Beş Yıldızlı Panoptikon: Birbirimizi Puanlarken Kimin Gardiyanı Oluyoruz?

Bir restorana yıldız veriyoruz, bir sürücüyü puanlıyoruz, bir satıcı hakkında yorum yazıyoruz. Ardından aynı mekanizma bize dönüyor: Ev sahibi bizi değerlendiriyor, müşteri profilimize not düşüyor, topluluk üyeleri söylediklerimizi beğeniyor ya da görünmezliğe mahkûm ediyor. İlk bakışta bu sistem demokratik görünür. Herkesin sesi vardır; kötü davranış cezasız kalmaz, güvenilir insanlar ödüllendirilir. Fakat biraz yakından bakınca neşeli yıldızların altında eski bir mimarinin dijital gölgesi belirir: panoptikon.

Gardiyan artık merkezde değil

Jeremy Bentham’ın tasarladığı panoptikon, ortadaki gözetleme kulesinden bütün hücrelerin görülebildiği bir hapishaneydi. Mahkûm, gardiyanın kendisini izleyip izlemediğini bilemezdi; bu yüzden her an izleniyormuş gibi davranırdı. Michel Foucault’nun dikkat çektiği asıl mesele de buydu: Etkili iktidar, sürekli bakmak zorunda değildir. Bakış ihtimalini insanın zihnine yerleştirmesi yeterlidir.

Topluluk platformlarında ise kule ortadan kalkmış gibi görünür. Gerçekte kule her yere dağılmıştır. Kullanıcılar hem mahkûm, hem gardiyan, hem de zaman zaman yargıçtır. Bir yolculuk sırasında fazla konuşmak, bir forumda yanlış anlaşılmak veya ikinci el satışta mesaja geç cevap vermek kalıcı bir etikete dönüşebilir. İnsan, davranışının bağlamdan koparılıp gelecekte karşısına çıkarılabileceğini bildiğinde yalnızca nazik olmaz; hesaplanabilir olmaya çalışır.

Burada gözetim, kameradan çok hafıza meselesidir. Gündelik hayatta hatalar çoğunlukla unutulur. Dijital platform ise unutkan değildir: Puanları toplar, yorumları sıralar ve geçmişi tek bir ortalamaya sıkıştırır. Böylece üç yıldız, karmaşık bir insanın kısa biyografisi hâline gelir. Üstelik sayı tarafsız görünür. Oysa her puanın arkasında önyargılar, kültürel beklentiler, ruh hâlleri ve güç ilişkileri vardır.

Güven mi üretiyoruz, itaat mi?

Değerlendirme sistemlerinin gerçek bir yararı vardır: Yabancılar arasında güven kurulmasını kolaylaştırırlar. Dolandırıcıları görünür kılabilir, tacizi raporlamaya imkân verebilir ve platformları bütünüyle denetimsiz alanlar olmaktan çıkarabilirler. Sorun, güvenlik aracının toplumsal itaate dönüşmeye başladığı noktadır. Eğer düşük puan ulaşım, konaklama, iş veya söz hakkı gibi imkânlara erişimi azaltıyorsa değerlendirme artık basit geri bildirim değildir; dağıtılmış bir disiplin mekanizmasıdır.

Dahası, kullanıcılar yalnızca kurallara değil, çoğunluğun estetik ve duygusal beklentilerine de uyum sağlar. Hep güler yüzlü, hızlı, tartışmasız ve kolay tüketilebilir olmak gerekir. Puan ekonomisi kötülüğü azaltırken tuhaflığı da cezalandırabilir. Eksantrik, çekingen, dil bariyeri yaşayan veya nöroçeşitli bireyler, standartlaştırılmış nezaket performansında dezavantajlı kalabilir. Sistem böylece güvenilir insanı keşfetmekten çok, platformun sevdiği insan tipini üretir.

Panoptikondan çıkış mümkün mü?

