OhaRa, Yükselmiş Varlık Bağlantısı

Bu dialoglar çok kısa süre önce, aydınlanmış varlık boyutlarının birinden olan OhaRa ve adını güvenlik sebebiyle saklamak zorunda kaldığımız bir insanın ilk kanal bağlantısı sırasında geçen konuşmalardır.

OhaRa: Şşşt… Uyan seninle bağlıntıya geçiyoruz.

  • Ne? Kim? Ben? Bağlantı??

OhaRa: Evet sen, seçilmiş kişi, özel insan, aslan parçası.

  • Sen kimsin? Hem nerdesin? Sesin geliyor ama görüntün yok!…

OhaRa: Ben teta kanalı, 3. banttan, aman 3. kattan yüksek bilinç, aydınlanmış varlık OhaRa…

– Scarlet Ohara?

OhaRa: Ananın OhaRa’sı… Dedirttin yani sonunda.

  • Cidden kimsin sen yaa… İçses?

OhaRa: Cık

  • Üst bilinç?

OhaRa: Hayır

  • Alt bilinç

OhaRa: Saçmalama o konuşmaz, dürter durur.

  • Mesih bilinci?

OhaRa: Onun işi var canım gelemedi yerine beni yolladı, Ya ne salak adamsın, ben seni aydınlatacam sende insanları… Sus iki dakika da söyleyeceklerime kulak ver. Kızdırma yüce kafamı.

  • Peki peki anlat bakalım.

OhaRa: Sana çok yüksek katlardan sesleniyorum, bu günden itibaren kanalın katımıza bağlanmış olacak, her ihtiyaç duyulduğunda dünyanın selameti için sana bilgiler vereceğiz.

  • Niye ben?

OhaRa: Neden olmayasın?

  • Az önce de dedin ya hafif salaklık durumları

OhaRa: Yok ya o sinirle söylenmiş bir şeydi, aydınlandık ama hala bir tarafımız loş.

  • ???

OhaRa: Biz ne diyorsak sizin iyiliğiniz için diyoruz dimi?

  • Bilmem bana ilk kez diyorsunuz da ondan şaşırdım. Hem böyle pat diye gelinir mi yahu, yok mu sizin UFO’nuz vizyonunuz falan? İnsan önce birkaç işaret yollar, hazırlık yapardık dimi.

OhaRa: Hey Allahım, ne hazırlığı be adam, biz seni hazırlamaya geldik, bir nevi talih kuşu olayı, yırttın anlıyor musun?

  • Şimdi benim ilahi planda bir rolüm falan da vardır

OhaRa: Bak şimdiden aydınlanıyorsun, ne güzel konuştun, ilahi plan falan, iyi iyi sevmeye başladım seni.

  • Eh azıcık bizde bir şeyler biliyoruz herhalde. Birde şey var, “Marduk gelecek dertler bitecek” ve “2004’ün nesi var, 2012’nin gezegenli felaketler zinciri var”

OhaRa: Sıkı bir medya takipçisisin belli, bu da iyi, yakında tüm medya senden bahsedecek zaten.

  • Hadi yaa, ama nasıl?

OhaRa: Dedik ya kıt zeka, biz seni sen insanları…

  • Nasıl yani!!??

OhaRa: Aydınlık aydınlık, aydınlatacan olm yaa…

  • Madem aldık bir misyon ne gerekiyorsa yaparız, ama adettir önce yazılı metinler gelseydi, sonra toplayıp kitap yapardık.

OhaRa: Yok biz onu denedik olmuyor, bir süre sonra eski yazdıklarımızla yeni yazdıklarımız tutmuyor, ayıp oluyor insanoğluna, sonra “biz bunları sizi denemek için farklı farklı yazdık” diyoruz daha da ayıp kaçıyor.

  • Hmmm

OhaRa: Hem sen niye dır dır edip duruyorsun, ayağına bir fırsat geldi işte tepme, hem açtığımız bu kanallar suyla çalışmıyor herhalde, sus da bilgi verip gidelim, daha bir sürü işimiz var.

  • Başlayalım o zaman.

OhaRa Kanal Bilgisi: Tarih 1 Haziran 2004, ben Teta kanalı 3. kattan yüksek bilinçli aydınlanmış varlık OhaRa, bu bedenli varlığı kullanarak sizlere dünya planetinin son gidişatıyla alakalı bilgiler vereceğiz. Bizler daha önceleri sizlerdik, siz bizden geldiniz, biz size gidiyoruz…

  • Varlıkçım bir dakika, tane tane söylesene şunları, yazmaya yetişemiyorum, zaten uykudan kaldırdın kafam bir ton. Biz size, siz bize.. Kimin eli kimin cebinde anlayamadım.

OhaRa: Ya sen ne maydonoz bir adamsın, al bilgini, yay insanlara, otur aşağı. Senin şu an yaşadığını yaşamak isteğiyle meditasyon yapan bir sürü insan var ama biz seninleyiz.

  • İyi ya işte ben de buna takılıyorum, neden ben? Çağırmadım etmedim sebebini söyleseydin bari.

OhaRa: O kadarına karışma, burada üslerimiz var, hiyerarşimiz var, biz de bir yere kadar biliyoruz, bize isim gelir biz kurarız bağlantıyı, bilgiyi de verdik mi tamamdır.

  • Hazır bağlanmışken bir-iki soru sorsaydım.

