Sizce kültür nedir?

  • İnsanın, insanlığa kattığı değerler bütünüdür
  • Bir insanın düşünce, tutum ve davranışlarını etkileyen öğreniler bütünüdür
  • Sahip olunan tarihsel bilinçtir
  • Tarihi ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün manevi değerlerdir
  • Kültür, doğanın yarattıklarına karşılık insanoğlunun yarattığı her şeydir
  • Toplumun ortak yerleşmiş degerleridir
  • İçinde yaşanılan toplumun alışkanlıklarını farkında olmadan benimsemektir
  • Eğitim görmüş ve bu eğitimle beğenisi, savunma ve eleştirme gücü gelişmiş bir kişilik kazanmış olma durumudur
  • Sembolik ve öğrenilmiş olan ürünler ya da özellikler toplamıdır, birikimdir

“Atmasyon” tipler!..

Kendilerini severler korktuklarından…
Yaşamanın sinsi kahyasıdırlar…
Boş buldular mı ortalığı dünün içinde, bugünün içinde, yarının içinde… Şahlanıp kükremeye hazırdırlar.

Ama nerede ararsanız onları, ne zaman istemeseniz bile onlar oradadırlar. Nasıl bir yüz gerekiyorsa, nasıl bir söz gerekiyorsa, duruma ayarlı bir otomat gibi, ne günden ilerde, ne günden GERİ’dirler…

Yavaş yavaş değişirler, gündüzlerin uzaması, gecelerin kısalması gibidirler…

Rüzgârın çıkması, denizin kabarması gibi birden oluşmazlar ama, ortamın konumuna göre yüreklidirler, ses verirler… Bilgili ve akıllı görünürler…

Başkalarının deneylerini en iyi onlar kullanırlar güya… Parmak parmak sayarlar, ne saydıkları belli, gerisini sen düşün…

Sözcüğe dayanırsa; iş, kardeşliğe dayanırsa, insanlığa dayanırsa hemen de melek kesilirler…

Değer önemli değil, önem değerlidir onlar için… Son söylenen değerlidir…

Son yapılan değerlidir, AN’dan çıkıp ANİ’den tam da baştan sona TAN kükremesi duyarlarsa, ters döner şemsiyeleri, hemen kuytuya çekilirler…

Korkarlar, kendilerini de sevmekten…

Korkarlar, binlerin, onbinlerin, yüzbinlerin sellerinden…

Korkarlar, binlerin, onbinlerin, yüzbinlerin seslerinden…

Haaa kim mi bunlar?

Sanları ve tipleri “Atmasyon”dur…

Bu tiplere bir soralım bakalım:
Sen seviyor musun insan?
Yoksa belirli süreni
Yılgını, kuşkunu
Şaşkınlığını, ürpertini
Kirini, izini
Saklı sızını
Karışan düşünü
Değişen tadını
Aklını algını
Aldatan duygunu
Yığılan soruları
Soğuk anları
Kapalı akşamları
Uyanık uykuları
Biten yolları
Tenin yalnızlığını
İlk kaynağını
İçtiğin sütleri
Büyük ayrılığı
Son yatağını
Belleğinde biriken tortuyu
Ağır tortuyu
Kara tortuyu
Zor tortuyu
Oynak tortuyu
Yaban tortuyu

Ertan Yurderi

08.03.10-Pazartesi- Robot Konuşuyor

Haftanın Masalı dizisi 

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Orhan isimli dokuz yaşında çelimsiz, biraz sinirli, gayet akıllı bir çocuk varmış. Babası bir şirkette muhasebeci annesi ise bir bakanlıkta orta dereceli bir memurmuş. Başkentte yaşayan bu çekirdek ailenin diğer ailelerden pek de farkı yokmuş. Gündüzleri işlerine, okulla gider, akşamları televizyon karşısındaki kanepede yer kapışırlarmış. Bazı hafta sonları göl başına kahvaltıya giderler, uzun bir yürüyüş diye başlayıp en kısa dönemeçten geri döner, mütevazi arabalarının rahatlığına gömülürlermiş. Bazen annenin ısrarıyla popüler bir konser ya da gösteriye de gittikleri de olurmuş tabi. Doğrusu hayatları sakin denilebilirmiş.

