La Loba

Herkesin gönülden bildiği, fakat çok az insanın gördüğü gizli bir yerde yaşayan yaşlı bir kadın vardı.Doğu Avrupa masallarındaki gibi, kaybolmuş yada başıboş dolaşan insanların ve arayış içindekilerin, yaşadığı yere gelmelerini bekler gibidir.

İhtiyatlıdır, genellikle kıllarla kaplıdır, her zaman şişkodur ve özellikle arkadaşlıktan köşe bucak kaçmaya çalışır.Hem gaklar, hem gıdaklar; genellikle insan sesinden çok, hayvan sesi çıkarır.

Tarahumara yerli bölgesindeki çürük granit yamaçlarda yaşadığını söyleyebilirim.Ya da Phoenix dışındaki bir pınarın yanında gömülü olduğunu.Belki de arka penceresinden sarktığı köhne bir arabada, güneydeki Monte Alban’a giderken görülecektir.Belki de El Paso’nun yanındaki otoyolda beklerken veya kamyoncularla Morelia’ya (Meksika) av tüfeği taşırken veya sırtında tuhaf şekillerdeki yakayacak odunla Oaxaca’nın yukarısındaki pazara giderken fark edilecektir.Birçok ismi vardır:La Huesera (Kemik Kadın), La Trapera ( Toplayıcı Kadın) ve LA Loba ( Kurt Kadın).

La Loba’nın tek işi kemik toplamaktır.Özellikle dünyadan kaybolma tehlikesinde olanları toplayıp korur ve saklar.Mağarası her cinsten çöl yaratığının kemikleriyle doludur:Geyik, çıngıraklı yılan, karga.Ama uzmanlık alanı kurtlardır.

Montana’larda (dağlarda), arrayo’larda (kurumuş dere yataklarında) kurt kemikleri arayrak toprağı didik didik eder, sürünür, emekler.Bütün bir iskeleti bir araya getirdiğinde, son kemik yerine yerleşip yaratığın güzelim beyaz heykeli gözlerinin önünde uzanıverdiğinde, ateşin yanına oturur ve hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünür.

Emin olduğunda ise, criatura’nın yanında durur, kollarını üzerine kaldırır ve şarkı söylemeye başlar.O anda kurdun kaburga kemikleri ve bacak kemikleri ete kemiğe bürünmeye başlar ve yaratık kürkle kaplanır.La Loba şarkı söylemeye devam eder ve yaratığın bedeni varoluşa daha çok yaklaşır; kuyruğu kabarık ve güçlü bir şekilde yukarıya doğru kıvrılır.

Ve La Loba daha çok şarkı söyler ve kurt yaratık soluk alıp vermeye başlar.

Ve La Loba şarkısını öyle derinden söyler ki, çölün zemini sallanır ve o şarkı söyledikçe kurt gözlerini açar, ayağa fırlar ve kanyona doğru koşarak gözden kaybolur.

Koşusunun bir yerinde, ister koşusunun hızı, ister yolunun bir nehre düşmesi, isterse de güneşten veya aydan gelen bir ışının tam yerine denk gelmesi yüzünden olsun, kurt birdenbire, özgürce ufka doğru koşarak kahkahalar atan bir kadına dönüşür.

Öyleyse, unutmayın, çölde dolaşıyorsanız ve günbatımı da yakınsa ve hani biraz da kaybolmuşsanız ve yorgunsanız, şansınız yaver gidiyor demektir, çünkü La Loba sizden hoşlanabilir ve size bir şey gösterebilir – ruha dair bir şey.

Kurtlarla Koşan Kadınlar

İngilizce versiyonu da varmış:

http://www.etsy.com/listing/71386514/crone-goddess-figurine-la-que-sabe

Estes’ten masal üzerine açıklamalar:

“Hepimiz yola çölde bir yerde kaybolmuş bir kemik yığını, kumun altında dağınık yatan bir iskeletle başlarız.Bizim işimiz geçmişi yeniden günyüzüne çıkartmaktır.Ancak gölgeler yerli yerinde olduğunda en iyi şekilde gerçekleştirilebilen, zahmetli bir süreçtir bu, çünkü uzun uzun bakmayı gerektirir.La Loba bize neye bakmamız gerektiğini gösterir – tahrip edilemeyen hayat kuvvetine, kemiklere bakmamız gerektiğini öğretir.
La Loba’nın yaptığı işin mucizevi bir öyküyü temsil etmek olduğu düşünülebilir.Fakat işi, bize ruh için nelerin yolunda gidebileceğini göstermektir. Bu, Vahşi Kadın’a giden altdünya bağlantısı üzerine kurulu bir diriliş öyküsüdür.Eğer doğru şarkıyı söylersek, vahşi ruhun psişik kalıntılarını hatırlayabileceğimizi ve onu şarkılarla tekrar canlandırabileceğimizi vaat eder.
La Loba, topladığı kemiklerin üstüne şarkı söyler.Şarkı söylemek, ruh-sesini kullanmak demektir.Soluk yoluyla, kişinin gerçek gücünü ve ihtiyacını dile getirmek, rahatsızlık çeken yada eski gücüne kavuşma ihtiyacı duyan şeye ruhunu üflemek demektir.Bu, Vahşi Benlikle ilişki arzusu taşana, ardından da ruh bu zihinsel çerçeveden konuşana kadar en derin, en büyük sevgi ve hislere inilerek gerçekleştirilir. Kemiklerin üstüne şarkı söylemek işte budur. Bu büyük sevgi duygusunu bir sevgiliden elde etmeye çalışmak hatasına düşmemeliyiz, Çünkü kadınların yaratma ilahisini bulup söylemeye dönük bu çabaları, tek başlarına altından kalkacakları bir iştir, psişenin çölünde gerçekleştirecekleri bir iş.
…..
Yaşlı olan, Bilen, içimizdedir.Kadınların en derin ruh-psişesinde, kadim ve canlı vahşi benlikte serpilip gelişir.Yuvası öyle bir yerdir ki, zamanla orada kadınların tini ile kurtların tini karşılaşır, zihin ile içgüdüler karışır, orada bir kadının derin hayatı, dünyevi hayatının sermayesidir.Ben ile Sen’in öpüştüğü noktadır, bütün tinselliğiyle kadınların kurtlarla koştuğu yerdir.
Bu yaşlı kadın, akılcılığın dünyası ile mitosun dünyası arasında durmaktadır.Bu dünyanın üzerinde döndüğü eklem kemiğidir.Dünyalar arasındaki bu topraklar, algılar algılamaz hepimizin tanıdığı o esrarengiz yerdir, ama şiiri, müziği, dansı yada öyküyü kullandığımız anlar dışında nüansları yok edilmeye çalışılırsa, elimizden kaçıp şekil değiştirir.
…..
Büyük bir psişik zenginlik taşısa da, buraya ihtiyatla yaklaşılmalıdır, çünkü burada geçen zamanın esrikliğiyle neşe içinde boğulunabilinir.Uzlaşımsal gerçeklik buraya kıyaslandığında daha az heyecan verici görülebilir.Bu anlamda psişenin bu derin katmanları, insanların dağılmış bir şekilde, sallantılı fikirler ve havai mevhumlarla yüklü olanla geri döndüğü bir esrime tuzağına dönüşebilir.Böyle olması amaçlanmamıştır aslında. Bizden istenen, ferahlatıcı ve bilgilendirici bir suda,tenimizde kutsanmış olanın kokusunu hissettiren bir şeyde baştan aşağı yıkanmış bir halde geri dönmemizdir.
Her kadının bu Rio Abajo Rio’ya ( nehrin altındaki nehre) girme potansiyeli vardır.Oraya derin meditasyon, dans,yazı,resim, ibadet, şarkı söyleme, davul çalma, etkin imgelem yada bilincin yoğun bir şekilde değişmesini gerektiren herhangi bir faaliyet aracılığıyla ulaşır.Oraya derin ve yaratıcı işlerle, bilinçli bir yalnızlıkla ve herhangi bir sanatla uğraşarak ulaşır.Bu ustalıklı işlerde bile, bu tarifsiz dünyada olan biten çoğu şey bizim için her daim esrarengiz olarak kalır, çünkü o bizim bildiğimiz fizik yasalarını ve mantık kurallarını tanımaz.”

