1637 yılında Pierre de Fermat, Diophantus’un Aritmetika adlı kitabının kenarına küçük bir not düştü: n ikiden büyükse, xn + yn = zn denkleminin pozitif tam sayılarda çözümü yoktur. Sonra da matematik tarihinin en kışkırtıcı cümlelerinden birini ekledi: Bunun harika bir ispatını buldum, fakat bu kenar boşluğu onu yazmak için çok dar. İşte insanlık bazen bir cümleyle 358 yıl oyalanabilir.
Fermat’nın Son Teoremi ilk bakışta masum görünür. Pisagor teoreminden tanıdığımız x2 + y2 = z2 denklemi için 3, 4, 5 gibi sayılar vardır. Ama üs 3, 4, 5 veya daha büyük olduğunda oyun bozulur. Matematik burada çocuksu bir soruyla başlar: Neden? Fakat bu neden, yüzyıllar boyunca Euler’den Sophie Germain’e, Kummer’den Frey’e, Ribet’e ve sonunda Andrew Wiles’a uzanan bir entelektüel seferberliğe dönüşür.
İnat mı, sadakat mi?
Bu hikâyeyi yalnızca bir matematik problemi olarak okumak eksik olur. Fermat’nın Son Teoremi, insan zihninin bir fikre nasıl bağlandığını gösteren parlak bir aynadır. İnat çoğu zaman kötü bir huy gibi anlatılır: Kafayı takmak, bırakmamak, aynı duvara tekrar tekrar çarpmak. Ama bilimde ve matematikte başka bir inat türü vardır. Bu, körlük değil; soruya sadakattir. Cevap gelmediğinde soruyu terk etmeyen, ama yöntemini değiştirmeyi bilen bir sabırdır.
358 yıl boyunca kimse aynı noktada durmadı. Problem aynı kaldı, fakat ona yaklaşan araçlar değişti. Sayılar teorisi derinleşti, cebirsel yapılar gelişti, eliptik eğriler sahneye çıktı, modüler formlar devreye girdi. Yani çözüm, tek bir dahinin gökten indirdiği yıldırım değildi. Daha çok, insanlığın yavaş yavaş kurduğu devasa bir merdivendi. Andrew Wiles 1994’te ispatı tamamladığında yalnızca Fermat’nın iddiasını kanıtlamadı; üç buçuk yüzyıllık kolektif emeğin doğru yönde biriktiğini de gösterdi.
Bir problemin gerçek değeri
İlginç olan şu: Fermat’nın Son Teoremi’nin kendisi pratik hayatta doğrudan bir makineyi çalıştırmadı, bir köprüyü ayakta tutmadı, bir ilacı keşfetmedi. Ama onu çözmek için geliştirilen matematiksel düşünce, modern bilimin derin damarlarına karıştı. Büyük problemler bazen cevaptan çok yol üretir. Bir dağın zirvesine çıkmak için yapılan ekipman, başka dağların da haritasını değiştirir.
Burada bilimin en zarif derslerinden biri saklıdır: Zor bir soru, insanlığı eğitir. Kolay cevaplar bizi rahatlatır; zor sorular bizi büyütür. Fermat’nın problemi, matematikçilere yalnızca hesap yapmayı değil, yapı görmeyi öğretti. Denklemin yüzeyindeki sayılardan, sayıların arkasındaki gizli mimariye geçildi. Tıpkı bir şehrin sokaklarında kaybolurken sonunda kanalizasyonunu, elektrik ağını ve tarihini fark etmek gibi.
Wiles’ın hikâyesi de bu yüzden neredeyse mitolojiktir. Çocukken bu problemi öğrenir, yıllarca zihninin bir köşesinde taşır, sonra yetişkin bir matematikçi olarak gizlice çalışmaya başlar. Yedi yıl boyunca büyük ölçüde yalnızdır. İlk ispatında bir boşluk bulunur. Düşünün: Yılların emeği, dünyanın gözleri önünde çatlar. İşte burada inat ile kibir ayrılır. Kibir, hatayı inkâr eder. Bilimsel inat ise hatanın içine girer, onu söker, yeniden kurar. Wiles bunu yaptı.
Kenar boşluğunun felsefesi
Fermat gerçekten bir ispat bulmuş muydu? Büyük olasılıkla bugünkü anlamda tam bir ispatı yoktu. Ama belki de önemli olan bu değildir. O küçük kenar notu, insanlığın zihinsel iştahını kışkırttı. Bazen bir iddia, doğruluğundan önce doğurduğu arayışla önem kazanır. Bir kenar boşluğu, bir uygarlığın çalışma masasına dönüşebilir.
Fermat’nın Son Teoremi bize şunu öğretir: Bazı kapılar tek hamlede açılmaz. Anahtar henüz icat edilmemiş olabilir. Bu yüzden çözümsüzlük, imkânsızlık demek değildir; bazen yalnızca araçlarımızın çocuk olduğunu gösterir. İnsan zihni büyüdükçe, dünün duvarı bugünün merdiveni olabilir.
Ve belki de en güzel ders şudur: İnat, eğer merakla terbiye edilir, yöntemle disipline edilir ve hataya saygı duymayı öğrenirse, insanlığın en üretken erdemlerinden birine dönüşür. Fermat’nın kenar boşluğu dardı; fakat açtığı alan, hâlâ genişliyor.