Ara sıra Orhan’ın uyumsuzlukları ve çevreden gelen şikâyetlerle boğuşurlarsa da bunu da fazla dert etmezlermiş. Bütün kadın programlarını kaçırmadan takip eden anneanne onlara bir yaşam koçu tavsiye etmiş. Orhan’ı belli dönemlerde ona götürüyorlarmış. Gerçi durumda pek bir değişiklik olmuyormuş ama yapabilecekleri başka bişey de bilmiyorlarmış.

Neyse işte günler böyle birbirinin benzeri geçip giderken, okullar kapanmış, yaz tatili gelip çatmış. O sene Orhan’ın dedesinin yaşadığı kıyı köyüne misafir olmayı planlayan aile, tüm hazırlıkları tamamlamış, yola çıkmışlar. Güzel bir havada, güzel bir yolculuktan sonra beldeye varmışlar. Uzun zamandır görüşmeyen aile büyükleri küçükleri hasretle kucaklaşmış. Bavullar açılıp çekmecelere yerleştirilmiş.

İlk iki günün ardından Orhan’ın yüzünde, kollarında, sırtında, kızarıklıklar kaşıntılar peydahlanmış. Telaşlanan aile hemen cildiyeci bir doktor arayışına girişmişler. Fakat o küçük beldede yalnızca oldukça yaşlı pratisyen bir hekimden başka olanak yokmuş. Böylece Orhan’ı ilk çare olarak, çevre sakinlerinin çok sevip saydığı bu doktora götürmüşler.

Rengârenk çiçeklerle bezeli bahçenin ahşap kapısı şık şık diye latif bir ses çıkarmış onlar içeri girerken. Belki de sesi duyduğu için küçük beyaz evin kapısı açılmış ve orta boyda, hafifçe toplu, beyaz güzel saçları olan bir adam dışarı çıkmış. Güneşten gözlerini kırpıştırarak “gelin gelin” anlamında el sallamış onlara. 
Tanışma, gülüşmeler arasında, doktorun muayenehane olarak kullandığı sevimli odaya girip, oturmuşlar. Yaşlı adamın mavi gözleri berrak bir su gibi yumuşak ve aynı zamanda parlakmış. Önce sorunu dikkatle dinlemiş, bazı sorular sormuş aileye dair, sonra çocuğun kızarık bölgelerine göz atmış, hafif bir muayeneden sonra demiş ki,

“Hımmm… Ne güzel bir gün değil mi? İsterseniz siz işlerinize bakın, biz de Orhan’la baş başa konuşalım biraz. Zaten bugün gelen giden de yoktu, arkadaşsız canım sıkılıyordu” demiş ve eklemiş “isterseniz ben onu eve getiririm sonra, babanızı tanıyorum, gelmediğim ev değil” diye kıkır kıkır gülmüş.

Böylece çocuğun annesi babası gitmişler. Orhan biraz tedirginmiş ama yine de geride kalmaya itiraz etmemiş. Önce birer külah dondurma yemişler, bahçede çiçek tarhlarının arasında dolaşırken, havadan sudan konuşmuşlar. Yaşlı adam buraya geleli iki gündür neler yaptığını sormuş çocuğa. O da saat saat anlatmış, böyle hevesli bir dinleyici bulduğuna sevinerek. Anlatılanlardan biri dikkat çekiciymiş. Önceki gün plaja yüzmeye gittikleri gün olanlar.

O gün denize üç kez girip çıktıktan sonra arkadaşsızlığın getirdiği iç sıkıntısı ile kumları ayağı ile tekmelemekte olan Orhan, kulak paralayıcı bir kız sesi ile yerine çakılıp kalmış. Kız şöyle diyormuş “aptal! Ne yaptığına dikkat etsene!”

