşüp ölmem mi gerekiyor yani?

Hayır Hayır.. Ölmek elindeki tum değerlerden vazgeçmek olduğun / sahip oldugun herşeyi bırakman demek.

Ama bu yeni birşey değil ki. Hem sizin dünyanıza katıldıgımda ben zaten yapmıstım bunu.

Besbelli ki yapmamıssın Aksi halde boyle bir karmaşada olmazdın. Büyücülüğün talep ettiği şekilde ölmüş olsaydın şimdi hiç ızdırap çekmeyecektin.

..

Nasıl boş bir dünya ki bu?

Boş olan düşkünlük dünyasıdır çünkü düşkünlük düşkünlük dışındaki herşeyi dışlar. Soylediklerine katılmamı bekliyormus gibi hevesle gozlerini bana dikti. Yani aksak bir dunya bu sıkıcı ve tekduze. Buyuculer icin duskunlugun panzehiri olmektir.

Ne soyledigini gercekten anlamıyorm Zuleica.

Beni mukemmel anlıyorsun. Benimle karşılaştığın zaman başladı senin rüyan. Şimdi başka bir rüyanın zamanı ama bu defa ölü rüya gör. Senin hatan canlı rüya görmekti.

Bu da ne demek?

Canlı rüya görmek umudu olmak anlamına gelir. Ölü rüya görmek umudun olmadan rüya görüyorsun demektir. Rüyana tutunmadan rüya görürsün.

..

Florinda özgürlüğün insanın kendisine ait hiç bir ilgisi olmaması içimizde hapsolmuş enerji çözülünce erişilen bir ilgisizlik olduğunu söylemişti bana. Bu enerjinin ancak kendimize iliskin onemimize iliskin ki alay edilmemesi gerektiğini hissettigimiz bir önemdir bu sahip olduğumuz o yüceltilmiş kavramı durdurabildigimiz zaman özgür kaldığını anlatmıştı bana.

Özgürlüğün bedeli çok yüksektir…

Özgürlüğe ancak umut olmadan rüya görmekle her şeyi hatta rüyayı bile kaybetmeye razı olmakla ulaşılabilir…..

s / 362-364