Neden 13 ay yok?

Dün gece yine kullandığımız bu acaip, ne idüğü bilinmez Gregoryen takvimine takıldı aklım! Epey yıllar önce araştırmıştım ve aslında hala da anlam bulamadığım bir konudur bu!

İmdiii,  bir ay nedir diye sorarsak; “Ay’ın aynı evresinin gökyüzünde tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir” cevabını alırız.

Ayın bir evresi 28 gündür bildiğiniz gibi. Öyleyse neden her bir ayımız 28 gün değildir?! (Bunu bilene bi ödül hazırlıyorum) Her bir ay değişik 30,31,28,29 gibi günler almıştır? Erken gelen mi kapmıştır günleri yani? Bu saçmalıklardan ötürü 12 ay bir yıl edilmiş, yine de yılın toplam günü tutturulamamıştır.

Oysa insanlar çağlardır matematik bilmekteler, her bir ay zaten 28 gün olduğunda, yılda 13 ay eder ve toplamı tastamam 364 gündür. Dün gece aklıma takılıp uykumu açıran gerçekten de bu uyduruk takvimin neden yapılmış olabileceği ve bunun için neden bi sürü şaklabanlığa girildiği üzerineydi. Aklıma ilk gelen cevabi olasılık, tarihte birilerinin AY döngülerini sevmiyor olmasıydı. Ama eğer böyleyse AY’ın ismini hiç anmazdı! Bizde de, İngilizcede de gökteki ay ile zamansal ay aynı kelimedir. Öyleyse ne demeye adını alıp periyodunu yok sayıyorsun?

İkinci olasılık olarak da 13 sayısına karşı bir isteksizlik olabileceği aklıma geldi, öyle ya bu konuda bazı uğursuzluk hikayeleri vardır:

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur, apartmanlarda, otellerde 13. kat ya 12A’dır ya da 14’tür. 13 numaralı oda yoktur. Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın 13’ünde işe gelmeme, uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve benzeri davranışların ABD’ye günde milyonlarca dolara mal olduğu söylenmektedir.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa’nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.
Kuzey mitolojisine göre ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Viking’lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga’nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna’nın da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder’i öldürür.
Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa’nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa’nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem’in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır
.

Onüç kişi ve isanın son yemeği filan değil bence, bunun arkasında gezegenlerin olduğunu hissediyorum ben! 13.cü ve görmezden gelinen bir gezegen mi var?

Zaten bu düzenin tarihin bi yerinde bozulduğu belli ki, hafta yedi gündür ve gayet normal olarak ay 28 gün olsa onun dörtte biri alınmıştır. Yani bi hafta çeyrek AYdır. Velakin gregoryen takviminde bu hesap şaşar! Allah şaşırtmasın :)))

Gregoryen takvimi nedir?

Güneş yılını esas alan ve temeli eski mısırlılar’a dayanan takvimdir. iyonlar ve yunanlılar kanalıyla batıya aktarılmıştır. romalılar sezar zamanında julyen takvimi olarak düzenlemiş ve kullanmışlardır. yeniçağda papa 13. gregory tarafından yeniden yapılan düzenlemelerle gregoryan/gregorian takvimi olarak anılmıştır. günümüzde ise miladi takvim denilmektedir.isa’nın doğuşunu (sıfır) kronolojinin başlangıcı olarak kabul eder. türkiye’de 1926’da kullanılmaya başlanmıştır.

İşin Mısırlılardan (oraya da Sümerden geldi besbelli) gelmesi zaten yeterince işkillendirici (RA veya Marduk), üzerine bir de düzenlemeye ismini veren Papanın 13. cü Gregory olması evlere şenlik bi durum!

Bir üçüncü ve en muhtemel olasılık da, bu takvimin ilk kurgulandığı zamanlarda AY diye bi uydumuz olmayabileceğidir! AY hala menşei itibariyle ikirciklidir, örneğin bi casus uydusu olması ihtimaller arasındadır. Doğal yollardan o büyüklükte bir cismim dünyaya uydu olarak yakalanması pek çok yerde şaşırtıcı bulunuyor. Ayrıca aya sadece bir kez gidilmiş olması, şu ana kadar orada bir Manhattan oluşturulmamış, tatil paketleri arasında yer almamış olması da bu ihtimali hep gidiklamaktadır bence.