Düzenleyen: Hanife Altuntaş

Evlilik Evcilleştirir

İnsanoğlu, cinselliğin gücünden yani şehvetten tarih boyunca ürkmüştür.

Bunun dizginlenmesi amaçlı tek eşliliğe yatay bir geçiş yapma sözleşmesi yani evlilik zorunluluk haline getirilmiş, yasalar ve din de bu kurguyu tamamlamıştır.

İnsanoğlu, evlilikler ile şehveti ehlileştirme amacı güder, bunun sevgi kutbuna insanları yaklaştırması planlanmıştır, insanoğlu içindeki ‘’şehvetsiz sevgi’’ amacına yönlendirilir, tıpkı annesine, kız kardeşine hissettiği türden bir sevgi. Zira bu insana dinginlik verir ve bu kabul noktalarını esneterek insanın daha iyi bir köle olmasını sağlar.

Zira şehvet insana yön veren, insanı yönelten, insana amaç veren en büyük itici güçtür.
İnsan şehvetten korkutulur ki, sevgi fetişzmine çabucak entegre edilebilsin.

Sanat, bu sebeple şehvetin yanında yer alır.

Şehvete karşı, sevgiyi savunmak ve onu aşkla aynı kalıba indirgemek zamanımızın en büyük yanılgısıdır.

Tek eşliliğin sözleşmeye dökülmesi yani evlilik, başlı başına doğanın canlı türlerine yüklediği her türlü mücadeleye ters etki yapar ve evrimin tersine çalışmasına neden olur.

İnsanları, riske girmekten, gelişmekten alıkoyar, elinin altında sürekli çiftleşebileceği bir bireyin yasalarla yanımıza konulması asıl hapishane hayatıdır, köleliğinizin imzasının bir canlının üzerine atılmasıdır.

Sahip oldukları insana sahip olmaya başlar tarihsel materyalizm doktrinine göre, özel mülkiyet köleler yaratır, evlilikte insanlar arası bölgeler, sınırlar, zorunluluklar, sorumluluklar ve aidiyetler yaratılmasının belgelenmesidir.

Keza zembille inmeyen bu olayı bizler icat ettiğimize göre, acaba toplum baskısı olmasa evlilikler son bulur muydu?

KURDUN KİRPİKLERİ

Eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

“Ormana gitme,” dediler.”Ormana gitme.”

“Neden gitmeyecekmişim? Gece neden ormana gitmemem gerekiyormuş?” diye yanıtladı.

“Orada senin gibi insanları yiyen koca bir kurt yaşar.Ormana gitme, gitme.Çok ciddiyim.”

Doğal olarak, kız ormana gitti.Bir şekilde ormana gitti ve tabii ki, onu daha önce ikaz etmiş oldukları gibi, kurtla karşılaştı.

“Bak sana söylemiştik,” diye böbürlendiler.

“Bu benim hayatım, peri masalı değil, sizi gidi ahmaklar,” dedi.”Ormana gitmem gerek ve kurtla karşılaşmam gerek, yoksa hayatım asla başlamayacak.”

Ama rastladığı kurt bir tuzağa düşmüştü, kurdun ayağı tuzağın içindeydi.

“Yardım et, ah, yardım et bana! Aaayy, aaayy, aaayy!” diye bağırıyordu kurt.”Yardım et bana, ah yardım et bana!” diye ağlayarak bağırıyordu, “ben de seni hak ettiğin şekilde ödüllendiririm.” Çünkü bu tür masallarda kurtların yöntemi budur.

“Bana zarar vermeyeceğini nasıl bilebilirim?” diye sordu – soru sormak onun işiydi. “Beni öldürmeyeceğini ve etlerimi kemiklerimden sıyırmayacağını nasıl bilebilirim?”

“Yanlış soru,” dedi kurt.”Sadece benim sözüme inanman gerekecek.” Ve kurt ağlamaya başladı ve bir kere daha inledi.

“Ah, aaayy! Aaayy! Aaayy!

Güzel kız sormaya değer

Tek bir soru vardır

Aaıııyyy rrrrrııııı

Nııırrrr?

“Ah seni gidi kurt, şansımı zorlayacağım.Pekala, işte oldu!” Ve tuzağın yayını gevşetti. Kurt pençesini çekerek çıkardı ve kız da otlarla bir güzel sardı.

