Kod Kimin? Açık Kaynak, Mülkiyet Fikrini Sessizce Hackliyor

Bir yazılım düşünün: Onu yazanların çoğu birbirini tanımıyor, aynı ülkede yaşamıyor ve aynı patrondan maaş almıyor. Biri gece yarısı bir hatayı düzeltiyor, diğeri belgelere örnek ekliyor, bir başkası kodu başka bir dile çeviriyor. Ortaya çıkan ürün milyonlarca insan ve şirket tarafından kullanılıyor. Peki bu eser kimin? Klasik mülkiyet anlayışı, bu soruya tek bir isim, kurum veya fatura arar. Açık kaynak ise muzipçe başka bir soru sorar: Bir şey herkesin katkısıyla gelişiyorsa neden yalnızca birinin olmalıdır?

Mülkiyetin reddi mi, yeniden tasarımı mı?

Açık kaynak felsefesi çoğu zaman mülkiyetin bütünüyle reddedilmesi şeklinde anlatılır. Oysa durum daha inceliklidir. Açık kaynak projeler sahipsiz değildir; telif hakkı, lisanslar ve katkı kuralları vardır. Fakat mülkiyet, başkalarını dışarıda bırakmak için kullanılan bir duvar olmaktan çıkarılıp paylaşımı güvenceye alan bir protokole dönüştürülür. Özellikle copyleft lisansları, hukukun mülkiyet araçlarını tersine çevirerek üretilen bilginin yeniden kapatılmasını engeller. Anahtar vardır, fakat kapıyı kilitlemek için değil, açık tutmak için kullanılır.

Bu yaklaşım, nesneler ile fikirler arasındaki temel farkı görünür kılar. Bir elmayı size verirsem elma artık bende değildir. Fakat bir algoritmayı sizinle paylaştığımda ikimiz de ona sahip olabiliriz. Dijital ürünler kopyalandıkça eksilmez; çoğu zaman test edildikçe, eleştirildikçe ve değiştirildikçe değer kazanır. Kıtlık üzerine kurulmuş ekonomik sezgilerimiz, bolluk üretebilen bilgi karşısında şaşırır. Eski harita hâlâ elimizdedir, ama kıta değişmiştir.

İnsan neden bedelsiz çalışır?

Binlerce kişinin ücretsiz katkısını yalnızca fedakârlıkla açıklamak romantik olur. Katılımcılar meraklarını giderir, itibar kazanır, yeteneklerini geliştirir, kullandıkları aracı iyileştirir ve bir topluluğa aidiyet hisseder. Katkı bazen özgeçmişe dönüşür, bazen iş fırsatı yaratır, bazen de sadece iyi çözülmüş bir problemin verdiği o küçük entelektüel hazdır. Dolayısıyla ortada karşılıksızlıktan çok, paranın tek değişim aracı olmadığı çok katmanlı bir ekonomi bulunur.

Bu ekonomi, armağan kültürü ile rasyonel işbirliğini birleştirir. İnsanlar verir; fakat verdikleri şey yok olmaz. Aksine başkalarının katkılarıyla geri döner. Bir geliştirici yüz satır kod sunup milyonlarca satırlık ortak bir altyapıdan yararlanabilir. Bu, pazardaki eşit takastan farklıdır. Katkılar bire bir hesaplanmaz; güven, görünürlük ve ortak fayda ağ içinde dolaşır. Defter kapanmaz, çünkü topluluk yaşayan bir organizma gibi sürekli yeniden hesap yapar.

Ütopyanın gölgesindeki şirket logosu

Yine de açık kaynak otomatik olarak adil bir düzen yaratmaz. Dev şirketler toplulukların ürettiği yazılımlardan büyük gelir elde ederken kritik projelerin bakımcıları tükenmişlik yaşayabilir. Ücretsiz emek söylemi, özgür işbirliği kadar görünmez sömürüyü de örtebilir. Kimin karar verdiği, kimin katkısının kabul edildiği ve bakım yükünü kimin taşıdığı sorulmadığında “herkesin projesi” kolayca birkaç kişinin omzundaki ücretsiz işe dönüşür.

Bu nedenle açık kaynak, kapitalizmin dışındaki saf bir ada değil; piyasa, kamu ve müşterekler arasında kurulmuş deneysel bir laboratuvardır. Bağışlar, vakıflar, ücretli destek, çift lisanslama, sponsorluk ve kamu finansmanı gibi modeller burada yan yana yaşar. Asıl yenilik, kazancın yasaklanması değildir. Yenilik, ortak bilgiye erişimin kazanç uğruna zorunlu olarak kapatılmamasıdır.