Çözüm bütün değerlendirmeleri kaldırmak değildir. Asıl ihtiyaç, puanın iktidarını sınırlamaktır. Yorumlara itiraz hakkı, değerlendirmelerin zamanla silinmesi, tek bir ortalama yerine bağlamsal ölçütler kullanılması ve algoritmik sıralamanın açıklanması önemli adımlardır. Kullanıcı, kendisi hakkında hangi verinin tutulduğunu ve bunun hangi kararı etkilediğini bilmelidir. En önemlisi de ciddi yaptırımlar, anonim kalabalığın refleksine bırakılamaz.

Dijital panoptikonun ürkütücü yanı, kötü niyetli bir Büyük Birader’e ihtiyaç duymamasıdır. Onu her gün küçük dokunuşlarla biz işletiriz: bir yıldız eksilterek, aceleyle etiketleyerek, bağlamı okumadan raporlayarak. Bu nedenle temel soru, izlenip izlenmediğimiz değildir. Soru şudur: Birbirimize bakarken insan mı görüyoruz, yoksa yönetilmesi gereken profiller mi? Ekrandaki puan güveni kolaylaştırabilir; fakat insanı puanına eşitlediğimiz anda araç amaç olur ve hepimiz cebimizde taşıdığımız kulenin gönüllü gardiyanlarına dönüşürüz.

Google Hafızalı, İnsan Pişman: Geçmişimizi Silmek Bir Hak mı, Kaçış mı?

İnsan eskiden hata yapardı, utanırdı, öğrenirdi ve zamanla köy kahvesindeki dedikodu bile yeni bir skandala yer açardı. Şimdi ise on yıl önce atılmış öfkeli bir tweet, lise çağında çekilmiş talihsiz bir fotoğraf ya da gençliğin karanlıkta söylenmiş bir cümlesi, arama motorlarının floresan ışığı altında sonsuza dek teşhir edilebiliyor. Dijital unutulma hakkı tam da burada doğuyor: Kişi, internetteki geçmiş izlerinin silinmesini ya da en azından görünmezleşmesini isteyebilir mi?

Bu soru yalnızca teknik değildir. Bir dosyayı sunucudan kaldırmak, önbelleği temizlemek, arama sonuçlarını budamak mümkündür. Asıl mesele şudur: Bir insan geçmişindeki en kötü anına indirgenmemeyi hak eder mi? Bence evet. Çünkü etik olan, insanı sabit bir veri noktası gibi değil, değişebilen bir varlık olarak görmektir. İnsan, yalnızca yaptığı şey değildir; yaptığı şeyle hesaplaşma kapasitesidir de.

Hafıza adalet mi, intikam mı?

İnternetin hafızası tuhaf bir tanrıya benzer: Her şeyi kaydeder ama bağlamı sevmez. Bir ekran görüntüsü, zamanı dondurur; niyeti, yaş aralığını, kültürel iklimi, pişmanlığı ve dönüşümü çoğu kez dışarıda bırakır. Oysa etik yargı, bağlamla nefes alır. Birinin yıllar önceki kaba bir paylaşımını bugünkü kimliğinin değişmez özü gibi sunmak, adalet değil, dijital mumyalamadır.

Fakat iş burada romantik bir affetme masalına dönüşmemeli. Unutulma hakkı, güçlülerin sabıkalarını sabun köpüğüyle yıkadığı bir itibar çamaşırhanesi olursa tehlikelidir. Bir siyasetçinin yolsuzluk haberini, bir şirketin çevre felaketini, bir doktorun ağır mesleki ihmalini arama sonuçlarından silmek, kamunun bilme hakkına saldırıdır. Mahremiyet ile kamu yararı arasındaki çizgi, etik tartışmanın en keskin bıçağıdır.