OhaRa: Sor tabi, gelişimin için iyi olur

  • Marduk falan deniyor, var mı cidden, öyle salına salına geçip biçecek mi bizi?

OhaRa: Bak bu dünya planetinin geleceğiyle ilgili olduğundan bu tarz bilgileri seninle şimdiden paylaşamayız, ama malum sen aydınlanma aşamasındasın ve ilerde olacak bazı şeyleri zaten göreceksin. Şimdi olur olmadık yere Marduklularla papaz olmayalım.

  • Var yani

OhaRa: Öyle demedim

  • Marduklular dedin, papaz dedin hatırlatırım, yok mu yani? Yoklarsa kimle papaz olacaanız?

OhaRa: Yok da demedim!!

  • Ne kadar tutarlı birisin sen böyle. Ya sen böyle konuştukça ben seni bir yerden çıkaracakmışım gibi oluyor. Sizin kattan başka isimle hiç kitap falan indirdiniz mi daha önce? Şöyle kalın mı kalın bir şey??

OhaRa: Yoo onu da nerden çıkarıyorsun? Hem biz kitap indirmeyiz, yazdırırız, bizim dinsel inançlarla alakamız yoktur. Biz sadece daha önce yollanmışların eksik taraflarını bulup onları telafi ederiz.

  • Hıı ettiğiniz belli, ama ne ettiğinizi hala tam anlayamadım. Hem az kaldı çıkarıyorum seni. Hiç yabancı değilsin.

OhaRa: Beni sorgulama, sadece bilgileri al, aydınla, parla, ışıl ışıl ol…

  • Devam edelim o zaman

OhaRa: Küresel ısınma eşliğinde dünya planetinin girdiği enerji girdaplarının, insanın moleküler yapısı ve DNA kodlarında yaptığı bazı değişiklikler sayesinde son boyuta ve yeni düzene giriş aşamasında kapıyı aralamak için DNAlarınızı biz aydınlanmışlara açmalısınız. Bunun yöntemini son hasat dönemine girdiğimiz ilk günlerde size duyuracağız…

  • Ohoooo beyim sen uçtun, “Küresel ısınma, molekül, DNA, enerji, kapı, boyut, yeni düzen, aydınlanma, hasat” bunların hepsini bir paragrafta kullanırsak işimiz zor, senin gibi parlamasak da birkaç bir şey biliyoruz, zaten bilgilerinizin tamamı, topu topu bu kelimelerle başka birkaç tanesinin daha yan yana gelmesiyle oluşturduğunuz kombinasyonlardan ibaret… En azından benim gördüklerim öyle, şimdi hepsini bir paragrafta toplarsak benim kitap 10 sayfayı bile geçmez, müsriflik yapmasak da uzun uzun yazsak, aralarda bir iki kelime koyar kitabı genişletiriz.

OhaRa: Farkında mısın “benim kitap” dedin, bak şimdiden bunu da kabullendin, itiraz etme de devam edelim, hem sen bizim için önemlisin.

  • Haydaa bir bunu söylemediğin kalmıştı, nerden geliyor bu önem??

  • ???

  • OhaRa??

  • Ohaaa?? Ohaaa?? Ordamısın?

OhaRa: Czzt bzzt, tamam geldim burdayım, bağlantı koptu da.

  • Nasıl yani?

OhaRa: O kadarını sen düşünme, devam edelim.

  • Yok yok etmeyelim, anladığım kadarıyla ben karanlık kalsam dünya planeti için çok daha hayırlı olacak. Hem ben uyuyacam, gecenin bu vakti ne aydınlanması yahu? Sabahı bekleseydik en azından, güneş ışığı ve senin ışığın ayrı bir kombinasyon, ayrı bir güzellik olurdu.

  • Ra??

  • OhaRa?

  • Ohaaa Ohaaaa, gittin mi lan OHAAAAAAAA!!!????

    Mehmet Aslan

Şeytan Ayetleri

“Şeytan Ayetleri” diye ünlenen sözlerin önce Kuran’a ayet olarak sokulduğu, bu sözlerde “Lat, Uzza, Menat” adlı tanrıçalar övüldüğü için putataparların, peygamber ve inanırlarıyla birlikte secde ettikleri, bir olay olarak kaynaklarda yer alır. Konu, bilim namusu içinde ve soğuk kanlı olarak tartışılmalıdır. Telaşa, heyecana gerek yok. Ortada bir olgu, bir gerçek varsa -ki vardır-, “hayır yok böyle bir şey” demekle yok olmaz.

Kimi polemikçiler, Humeyni’nin cinayete azmettirici fetvası doğrultusunda tutumlar sergilediler. Ve saldırı üstüne saldırıda bulundular.

Şimdi, olayın gerçekliğini dile getiren kanıtları görelim:

1-“Şeytan Ayetleri” olayına değindiği , bu olayı dile getirdiği savunulan ayetler:

a) Hacc suresinin 52. ayeti ve izleyen ayetler.