Meğer tekmelediği kumlardan bir kısmı, kızın hevesle yapmakta olduğu kumdan şatonun üstüne düşmüşler. Yedi sekiz yaşlarında görünen kız bir elinde malası diğer elinde plastik su kovası, kızgınlıktan kedi gibi parlayan kısılmış gözleriyle ona bakıyormuş. Adeta savaşa davet eder gibi bir hali varmış. İşte o andan sonra beş dakikada olanları hiç hatırlamıyormuş Orhan. Ama daha sonra babasının anlattığına göre, çocuk atılıp tüm şatoyu ayaklarının altında ezmiş, kıza da okkalı bir tokat yöneltmiş ama Allahtan rastlatamamış. Kızın dehşetli çığlıkları ile plaj nerdeyse ayağa kalkmış bir anda. Ve bu güzel minik kedinin annesi, ondan da daha çok bağırarak çocuğu azarlamış. Çakmak çakmak gözlerle babasına gidip onu şikâyet etmiş.
Olay kısa zamanda yatışmış, baba oğul daha eve dönmeden unutulup gitmiş. Şu an yaşlı amca hatırlatmasa sonsuza kadar yitip gidecek binlerce sevimsiz anıdan biri olacakmış aslında.

Güneş artık yakmaya başladığından içeri girmişler, doktor her ikisine de koca bir kupayla sütlü çikolata pişirmiş. Ağızları yana yana üfleyerek içerken birbirlerinin haline bakıp gülüşmüşler. Çikolataları bitmeye yakın adam ona şöyle demiş; “Sanırım bu kaşıntılarının sebebini buldum Orhan.” , “öyle mi” demiş çocuk pek de ilgilenmeyerek. “evet evet” demiş yaşlı adam hevesle , “kolayca tedavi edebileceğimizi de biliyorum. Ancak bunun için sana bir sır vermem gerekiyor”

Bu kez çocuğun iri kahverengi gözleri ilgiyle parlamış.

“Sen sır nedir biliyor musun?”
“Tabi” demiş çocuk “saklanması gereken bişey”
“Ah evet işte öyle. Sana bir sır vereceğim ve bu ikimiz arasında kalacak, buna ne dersin?” Çocuk merakla onaylamış adamı. Sandalyesinde kıpırdanmış, sırtını dikleştirmiş.

“Şimdi bak, belki biraz tuhaf bulacaksın ama yine de bunu seninle paylaşmaya karar verdim. Biliyorsun biz insanlar doğduğumuzda çok minicik oluruz, kardeşin olmadığı için belki sen bunu fark etmemişsindir.  Çok küçük ve korunmaya muhtacızdır. Gözlerimiz henüz görmez, kulaklarımız senin bildiğin şeyleri duymaz. Kendimizi başka şeylerden ayıramayız bile.  Dikkatle ve şefkatle korunmamız, sabırla büyütülmemiz gerekir. Peki bunu kim yapar?”

“Annemiz” demiş çocuk kesin bir tonda
“Ah evet, annemiz. İyi ki varlar onlar değil mi? Annemiz yapar ama onun da kendine göre bir hayatı başka sorumlulukları var, o sebeple bir anne her saniye bebeği kucağında tutamaz, onu korumak için bütün anlarını gözleyemez. İşte bu sebepten bebeğinin içine minik biiiirrrr… Hımmm… Nasıl desem… Minik biiirrrr robot koyar. Koruyucu robot.” Derin bir nefes alıp çocuğun tepkisini ölçmüş. Orhan sandalyesinde öne doğru eğilmiş, gözbebekleri olağanüstü büyümüş, nefesini tutmuş biçimde ona bakıyormuş.

“Eh işte bu robota, bebeği her halükarda koruması için kesin emir verilmiştir. Onun bu koruma işinden başka hiç bi amacı yoktur. Böylece bebek büyürken robot da onunla beraber büyür. Normalde içimizde bi yerde uyur vaziyettedir. Hani bodyguardlar var ya bilirsin sanırım?”

“Eeeveet, tabi biliyorum, filmlerde var, oynadığım bilgisayar oyunlarında da var” demiş çocuk heyecanını saklayamayarak.
“Hah işte aynı onun gibi,  Ya da güzel bir köpek gibi de düşünebilirsin onu, sahibine bağlı ve onu ölümüne korumaya gönüllü bi şey.”  Durup kendi benzetmelerine gülüyor gibi yapmış. Aslında amacı çocuğun yükseldiğini fark ettiği tansiyonunu biraz düşürmekmiş. Gerçekten de işe yaramış, çocuk dizlerinin altına dimdik kilitlediği kollarını çıkarıp, geriye doğru kaykılmış.