Açık kaynağın radikal mesajı şudur: Mülkiyet, doğanın değişmez kanunu değil, toplumsal bir tasarımdır. Tasarımsa yeniden yazılabilir. Kod paylaşımı bize yalnızca daha iyi yazılım üretmeyi değil, sahip olmak ile sorumluluk almak arasındaki farkı da öğretir. Belki geleceğin ekonomisi “Bu benim” diyenlerden çok, “Bunu birlikte nasıl sürdürebiliriz?” diye soranlar tarafından kurulacaktır. Dijital çağın en önemli kodu, makinelerin içinde değil, işbirliği fikrinde çalışıyor olabilir.

Çocuklar mülk haline ne zaman getirildi? 2

Öncesi için tıklayınız

  • Diamon Eros Güzel soru… Sevgi, tüm duygulardan münezzehtir. Diğer bütün duygular Sevginin eksikliğinden ya da yokluğundan ortaya çıkarlar…Hiç bir duygunun zıddı ya da karşıtı değildir…Erkeğe verilmiş olmasının sebebi de vardır zira dünya ve güneş sistemimiz bir dönüş yaparlar. dünyanınki küçük dönüştür ama güneşimizin tüm dönüşü dünyaya göre büyük dönüştür tıpkı galaksimizde ve evrende her şeyin dönmesi gibi. Bu dönüşte belli periyodlar vardır yaklaşık 26000 yıllık bir döngü vardır ve bu döngünün başında ve sonunda olmak üzere 2 tane 2000 yıllık dengeli dönemi olduğu halde 11000 yıllık eril hakimiyet ve 11000 yıllık dişil hakimiyet dönemleri vardır. Erile gücün teslim edilmesinin sebebi bu durumla ilgilidir fakat dengeli dönemin başlangıcına gelmiş bulunmaktayız artık 🙂
    Sibel Atasoy Mükemmel bir öneri, teşekkür ederim. Sevginin bir duygu olmadığı ve böylesine bir kelime içine hapsedilişinin büyük bir kaza olduğunu yıllardır yazarım, ilk kez onay aldım, bu benim için büyük bi şey oldu (Çünkü bitr tek kişinin onayı bir insana yeter de artar). 26000 yıl döngüsünden Ra bilgilerinde bahsediliyordu hatırladığım kadarıyla ancak bunun böylesine iki parçaya bölünmüş olduğunu bilmiyordum. Peki bu gidiş-dönüş gibi dünyasal kavramla ifade edilebilir mi? Benim gidenler ve dönenlere ait bir çıkarımım vardı, isterseniz bulup paylaşabilirim.
  • Diamon Eros Ben de söylerim sevgi bir haldir diye… 🙂 gidiş dönüş denilebilir mi tam olarak bilmiyorum zira sonsuzdur bu dönüş döngü demek daha doğru bir seçim olabilir sanırım. kesinlikle tek bir kişi bile sizi bütün kalbiyle onaylıyorsa dağları yerinden oynatabilirsiniz… lütfen paylaşın ilgimi çekti…
    Diamon Eros çocuklar açısından baktığınızda da onları ebeveynler olarak yetiştirişimize de bakmak lazım.Sahipleriymiş gibi davranıyoruz ve ne yapmaları gerektiğini neyin doğru olabileceğini onlara dikte ediyoruz…
    Sibel Atasoy Şüphesiz ama bunu miras alıp devam ettirmekteyiz yani bizim-günümüz insanının – icadı değil. Ben bu mirası tam olarak nerede ve nasıl aldığımızı merak ediyorum. Tedavide teşhis en önemli etken siz de bilirsiniz. Bu arada söylediğim yazıyı buldum : https://blog.sonsuz.us/?p=8403
  • Yasemin Ve toplumsal kuralların baskıları üstümüze geldikçe biz de öğrenilmiş davranışlarla onları boğuyoruz.Tam bir kaos..Onlara özgür bir bireysin diye öğretmeye çalışırken alanlarının ne kadar kısıtlı olduklarını fark ediyorlar..Toplumla beraber fakat toplumdan ayrı nasıl yaşanacak ve bu kadar bilgi kirliliği varken çoçuklarımız nasıl davranacak.kendimce içsel çaresizliğimi yazmaya çalıştım.
  • Filiz S babanın cocuk olmasındaki rolünü anladığı zaman olabilir mi ?
  • Diamon Eros “Bizler bir ağ örüntüsüyle birbirimize bağlı olabilir miydik”? işte doğru soru 🙂 devam ediyorum okumaya ilgimi çekti yazınız…bunu unutmadan paylaşayım dedim…
    Sibel Atasoy Uzun bir yazı gerçi, ben desayenizde geçmişe bir dönüş yaptım ve hala tespitlerime katılıyorum şu an. Tabi mekanizmanın her katmanından bakışla göreceğiniz farklıdır. Söz konusu gidiş ve dönüş, 26000 yıl zaviyesinden ya da tek bir nefesin alınıp verilmesi zaviyesinden de değerlendirilse sonuç aynı gibi görünmekte bana.
    Ozcan Ozc feodalite ve ortaçağ dönemleri araştırmak iyi olur …
    Diamon Eros Evet uzun ve bir çok konuyu içinde barındıran bir yazı olmuş. Bazı tabirleri yerine oturtmakta zorlandığımı söylemeliyim. Kendinize has bir bakış açısı geliştirmişsiniz ama bütününde içsel yolculuğunuzda olduğunuz ve mesafeler aldığınız görülüyor…Yola devam 🙂
    Sibel Atasoy Yol bizi yürüyor zaten
    Sibel Atasoy Bence mesele ortaçağdan çok daha geride bi yerde başlıyor. Bi kaza, hep böyle demişimdir.Bu konuda bana en tutarlı gelen -şimdilik- kuram Z. Sitchin, sümer kayırlarından esinlenerek yazıyor. Bi kurgu olduğu için ciddiye alınmıyor, oysa her şey kurgudan ibaret. Bize düşen hangi kurguya destek-can verdiğimizden ibaret 🙂