Aya 66 yıllında gidildi(güya) ve o günden beri ay konusu br daha asla ağıza alınmadı. Amerika Rusya belki de sadece bu konuda fikir birliğine varmış gibi görünüyorlar. Bu konu tamamen tabu oldu!

Ay döngüsü gezegenimizdeki sular ve kadınlarla ilgili, dişi bir simgedir. Yani bu uyduruk takvimde onun adı var işlevi yok diyebilir miyiz?

Hamurabi Yasası ve Marduk

Hamurabi Yasası ve Marduk

(1/1)

Ast:
Erken Sümer dönemlerinden itibaren bir kutsiyet simgesi olarak kullanılan -Yıldız’ (diye yorumlanan, +,haç biçimli ) işaret, eski toplumun, zamanla -kutsal’, -tanrısal’, -tanrı’  kavrayışını  ifade etmek için kullanılıyordu.

Gökyüzünde bir  yıldız  tanımı olarak ortaya çıkmayan ve fakat giderek  -yıldız’  simgesi olarak  yorumlanan  bu erken dönem çiziminin, başlangıçta, kutsal olan bütün varlıkları, öncelikle de -An-umu’ anlatıyor olduğunu görüyoruz. Kendini ötekinin zıddı kılarak ittifak kurabilen eski toplumda, bu işaret, koruyucu ve kahredici olanı; tanrı, cin, şeytan, melek ve kahramanı, kısacası, insanüstü-doğaüstü olduğu varsayılan  bütün varlıkların genel bir ifadesi  olmalıydı. İttifak ilişkisinin bu yanındaki topluluk, kendi kutsal varlık simgesinin  yanına eklediği yıldız’ işaretiyle -koruyucu tanrı’sını  anlatmış ise, öte yandan, karşıt topluluk bunu, yine kutsal olan « yıkıcı, şeytan, ejderha » vb. olarak anlıyordu. İslam’da, şeytanın -melek’lerden birisi olmaya devam etmesi de bu yüzdendir.

Alfabe yazımına doğru ilerlendikçe, sekile verilen anlam, biraz daha somutlaşıyor. Sümerler, bu  -yıldız’ (olduğu varsayılan) çizimi « an,(anum) » olarak  yorumluyorlardı. Demek ki, Sümerler,’yıldız’ olduğu sanılan bu çizimle, başlangıçta,  genel anlamıyla göksel bir -yıldızı’ değil, çok somut olarak -An-um’u kastediyorlardı. An-um, çiftdilli tabletlerde de görüldüğü gibi, Akadca  « sema,şama » karşılığıdır. Sema ,Şama  kavramı ise  Gök’ler ve Güneş ile bağıntılıydı.

İncelemelerimiz bize, Güneş’e atfedilen bu  kutsiyetin, Sümer-Akad ittifak ilişkileri döneminde, sadece « Tatlı Su ve Tuzlu Su » kültünün var olduğu dönemin hemen ardından itibaren geliştiğini gösteriyor. Bu, toplum birimlerin ittifak törenlerinde kullanılan ve kurbanların  yakıldığı, pişirildiği gerçek, yakıcı, kavurucu, arındırıcı kutsal « ateş »la  bağıntılıydı. Soyutlama, toplumun, herhangi bir olgu, kurum veya aracı, gerçek yaşam koşulları içinden çekip çıkarma, dışlama, metodlarından birisidir. Sümer-Akad geleneğinde, « ateş » ve onunla bağıntılı «kutsal nefes», «kutsal yel,üfürükçü» kültünün ne denli etkili olduğunu biliyoruz. Tabletlerde yer alan ,«Doğu rüzgârı», «kuzey, güney, batı rüzgârı», «yel», nefes, kutsal ruh, Enlil, Elli’ler kavramlarının anlattığı kült, ateş-nefes  kültü idi. Musa, tanrıyı çölde sönmeyen bir ateş olarak görmüştü. Yahya peygamber, İsa’yı Ürdün nehrinde kutsarken, İsa’nın -insanlar-ı (yeniden) ateş’le kutsayacağını ilan etmişti. İslam’da cehennem, yakıcı ateş ve kaynar sulardan ibaretti. Ateş kültü, sadece Mezopotamya’da değil, eski Yunan ve Roma’da da çok etkilidir. Hem arınmanın, hem cezalandırmanın aracı olan kutsal ve  kahreden ateş, kutsal sunu, ortak ziyafetin hazırlık aracı olarak aynı zamanda kardeşliğin, ittifakın da simgesiydi.