  1. ayette, her peygamberin okuduğu şeye, şeytanın bir şeyler kattığı ama tanrının, şeytanın kattığını hükümsüz bıraktığı ve kendi ayetlerini geçerli -sağlam kıldığı, anlatılır. Görüldüğü gibi anlatım, Şeytan Ayetleri diye bilinen ayetlerin, Kuran’a sokulup sonra çıkarıldığı, sokanın şeytan, çıkaranın da Cebrail aracılığı ile tanrı olduğu yolundaki ifadelere uygundur. Zaten tefsirler de bunu için bu ayetleri, olayın yansıtıcısı olarak görürler. 52.ayetten sonraki ayetlerde de aynı olaya uygun anlatımlar bulurlar.

b)İsra suresinin 73. ve 75. ayetleri:

Bu ayetlerin anlamları şöyledir:

“Ey Muhammed! Seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırıp daha başkasını ileri sürerek bize iftira etmeye sürüklüyorlardı nerdeyse. O zaman seni dost bulacaklardı. Eğer seni pekiştirmiş olmasaydık, andolsun ki, onlara eğilim gösteriyordun, az kalsın. O zaman sana, yaşamı da , ölümü de kat kat azab biçiminde tattırırdık. Sonra da bize karşı bir yardımcı bulamazdın.”

2-Hadisler:

Hadis 1: “Peygamber Mekke’de Necm suresini okurken secde etti ve onunla birlikte,-aldığı toprağı alnına götüren yaşlı birinin dışında Müslüman ve putatapan herkes secde etti.” Kaynak: Buhari( hadis no:555), Tirmizi ve öteki hadis, fıkıh kitapları.

SORU:

1-Peygamberin can düşmanı diye nitelenen putataparlar nasıl oldu da, Muhammed ile bir araya gelebildiler?

2-Putataparlar nasıl oldu da, Muhammed ile birlikte secde ettiler?

Bu soruların karşılığını bulabilmek için, bundan sonraki iki hadis iyi incelenmelidir.

Hadis 2: “Peygamber Mekke’de iken Necm suresini okuyorduç” Lat’ı, Uzza’yı ve bir öteki, üçüncü (put) olan Menat’ı gördünüz mü ? diyen yere gelince şeytan, peygamberin diline şunu atıverdi

“İşte bunlar, yüce turnalardır. Şefaatleri de elbette ki umulur.” Bunun üzerine putataparlar: “Muhammed daha önce değil, bu gün tanrıçalarımızı iyi sözlerle andı!” dediler. Yine bunun üzerine Peygamber secde etti ve onlar da secde ettiler. İşte bu nedenle de Tanrı şu ayeti indirdi:

“(Ey Muhammed!) Senden önce hiçbir peygamber yoktur ki, şeytan onun okudukları arasına, bir şeyler katıp bırakmasın. Tanrı, şeytanın bıraktığını bozar, kendi ayetlerini güçlendirir. Tanrı bilendir, hikmetlidir.” (Hacc suresi, ayet:52) (Anlatan Peygamberin arkadaşları: Abdullah İbn Abbas’ın da içinde olduğu bir topluluk. Kaynak: Süyuti, İbn Hacer)

Ve çok açık görülüyor ki:

Putataparların Peygamberle birlikte secde etmelerinin nedeni :”Peygamberin üç putu (Lat, Uzza, Menat) öven sözlerle anması ve bunu, ayet olarak okumasıdır.” Bu sözlerin oluşturduğu ayetler, tanrının ayetleri değil “şeytanın ayetleri”dir. Bu ayetler sonradan sureden çıkarılmıştır. Hacc suresinin 52.ayetinde anlatılanda budur.

Bu konuda uzun söze gerek yok. İslam dünyasının en büyük uzmanlarından Suyuti ve İbn Hacer “hadis”i sağlam ve olayı gerçek kabul ediyorlar. Süyuti’de, İbn Hacer’de hangi hadisin sağlam, hangisinin çürük olduğunu en iyi bildikleri İslam dünyasında kabul edilegelmiş uzmanlardır. Ve bunlar için de “dinsiz, İslam düşmanı” suçlaması yapılamaz.

NOT: Muhammed’ in Lat, Uzza ve Menat’ı övdüğü zamanın, İslamın henüz yayılmadığı, Mekke’ de Muhammed ile alay edildiği ve dolayısıyla Muhammed’in oldukça yanlız ve sıkıntılı olduğu bir döneme denk gelmesi üzerinde durulması gereken önemli bir noktadır. Bu şekilde yanlız ve baskı altında olan Muhammed’ in büyük bir gaf yaparak adı geçen tanrıçaları övmesini açıklayabiliriz. Muhammed daha sonradan pişman olmuş ve bu kötü durumdan, “bunu bana şeytan söylettirdi” diyerek kurtulmaya çalışmıştır.

Seven Bir Fahişeyim Ben

“Herodot kitabında, Babil’de her kadı­nın evlenmeden önce mabette bir erkekle yatmasının zorunlu ol­duğunu, bu yüzden evlenmek isteyen kadınların mabedin etrafın­da oturarak erkek beklediklerini, güzel kadınların hemen bulduğu­nu, çirkin kadınların ise uzun süre bulamadıklarını yazıyor.?

“Sumer kanununa göre evlenen kadın bakire değilse, kocasından boşanırken, bakire olarak evlenen ka­dının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor.?

