Soru yöntemiyle duvarı aşmak!

Yeni bir bilgi kişiye açıktan “bu böyledir” şeklinde söylendiğinde, kişinin mantık süzgeci onu yabancı madde şeklinde algılayıp ya siliyor ya da daha sık rastlananı; onu alıp zihin içinde bi yere hapsediyor. Çünkü bünyemiz bağışıklık sistemimiz yoluyla kendini dış varsaydığı her  yeni şeye karşı korumaya almış.

O sebeple doğrudan bilgi yayının pek işe yaramadığını uzun senelerdir bilmekteyiz. Sızıntı, sızdırma ve  Plasebo tekniklerininin doğrudan iyileşme ya da yeni şeyi bünyeye alma konusunda çok etkili olduğunu defaten ele almıştık tekrarı gereksiz olacak.

Bilinen bir öykünün sonunu kendi iradesiyle değiştirebilme yetisine sahip brujolardan bahseder Don Juan. Bu teknik de yabana atılacak gibi değil. Gerçekliğin bilerek ve isteyerek eğilip bükülmesi artık zamanımızda hele çocuklarımızın zamanında sanırım sıkça kullanılacak.

Fakat aslında soru sorma tekniği galiba en kolay yöntem! Kişiye cevabı siz buldurursanız bağışıklık sistemi için hiç sorun olmuyor :)))

Plaseboya devam

İnanç, ikna ve plasebo yazımıza (Tıklayınız) soru ve cevaplarla devam ediyoruz.

T. Plasebo asılın görevini yaptığına göre fark nedir?

S. Çok güzel bir soru, umarım cevabım da tatmin edici olur:

  1. Herhalde en büyük yararı, ASILın yan etkileri sebebiyle insanda oluşan bölük pörçük hatta bazen öngörülemeyen ve ASILa bağlanamayan hasarlardan kurtulunmasıdır.

  2. Asılları üretenler üzerinde ise “aracı” ya tapma olayını dengeler; çünkü bu kez asıllar üretirken bunların yalnızca “boşluğa basamak dizmekten” ibaret olduğunu anlarlar. Giderek birer birer insanlardan topluma da sirayet eder. Dıştan gelen deva yerine içten gelenin gücü ön plana geçmeye başlar. Dört elementin bilinçli varlıklar oluşu daha iyi anlaşılır ve bundan sonraki yapılanmamız onlarla aramızda doğrudan iletişim ile oluşur (muhtemelen ilk atalarımızın yaptıkları gibi).

Buradaki fikir plasebonun ilaç yerine kullanılışını baz alarak anlaşılabilir. Her ilacın yan etkileri var değil mi? Bazıları biliniyor bazıları ise bilinemiyor çünkü seneler sonra ortaya çıkıyor. İlaç, belli bir organ ya da hastalığı iyileştirici hizmet sunarken bedenin hatta tüm psişenin başka yönlerine kalıcı hasarlar veriyor.
Oysa plasebo yalnızca inancı kullanıyor ve yan etkisi yok 🙂
Bu açıklamayı metaforik olarak tüm diğer konular için kullanabiliriz.

T. Asılları anlatan “aracilarin” bizleri dogru iletisim yapmaktan engellediklerini söylüyorsun. Mutlak gercekligin olmadigi, bir adimin diger adima göre emin zemine basilmadigi bir yerde araci olmadan nasil “dogrudan iletisim” kurabiliriz? Hem dogrudan iletisim yapabilir miyiz? Peygambersiz bir inanc düsünebilir mi?

S. Aslında İslam öğretisi bizatihi bu sorunu halletmek için ortaya çıkmıştır bana göre, iddiası; Allahla kulun doğrudan iletişimine dayanır. Diğer dinlerdeki gibi ruhban sınıfına gereksinim göstermez. (hoş insanlar üzerinde güç elde etmek isteyen art niyetlilerce bu RUH-esas anlaşılamamaktadır ama biz neyin ne olduğunu biliyoruz).
Allah, insana şah damarından daha yakınsa eğer, iletişim için başka araca ihtiyacımız olmaz.
Şüphesiz ruhumuza hoş gelen, izlemekten keyif aldığımız, özendiğimiz insanlar vardır, olmalıdır. Onların sözleriyle özlerinin ne derece uygun olduklarını gözlemlemek bize olduğumuz şeyin net bir aynasını sunar. Ve biz de zaten başka birilerine ayna oluruz. Yaradılışın sonsuz döngüleri böylesine bir işbirliği gerektirir. Fakat buradaki kilit sözcük “işbirliği”dir, tapınma değil.