Kutsal dinlerin olumlu veya olumsuz yönüyle çok ilgilendiği -ateş’,günümüzdeki olimpiyatların sönmez meşalesinde, kilise ve ziyaret’lerde yakılan mumlarda, nevruz ateşlerinde… yaşamaya devam etmektedir. Ateş  ve  onun gökteki karşılığı olarak Güneş  kültünün derin ve belirgin izleri, bizi, eski toplumun yarı-yamyam dönemine değin taşır. Ateş-güneş tapınmasının derinliği, öteki yönüyle, eski toplumun yamyamlıktan kurtulma çabasının büyüklüğünü de  gösterir. Ateşe tapmakla, nevruz ateşinin üzerinden atlamakla, ateş yiyip, ağzından ateş çıkarmakla, ateşle arınmakla eski toplum, insanın ateşe atılarak, ateşte yakılarak  kurban edilme geleneğini sembolik bir edime dönüştürebilmiş oluyordu.   Bu bakımlardan Sümer ve Akadların en eski  kutsal varlıklarının başında  « An, Anum, Samu, Şamaş » kültünün geliyor olması, ne tesadüfîdir  ve ne de  bir -cehalet’ ürünü…

Sümer -Akad -yaratılış’ anlatımlarında, -yoktan bir var ediliş-in bulunmadığından bahsetmiştik. Sümer-Babil  -yaratılış’ anlatımları, toplum birimler arasında ittifak düzeninin, karşılıklı kurbanlar verilerek sağlanmasının, o günkü kavrayış düzeyi bakımından, aktarılan  bir  tarihçesidir. Kurbanlar üstelik tıpkı İsa gibi, ölmeden önce ve ölerek tanrı veya tanrısal olan varlıklardı. Veya hatta başlangıç dönemi bakımından  diyebiliriz ki, kurban insan , kurban edilerek tanrı veya tanrısal kılınıyordu.
Bu yaklaşımı İsa anlatımında da  görürüz: İsa, -insanlığın günahları’ namına kendini feda etmiştir. Burada -insanlık’ sonraki soyut, genel halini almadan önce, eski toplumda, çok somut bir topluluğun kendini tanımlama kavramıydı; -günah’ ise, eski toplumun -yükümlülük’ kavramına karşılık düşer.

Eski tabletlerde bir -çocuğun günahsız doğamayacağı- biçimindeki ifadeler, bu çocuğun yaşayabilmesi için yaşamı karşılığı olan totemi, adakları sunması gerektiğine anımsatmadır. Bebeğin doğumuyla başlayan geçiş törenleri, sunular, ziyafetler  geleneğine  bugün de sahip olmamız bundan ötürüdür. Günümüzde bir malın-eşyanın  fiyatının -günah’ kavramıyla da ifade edilebiliyor olması, günah kavramının eski toplumda -yükümlülük’ ile anlamdaş olarak kullanılmış olduğunun bir diğer göstergesidir.

Annunaki okunuşlu kavram, « yer tanrıları »  anlamına kavuşmadan önce, Yer ve Göğün  kutsal varlıklarını (tanrılarını) birlikte anlatıyor gibidir. Bu doğaldı da. Çünkü Sümer-Akıt -yaratılış’ anlatımında gördüğümüz gibi, « yer ve gök » bir sure  birlikte var olmuşlardı.