“Ah, teşekkür ederim nazik kız, teşekkür ederim,” diye iç geçirdi kurt. Ve kız da, yalan yanlış masalları çokça okuduğu için ağladı:”Devam et, şimdi öldür beni ve bu işi burada bitirip kurtulalım.”

Ama hayır, olayla böyle gelişmedi.Onun yerine kurt pençesini kızın omzuna koydu ve:

“Ben başka bir zamandan ve yerden gelen bir kurdum,” dedi. Ve gözünden bir kirpik kopararak ona verip şunları söyledi: “ Bunu kullan ve akıllı ol.Şu andan itibaren kimin iyi olduğunu, kimin o kadar iyi olmadığını bileceksin; gözlerimin içine iyice bakarsan açıkca görebilirsin.

Yaşamama izin verdiğin için

Sana da hayat dilerim

Daha önce hiç yaşamadığın bir tarzda

Unutma güzel kız

Sormaya değer tek bir soru vardır

Aaıııyyy rrrrııııı

Nıııırrrr?

Ve böylece kız köyüne döndü

Hala yaşadığı için mutlu

Ve bu kez dediler ki,

“Sadece burada kal ve gelinim ol,”

Ya da “Sana söylediğimiz gibi yap,”

Ya da “Söylemeni istediğim gibi söyle,”

Ve dünyaya geldiğin gün gibi

Üstüne yazılmamış olarak kal.”

Kurdun kirpiğini elinde tutup kaldırdı

Ve uzun uzun baktı

Ve onların amaçlarını anladı

Daha önce hiç fark etmediği.

Ve sonra bir keresinde

Kasap et tarttı

O da kurdun kirpiklerinden baktı

Ve kasabın kendi başparmağını da tarttığını gördü

Ve talibine baktı

“Senin için çok iyiyim,” diyen

Ve gördü ki, talibi

Tam olarak hiçbir şey için iyi değildi

Ve bu şekilde devam etti

Hepsinden değilse de

Birçok talihsizlikten

Kurtuldu

Ama böyle devam ettikçe, bu yeni görüşle sadece sinsi ve zalim olanları görmekle kalmadı, yüreği de yoğunlaşmaya başladı, çünkü herkese bakıyordu ve kurtarmış olduğu kurdun verdiği  bu yetenek sayesinde onları yeniden tartıyordu.

Ve gerçekten nazik olanları gördü

Ve onların yanına gitti

Eşini buldu

Ve hayatının günleri ona kaldı

Cesurları ayırt etti

Güvenilir olanları idrak etti

Ve onlara katıldı

Kızgınlığın altındaki şaşkınlığı gördü

Ve hızla yatıştırdı

Utangaçların gözlerinde sevgiyi gördü

Ve onlara elini uzattı

Ağzı sıkılardaki ıstırabı gördü

Ve onların kahkahalarını elde etmeye çalıştı

Sözcükleri olmayan adamdaki ihtiyacı gördü

Ve onun adına konuştu

Kadınların derinlerindeki sadakati gördü

Hiçbir şeyleri olmadığını söylüyorlardı

Ve kendisinden aldığı ateşle onları yeniden tutuşturdu

Her şeyi gördü

Kurt kirpiğiyle

Hakiki olan her şeyi

Ve sahte olan her şeyi

Hayatın karşısına çıkan her şeyi

Ve hayata dönen her şeyi

Görülen her şeyi

Kalbi sadece akılla değil

Kalple de tartan

Kirpiğin gözleriyle.

Söylediklerinin doğru olduğunu, kurdun hepsinden akıllı olduğunu işte böyle öğrendi. Eğer yakından dinlerseniz, ulumakta olan kurt her zaman en önemli soruyu – sonraki yiyeceğin, sonraki kavganın, sonraki dansın nerede olduğu sorusunu değil –  sorduğunu görürsünüz.

Ama en önemli soru

İçini ve ardını görmek için

Yaşayan her şeyin değerini tartmak için

Aaııııırrrr  rrrrrıııııııı

Nıııırrrrr?

Aaıııırrrr rrrrrrıııııı

Nıııırrrrr?

Eeeyy ruh neredesin?

Eeeyy ruh neredesin?

Çık ormana git, git.Eğer ormana gitmezsen asla bir şey olmaz ve hayatın asla başlamaz.

Çık ormana git

Git

Çık ormana git

Git

Çık ormana git

Git. * Kurtlarla Koşan Kadınlar – Clarissa Estet

-düzenleyen Hanife Altuntaş-

FOK DERİSİ – RUH DERİSİ

Bir zamanlar var olmuş, artık sonsuza kadar yok olan ve çok yakında
geri gelecek olan bir zamanda,günler beyaz gökyüzünün,beyaz karların
altında geçermiş…ve uzaklarda görünen ufak lekelerin hepsi insan,
köpek ya da ayı imiş.

Buralarda isteseniz de bir şey yetişmezmiş. Rüzgarlar o kadar sert
eserlermiş ki, insanlar parkalarını ve mamlek’ lerini (çizmelerini )
artık bile bile yanlamasına giymeye başlamışlar. Buralarda sözcükler
açık havada donar ve söylenenlerin anlaşılabilmesi için konuşanın sarf
ettiği cümlelerin dudaklarından çözülüp ateşte eritilmesi gerekirmiş.
Buralarda insanlar, yaşlı Annuluk’un , yaşlı büyükannenin, bizzat
Yeryüzü olan yaşlı büyücünün beyaz ve gür saçlarında
yaşarlarmış…İşte bu topraklarda bir zamanlar bir adam yaşarmış…O
kadar yalnız bir adammış ki , gözyaşları yıllarca yanaklarında derin
yarıklar oymuş.