“Antropologlara göre en eski toplumlarda uygarlık kadınlar eliyle başlamış. İlk ipi yapmayı akıl eden, yiyecekleri koymak için tartan ve kilde kap kacağı yapan, yenecek ve ilaç olarak kullanılacak bitkileri, ateşi bulan, hayvanları evcilleştiren kadınlarmış. Kadınların en önemli niteliği de çocuk doğurmalarıydı. Bu olay onların yaratıcı olarak tanımlanmalarına neden oluyordu. Böylece ilk ana tanrıça ortaya çıkmış. Kadınlar da yeryüzünde ana tanrıçanın bir temsilcisi. M.Ö. 10.000 yıllarında ilk tarım topluluğunun başlaması sonucu insanlar arasında bir ‘din’ düşüncesi gelişmiş. Ana tanrıça için küçük tapınaklar yapmışlar. Buralarda düzenlenecek törenler için rahibeler sınıfı oluşmuş. Kuşkusuz tanrıçanın gücüne ulaşmak için seks ayinleri yapılıyormuş. Daha sonra avcılığın başlaması ile erkekler güçlenmiş, bunun sonucu erkek tanrılar ortaya çıkmış, onlara hizmet için de rahipler. Bunlar kadınlar üzerinde baskı yapmaya başlamışlar. İşte o devirde fahişelik vücut bulmuş, diyor Nickie Robert.1

Bunun ilk örneğini Mezopotamya’da Sumerlilerde görüyoruz. Sumer’in Aşk ve Savaş Tanrıçası İnanna belgelerde ‘göğün fahişesi’ olarak adlandırılır. Kocası Çoban Tanrısı Dumuzi de onun için ‘o fahişedir, benim eşim fahişedir’ diyor. İnanna, fahişelerin de koruyucusu. Kutsal fahişelik, sokaklarda değil, mabetlerde yapılana deniyor.


İnanna

Sumer mabetlerinde rahipler ve rahibeler büyük bir grup oluşturuyor. Rahibeler 20′ye yakın sınıfa ayrılmışlardı. Bunlar arasında şarkıcılar ve dansözlerin özel bir yeri vardı. Onlar arp, lir gibi çalgılarla şarkılar söyleyerek, danslar ederek tanrıları, dolayısıyla insanları eğlendirirlerdi. Bunlarda asıl amaç tanrıları eğlendirerek onları sakinleştirmek, böylece insanlara zarar vermelerini önlemekti. Rahibeler arasında sihir ve kahinlik yapan, rüya tabir edenler ayrı ayrı sınıflardı.2 Prensesler, şehir bey­lerinin ve kralların eşleri erkek tanrılara ait baş rahibe olarak mabedin idari işlerini yürütürlerdi. Bunların önemli görevlerinden biri de Kutsal Evlenme törenlerinde Tanrıça İnanna yerine geçerek Tanrı Dumuzi’yi temsil eden kral ile evlenmeleriydi.

Böyle rahibelik, ilk Ur şehrinde Akad Kralı 1. Sargon’un kızı şair Enheduanna ile başlamıştı. Ondan sonra Sumer ve Akad’da hangi kral başa geçerse onun kızı bu göreve atanmıştı. Böylece siyasal ayrılıklar olduğu zaman bile bu kurumlar şehir beylikleri arasında bir kült bağı oluşturmuşlardır. Bu gelenek M.Ö. 1800′le­re kadar sürmüştür.


Enheduanna

Mabetlerde, özellikle İnanna’nın mabetlerinde rahibelerin özel bir görevi de genel kadınlık, bir tür fahişelikti. Bunlar tanrıya hizmet ettiklerinden kutsal sayılıyordu. Tapınak fahişesini Gilgameş Destanı’nda görüyoruz. Gilgameş’e arkadaş yapılmak istenen Enkidu bir orman adamıydı. Ormanda hayvanlarla yiyip içiyor, onlarla yaşıyordu. Onu insan gibi yapmak için mabetten bir fahişe gönderilir. Bu kadın ona insan gibi yemeyi, içmeyi, konuşmayı öğrettiği gibi cinsel ilişkiyi de öğretir.3 Bu da fahişe olarak adlandırılan bu rahibelerin, acemilere cinsel ilişkide bir tür öğretmenlik görevi yaptıkları izlenimini veriyor. Daha sonra bu gelenek Babillilere ve Asurlulara geçmiş. Herodot kitabında, Babil’de her kadının evlenmeden önce mabette bir erkekle yatmasının zorunlu olduğunu, bu yüzden evlenmek isteyen kadınların mabedin etrafında oturarak erkek beklediklerini, güzel kadınların hemen bulduğunu, çirkin kadınların ise uzun süre bulamadıklarını yazıyor. Sumer’de böyle bir gelenek olamaz, çünkü onlarda kadınların evlen­mesinde bekaret aranıyor. Sumer kanununa göre evlenen kadın bakire değilse, kocasından boşanırken, bakire olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor. Mabet fahişeliği bir meslek. Onlar kendilerini tanrı namına bu işe gönüllü olarak adayan kadınlar. Bunlar aynı zamanda bereket kültünün de temsilcileri. Sumer dininin bir simgesi olan 100 kadar kurumu kapsayan ‘me’ler arasında fahişelik de bir kurum olarak görünüyor. Bu rahibelerin diğer rahibelerden ayrılmaları için başlarını örtmeleri gerekir.4 M.Ö. 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunun 40. maddesiyle o tarihten sonra bütün evli ve dul kadınların başlarını örtmeleri şart koşulmuş. Kızlar ve sokak fahişeleriyse örtemeyecek. Böylece evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri gibi yasal seks yaptıklarından kutsallaştırılmışlar.5 Sokak fahişeleri örtünürse çok ağır ceza görüyorlar. Kuşkusuz mabet fahişeliği yanında sokak fahişeliği iyi görülmüyor. Bu mabet fahişeliği geleneği, Babilliler ve Asurlular yoluyla Kenanlılara, oradan da İsrail’e geçmiş, ama Tevrat boyunca bu geleneğin kaldırılma çabaları izleniyor.