Tarihte birçok kez gerçekleşen « Yaratılış »lardan birisinden sonra; kutsal yöneticilere -tanrı’ olarak   ad verilmesi ve ayrıştırılmalarından  ve böylece -var edilmeleri’nden  daha sonraki yüzyıllarda, Enlil, büyük bir öngörü ile artık « Yer’in Gök’ten ayrılması, Gök’ün de Yer’den ayrılması »nın  gerekli olduğunu  görmüştü:

« Efendi, gerekli olanları meydana getirmek için,

Kararları değişmeyen bey,

Yer’den -ülke’nin tohumunu çıkaran Enlil,

Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,

Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü »

Kutsal kitaplarımızın -yaratılış’ olarak  aktardıkları olay,  tarihin hayli ilerlemiş  olduğu bir noktada Sümer-Akad topluluklarının birbirinin zıddı kılınarak, aralarındaki ilişkilerin  yeniden düzenlendiği işte bu  anın anlatımıdır.

burada dikkat edilmelidir ki, bu topluluklar, bu aşamada yamyamlığı hala sürdürüyorlardı. Bu nedenle de  kutsal varlıklar, bu dönemin yaratılış anlatımında henüz, hayvan ve bitki  özelliği göstermezler. Hayvan veya bitki totemlere geçiş, insanin kendi yerine hayvan veya bitki sunabilmesini sağlayarak yamyamlığa son verebilmenin yolunu açmıştır. Tanıdığımız haliyle -yaratılış’ döneminde, toplum birimler arasındaki  ayraç olarak, daha sonra -yer’, -gök’, -su’, -ağaç’ vb. olarak değerlendirilecek olan  kara, beyaz, kırmızı, yeşil, mavi gibi  renkler  kullanılmış gibi görünüyor.

«Karabaşlı», «kızıl başlı»  kavramlarının  kaynakları bu döneme dayanıyor olmalıdır. En azından Sümerlerin, kendi topluluklarını « karabaşlı »lar olarak tanımladıkları kesin olarak biliyoruz.

Şimdiki bizler gibi, uzak Sümer torunları da, «  Gök » ve «  Yer »in, günümüzdeki anlamlarıyla « Yer,Gök » olduklarını sanmış olsalar da, Sümer anlatımlarında  yer alan -gök-yer’  kavramlarıyla nitelenenler, iki farklı topluluğun  tanımlarıydı.

« Yer’in Gök’ten ayrılması »ndan sonraki dönemde, Annunaki’ler -yer tanrıları’, -toprak’,’kara’ topluluk yöneticileri  halinde yorumlanmaya başlanmaktadır. Buna karşılık İgigi olarak okunan  kutsal varlıklar ise Gök’ün, Semitik topluluk atalarının  yönetici, kutsal varlıkları  olarak yorumlanmaya başlanmış  görünüyor. Igigi olarak okunan kelime «Gigi -(salmu, Akadca) » siyah, kara, gece anlamlarındadır da.

« İnsanoğlu » ile « tanrı-gök’sel oğullar » ayırımı, Sümer-Akad   toplulukları arasındaki ayrımının da bir ifadesidir.

İnsan ile şeytan; toprak (veya sudan) yaratılan insan ile gök’sel melek  (veya ateşten ) yaratılmış şeytan biçimleriyle de tanıdığımız bu  ikili ayrım, iki ana çizgi, bizi, eski Sümer-Akad  topluluklarına kadar, kaybolmadan taşıyabilecek kadar  derin izlere sahiptir.