Gülümsemeye ve mutlu olmaya çalışırmış. Avlanırmış. Tuzaklar kurar ve
rahat uyurmuş. Ama bir insanla arkadaşlık yapmak istiyormuş. Kimi
zaman kayığıyla sığlıklarda gezerken bir fok yanına yanaştığında,
fokların bir zamanlar insan olduğuna dair eski öyküleri anımsarmış.O
günlerin tek hatırlatıcısı ise fokların o akıllı ,vahşi ve sevecen
bakışlarına ev sahipliği yapmasını bilen gözleriymiş.Adam bu anlarda
kimi zaman öyle  şiddetli bir yalnızlık acısı duyarmış ki, gözyaşları
yüzündeki yıpranmış yarıklardan aşağı süzülürmüş.
Bir gece karanlık iyice bastırana kadar avlanmış, ama bir şey
bulamamış. Ay gökyüzünde yükselirken ve denizde yüzen buz kütleleri
parıldarken,  denizin ortasında büyük, benekli bir kayaya rastlamış ve
keskin gözleri sayesinde, bu yaşlı kayanın üstündeki belli belirsiz ,
ama çok zarif hareketleri seçebilmiş.
Yaklaşmak için yavaşça ve sessizce kürek çekmiş;orada, kocaman kayanın
üstünde küçük bir grup kadın,annelerinin karınlarına ilk düştükleri
günkü kadar çıplak bir halde dans ediyormuş.  Evet, o yalnız bir
adammış ve belleğindekiler dışında hiç insan arkadaşı yokmuş ve orada
durup olanları izlemiş. Kadınlar ay sütünden yapılmış varlıklara
benziyorlarmış, derileri ilkbaharda somonların üzerindeki küçük gümüş
benekler gibi parlıyormuş, ayaklarıyla elleri uzun ve zarifmiş.

O kadar güzellermiş ki, adam botunda afallamış bir halde kalakalmış ve
su hafif hafif sallanarak onu kayaya giderek yaklaştırıyormuş.Bu
muhteşem kadınların gülüşlerini işitebiliyormuş…En azından gülüyor
gibiymişler, yoksa gülme sandığı bu şey, kayanın kenarlarına vuran
suyun sesi miymiş?? Adamın şaşkınlıktan kafası karışmış.Ama göğsünün
üzerinde ıslak bir post gibi ağırlık yapan yalnızlık, bir biçimde
çekip gitmiş ve neredeyse hiç düşünmeden, sanki önceden planlanmış
gibi, kayanın üstüne atlayıp orada duran fok derilerinden birini
çalmış.Bir çıkıntının arkasına saklanmış ve fok derisini qutnguq’
unun(parkasının) içine sokmuş.

Derken kadınlardan biri o zamana kadar duyduğu en güzel sesle
bağırmış…şafağa seslenen balinalar gibi…ya da hayır belki de ,
pınarda yuvarlanan, yeni doğmuş kurtlar gibi…ya da ama hayır,
hepsinden daha güzel bir sesle, ama bunun bir önemi yok, çünkü… bir
dakika, kadınlar  o sırada ne yapıyorlarmış ?

Fok derilerini giyiyorlarmış ve fok kadınlar neşeli çığlıklar atarak
birer birer denizin içine kayıyorlarmış.Biri dışında ..En uzunları bir
aşağı, bir yukarı bakıyor, fok derisini arıyor, ama hiçbir yerde
bulamıyormuş. Adam yüreklendiğini hissetmiş- nedenini bilmiyormuş.
Kayadan yürüyerek inerken kadına seslenmiş. “Kadın ..  benim ..
karım…ol. Ben .. yalnız… bir adamım.

“Ah, ben eş olamam ” demiş,”çünkü ben ötekilerdenim, temeqvanek’te
(aşağıda) yaşayanlardanım.”
“Benim…karım…ol “diye ısrar etmiş adam. ” Yedi yaz içinde fok
derini sana geri vereceğim, o zaman sen de ister gider, istersen
kalabilirsin .”
Genç kadın fok adamın yüzüne uzun uzun öyle gözlerle bakmış ki, asıl
kökeni insanmış gibi görünmüş.İstemeye istemeye şöyle demiş: “Seninle
geleceğim, yedi yaz sonra karar verilecek.”
Derken zamanla bir çocukları olmuş ve adını Ooruk koymuşlar. Çocuk
çevik ve besiliymiş.Kışları annesi, Ooruk’a denizin altında yaşayan
yaratıklara dair masallar anlatırken, babası da uzun çakısıyla beyaz
taşın üstünde bir ayı ya da kurdun derisini yüzermiş.Annesi küçük
Ooruk’u yatağa taşırken ona baca deliğinden bulutları ve onların
binbir şekle girişini gösterirmiş.Ne var ki kuzgun’un, kurdun ve
ayının şekillerini değil, morsun balinanın , fokun ve somonun
öykülerini anlatıyormuş ona..çünkü o bu yaratıkları tanıyormuş.

Ama zaman geçtikçe vücudu kurumaya başlamış. Önce pullanmış, sonra
çatlamış. Gözkapaklarının derisi soyulmaya, kafasındaki saçlar
dökülmeye başlamış. Naluaq (en soluk beyaz) haline gelmiş .Tombulluğu
azalmaya başlamış.Uzuvlarını gizlemeye çalışıyormuş.Her gün hiç
istemese de , gözleri daha da donuklaşıyormuş. Görme duyusunu da
giderek yitirdiğinden, yolunu ancak el yordamıyla bulabiliyormuş.
Bir gece küçük Ooruk bağırtılar yüzünden uyanmış ve içinde uyuduğu
deriye sarınmış bir halde dikilip oturmuş. Bir ayı gibi kükreyen
babasının, annesini azarladığını duyuyormuş .Taşın üstünde yuvarlanan
bir gümüş gibi ağlayan annesini duyuyormuş.
“Yedi uzun yıl önce fok derimi sakladın ve şimdi sekizinci kış geliyor
bana ait olan şeyi geri
Vermeni istiyorum “diye ağlıyormuş fok kadın.
Koca ,”İyi de kadın, onu sana geri verseydim beni terk ederdin ” diye
gürlüyormuş.
” Ne yapardım bilmiyorum, tek bildiğim ait olduğum şeye sahip olmam
gerektiği.”
“Ve beni karısız bırakırdın, oğlanı da annesiz. Sen kötüsün.”
Kocası bunu der demez posttan yapılmış kapıyı yararak çıkmış ve
gecenin içinde kaybolmuş.
Oğlan, annesini çok seviyormuş.Onu kaybetmekten korkmuş    ve bu
yüzden uyuyana kadar kendi kendine ağlamış..Onu sadece rüzgar
uyandırabilmiş.Tuhaf bir rüzgar..Ona şöyle seslenir gibiymiş: Ooruk,
Oooruuuk.”
Yataktan o kadar hızlı çıkmış ki, parkasını ters giymiş, mukluklarını
da ancak yarı yolda çekmiş.Bol yıldızlı geceye dalarken,tekrar tekrar
adının çağrıldığını duyuyormuş.
“Ooooooruuuuk .”