Diğer taraftan Tevrat araştırıcıları da iki kısma ayrılmış. Bir kısmı İsrail’de mabet fahişeliğinin olduğunu, bir kısmı da tanrı namına cinsel ilişki yapılmasının akıl alamayacağını söylüyor. Bütün söylentilere karşın, İnanna’nın bereket kültünün ve mabedinin İştar, Astarte adlarıyla İsa’nın doğumuna kadar sürdüğünü görüyoruz. İsa’nın annesi Meryem doğmadan önce Meryem’in annesi onu mabede adamış.

Kur’an, Al-İmran Suresi, ayet 35-37:

‘İmran’ın karısı şöyle demişti: Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. (…) Rabbim! Ben onu kız doğurdum, (…) Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi. Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı (teyzesinin kocasını) da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızk bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor’ der; o da, Bu, Allah tarafındandır, Allah, dilediğine sayısız rızk verir, derdi.’

Bu ayetten anlaşıldığına göre, o zaman mabetler vardı.

Tevrat ve İncil’de de mabetlerin bulunduğu yazılı.

Daha önce sözünü ettiğimiz kitabında Nickie Robert fahişe­liği aslında kadının bir tür özgürlüğü olarak görüyor. Yunanlar’da keyfince yaşamak isteyen kadınlar kendi istekleriyle fahişe oluyorlarmış. Hıristiyanlık başladığı zaman Korentliler’in Venüs ve Afrodit mabetlerinde binden fazla fahişe varmış. İnançlarına göre, bunların erkeklere yaptıkları bu iş karşılığında mem­lekete bereket geliyormuş. Bu düşünce tamamıyla Sumer’in bereket kültünün bir devamıdır.

Kutsal fahişelik Hindistan ve Afrika’da da varmış. Fakat oralarda geç başlamış. Güney Hindistan’da mabet fahişeliği sürüyor. 1927 yılında Madaras’da 200 bin fahişe olduğu tahmin ediliyormuş.6 Lidya kızları da çeyizlerini hazırlamak için fahişelik yapıyor. 20. yüzyılın başında Cezayir’de bir kabilenin kızları büyük Biskara’ya gidip dans ve fahişelik yaparak para kazanıp evlenirlermiş. Kadınlar fahişelikten ne kadar çok para kazanırlarsa o kadar saygın oluyorlarmış. Mabet fahişeleri kendileri için bir ücret almıyorlarmış, ama mabede gelir sağlıyorlarmış.

Tevrat’ta iki türlü fahişelik var. Biri qadeşah; anlamı kutsal kadın veya adanmış kadın, daha doğrusu kült fahişeliğini ifade eden kelime. Bunun Akadcası qadiştu. Bazı araştırıcılar mabette böyle bir görev olacağını kabul etmek istemiyorlar. Qadeşah kelimesinin ebe veya büyücü olabileceğini söylüyorlar. Sokak fahişesinin şiirsel bir adı olabilir diyenler de var. Diğer taraftan belki kıtlık zamanlarında ülkeye bereket sağlaması için bir rahip ile birleşen bir rahibe de olabileceği öne sürülüyor. Sokak fahişesinin adı ise zonah.7

İsrail’de kült fahişesi ahlaki bakımdan iyi görülmese de yasa dışı değil.

“Rah Hoşeaya dedi: Git kendine bir kötü kadın, ve zina çocukları al; çünkü memleket Rabbin arkasından ayrılarak çok zina ediyor.’ (Tevrat, Hoşea, Bap 1-2.)

Tevrat araştırıcıları bunu, İsrail Halkı’nın inançsızlığının ve yabancı tanrılara tapmalarının bir tür cezalandırılması olarak yo­rumluyorlar.

Yine aynı yerde şöyle yazar:

‘… çünkü zina ruhu onları saptırdı ve kendi Allahlarından ayrılıp zina ettiler. Dağların başlarında kurban ediyorlar, tepelerde meşe ve kavak ve çitlenbik ağaçlan altında buhur yakıyorlar, çünkü onların gölgesi iyidir; bundan dolayı kızlarınız fahişelik ediyorlar, gelinleriniz zina ediyorlar. Fahi­şelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandıracağım; çünkü erkekler kendileri fahişelerle bir yana çekiliyorlar ve fuhşa vakfedilmiş kadınlarla birlikte kurban kesiyorlar.’ (Tevrat, Hoşea, Bap 4: 12- 14.)

Burada fuhşa vakfedilmiş sözleri mabet fahişeliğini anlatıyor. Diğer taraftan Tevrat, Levililer, Bap 19: 29′da ‘Kızını fahişe ederek onu murdar etme, ta ki, diyar zina etmesin, ve diyar alçaklıkla dolmasın’ şeklinde yazar. Burada ‘kızını mabet fahişesi yapma’ anlamına geliyor olmalı, çünkü aklı başında bir baba kızını sokak fahişesi yapmaz. Üstelik evlenirken bekaretin çok önemli olduğu bir ülkede.

‘(…) kahinler ve rahipler (…) fahişe veya bozuk kadın almayacaklar. Ve kocasından boşanmış kadın da almayacaklar, çünkü, kahin Allahına mukaddestir. (Tevrat, Levililer, Bap 21: 7.)

‘Bir kahinin kızı fahişelik ederek kendini bozarsa, babasını da bozmuş olur; ateşle yakılacaktır.’ (Tevrat, Levililer. Bap 21: 9.)