Eski Ahit  ve Enoş’un kitabi « Tanrı oğulları, melekler »in, « insanoğlu kızları’yla » evlendiklerini anlatır. Bunun karşılığında, İnsanoğlu erkekleri de Tanrısal meleklerle evlenmiş olmalıydı. Bu karşılıklı evlilik düzeni anlatımlarını, Gılgamış’ın  Dummuzi’nin kız kardeşi ile ve Dummuzi’nin de Gılgamış’ın kız kardeşi  ile evliliklerinde  buluruz. Bu ana çizgileri izlediğimizde, örneğin İslam’da,  Dumuzi, Âdem Baba’mız; Gılgamış ise ateşten yaratılan şeytan, Âdem ile Havva’yı cennetten kovduran yılan vb. olarak karsımıza çıkar

Eski toplumun  Toprak ve Su kültü ile Ateş ve Gök kültü, ana çizgilerini kaybetmeden sürüp gitmiş olsa da, toplulukların birbirlerine karışması, kültlerin de birbirine karışmasına yol açmıştı. Öte yandan, topluluklar arası  kaynaşma, gelişen ticaret, daha geniş ölçekler içinde yeni toplulukların oluşma süreci, tek tanrıya ulaşma gereksinimini de doğurur. Bu aşama, yaklaşık – 2000’li yıllarda  iyice olgunlaşmış durumdaydı. Askeri olarak Sargon tarafından merkezi bir yapıda  toparlanmış olan toplulukların ardından, ortak bir yasa (belki Anayasa da diyebiliriz) altında, Hammurabi döneminde tam olarak yeniden  sağlanan bu toparlanma dönemi, tek tanrıcılığa geçiş sürecinde belki bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. Bu aşamadan itibaren, eskiden ayrıcalıkları, farkları vurgulanmaya özen gösterilen tanrıların, giderek tek bir kutsiyet kavramı içinde toparlanmaya başladığını görürüz.

Marduk  okunuşlu bir kavrama, toplumsal gelişmenin tamamen doğal gelişimi içinde kalarak, işte bu donemde rastlıyoruz

Hammurabi Yasasının giriş bölümünde şöyle deniliyordu:

ì-nu dingir  anum

si-ru-um

Sar(lugal)   a-nun-na-ki

dingir enlil

Be-el  şa-me-e

ù er-se-tim

şa-i-im

şi-ma-at  (KALAM) mâtim

a-na dingirmarduk(Amar-utu)

Marim(dumu) re-eş-ti-im

şa dingir ea

dingir(EN-LÌL) ut elliut

(Kiş) kişşat ni- şì

i- şi-mu- şum

In  i-gi-gi

ù- şar-bì-ù- şu

(KÁ-DINGIR-RA)ki  (Babilim)

şum-şu

ib-bi-ù

Ne zaman ki, ulu Anum (AN),

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

Tanri Enlil,

Efendisi göklerin

ve yerin

tayin eden,

memleketin kaderini

dingirMarduk (luguna)

büyük oğlu

Ea-nın(enki)

Enlil-liğine

bütün insanlık üzerine

tayin etti

İgigi-ler arasinda

onu yüceltti (ler)

Babil (ka.dıngır.ra)

parlak adıni

üstün yaptı (lar)

SEFA KAÇMAZ
www.toplumvetarih.blogcu. com

Bu bölümün yaklaşık tercümesi şöyle olabilir:

« Ne zaman ki,

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

göklerin ve yerin efendisi

Ulu (Tanrı) Anum( AN),

ve

Memleketin kaderini tayin eden,

Enlil,

Ea-nın(enki) büyük oğlu

Marduk(AMAR.UTU) -u

Bütün insanlık üzerine

Enlil-liğe

tayin ettiler (ve)

İgigi-ler

(arasından) onu yücelttiler,

Babil(ka. dıngır. ra) şehrini üstün adıyla andı;

Onu cihanda üstün yaptılar… »

Burada « Marduk » okunuşlu kavram, Sümer tarihinin en eski dönemlerine bağlı olarak ele alınmaktadır, böylece -yeni’ bir olgu imiş gibi değerlendirilmediğini görüyoruz.

Hem de, Marduk’un Sümer karşılığı  « amar-utu »  biçimindedir ki, kelime kelime yaklaşık  anlamlarıyla « güneşin oğlu », « güneşin  dana »sı, -adanmış oğul’ gibi  yorumlara ulaşabiliriz ki, bunların tümü eski toplumda kullanılan kutsal kavramlardı.