Uçuruma doğru koşmuş, yukarıdan suya doğru bakmış. Orada,uzaklardaki
rüzgarlı denizde, çok büyük , düzensiz kıllarla kaplı, gümüş bir fok
seçiliyormuş.Kafası kocamanmış, bıyıkları göğsüne iniyormuş ve gözleri
koyu sarıymış.

“Ooooruuuk.”

Uçurumdan zorlukla inmiş.Dipte, kayadaki bir yarıktan ileri doğru
fırlayan bir taş-yo,yo,bir taş yığını- nedeniyle tökezlemiş.Saçları
buzdan binlerce dizgin gibi yüzünü kamçılıyormuş.
“Ooooruuuk ”

Taş yığınını iyice silkelemiş – bu, annesinin fok derisiymiş.Ah
annesini artık istediği zaman koklayabilirmiş.Fok derisini yüzüne
sarıp kokusunu içine çekerken, ruhu içinde yeni çıkmış bir yaz rüzgarı
gibi çırpınıyormuş.
Ahhh” diye bağırmış acı ve sevinçle ve deriyi tekrar yüzüne kaldırmış
ve annesinin ruhu tekrar içinden geçmiş.”Ahh” diye bağırmış tekrar,
çünkü annesine bitmeyen bir sevgiyle doluymuş. Yaşlı gümüş fok da
kayarak… yavaş yavaş suyun altına dalıp gözden kaybolmuş.
Çocuk ,uçurumu tırmanmış,arkasından uçuşan fok derisiyle eve doğru
koşmuş,nefes nefese içeri girmiş ve yere düşmüş.Annesi onu ve deriyi
yerden kaldırmış ve her ikisi de güvende olduğu için şükranla
gözlerini yummuş.
Annesi fok derisini üstüne geçirmiş, “Ah , hayır anne ! ” diye
bağırmış çocuk.
Çocuğu iki eliyle tutup kaldırmış, kollarının altına sıkıştırmış, ve
yarı koşarak yarı tökezleyerek gürleyen denize doğru koşmuş.
“Ah anne hayır ! Beni bırakma ” diye bağırarak ağlamış Ooruk.
Bir an için çocuğuyla birlikte kalmak istediğini söyleyebilirsiniz;
evet , istemiş ama aynı zamanda onu çağıran bir şey varmış, hem
ondan , hem adamdan hem de zamandan daha yaşlı bir şey…
“Ah , anne, hayır, hayır” diye ağlıyormuş çocuk.Fok kadın gözlerinde
müthiş sevgi dolu bir bakışla ona dönmüş.Oğlunun yüzünü ellerinin
arasına almış ve tatlı nefesini onun akciğerlerine üflemiş; bir kez ,
iki kez, üç kez. Sonra onu değerli bir paket gibi kollarının altına
alarak denize dalmış, aşağılara, en aşağılara, en derinlere. Fok kadın
ve çocuğu suyun altında kolaylıkla nefes alıyorlarmış.
Fokların su altındaki koylarına girene kadar , suyun derinliklerinde
var güçleriyle yüzmüşler. Orada her türden yaratık, yemek yiyip, şarkı
söylüyor,dans ediyor ve konuşuyormuş.Gece denizden Ooruk’a seslenmiş
olan büyük gümüş  fok, çocuğu kucaklamış ve ona torunum diye
seslenmiş.
“Yukarıda nasıl yaşıyorsun, kızım? ” diye sormuş büyük gümüş fok.
Fok kadın uzaklara bakmış ve, “Bir insanı incittim..bana sahip olmak
için her şeyini veren bir adamı..Ama ona geri dönemem, çünkü dönersem
bir mahkum haline gelirim” demiş.
“Ya çocuk ?” diye sormuş yaşlı fok.”Ya torunum?” Bunu öylesine bir
gururla söylemiş ki sesi titremiş.
“O geri dönmeli baba. Burada kalamaz.Henüz burada bizimle olmasının
zamanı değil.” Ve ağlamış. Birlikte ağlamışlar.

Böylece günler ve geceler geçmiş. Tam olarak söylersek, yedi gün ve
yedi gece.Bu sırada fok kadının saçlarındaki ve gözlerindeki parıltı
geri gelmiş. Teni güzel, koyu bir renge dönüşmüş, görmesi düzelmiş,
vücudu tombulluğunu yeniden kazanmış ve doğru dürüst yüzmeye
başlamış.  Ancak, oğlanın yeryüzüne geri dönme zamanı gelmiş, O gece
yaşlı büyükbaba fok, ve oğlanın güzel annesi çocuğu aralarına alarak
birlikte yüzmüşler. Orada Ooruk’u ay ışığında yavaşça kayalık kıyıya
bırakmışlar.
Annesi onu yüreklendirmiş; “Her zaman senin yanındayım. Benim
dokunduklarıma dokun, çıralarıma ulu’ma (çakmak) ,fok ve su
samurlarını gösteren taş oymalarıma dokun yeter; şarkılarını söylemen
için akciğerlerine bir rüzgar üfleyeceğim.”
Yaşlı gümüş fok ve kızı , çocuğu bol bol öpmüşler. Sonunda istemeye
istemeye ayrılmışlar ve yüzerek denize açılmışlar, oğlana son bir kez
bakmışlar ve suların altında gözden kaybolmuşlar. Ve Ooruk zamanı
gelmediği için orada kalmış.