‘İsrail kızlarından ve İsrail oğullarından kendilerine fuhşa vakfetmiş kimse olmayacaktır. Kadın fuhuşunun kazancını veya erkek fuhuşunun ücretini herhangi bir adak için Allahın Rabbin mabedine getirmeyeceksin; çünkü bunların ikisi de Allahın Rabbe mekruh şeylerdir.’ (Tevrat, Tesniye. Bap 23: 17- 18.)

Burada fuhuş ile kazananın mabede verilmemesi, yine mabet fahişeliğinin varlığını gösteriyor. Ayrıca bu ayete göre, mabetlerde erkek fahişelerin de bulunduğunu anlıyoruz. Onlara “qadeşim ? yani kutsal erkek deniyor. Sumerlilerde de mabetlerde erkek fahişeler var. Bunlar eşcinsellik yapıyorlar. Tanrıça İnanna için yazılan bir ilahide buluyoruz bunu:

Saygın danışman, göğün süsü,

Uyku sona erince, gün ışığı olursun,

Sumer Halkı önünden geçer,

Sana selam, deriz.

Ayın yedinci gününde

Ay hilal olunca,

Kutsal suda yıkanıp kraliçelik elbisesini giyince,

Davullar vurulur önünde.

Sumer Halkı önünden geçer,

Göğün yüce hanımına selam, der.

Erkek olan kadınlar,

Kadın olan erkekler

Önünden geçer, sana selam, der

Kadın olan fahişeler,

Erkek olan fahişeler

Önünden geçer, sana selam, der.

‘Ve onlar her yüksek tepe üzerinde ve her yeşil ağaç altında kendileri için yüksek yerler; dikili taşlar ve Aşerler yaptılar ve diyarda fuhuşa vakfedilmiş erkekler vardı. İsrail oğulları önünden Rabbin kovduğu milletlerin bütün mekruh şeylerine göre yaptılar.’ (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 14: 24.)

Burada sözü edilen ağaçlar tanrıça, dikili taşlar da tanrı sembolleri. Bunlar kitabın çeşitli yerlerinde tekrarlanıyor, Halk Rab’ı tanımıyor veya onunla birlikte tanrıça ve tanrılara da tapıyorlar.

“Ve Asa atası Davud gibi Rabbin gözünde doğru olanı yaptı ve fuhuşa vakfedilmiş erkekleri diyardan kovdu ve babalarının yapmış oldukları bütün putları ortadan kaldırdı.�? (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 15: 11-]2.)

‘(Kral Yehoşafat) babası Asanını günlerinde bırakılmış olan fuhuşa vakfedilmiş erkeklerin geri kalanını memleket­ten süpürüp attı.’ (Tevrat, 1. Kırallar, Bap 22: 46,)

Burada sözü edilen Asa, Kral Süleyman’ın torunu. Kıral Süleyman öldükten sonra memleket İsrail ve Yahuda olmak Üzere ikiye ayrılıyor (M.Ö. 931). Asa 911-870 yılları arasında Yahuda’da krallık yapıyor. İsrail tarihi İbrahim ile başladığına göre onun yaşadığı tahmin edilen tarihten (M.Ö. 1900- 1800) Asa’nın zamanına kadar hemen hemen 1000 yıl geçmiş olmasına rağmen mabet fahişeliğinin devam ettiğini görüyoruz. Kral Asa’dan hemen hemen 250 yıl (M.Ö. 641-609) sonra krallık yapmış olan Yoşia, 2. Krallar 23: 7’de yazdığına göre, ‘Fuhşa vakfedilmiş er­keklerin Rab evinde bulunan evlerini yıktı. Kadınlar orada Aşera için çadır dokurlardı’.

Nerede ise Yahuda devletinin sonuna gelinmek üzere olduğu halde (M.Ö. 586; yine de mabet fahişeliğinin sürdüğü görülüyor.8 Mabet içinde onların özel yerleri bulunuyormuş, İsrail mabedinde de Sumer mabetlerinde olduğu gibi kadınlar tarafından dokumacılık yapıldığı da anlaşılıyor.

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, İsrail’de mabet fahişeliği vardı ve Tevrat boyunca onu kaldırmak için uğraşılmış. Fakat ne olursa olsun bu gelenekten vazgeçmek kolay değildi. İsrail’de erkeklerin çok kadınla evlenmelerinin fahişeliği önlemek için oldu­ğu söylenirse de, yine önüne geçilememiş. Çok kadınla evlenemeyen erkeklerin onlara ihtiyacı varmış. Yazıldığına göre bugün bile en çok genelev Telaviv’de imiş. Belki de mabet fahişelerine gitmek kutsal bir görev kabul ediliyordu. Sumer’de mabet fahişelerinin başlan örtüldüğü gibi İsrail’de de yüzlerine peçe takıyor olmalılar. Yüzüne peçe takıp kendisini fahişe gibi göstererek kaynatası ile yatan Yakub’un gelini Tamar’ın Tevrat’ta yazılan öyküsü, yüz yıllardan beri Tevrat araştırıcıları arasında mabet fahişesi mi, sokak fahişesi mi, olduğu tartışması sürüp gidiyor. Halbuki o zonah olarak değil, qadeşah olarak yazılmış. Olay şu:

İbrahim’in torunu Yakup’un oğullarından Yahuda’nın üç oğlu oluyor. Bunlardan birini Tamara adlı bir kadınla evlendiriyor. Oğul ölüyor. Gelenek icabı kadın ikinci oğul ile evleniyor. O da ölünce kaynata onu üçüncü oğluna almıyor. Buna kızan gelin dulluk elbisesini çıkarıyor, yüzüne peçe takarak kaynatasına kendisini fahişe gibi göstererek onunla yatıyor. Fahişelik ücreti olan bir oğlağa karşılık kadın adamın kuşağını, mührünü ve sopasını alıyor. Adam verdiklerini geri almak için bir oğlak vermek istiyor, ama kadını bulamıyor.9 Tamara gebe kalıyor ve kaynatası onun yakılmasını istiyor. Fakat o çocuğun kaynatasından olduğunu on­dan aldıklarıyla kanıtlıyor. (Tevrat, Tekvin, Bap 38: 12 vd.)