Marduk, bir isim olarak değil; Gılgamış geleneğinin  canlandırılması; Eski Ahitte tanıdığımız sekliyle Nemrut; Âdem karşılığındaki Şeytan, ateş  ve yılan sembolünün yeniden yüceltilişi  olarak görünüyor.

http://www.ruhunyolculugu.com/hamurabi_yasasi_ve_marduk-t2293.0.html;wap2=

Nibiru’nun 32 ismi:

 Eski çağlardan itibaren astronomide Planet-X’in pekçok ismi mevcuttur. Sümerler gezegeni “12. Gezegen” veya “Nibiru” (geçen gezegen olarak çevrilebilir) olarak isimlendirmişlerdir. Babilliler ve Mezopotamyalılar 3 isim daha kullanmışlar: “Marduk”, “Cennetlerin Kralı” ve “Büyük Cisim”. Eski çağ yahudileri yıldızların arasındaki uzun yörüngesi sebebiyle ona “Kanatlı Dünya” demişlerdir. Mısırlılar iki isim kullanmışlar: “Apep” veya “Seth”. Yunanlılar “Typhon” ismini koymuşlar ayrıca yazılı olarak çok sık geçen “Nemesis” ismini de kullanmışlardır. Diğer eski uygarlıklar “Göğün Lordu Şiva” ve “Yıkım Tanrısı” ismini kullanmışlar. Eski Çin halkı “Gung-gung”, “Büyük Siyah” veya “Kızıl Ejder” ismini kullanmışlar. Finikeliler “Büyük Phoenix”, Yahudiler “Yahweh”, Mayalar “Göksel Quetzalcoatl” veya “Tzoltze ek'”. Nibiru Latince “Lucifer” olarak kullanılmış. İncil’de 8:10-12 kısmında “Wormwood” olarak geçer. Diğer isimler ise: “Kırmızı veya Mavi Yıldız”. Ramala’da “Fiery Messenger” olarak geçer. “Büyük Yıldız” olarak İncil’de sözü edilir. “O’nun Yıldızı” olarak Edgar Cayce değinmiştir. “Büyük Kuyrukluyıldız” ve “Kıyamet Kuyrukluyıldızı” olarak Grail’in mesajında geçer. İlk çağlara ait ingiliz yazılarında “Shipton Anne”, “Kızgın Ejder” olarak geçer. Güneş Sistemimizle ilgili en son bilgilere göre “X”, “10. Gezegen” olarak isimlendirilmiştir. NASA tarafından “2001 KX76” ismi verilmiş, bu isim daha sonra “Ixion” olarak değiştirilmiştir.

http://www.bluepoint.gen.tr/nibiru2.html

Sümer ve Tek tanrılı dinler

Sümer kayıtları ve Zekeriya Sitchin’in faraziyeleri ile birleşen Niburu miti konusunda ben de biraz hayal ürettim. Neticede yazılı kaynak öncesine ait hemen her şey mitlerden, iç görülerden ve hayallerden ibaret değil mi?