“Herkeste var mı bu robottan?” diye sormuş “Hem ben bunu neden şimdiye kadar duymadım?”
“Güzel sorular” demiş doktor gülümseyerek “akıllı bir delikanlı olduğun belli zaten. Evet hepimizde var. Bunu şimdiye kadar duymadın çünkü anneler bu robotu yerleştirdiklerini unutuyorlar. E onlar unutunca kimse de bilmiyor doğal olarak.  Peki ben nerden biliyorum? Bunu soracaktın değil mi?”

“Evet tabi, sen nerden biliyorsun?”
“Hımmmm… Bak bu şöyle oldu, büyük büyük dedemin annesi, bir gün bu robotu yerleştirdiğini hatırlamış. O bunu hatırladığında çocukları zaten büyük insanlar olmuşlarmış ve artık kendilerini koruyabilecek güçtelermiş. O zaman demiş ki, artık bu robotlara ihtiyaç kalmadı, onları çıkarıp atayım bari. Fakat bunun nasıl yapılacağına dair hiçbir fikri yokmuş. Nasıl takılacağını kendiliğinden biliyormuş, bütün annelerin bildiği gibi, yani kimse ona öğretmemiş. Ama nasıl çıkarılacağını bilmiyormuş işte. Büyük ninem çok akıllı bir kadınmış, uzun zaman bunu nasıl yapacağını düşünmüş, yine de bulamamış. Sonra bir gün rüyasında bir çözümün olduğunu görmüş. Sabah uyandığında sevincinden minik kuşlar gibi şarkılar söylemiş.”

“Nasılmış?” Çocuğun sesi çatal çatal çıkmış, ikisi de buna kahkahalarla gülmüşler.

“Dur şimdi onu da söyleyeceğim, sırasıyla. Daha önce robotun nasıl çalıştığının örneğini göstermeliyim sana. Hani az önce bahçede bana anlattığın plaj olayın vardı ya, işte bu gayet güzel bir örnekti. Senin tekmelediğin kumlar o minik kızın şatosuna değince, kızın uyuyan robotu birden uyandı ve öne geçerek onu korumaya hazırlandı ve sana bağırdı. Robotlar birbirlerinin sesini gayet iyi tanırlar. Böylece kızın robotunun sesi senin robotu uyandırdı. Senin tehlike içinde olduğunu sanan robotcuğun seni hemen arkasına savurdu ve saldırıya geçti, kum kaleyi yıktı daha bişeyler işte. Tabi kızın annesinin robotu bu sesleri tanımakta gecikmedi ve yardıma koştu.”

“Olamaazzz…” diye bağırdı oğlan “gerçekten böyle mi oldu?”

“Aynen” dedi adam “robotlar öylesine kesin emir almışlardır ki, işe giriştiklerinde sahiplerini hemen kendi arkalarına savurarak ona siper olurlar. İşte bu yüzden sen o sırada olanları hatırlayamadın, çünkü hem savrulurken sersemlemiştin hem de robot önünde olduğu için olanları seyredemedin!”

“Şimdi anlıyoruuuummm” diye gürlemiş çocuk, oturduğu sandalyeden atlamış, heyecanla iki kez yerinde zıplamış. “Çünkü bana hep böyle oluyor”

“Ehhh…” demiş yaşlı adam bıkkınca “hepimize böyle oluyor.”sonra durup oğlanın yatışmasını beklemiş.  “İşte hayatımızda her gün bir çok kez robot bizim yerimize geçtiği için hafızamızda bütünlük yok, neyin nasıl olduğunu çoğu kez hatırlayamıyoruz.”

“E tamam tamam… Ninenizin bulduğu çözüm neydi, ben onu merak ediyorum” diye bağırmış çocuk, o sırada minik bir kek parçası genzine kaçtığı için öksürüklere boğulmuş. Yaşlı adam ona bir bardak limonata getirmiş, gidişattan memnun, fark ettirmeden gülümsemiş koltuğa otururken.