Aradan zaman geçmiş, çocuk büyümüş ve çok iyi bir davulcu, şarkıcı ve
öykücü olmuş ve söylenenlere bakılırsa, bütün bunların olmasının
nedeni, çocukken, büyük fok ruhları tarafından denize taşınmasına
rağmen, hayatta kalmasıymış. Bugün bile, sabahın gri sisi içinde bazen
kayığı kıyıya bağlanmış halde hala görülebilirmiş : denizde belli bir
kayanın üstüne diz çökmüş ve sık sık kıyıya yaklaşan belli bir dişi
fokla konuşurken görülürmüş. Birçokları bu foku avlamaya çalıştıysa
da, her seferinde başarısız olmuşlar. O Tanqigcaq (akıllı olan, kutsal
olan ) diye bilinir ve her ne kadar bir fok olsa da, gözlerinin insan
bakışlarını; o bilge, vahşi ve seven bakışlarının temsil ettiği
söylenirmiş…

Clarissa P. Estes

Vasalisa – Clarissa Estes

İçinizde Kurtlarla koşan Kadınlar kitabını okuyanlar var biliyorum. Bir psikiyatr ve cantadora olan Clarissa Estes bu kitabı yirmi yıllık bir araştırma ve emek sonucunda ortaya çıkarmış ve biz tüm dünya insanlarına hediye etmiş. Kendi adıma ona müteşekkir olduğumu söylemeliyim. Kitapta bulunan ve binlerce yıldır kadınlar yoluyla dilden dile yola almış olan öykülerin simgesel nitelikleri paha piçilmez bir şifa etkisine sahip.

Vee bu pazar gününe Hande arkadaşımızın tape edip bizlere sunduğu Vasalisa masalı ile merhaba demek istiyorum. Ülkemizdeki ve dünyadaki tüm kadınlara ve onların olası çocuklarına ve bu yolla tüm insanlara şifa olması dileği ile, sevgi ve selamlar

s.

Not: Bu masalı bir gurup çalışmasında çözümlemeye çalışmıştık, katılanlar hatırlayacaklardır. Sorular olursa dilimizin döndüğünce cevaplamaya ve Clarissa’dan aktarmaya çalışırız 🙂

VASALİSA

Bir varmış, bir yokmuş; ölüm döşeğinde, yüzü, yakındaki kilise sunağının beyaz mumdan yapılmış gülleri kadar solgun yatmakta  olan genç bir anne varmış. Küçük kızı ve kocası, eski tahta yatağının başucuna oturmuş, öteki dünyada Tanrı’nın,  ona doğru yolu göstermesi için dua ediyorlarmış.

Ölmekte olan anne, Vasalisa’ya seslenmiş. Kırmızı çizmeli beyaz önlüklü küçük çocuk annesinin yanına diz çökmüş.

Anne, ‘’İşte sana oyuncak bir bebek, tatlım’’ diye fısıldamış ve tüylü yatak örgüsünün altından, Vasalisa’nın kendisi gibi kırmızı çizmeler, beyaz önlük, siyah etek ve her tarafı işlemelere kaplı bir yelek giymiş küçük bir oyuncak bebek çıkarmış.

‘’İşte bunlar da son sözlerim, güzelim’’ demiş anne. ‘’Yolunu kaybedecek olursan ya da yardıma ihtiyaç duyarsan, ne yapacağını bu bebeğe sor. O sana yardım edecektir. Bebeği hep yanında taşı. Kimseye ondan söz etme. Acıktığında besle. Bu sana annen olarak verdiğim söz ve benim sana hayır duam, sevgili kızım.’’ Bu sırada soluğu vücudunun derinlerine doğru çekilmiş, o arada ruhunu toparlayarak dudaklarının arasından çıkıvermiş ve anne ölmüş.

Çocuk ve babası çok uzun süre yas tutmuşlar. Ama savaşın acımasızca yarıp geçtiği tarlalar gibi, babanın hayat gülü de saban izlerinden tekrar yeşermiş ve iki kızı olan dul bir kadınla evlenmiş. Yeni üvey anne ve kızları nezaketle konuşup birbirlerine hanımefendiler gibi gülümseler de, gülümsemelerinin arkasında Vasalisa’nın babasının algılamadığı, düşmanca duygular varmış.

Nitekim üç kadın Vasalisa’yla yalnız kaldıklarında ona eziyet ediyor, ona hizmet etmeye zorluyor, güzel cildi bozulsun diye ağaç kesmeye gönderiyorlarmış. Ondan nefret ediyorlarmış, çünkü onda öteki dünyalara ait bir şirinlik varmış. Çok da güzelmiş. Onların göğüsleri kötülükten küçülürken, onunkiler giderek gürbüzleşiyormuş. Üvey anne ve üvey kız kardeşler bir aradayken, gece sakatat yığınına dalan sıçanlar gibi davranırken, Vasalisa her zaman yardımsevermiş ve hiç şikâyet etmezmiş

Bir gün üvey anne ve üvey kız kardeşler sırf artık Vasalisa’ya dayanamadıkları için,’’Bir plan yapalım; ateşi söndürüp Vasalisa’yı ormana, büyücü Baba Yaga’ya, ocağımız için ateş dilenmeye gönderelim. Baba Yaga’ya ulaştığında da ne ala, yaşlı Baba Yaga onu öldürüp yer,’’demişler. Eh, hepsi birden el çırpmış ve karanlıkta yaşayan varlıklar gibi ciyaklamışlar.

Ve böylece Vasalia o akşam odun toplamaktan eve geldiğinde, bütün evi karanlık bulmuş. Çok endişelenmiş ve üvey annesine sormuş: ‘’Ne oldu, neyle yemek pişireceğiz? Karanlığı aydınlatmak için ne yapacağız?’’

Üvey anne çıkışmış: ‘’Seni aptal çocuk! Görüyorsun ki ateşimiz yok. Ben ormana gidemem, çünkü yaşlıyım. Kızlarım da korktukları için gidemezler. O halde ormana gidip Baba Yaga’yı bulacak ve ateşimizi yeniden tutuşturacak bir köz alabilecek tek kişi sensin.’’

Vasalisa safça yanıtlamış. ’’Pekala, tamam, ben giderim,’’ diyerek yola çıkmış. Orman giderek karanlığın içine dalmış ve ayağının altında kırılan ince dallar onu ürkütmüş. Önlüğünün en iç cebine elini sokmuş;

Ölen annesinin verdiği bebek ordaymış. Vasalisa cebindeki bebeği okşayarak, ‘’ Bu bebeğe sadece dokunmak bile kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor,’’ diye düşünmüş. Yolun her çatallanışında , Vasalisa cebine uzanıp bebeğe danışmış .’’Pekala, şimdi sola mı , yoksa sağa mı gitmeliyim ? Bebek de ‘’Evet,’’ ya da ‘’Hayır,’’ veya ‘’Bu yoldan, ‘’ya da Şu yoldan’’ diye ona rehberlik etmiş. Ve Vasalisa yürürken bebeği kendi ekmeğiyle beslemiş ve bebekten yayıldığını hissettiği şeyleri izlemiş.