Bu yüzden sorulması gereken soru şudur: Silinmek istenen bilgi, kişinin özel hayatını gereksiz yere mi yaralıyor, yoksa toplumun güvenliği ve karar verme hakkı için mi gerekli? Bir öğrencinin ergenlikte yaptığı aptalca paylaşım ile bir yöneticinin belgelenmiş sahtekarlığı aynı kefeye konamaz. Birincisi insanın büyüme hakkına, ikincisi toplumun hafıza hakkına dokunur.

Algoritmaların merhameti yoktur

Arama motorları tarafsız kahinler değildir; hangi bilginin öne çıkacağına karar veren devasa sıralama makineleridir. Bu makineler çoğu zaman skandalı ödüllendirir, çünkü skandal tıklanır. Böylece bir kişi hakkında en görünür bilgi, en doğru ya da en güncel bilgi değil, en iştah açıcı bilgi olabilir. Dijital unutulma hakkı bu nedenle sansürden ibaret değildir; bazen algoritmik abartıya karşı insan onurunu savunma girişimidir.

Yine de silme arzusunun psikolojik gölgesini de görmeliyiz. Her geçmiş izi yok etmek, olgunlaşmak anlamına gelmez. Bazen insan, hatasından ders çıkarmak yerine geçmişini sterilize etmek ister. Jungiyen bir dille söylersek, gölgesini entegre etmek yerine sunucudan kaldırmaya çalışır. Ama gölge silinmez; bilinçli biçimde sahiplenilmediğinde başka maskelerle geri döner. Bu nedenle unutulma hakkı, içsel yüzleşmenin yerine geçmemeli; ona alan açmalıdır.

Etik çözüm mutlak silme ya da mutlak hatırlama değildir. Daha incelikli araçlara ihtiyacımız var: Eski ve önemsiz içeriklerin arama sonuçlarında geriye düşürülmesi, güncel bağlam eklenmesi, yanlış bilgilerin düzeltilmesi, çocukluk ve gençlik dönemine ait içeriklere daha güçlü koruma sağlanması, kamu yararı taşıyan kayıtların ise korunması. Dijital toplum, hafızasını bir arşivci titizliğiyle, merhametini ise bir bilge sabrıyla yönetmelidir.

Sonuçta unutulma hakkı, geçmişi yok etme fantezisi değil, insanı geçmişe zincirlememe ilkesidir. İnternetin hafızası taş gibi olabilir; ama etik, taşın üstüne yosun, zaman ve anlam eklemeyi bilir. Hepimiz bir gün eski bir cümlemizin, eski bir fotoğrafımızın, eski bir yanılgımızın karşısına çıkarılabiliriz. O gün isteyeceğimiz şey ayrıcalık değil, adil bir ölçü olacaktır: Beni hatırla, ama yalnızca en kötü halimle değil.

Sakladıkça Büyüyen Sır: Streisand Etkisi Neden Hep Kazanır?

Bir şeyi ortadan kaldırmaya çalıştığınızda, bazen onu yok etmezsiniz; ona sahne, ışık ve mikrofon verirsiniz. Streisand Etkisi tam da bu tuhaf toplumsal refleksin adıdır: Bastırılmak istenen bilgi, görüntü, haber ya da söylenti, bastırma girişimi yüzünden çok daha görünür hâle gelir. Yani dijital çağın ironik yasası şudur: Üzerine kapak kapattığınız tencere, buharı daha büyük bir patlamayla dışarı verir.

Terim, 2003 yılında Barbra Streisand’ın Kaliforniya’daki evinin fotoğrafının internetten kaldırılmasını istemesiyle meşhur oldu. Fotoğraf aslında kıyı erozyonunu belgeleyen binlerce görselden sadece biriydi ve neredeyse kimsenin umurunda değildi. Fakat kaldırma davası açılınca insanlar bir anda şunu sordu: Bu fotoğrafta ne var? Sonuç: Fotoğraf, unutulmuş bir veri parçasıyken küresel merak nesnesine dönüştü. Gizleme hamlesi, reklam kampanyasından daha etkili oldu.

