Bir tablo düşünün: Renkleri yok, tuvali yok, çerçevesi yok. Hatta ona bakacak bir insan gözü de yok. Yine de “eser” diye saklanıyor; bir sunucunun serin karanlığında, yalnızca başka makinelerin çözebileceği bir biçimde parlıyor. İnsan sonrası sanat dediğimiz şey tam da burada başlıyor: Sanatın, insanın alkışına, gözyaşına, sıkılmış çenesine ya da “ben bunu evde de yaparım” itirazına ihtiyaç duymadığı tuhaf bir eşikte.
Bugüne kadar sanatı çoğunlukla insanın içinden taşan bir şey olarak düşündük. Mağara duvarına çizilen bizon, katedral tavanına fırlatılmış melek, caz solosunda kırılan kalp, neon ışık altında titreyen enstalasyon… Hepsinde bir insan izi aradık. Elin titremesi, arzunun taşması, ölüm korkusunun estetik kılığa girmesi. Peki ya artık sanat, insanın içinden değil de algoritmaların birbirine gönderdiği sinyallerin arasından doğuyorsa?