MÖ.2000 yılları
civarında Soddom ve Gommoranın yokedilmesi ve ardından yükselen radyoaktif
bulutun 24 saat içinde tüm sümer şehirlerini cansız olarak yere sermesinden
sonra tüm tanrılar dünyayı terk ettiler, muhtemelen o sırada dünyaya zaten
çok yaklaşmış olan Niburuya yani evlerine döndüler bir kısmı ise dünya
çevresinde gözlemci olarak kaldı. Zaten uzun zamandır Niburunun atmosferi
artık düzelmişti, altına gerek de kalmamıştı.
Tüm tanrılar gittikten sonra dünyada yalnızca Enki’nin oğlu Marduk kaldı. Ve
yıkılan medeniyetin yeniden yeşermesi için büyük bir gayret gösterdi, bunun
sebebi dünyanın köleleştirilmesi için düzeltilmeye ihtiyacı olmasıydı!
Gelelim sizin tahminlerle bu hikayenin nasıl bütünleştiğine…
MÖ.2000 yıllarına kadar insanlar bilfiil tanrılarla birlikte yaşamakta, onları
görmekte, kudretlerine şahitlik etmekteydiler. Yaptıkları savaşlarda
Tanrıların fiili yardımlarını (silah, bilgi) almaktaydılar. Dünyanın büyük
tanrısı olan Enlil gitmeden önce yetkisini yarı tanrı (insan kızı ile tanrı birleşmesinden olma) İbrahim’e verdi ve
daha sonra da onu ve Musa’yı uzaktan destekledi; çünkü insanların ruhsal
gelişiminin bilgi seviyesi altında kalmasını onaylamıyordu
. Şüphesiz ki
yeğeni Marduk’un insanları teknolojik bilgiyle donatıp ne yapmak istediğinin
farkındaydı. Son bir gayretle, Musa kanalı ile  “somut tanrı” kavramını dünyadan
çekti ve ulaşılmaz (soyut)bir tek tanrı(göklerde) oluşmasını sağladı.
Marduk ise dünyada kalan son tanrı olarak sanırım bu duruma çok bozulmuştur!
O da bütün gayreti ile tek tanrılı dinlerin yozlaşması ve iktidar kovalayan
guruplar haline dönüşmesi için uğraştı ve başarılı da oldu.
Benim dikkatimi ilk baştan beri çeken başka bir durum daha var; Tanrı UTU…
Utu, Enlil’in torunu yani ünlü İnanna/iştar’ın kardeşidir. Enlil ve Enki
arasında oluşan anlaşmazlıklar ve savaşlar, dünyada yönetim
değişikliklerinden hiç etkilenmemiş bir tanrıdır, tarafsızlığı ve Anu
tarafından değeri şüphe götürmez, güneş tanrısı olarak literatürde yer
almıştır. Görevi ise büyük uzay gemilerinin iniş kalkış platformlarının
kumandanlığıdır. ( ve baştan sona 450 bin yılda bu hiç değişmedi). Ana
pentaonda bulunan beş büyük tanrıdan (anu, enlil, enki, Ninhursag ve İnnana) biri
olmamasına rağmen, gerek insanların gerekse büyük tanrıların dua/yaptırım
metinleri mutlaka UTU’ya bir mehdiye ile biter. Bu benim dikkatimi çekiyor.
İçime doğan ise UTU’nun şamanlar ile yakın bir ilgisi olduğu yönündedir.

Neresindeyiz bu kurgunun?