Ölen kardeşin karısı ile evlenme zorunluluğu, Tevrat, Tensi­ye 25: 5-10′da şöyle açıklanıyor:

Eğer kardeşler bir arada otururlarsa, onlardan biri ölürse, oğlu yoksa, onun karısı yabancı adama varamayacak, kocasının kardeşi onu karılığa alacak. Kadının doğuracağı ilk oğul ölen kardeşin adıyla onun yerini tutacak, adı İsrail’den silinmeyecek. Eğer adam istemezse yaşlılar önünde anlatacak, kadın onun yüzüne tükürecek ve çarığını çıkaracak. Adamın adı ‘çarığı çıkarılan’ olacak.

İkinci oğlun neden yengesiyle evleneceği ve onun ölmesinin sebebi Tevrat’ta şöyle yorumlanmış:

‘Ve Yahuda Onan’a dedi: kardeşinin karısının yanına gir ve ona kain biraderlik yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir.’ (Tekvin, Bap 38: 8.)

‘Tamara’nın ikinci evlendiği ona Onan doğacak çocuğun kendisinin olmayacağını bildi. Kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi. Yaptığı Rab’ın gözünde kötü oldu ve onu öldürdü.’ (Tekvin, Bap 38: 9-10.)

‘Bir adam kardeşinin karısını alırsa murdarlıktır; kardeşinin çıplaklığını açmaktır; çocuksuz olacaktır.’ (Levililer, Bap 20: 21.)

Tevrat’ta Süleyman’ın Atasözleri bölümünde bulunan fahişelikle ilgili atasözlerinden bazı örnekler ise şöyledir:

“Yabancı kadının dudaktan bal damlatır, ağzı yağdan yumuşaktır. Fakat sonu pelin otu gibi acıdı.’ (Bap 5: 3.)

“gençliğinin kansı ile sevin. Sevimli geyik, nefis ceylan gibi onun memeleriyle seni doyursun. ? (Bap 5: 18.)

“kötü kadından. yabancı kadının yaltaklanan dilinden korunmak için babanın emirlerini oku, annenin öğrettiklerini bırakma. Onun güzelliğine arzu çekme ve seni kirpikleriyle yakalamasın. Çünkü fahişenin elinden insan bir parça ekmeğe muhtaç olur.’ (Bap 5: 23.)

‘Fahişenin yüzünden insan bir parça ekmeğe muhtaç olur.’ (Bap 6: 26.)

‘onu bir kadın karşıladı, fahişe kılıklı, yüreği kurnaz ve yaygaracıdır. Kem almaz, ayakları evde durmaz, kah so­kakla, kah meydanlardadır. Her köşede pusuda bekler.’ (Bap 7: 10.)

‘komşunun karınsın yanına giren, ona dokunan kim olursa olsun suçsuz tutulamaz.’ (Bap 7: 29.)

‘fahişe derin bir çukurdur; yabancı kadın dar bir kuyudur.’ (Bap 23: 27.)

‘fahişelerle arkadaşlık eden malını kaybeder.’ (Bap 29: 8.)

Rehab adlı bir fahişe hem Tevrat, hem de İncil’de korunuyor:

‘Şehir evinde olanın hepsi Rab’a tahsis edilecek (yani öldürülecek,), yalnız fahişe Rehab ve kendisiyle beraber evde olanların hepsi yaşayacak, Çünkü gönderdiğimiz habercileri sakladı.’ (Tevrat, Jeos, Bap 6: 17.)

Maria Magdelene adlı bir kadın, fahişelik yaparken İsa’ya yanaşıyor, fahişelikten ayrılıyor ve Hıristiyan oluyor. Sonra da azize haline geliyor, İsa’nın ölümü sırasında yanında imiş, İsa’nın yeniden dirildiğini de Havarilere o bildirmiş, Bu olay yüzyıl sonra ancak İncil’e yazılıyor. Hıristiyanlıkta bütün fahişelerin bedenlerini satmaktan vazgeçip İsa’ya sığınmaları öneriliyor. Fahişelerle ilişki kuran erkekler de lanetleniyor.

Bütün uyarılara, sıkılara karşın bu kurum kaldırılamamış, hatta bazı ülkeler zaman zaman onların çoğalmasını istemiş, onlardan aldıkları vergi ile bütçelerini zenginleştirmişlerdir.10

Konumuzu burada kapatıyoruz, görüldüğü gibi tanrı sözü olarak inandırılan din kitapları, çeşitli kültürlerden alınan etkiler, yerli halkın kültürü ile karıştırılarak meydana gelmişlerdir.