Yasak, merakın yakıtıdır

İnsan zihni yasaklanan şeylere karşı tuhaf bir manyetizma hisseder. Çünkü yasak, yalnızca bir sınır çizmez; aynı zamanda o sınırın ardında değerli, tehlikeli ya da utanç verici bir şey olduğu izlenimini yaratır. Bir kapının üzerine sadece “açmayınız” yazmak bile kapıyı sıradan bir nesneden psikolojik bir meydan okumaya dönüştürür. Streisand Etkisi, bu kadim merak mekanizmasının internet hızına bağlanmış hâlidir.

Burada mesele yalnızca bilgiye erişim değildir; güç ilişkileridir. Bir kurum, devlet, şirket ya da ünlü kişi bir içeriği susturmaya çalıştığında, izleyici yalnızca içeriği değil, susturma niyetini de görür. Toplum şu soruyu sormaya başlar: Neden bu kadar rahatsız oldular? Bu soru, çoğu zaman içeriğin kendisinden daha bulaşıcıdır. Çünkü sansür girişimi, içeriğe ikinci bir hikâye ekler: Güçlü olanın korkusu.

Dijital ağlarda bu etki daha da şiddetlenir. Eskiden bir gazetenin toplatılması haberin dolaşımını sınırlayabilirdi. Bugün ise silinen bir gönderi ekran görüntüsü olur, ekran görüntüsü arşivlenir, arşiv bağlantısı paylaşılır, paylaşım mizaha dönüşür, mizah politik sembole evrilir. İnternet unutmaz demek biraz romantiktir; daha doğru ifade şudur: İnternet, özellikle unutturulmak isteneni hatırlamayı sever.

Kontrol yanılsamasının çöküşü

Streisand Etkisi bize modern iktidarın en büyük zayıflığını gösterir: Algıyı bütünüyle kontrol edebileceğini sanmak. Oysa algı, tek merkezden yönetilen bir hoparlör değil; binlerce yankı odasından oluşan bir mağaradır. Bir mesajı susturduğunuzda, mağaranın başka bir yerinden daha garip, daha komik, daha öfkeli bir yankı olarak geri dönebilir.

Bu yüzden kriz yönetiminde ilk dürtü olan “hemen kaldıralım, engelleyelim, dava açalım” refleksi her zaman bilgece değildir. Bazen en iyi strateji, içeriğin doğal ömrünü tamamlamasına izin vermektir. İnternette birçok şey, üzerine gidilmediğinde birkaç saat içinde görünmezliğin bataklığına gömülür. Fakat ona resmi bir öfke, hukuki tehdit ya da panik havası eklerseniz, sıradan bir kıvılcımı kamp ateşine çevirebilirsiniz.

Elbette bu, hiçbir mahremiyet ihlaline ya da iftiraya müdahale edilmemeli anlamına gelmez. Kişisel verilerin, özel hayatın ve haksız saldırıların korunması önemlidir. Ancak müdahalenin dili, zamanı ve yöntemi belirleyicidir. Şeffaf açıklama, orantılı tepki ve güven veren iletişim çoğu zaman kaba sansürden daha etkilidir. Çünkü insanlar yalnızca bilgiye değil, tavra da tepki verir.

Streisand Etkisi, çağımızın küçük ama keskin bir aynasıdır. Bize şunu fısıldar: Saklamak istediğin şeyin kendisinden önce, onu saklama biçimine bak. Çünkü bazen sır, sır olduğu için değil; birileri onu sır yapmak için fazla uğraştığı için büyür. Ve insanlık, yasak meyvenin tadını hâlâ unutmamıştır.

İade-i İtibar filmi:Hugo

Martin Scorsese’in fazla uzun olmayan (83 dakikalık) Hugo filmi, seyredilmesi gerçekten gereken bir filmmiş.