Önünde birdenbire, dörtnala giden beyaz bir at üzerinde beyazlı bir adam geçmiş ve hava aydınlanmış. Daha ileride, kızıl bir at üstünde kırmızılı bir adamın yavaş yavaş dolaştığını görmüş ve güneş yükselmiş. Vasalisa yürümüş, yürümüş ve tam Baba Yaga’nın inine yaklaştığında, siyahlar giyinmiş bir süvari, siyah bir at üstünde yıldırım hızıyla çıkagelmiş ve atıyla, doğru Baba Yaga’nın kulübesine girmiş. Hemen gece olmuş. Kulübeyi çevreleyen kafatası ve kemiklerden yapılmış çit, ruhani bir ateşle öylesine ışıldamış ki, ormanın bu noktasındaki açık alan, korkunç bir ışıkla parlamış.

Tabii ki, Baba Yaga çok korkunç bir yaratıkmış. Bir atlı arabayla ya da faytonla değil, kendi kendine her yere uçan ve şekli havan tokmağına benzeyen bir kürekle çekerek götürüyor ve bu sırada geçtiği yerlerde bıraktığı izleri, uzun süre önce ölmüş birinin saçlarından yapılmış bir süpürgeyle süpürüyormuş.

Ve kazan, Baba Yaga’nın arkasından uçuşan yağlı saçlarının eşliğinde gökte süzülmüş. Uzun çenesi yukarıya, uzun burnu da eğrilip aşağıya uzanıyor ve ikisi ortada karşılaşıyormuş. Minik bir keçisakalı ve cildinde ise kurbağalarla alışverişinden kalan siğiller varmış. Kahverengi kirli tırnakları kalın ve çatılar gibi kubbeliymiş ve öyle kıvrımlıymış ki, elini yumruk yapamıyormuş.

Baba Yaga’nın evi daha da garipmiş. Kocaman, pullu sarı tavukayaklarının üzerine oturtulmuş ev kendi kendine geziniyor, bazen de vecd içindeki bir dansçı gibi fırıl fırıl dönüyormuş. Kapılardaki sürgü ve kepenkler insan el ve ayak parmaklarından yapılmışmış, ön kapıdaki kilit de, sivri dişlerle kaplanmış bir hayvan burnundan bozmaymış.

Vasalisa bebeğine danışmış ve ‘’Aradığımız ev bu mu’’ diye sormuş. Bebek de kendinde yanıtlamış: ‘’Evet, aradığın bu.’’ Ve bir adım daha atamadan, kazanındaki Baba Yaga, Vasalisa’nın  tepesine doğru alçalıp ona bağırmış: ‘’Sen ne istiyorsun ?’’

Kızcağız titremiş: Büyükanne, ateş için geldim. Evim soğuk… Ailem ölecek…. Ateşe ihtiyacım var.’’

Baba Yaga terslemiş: ‘’Aaaa, tabii, seni tanıyorum, aileni de. Pekala, seni işe yaramaz çocuk…. Bırak ateş sönsün. Bu yaptığın tedbirsizce bir şey. Üstelik sana ateşe vereceğimizi de nereden çıkarıyorsun?

Vasalisa bebeğine danışmış ve hemen yanıtlamış: Çünkü bunun için size ricada bulunuyorum.’’

Baba Yaga. ‘’Şansın varmış. Bu doğru cevap,’’diye mırıldanmış.

Baba Yaga, ‘’benim için çalışmadıkça sana ateşi kesinlikle veremem. Eğer benim için bu görevleri yerine getirirsen, ateşi alırsın. Yoksa…. ‘’ diye tehdit savurmuş. Ve o an Vasalisa, Baba Yaga’nın gözlerinin birden kızıl kora dönüştüğünü görmüş. ’’Yoksa evlat, ölürsün.’’

Böylece Baba Yaga, langır lungur kulübesine girip yatağına uzanmış ve Vasalisa’ya ocakta pişenleri getirmesini buyurmuş. Ocakta on kişiye yetecek kadar yemek varmış. Yaga hepsini yemiş ve Vasalisa’ya sadece bir ufak bir ekmek kabuğu ile çok az çorba bırakmış.

‘’Giysilerimi yıka, avluyu süpür ve evi temizle, yemeğimi hazırla, küflü buğdayları sağlamlardan ayır ve her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol et. Daha sonra çalışmanı teftiş etmek için geri geleceğim. Yapılmamışsa, ziyafetim sen olursun.’’ Baba Yaga bunları söyledikten sonra, burnu rüzgâr tulumu, saçları yelken gibi, kazanıyla uçarak uzaklaşmış. Ve yeniden gece çökmüş.

Vasalisa, Yaga  gider gitmez bebeğine dönmüş.‘’Ne yapacağım? Bu işleri zamanında bitirebilir miyim? Bebek ona yapabileceğine dair güvence vermiş ve bir şeyler yiyip uyumasını söylemiş. Vasalisa bebeği biraz daha beslemiş ve sonra uyumuş.

Sabahleyin bebek bütün işleri bitirmiş ve sadece yemeğin pişirilmesi kalmış. Akşam Yaga geri dönmüş ve yapılmamış bir şey bulamamış. Bir yandan memnun, ama bir yandan da kusur bulamadığı için hoşnutsuz olan Baba Yaga dudak bükmüş: ‘’Çok şanslı bir kızsın.’’ Sonra sadık hizmetkârlarını buğday öğütmeye çağırmış ve havada üç çift el belirerek buğdayı dövüp ezmeye başlamış. Evin içinde altından karlar gibi tahıl kabukları uçuşmuş. Sonunda iş bitmiş ve Baba Yaga yemeğe oturmuş. Saatlerce yemiş ve Vasalisa’ya evi yarın tekrar temizlemesini, avluyu süpürmesini ve giysilerini yıkamasını buyurmuş.