-devam edecek-

Çocuklar mülk haline ne zaman getirildi?

Tarihte çocuklar bir mülk haline ne zaman getirildi?

  • Diamon Eros Avcılık hayatından, yerleşik tarıma geçildiğinde…
    Sibel Atasoy Yani Sümerler mi yaptı bu işi?
    Diamon Eros Spesifik olarak kimin yaptığını doğrulayamam ancak avcılıkta her şey ortaktı beraber avlanılır beraber yenilir ve çocuklar herkesçe büyütülürdü. Yerleşik tarıma geçildiğinde ise önce topraklar bölünmeye başladı ve sınırlar çizildi. burası benim dendi. Sonra evlilik müessesesi geliştirildi bu kadın da benim dendi ve çocuklar, onlar da sahiplenildi .her şey bütünsellikten bencilliğe geçişle başladı…
    Diamon Eros Sınır belirlemekte de malesef hayvanlar model alındı zira hayvanlar da kendi hakimiyet alanlarını belirlerler ve gidip kendi sınırlarını ilan ettikleri bölgede idrarlarını bırakarak başka hayvanlara buranın sahibi var mesajını gönderirler…
    Sibel Atasoy Peki bu durum nasıl bir ihtiyaçtan gelişmiş olabilir? Durduk yerde mi oldu sizce
    Diamon Eros Onu da siz söyleyin sanırım bir sözünüz var bu konuda… 🙂
    Sibel Atasoy Her şey neticede doğal olarak(mecburi) bi evrim mekanizmasına bağlı, o halde avcı insan, evrilmek için hayvan atasından örnek mi aldı? Bu iş sanki mehter marşı gibi göründü gözüme, bi adım geri iki adım ileri 🙂
    Sibel Atasoy Cevabını bildiğim sorular sormam, gerçekten sormam. Belki soruyu sorduğum an bana da gelen fikirler olur ama sadece fikirlerdir
    Diamon Eros hayır, bu aşama sadece geriye ve daha da geriye evrilmek suretiyle oldu 🙂
    Özlem acaba yerleşik düzen insan ruhuna aykırı mıdır? yüce gönüllülüğünü, özgürlüğünü alır, bencil ve köle mi yapar?
    Sibel Atasoy Ama söylediğiniz şey evrimin özüne aykırı. Sizce insan evrime yöndeğiştirebilecek kadar güçlü ve geniş görüşlü müydü o zamanlar? Hangi yıllardan bahsediyoruz bu arada?

    Yerleşik düzen konusunda çok stratejik bi alan açtınız Özlem hanım, teşekkürler

  • Diamon Eros zamanın bir önemi olmadığını düşünüyorum.Sadece bir düşüş devresine girilmişti ve dibe vurulana kadar da yukarı çıkmak zor görünüyordu. Ve evet Sevgili Özlem hanım insanların herhangi bir yere,duruma,kişiye sıkıca tutunması korkudan gelir dolayısıyla özü Sevgi olan insanın özüne aykırıdır bu durum.Bakın kızılderili kabilelere işgal edilene kadar kendi topraklarında sevgiyle oradan oraya göçerek yaşadılar.Yargılamadılar,bölmediler,birinin ihtiyacı varsa birlikte karşıladılar. kimse birbirinden bir şey çalmazdı çünkü zaten her şey ortaktı. Kanunları yoktu onları bir arada tutan birbirlerine olan sevgileriydi…
    Sibel Atasoy Katılıyorum. Peki sevgi mi azaldı da yerine insan yapısı kavramlar geçmeye başladı? Ki bence doğal yoldan böyle görünüyor, yoksa bu kavramlar -mülkiyet kavramı, tabi erkeğe verilmiştir bu aynı zamanda- hiç akılda yokken nereden düşmüş olabilir?

-devam edecek-