Epey zamandır oturup şöyle içimden geçenleri bir yazayım, bi boy çizgisi
alalım diye geçirmekteyim fakat bir türlü olmadı, belki şimdi de olmayacak;
çünkü yazmak için dilime ilk, hatta ikinci, üçüncü gelen cümle moral bozucu:
“Her şey boş!”
Sonra kendimi teskin eden dördüncü cümle geliyor: “Bu da geçer!”
Hımmmm… Pek akılcı! Ayağımızın altına eninde sonunda bir taş(anlam)
gelecek, basıvereceğiz ona ve içimiz sevinç dolacak. Varoluşumuzun kanıtı,
insanlığın müjdesi! (Breh breh…)
Gerçekten de çok sevimliyiz bence. Önceleri o taşlar (anlamlar) bize nasıl
da kalıcı ve dosdoğru gelirdi, sanki sonsuzca onun üstüne basabilirmişiz
gibi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmazdık sanırım küçükken. Sadece
basardık/sevinirdik, basardık/iddialaşırdık, basardık/kavgalaşırdık,
basardık/üzülürdük, basardık… Basardık işte sadece…
Sonraları basa basa geri dönmeye başladık! Aman Allah!
Sonra bazılarımız bu yeni bastığı taşı bi yerlerden(!) hatırlamaya başladı.
De-ja-vu diye kelimeler ürettik, bu taşa da bastık neydi ki bu , nasıl
olurdu ki! Çok eğlenceli.
Sonra bazılarımız, bastığının bir taş, adı üstünde bir TAŞ olduğunu
farketti. Hımmm… Bilince eskisi kadar sevinemez, iddalaşamaz,
kavgalaşamaz, üzülemez olduk.
Boş boş herşey boşşşş diye hıçkırmaya başladık, ve birden ona da isim kondu;
depresyon taşı! (Ağlama duvarı gibi oldu) Duyduğum kadarı ile dünyada her üç
kişiden biri bu taşa basmaktaymış şu an. Allahın hakkı üçmüş! Vardır bunda
bi hayır diyorum.
Belki de taşların sırasında şöyle bir ironi bile vardır:
Vardır/yoktur/boşşş/bu da geçer/vardır/yoktur/boşşşş/Bu da
geçer/Vardır/yoktur/boşşşşşş/bu da geçer yahuuuu/……
Neyse, ne diyecektim ben aslında? Sanırım boşluk üzerine basamak inşası
konusunda kendimi uzman ustabaşı ilan etmeye hazırlanıyordum! Ay çok komik.
Ben bu yaradılışa hayranım, bu sisteme, bu basamakların zerafetine, uçmaya
kaçmaya üremeye ölmeye yemeğe içmeye sevişmeye, yani bu ne inanılmaz ötesi
bir kurgudur böyle.
Burhan arkadaşımız dün gece diyo ki, senin bu Annunakiler iyi hoş da (şu
sebeple hoş; ortadoğu dinler mezopotamya üçgeni, altın, mısır vs vs gibi her
bişeyi açıklıyo) ben bizim şamanları bu hikayede bi yere yerleştiremedim
diyor, hatta Çin’i de yerleştirmemiş!
Çin deyince, içimde bi şeyler harekete geçiyor son zamanlarda, daha önceki
deneyimlerimden yola çıkarak vardır bunda bi iş diyorum! Yani “çin” kelimesi
bi çeşit düğmeye basma refleksi gibi!
Çin hakkında bilgilerim, mısır ve sümere oranla çok daha yüzeysel ve fakat
amblemlerine bakılırsa (ejderha) sürüngen soyu ile bi alakası varmış gibi
geliyor ilk etapta. Bence kendi soyumuzla Çin arasında oldukça derin ve bir
o kadar da basit olması gereken bir ilişki var. Örneğin milattan önce ikibin
yıllarında çin imparatoru GO oyununu tasarlatmıştı! Tam da Tanrıların
toparlanıp dünyadan gittiklerini düşündüğüm, Nibiru’nun bir önceki geçiş
tarihi civarında oluyo bu iş. Sümer tabletlerine bakılırsa bu tarih aynı
zamanda Marduk’un (Enki’nin oğlu, Anu’nun torunu) Dünya sahnesinde yeniden
göründüğü ve sırasıyla her yeri hükümranlığına kattığı zamanlara yakın
görünüyor. Marduk, Anu’nun bir sürüngen dişiden olma oğlu Enki’nin oğlu. Ve
sanırım, sürüngenlik genleri babasından daha bariz olarak ortaya çıkmış!
Dualite yaratılmaya karar verildiğinde iki temel  canlı tipi oluşturulmuş ve
aynı robotlara program yüklenir gibi onlara ana felsefeleri yüklenmiş:
1.İnsanlar – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık oluşumuyla
karşılaştığınızda onlarla iyi geçinin ve paylaşın!
2.Sürüngenler – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık
oluşumuyla karşılaştığınızda onları yok edin; çünkü bunu yapmazsanız onlar
sizi yok eder!

Tabi buradaki insan kelimesinin şu an kendimize verdiğimiz isimle alakası
yok.
Yani Marduk,  sürüngen babaannesinin izlerini daha çok taşıyan biri
anladığım kadarı ile; çünkü içinde olduğu ruh durumu hemen hep söyle:
“hakkım yendi!”
Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?
Zira ben pek anlamıyorum!