Medresede okuyup hafız, sonra da öğretmen olan babam bana ‘Kızım Kuran üç kısımdan oluşur, efsaneler, emirler ve tarih’ derdi. Araştırmalarımızda Kuran’da yazılan öykülerin hemen hepsi Musevi efsanelerinden alınarak, İslam düşüncesine göre şekillendirilmiş, Tevrat’tan bile değil. Tevrat’ta ise diğer kültürlerdeki efsanelerin Musevi kültürü ile karıştırılarak yazılmış olduğunu görüyoruz. ?

1 Nickie Robert Batı Tarihine Fahişeler, çeviren: Gülden Şen. Sabah Kitapları.
2 Sumer rahibe!eri hakkında bkz. Renger, Zeitschrift für Assyriology, N.F 24. 126 S. 139. Afo VII 23.
3 Burada kadının insanın uygarlaşmasındaki rolünü açıkça görüyoruz.
4 Hartmut Schmökel, Kulturgeschichte des Alternorient, Stuttgard, 1961, s.37.
5 Prof. Mebrure Tosun, Doç. Dr. Kadriye Yalvaç. Sumer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi-saduqa Fermanı, s.252.
6 M. Yamouchi. Cultic Position Essays Presented to Cyrus Gordon on his Occasion of his sixty Birthday, s.213.
7 Jhonatan Kirsh, The Harlot by the Side of the Road.
8 Harper Collins. Atlas of the Bibel, s.21.
9 Bundan fahişelik ücretinin bir oğlak olduğu ortaya çıkıyor.
10 Bu konuda daha fazla bilgi için bkz. Emre Caner, Toprak ve Kadın Kutsal Fahişelerden Bakire Meryem’e. Su Yayınları 2004: Nickie Roberts. Batı Tarihin­de Fahişeler. Çeviren: Gülden Şen. Sabah Kitapları.

(Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, Muazzez, İlmiye Çığ, Kaynak Yayınları)

Tanrı’nın Doğum Günü ( Burak Özdemir )‏

Diyaloglar halinde kaleme alınan bu kitap güya Tanrı “dona” ve yazarı chatleşiyor. Donanın “Tanrı” olması okuyucuda psikolojik bir baskı yaratıyor ve bilinç altı tüm söylediklerini doğru ve tartışılmaz kılıyor.

Kitapta dikkat çeken bir başka nokta ise; kuran’ ın “şifreler” kitabı olarak tanıtılması ve son yılların popüler kelimesi “kripto” nun sıkça geçmesidir.

Bu kitapta ayetleri cımbızlama yöntemiyle ele alarak “reenkarnasyon” inancından esinlenerek “herkes tekamülünü tamamlamak için bu dünyadadır” felsefesini benimsetmeye çalışıyor.

Örneğin: Sayfa 80’de reenkarnasyon inancı aşılanıyor ve bakara süresi 56. ayet reenkarnasyona delil olarak gösteriliyor.
Sayfa 217’de mısır firavununun şimdi bir ressam olduğu anlatılıyor. Gerekçe ise; ruhu öldükten sonra başka bir vücuda girmesi imiş…
Kitapta reiki, nura ( kendi bulmuş olduğu bir kavram, cisimlere siniyor, enerji yayıyor) aura, çakra, pozitif enerji, negatif enerji, hayatın özü sevgidir gibi sözlerden bolca bulunmakta.

“Müteşabih ayet teknolojisi” adı altında ayetlere sembolik anlamlar yükleyerek cımbızlıyor. Kendine elçi – seçilmiş – görevli gibi misyonlar yükleyerek, insanları maddi manevi sömürüyor.

Neden bunları paylaşıyorum; günümüzde ( bilhassa son dönemde , benzer içerikte çok fazla kitap yazılmakta ve kitapçıların raflarında yerlerini almakta.) Kendini uzman gibi gösteren insanların dışı cilalanmış öğretilerene kapılıp gitmekteler.

İşin trajikomik yanı, tekamülünü – evrimini tamamlamaya yaklaştığını söyleyen, yeniden doğup – doğmama seçeneğinin kendi elinde olduğunu iddia eden “yarı Tanrı” bireylerden oluşan sözde “farkındalık sahibi” olduğunu söyleyen insanların hızla çoğalmalarıdır.

İnsanların bu kitabı bu kadar içselleştirmelerinin nedeni ise; insanların kolayına gelen şeylerden bahsediyor olmasıdır.
Yani içki içebilir, evlenmeden ilişkiye girebilir, reenkarnasyona inanabilir,defalarca günah işleyebilir, ( çünkü ne olursa olsun affeden bir “dona” var ) namaz kılmak yerine “yoga” yapabilir ( yazara göre arada hiçbir fark yok) anlayacağınız, kolayınıza gelen canınızın istediği her şeyi yapabilirsiniz. E nihayetinde, cehennem de şeytan da sandığınız gibi kötü değildir “dona”ya göre…

Dona güya Müslümanlığın kurallarını “devrimle” yıkıp yeniden yapılandırıyor. Ya tutarsa hesabı… Ne diyelim, yutacak insan çok.

Vatanseverlik Nedir?

Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir?
Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir?
Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu”?
Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi?
Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir?
Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?

Eğer vatanseverlik bu ise, bugün pek azımız vatanseverdir.çünkü, oyun mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür. Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır. Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.
O halde, nedir vatanseverlik? “Vatansever, efendim, adi ve alçakların son sığınağıdır,” demişti Dr. Johnson.
Zamanımızın en büyük milliyetçilik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar.
Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inandır; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan boş bir inan.
Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir.
Emma Goldman