Yaga avludaki büyük pislik yığınını göstermiş: ‘’ Şu pislik yığınında pek çok, belki de milyonlarca afyon tohumu var. Ve ben sabahleyin hepsi güzelce seçilip ayıklanmış bir afyon tohumu yığını ve bir de pislik yığını olsun istiyorum. Anlıyor musun ?’’

Vasalisa nerdeyse bayılıyormuş. ‘’Aman Tanrım, bunu nasıl yapacağım ?’’ Cebine uzanmış ve bebek fısıldamış: ‘’Endişelenme, icabına bakacağım.’’ O gece Baba Yaga uyuyup horlamaya başlamış ve Vasalisa da … afyon tohumlarını pislikten ayırmaya çalışmış. Bir süre sonra bebek ona, ‘’Şimdi uyu. Her şey yoluna girecek,’’ demiş.

İşleri yine bebek yapmış ve yaşlı kadın eve döndüğünde her şeyin yapıldığını görmüş. Baba Yaga alaycı bir şekilde burnundan konuşmuş: ‘’Pekalaaaa! Bu işleri yapabildiğin için şanslısın.’’ Sadık hizmetkârlarını afyon tohumlarından yağ çıkarmaya çağırmış. Yine üç  çift el belirip denileni yapmış..

Yaga, yediği yahni üzerinden yağ içinde kalan dudaklarını yalarken, Vasalisa da tam yanı başında duruyormuş. Baba Yaga, ‘’Neye bakıyorsun?’’ diye sormuş.

‘’Sana birkaç soru sorabilir miyim, büyükanne?’’ diye sormuş Vasalisa.,

’’Sor,’’ diye emretmiş Yaga, ‘’ama unutma, çok fazla bilgi, ,insanı çok çabuk yaşlandırabilir.’’

Vasalisa beyaz at üstündeki beyaz adamı sormuş.

‘’Haa,’’demiş Yaga sevgiyle. Bu birincisi, o benim Gün’üm.’’

‘’Ya kızıl at üstündeki kırmızı adam?’’

‘’AH, o benim Doğan Güneş’im.’’

‘’Peki, siyah at üstündeki siyah adam?’’

‘’A, evet, o üçüncüsü, o da benim Gece’m.’’

‘’Anlıyorum,’’ demiş Vasalisa.

Yaga, ‘’Haydi canım! Daha çok soru sormak istemez misin ?’’ diye tatlılıkla sormuş.

Vasalisa bir görünüp bir kaybolan el çiftleri hakkında bir şeyler sormak istemişse de, cebindeki bebek yukarı aşağı zıplamaya başlamış, bunun üzerine Vasalisa,

’’Hayır, Büyükanne. Senin de dediğin gibi, çok fazla şey bilmek insanı çok çabuk yaşlandırabilir,’’ demiş.

‘’Oo! Demiş Yaga kafasını bir kuş gibi yukarı dikerek. ‘’Yaşına göre çok akıllısın, kızım. Nasıl böyle olabildin ?’’

Vasalisa,’’Anemin kutsamasıyla,’’ diye gülümsemiş.

‘’Kutsama mı!?‘’ Bu evin çevresinde kutsamaya ihtiyaç duymuyoruz. En iyisi senin yola düşmen, kızım.’’ Bunları söyledikten sonra, Vasalisa’yı gecenin içine doğru itmiş.

‘’Bak sana ne söyleyeceğim, evladım. Al işte!’’ Baba Yaga, çitine uzanarak alevli gözleri olan bir kafatası alıp, bir sopanın üzerine oturtmuş. ‘’Evet! Bu sopanın üstündeki kafatasını al ve eve götür. İşte burada! Ateşin bunun içinde. Tek bir kelime bile etme. Sadece yola düş.’’

Vasalisa, Yaga’ya teşekkür etmek istemiş, ama cebindeki küçük bebek önceki gibi kıpırdanmaya başlayınca sadece ateşi alıp gitmesi gerektiğini anlamış. Karanlık ormandan eve doğru yola çıkmış, bebeğin ona söylediği yollardan giderek yönünü belirlemiş. Vasalisa, kulağından, gözünden, burun ve ağız deliklerinden ateş parlayan kafatasını taşıyarak ormanı geçmiş. Birden onun ağırlığından ve acayip ışığından korkuya kapılmış ve fırlatıp atmayı düşünmüş. Ama kafatası onunla konuşarak sakin olmaya, üvey annesi ve kız kardeşlerinin evine doğru yola devam etmeye zorlamış. O da dinlemiş.

Vasalisa giderek evine yaklaşırken, üvey annesi ve kız kardeşleri de pencereden bakıyorlarmış ve ağaçların arasında dans eden garip bir pırıltı görmüşler. Pırıltı giderek onlara doğru yaklaşıyormuş. Ne olabileceğini tahmin edememişler. Vasalisa’nın uzun süren yokluğunun, şimdiye kadar ölmüş olduğu anlamına geldiğini ve kemiklerinin hayvanlar tarafından sürüklendiğini düşünüyor, ondan kurtuldukları için seviniyorlarmış.

Vasalisa eve daha da yaklaşmış. Üvey anne ve kız kardeşler gelenin o olduğunu görünce ona doğru koşmuşlar ve gittiğinden beri ateşlerinin olmadığını, yeni bir ateş yakmak için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, hep söndüğünü söylemişler.

Vasalisa tehlikeli yolculuğunu sağ salim bitirdiği ve yeniden ateş getirdiği için, evine büyük bir zafer duygusuyla girmiş. Ama sopadaki kafatası, üvey annenin ve kız kardeşlerin her hareketini izliyor ve belleğine kazıyormuş ve sabah olduğunda hain üçlüyü yakarak küle çevirmiş.

C.P. Estes

‘’Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından Vasalisa masalıdır.

Son araştırmalarıma göre Baba yaga simgesinin chaos  ve Tiamat ile ilişkisini keşfettim. Bu arada ekteki sitede şahane fotolarını buldum ki hepsi bi arada rastlanmayacak kadar güzel.

http://fletchingarrows.tumblr.com/post/688436711/baba-yaga-best-villain-ever

Clarissa’nın bu güzel masalının, YAY kuzey ay düğümü olanlar için bir klavuz olduğunu anladım. Bu sebeple bi kez daha paylaşıyorum, belki bana olduğu gibi başkalarına da yardımı olur. Kolay gelsin hepimize