“Hımmm… Evet ninemin rüyada gördüğü çözümmm” diye uzatmış diyeceğini “rüyasında gördüğü çok ama çok yaşlı bir kadın ona bir bilezik yapmayı öğretmiş. Bu bilezik kolunda olduğu sürece robotun hareketlerini izleyebilirmişsin”

“Nasıl yani, robotu çıkarmıyor muyuz yani?”

“Hayır hayır çocuğum, robot bir kere konulduğunda artık çıkarılamazmış, ancak onu izleme şansımız varmış, böylece hafıza kopukluğumuz olmaz, neyin ne olduğunu bilebilirmişiz. Bu da bişeydir yani, değil mi?”

“Eh evet öyle herhalde” demiş çocuk hafif hayal kırıklığıyla

“Hem robot bizim düşmanımız değil en sadık dostumuz, bunu unutma lütfen. Onun tek kusuru, her şeyi sahibi için tehlike görmesi ve daha da kötüsü sahibinin artık büyüdüğünü ve kendini birçok tehlikeden koruyabilecek denli güçlenmiş olduğunu anlamaktan aciz olmasıymış. Eh o nihayetinde bir robot, makine yani, bizimle boy ölçüşemez. Sanırım ben onu anlayabiliyorum hatta seviyorum bile” diye gülümsemiş. Bu arada ahşap küçük masasının sol alt çekmecesinde bi şeyler arıyormuş, sonunda aradığını bulmuş ve sevinçle yerinde doğrulmuş.

“Büyük büyük ninem zamanından beri, bizim ailede senin yaşlarına gelen çocuklara bu bileziklerden bir tane hediye edilir, nasıl çalıştığı öğretilir ve tabi sır olduğu da hatırlatılırmış. İşte ben de böylece haberdar oldum robottan ve bilezikten.” Elinde tuttuğu hasır gibi bişeyden örülmüş bileziği havada salladı “şimdi eğer istersen ben de sana bir tane hediye edeceğim” demiş

“Çocuk hevesle masaya doğru atılmış “evet evet kesinlikle istiyorum onu” demiş.

“Gel o zaman onu takalım ve nasıl çalıştığını anlatayım. Bu bileziğe ben robot yakalayıcı diyorum, sen de istersen başka bir isim koyabilirsin tabi” Bileziğin ortasındaki siyaha yakın koyu renk yassı taşı tam bileğinin içine denk gelecek şekilde takmış ve sıkıca bağlamış. “Nasıl? Güzel değil mi? Fazla gösterişli de değil, her yerde rastlanan bilekliklere benziyor”

“Evet öyle hakikaten” demiş çocuk, sağ kolunu şöyle havada bikaç kez çevirmiş, sanki özel bir şey hissetmeye çalışır gibiymiş.

“Önemli olan görüntüsü değil işlevi tabi. Neyse, bu bilezik nasıl çalışıyor onu da anlatayım, az sonra akşam olacak sizinkilerin meraka düşmesini istemem. Şimdi senin robot uyandığı anda bu bilezikteki taş kırmızı renge döner ve bileğine aniden bir sıcaklık yayılır. Bunu fark ettiğinde sen hemen üç kez, “robot uyandı, robot uyandı, robot uyandı” diyeceksin. Bazen bunu dudaklarınla söyleyemeyebilirsin ama içinden de söylesen kulağın bunu duyacaktır. Kulakların bunu duyduğunda artık robotun önüne geçmiş olduğunu ve seni korumak için bişeyler söyleyip yaptığını anlarsın. Tabi anlar anlamaz onu seyretmeye başladığını da göreceksin.”

“Nasıl amaa? Onu yakalayıp yerine tıkmam gerekmez mi?”

“Hayıır hayır çocuğum. Böyle bişey yapmaya kalkarsan onu üzebilir, küstürebilirsin. Ki bunu da hiç istemeyiz. Dostlarımızla iyi geçindiğimiz için dosttur onlar, onlara saygı duyduğumuz için bize arka çıkarlar, öyle değil mi?”