Filmi çok beğendim, her sahne birer sanat fotoğrafı gibi tasarlanmıştı. 3D olması tüm detayları gözler önüne seriyordu. Bi aktivite filmi olmasa da, kaba kuvvet, kesme-biçme, canavar düdükleri olmasa da üç boyutlu bir film yapılabileceğinin kanıtı gibiydi adeta. Bir film eleştirmeni değilsem de, sıradan bir seyirci olarak gözlere müthiş bi ziyafet çektiğini söyleyebilirim.

Fakat bu işin bence sadece küçük bir bölümü; çünkü Scorsese bu filmde o kadar çok şey söylemiş ki şaşarsınız! Kısa ve durgun bir filmde (çoğu kişi sıkıcı bulmuş yaptıkları yorumlarda) bu denli az sözcükle bu kadar çok şey anlatabilmek kolay olmasa gerek.

İlk etapta gözüme çarpan mesajlar şöyleydi (belki ikinci kez izlesem başka şeyler de bulabilirim):

  1. Film, baştan sona mekanizmaları irdeliyor. Bir makina olarak dünyanın eksiksiz olduğunu (çünkü makinalarda yedek parça olmaz diyor) ve bu sebeple insan olarak bir işlevimiz olması gerektiğini savunuyor. Mesele insanın kendine has işlevini bulmasıdır diyor. Örneğin kahramanımız Hugo ve erken ölen babası aynı işlevdelerdi, yani tamirciler. Sistem onarıcılar. Ve onlar bu işlevi yaparken öylesine büyük sevinç duyuyolar ki, her anları cennette geçiyor sanırsınız. Sebebi, kendi işlevlerini bulmuş olmalarından kaynaklanıyor.

Bu Arada Hugo’nun rüya aleminde iki kapıyı geçtiği de gözümden kaçmadı! (rüya gezginliği ya da rüyacı diyebileceğimiz literatür için önemli bir işaret)

  1. Filmin diğer çocuk kahramanı İsabel (sibel isminin diğer versiyonlarından) ise müthiş bir maceracı olarak önümüze çıkıyor. Yeni bir şey denemek gözlerini parlatıyor, kanını tutuşturuyor. O da kendi işlevini merak etmişti ve filmin sonunda gördük ki o da kendi işlevini buldu, bu macerayı hem yaşayan, hem izleyen ve hem de yazandı. O bir yazar oldu!

  2. Ben Kingsley, her filminde olduğu gibi tatmin edici bir performansla önümüze çıktı. Büyük bir maceracı, hayalci ve uygalamacı olduğu halde, dünyanın kaba ellerinde yorulmuş, yıpranmış ve küsmüş bir oyuncakçı dükkanı sahibini canlandırıyordu.

  3. İşte yazar Brian Selznick burada devreye girdi (kıymet bilen bir sinema aşığı aracılığıyla) ve iade-i itibar işlemine girişti.
    Peki kim, kime itibarını iade ediyordu?

Bana göre, BİLİM ve onun acar oğlu Teknoloji, varlıklarını borçlu oldukları Büyücülere, deniz kızlarına, hikaye anlatıcılarına, sihirbazlara ve tüm hayal kuruculara unutulmuş hatta karalanmış itibarlarını iade ediyorlardı.

Böylece eski hesaplar kapatılıdı. Buna gerçekten çok memnun oldum.

Daha dün sanırım, insanın kendi toplumu, kendi ailesi tarafından kabul görmemesinin ne büyük acı verdiğini söylemiştim. Eh işte onurlandırmadığınız geçmişin hayaletleri sizi şu andaki cenneti yaşamaktan alakoyar.

Öyleyse ustalarınızı onurlandırın. Pullarınız dökülmeyecek emin olun. Ben eminim. Görünen o ki, Scorsese de Selznick de böyle düşünmüşler.

Sinema sanatı, dünyayı yeniden kurdu. El (insan) yapımıydı fakat tüm taklitler aslını yüceltir, öyle değil mi?