“Evet ama?”
“Güven bana, sana kaç nesildir ailemizin uyguladığı ve rahat ettiği bir sırrı veriyorum. Onu sadece izle, ne yapıyor, ne konuşuyor, sanki heyecanlı bir film izliyormuşsun gibi, merakla ve zevk alarak izle minik robotcuğunu.” Durup nefeslenmiş “Bir süre bu işlemi sürdür, sonra bana gelip neler olduğunu anlatırsın. Daha bir ay buradasın nasıl olsa.”

Çocuk gözleri bilekliğinde, düşünceli bir şekilde başını sallamış.

Aradan günler haftalar geçmiş, bir gün ahşap bahçe kapısı yine şık şık diye çınlamış, Orhan, annesi ve babası doktoru ziyarete gelmişler. Babası elindeki kitap destesini masanın kenarına bırakırken “okumak için getirdiğim kitapları size bırakmak istedim belki buralarda bulmakta zorlanıyorsunuzdur demiş. Annesi de özenle pişirdiği yaş pastayı onun üzerine bırakırken “ah size çok borçlandık doktor bey, Orhan öylesine güzel bir tatil geçirdi ki, hepimiz çok çok mutluyuz.” Diye şakımış. “Öğrettiğiniz oyunu çok sevdik, hani bileklik oyununu, hatta ben de bazen oynamaya başladım” diye eklemiş babası.

O an yaşlı adamla çocuk göz göze gelmişler. Konuşmadan anlaşmışlar. Doktor onları yolcu ederken geride kalan Orhan onun kulağına fısıldamış “Sırrı söylemedim, onları oyun diye kandırdım” demiş özür dilercesine. “Anlamıştım demiş adam, peki robot yakalayıcısıyla neler oldu?”

“Oooo… Hiç sormayın neler neler seyrediyorum onun sayesinde. Hem bişey söyleyeyim mi, benim robot yakalayıcım başkalarının robotunu bile yakalıyor!” Durup yaşlı adamın mavi bir deniz gibi hafif çalkalanan gözlerine bakmış  “peki bu da normal mi?”

“Neden olmasın. Bak ne diyeceğim, eğer bir şekilde bilekliği kaybedersen ya da koparsa, bişey olursa bunun ne anlama geldiğini sana söylemeyi unutmuşum.”

“Yoo, onu asla kaybetmem” demiş çocuk kararlılıkla”

“Tabi biliyorum. Ya olursa diye söylüyorum. Ninem bana demişti ki, bir gün eğer bilezik kaybolursa, bu artık ona ihtiyacım kalmadığı içinmiş. Bilezik her zaman ihtiyacı olan birine gidermiş, özgürmüş o! Bunu unutma istedim.”

 Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, birini Orhan kapmış, diğerini annesiyle babası paylaşmış, üçüncüyü de bu masalı ünleyen yemiş.

Gelelim kıssadan hisseye güzellerim. Kıssasını diyelim ki, boşa gitmesin çekilen acılar. Deyin bakalım bu masal ne anlatır?

Sa

08.03.10 – Beylerbeyi

Haftanın masalı –İKİZLER

Haftanın Masalı Dizisi 

22.02.10- Pazartesi –İKİZLER

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Anadolu’nun ücra bir kasabasında talihsiz bir genç kadın yaşarmış.

Bu güzelce genç kadının talihi aslında taaa önceden kararmaya başlamış, daha kendisi dokuz yaşındayken babası silahlı bir çatışmanın ortasında kalıp ölmüş. Ne öldüren belli olmuş ne de ceza alan olmuş, öylece kim vurduya gitmiş dağ gibi adam. Rahmetlinin karısı alelacele yetmişine merdiven dayamış bir imamla evlendirilip başka bir kasabaya gönderilmiş. Üç çocuğunun ikisi yine başka bir şehirde bir camiye hafızlık kursuna gönderilmiş, en küçüğü olan kız ise amcasının yanına verilmiş. Orada beş sene kadar sığıntı hayatı yaşadıktan sonra da ilk isteyen damat adayına -bir dükkânın beş yıllık kirasız kullanım hakkı karşılığında-verilmiş. Gelinden yirmi yaş büyük olsa da kendi halinde iyice bir adammış damat.

Ondört yaşında gelin olan Hamide, onbeşinde ikiz kızlar doğurmuş. Kızlar tek yumurta ikizi değilmiş, biri esmer, diğeri sarışınmış. Daha kendisi çocuk olan anne ise aynı anda gelen bu bebeklere hakkıyla bakabilmek için kendini paralıyormuş. Kocası bir inşaatta duvar ustalığı yaptığından daha evlendiklerinin birinci haftasında uzak bir beldeye taşınmışlar. Çevresinde kendine yardım edebilecek bir büyüğü hatta bir tanıdığı bile yokmuş Hamide gelinin.

Bebekler dötbuçuk aylık olduğunda bir felaket daha gelmiş başına. Bu kez kocası inşattan düşüp ölmüş. Haber geldiğinde bebeklerin bezini yıkamakta olan Hamide bayılıp, boylu boyunca tuvaletin taş zeminine düşmüş, kalmış. İki gece boyunca gözleri şişip kapanana kadar ağlamış genç anne. Tabi bebekler de ona eşlik etmişler. Sonunda tek çaresinin bebekleri kasabanın hemen kenarındaki bir uçurumdan atmak olduğuna karar vermiş Hamide. Hayatları boyunca çile çekmelerindense böylesi daha iyi görünmüş gözüne. Sabahın kör vaktinde kalkıp, hazırlanmış. Çocukların birini sırtına diğerini göğsüne bağlayıp yola düşmüş. Artık ağlamıyormuş bile, göğsüne sarılı esmer kızı mışıl mışıl uyumuş yol boyunca. Sırtındaki ise hiç susmamacasına ağlamış sanki kaderini anlamış gibi. Uçurumun olduğu tepeye geldiğinde güneş doğuyormuş. Kararlı adımlarla küçük koruluğu geçmiş baştanbaşa. Bebekleri çözmüş bedeninden. Göğüsleri sütten öyle doluymuş ki, patlayacakmış gibi acı veriyormuş. Böylece bebekleri son kez doyurmaya karar vermiş genç anne. Önce esmer olanı almış kucağına, sol memesini minik pembe dudaklara teslim etmiş. Bir yandan emzirirken bir yandan küçük adımlarla geziniyor ve bildiği tek ninniyi okuyormuş hüzünlü bir sesle. Bebek emmeyi bırakıp mutlu bir uykuya daldıktan sonra bile devam etmiş şarkısına. Sonunda ayakları onu uçurumun kenarına kadar getirmiş ve Hamide kollarında mutlu bir şekilde uyuyan esmer kızı bırakıvermiş aşağı. Hiç bi ses olmamış, ne çarpma ne ağlama, belki de kulaklarını mühürlemiş duymamaya. Kim bilebilir. Sonra aceleyle diğerinin yanına doğru yürümüş, onu da son kez emdirip, aynen kız kardeşi gibi ninniyle uğurlamak niyetindeymiş. Ancak sarışın bebeği bıraktığı yere yaklaştığında onun yerinde yeller estiğini görmüş. Telaşla çevreye koşturmuş, ama bebekten hiç bi işaret yokmuş, ne ses ne nefes. Sabahın o erken vaktinde onu kim almış olabilir, yoksa belki vahşi bir hayvan mı götürdü bebeği diye düşünmüş. Her ne olduysa sarışın bebek, uçurumu boylamaktan kurtulmuş. Genç Hamide ise yeis içinde tekrar yola koyulmuş, hiç bilmediği ancak duyduğu büyük bir şehre doğru yürümüş yürümüş.

Gökten üç elma düşmüş, birini ikizler paylaşmış, diğerini Hamide, üçüncüyü de bu masalı ünleyen yemiş.

Gelelim kıssadan hisseye güzellerim. Kıssasını diyelim ki, boşa gitmesin çekilen acılar. Deyin bakalım bu masal ne anlatır?

S.A.

22.02.2010 – Beylerbeyi