T. Bu anlamda “placebo” nedir? Mutlak gercekligin olmadigi
midir? Yoksa baska birsey midir?

Yüzyıllardır bize verilen ASILlar lisan aracılığı iledir. Lisan ise dualitiktir ve bu sebeple aynen ilaçta olduğu gibi yan ve paralel tesirlere sahip. Oysa plasebo aracıya gerek duymaksızın imandır.
Esas yazıda belirttiğim gibi ASILlara inancını kaybetmiş olanlara plasebo da etki etmez, tıpkı SECRET plasebosu gibi 🙂
Mutlak gerçek konusunda müteredditim. Enerji varoluşumuz için bile mutlaktır diyemiyorum. Bildiğim tek şey, birey bilincinin (kalp ile bağlantılanarak) ayaklarının üstünde durması gerektiğidir. Asıllara inançlarını yitirmiş olanlar ya dengelerini sağlayabilecek, berrak bir kendiliğindenlik içine girecekler ve böylece doğal ikili yaratımı gerçekleştirecekler. Ya da dengelerini yitirip belirsizlikte kaybolup gidecekler.

T. “İkili yaratım” sözcüğü ile neyi kastediyorsun?

S. Malum oyun kuramında verdiğim isimle “oyun hamuru”, yani her şey olabilme potansiyelinin, bilinçli gözlemcinin katılımı ile “OLAN”a dönüştürülmesinin bilinçli hale gelmesini kastediyorum.
Senelerden beri tekrarlamaktan usanmadığım kuantum önermesi şunu söyler: gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.

T. Placeboyu nasil aliriz?

S. Dedim ya bunu biz belirleyemeyiz, yolunu bilirsek iş görmez muhtemelen. Eğer gücüne inandığımız bazı ASILlar varsa, bakarsın biri çıkar ve sen farkında olmadan plaseboyu almanı sağlar 🙂

Fransız bir bilim adamının labaratuvar deneyleri vardı (şimdilerde ne ismini ne de çalışmasının bilgilerini bulamıyorum nette, adeta üstü kapandı o çalışmanın.) Çok ilginçti ve epeyce gürültü koparmıştı. Araştırma konusu şöyleydi; suya belli oranda bir madde karıştırılıyor ve elde edilen mayi de spesifik olarak diyelim “A” işlevini gerçekleştiriyordu. Önce bu mayiyi elde ediyor sonra kimyasal işlemlerle içine katılan malzeme ayrıştırılıyordu, öyle ki o madde mayiden tamamen ayrılıp geride su sadece berrak su kaldığında dahi o arındırılmış su “A” işlevini yine de kusursuz gerçekleştiriyordu! Suyun hatırlama kabiliyeti olarak yorumlamıştım bu şaşırtıcı deneyi.

T. O halde bize yeni bir metod ögreten biri isin icine girerken bize ASIL ögrettigini söylüyor, nasil oluyorsa sonucu bambaska cikiyor, yani kisacasi bizi “aldatiyor”.

S. Evet aynen böyle oluyor diyebiliriz. Eğer ASIL öğrettiğini söylemese inanç olmayacak, olmayınca da plasebo iş görmeyecek.
Bugün itibariyle Bilim, dünyadaki inanç gücünü elinde tuttuğu için, plasebo onun elinden alınırsa işe yarayacaktır (şahsi kanaatim).

T. “Placebo-yöntemi” diye bir yöntem var midir? Daha dogrusu en iyi “kandirma” yöntemi nasil olur?”

En iyi kandırma yöntemi muhtemelen şiir ve öyküler ve diğer sanat dalları yoluyla yapılanlardır diyebiiliriz. Bu alanda kelimelere takılmaz dinleyici, kendine çarpan rüzgarı hisseder, ve hiç söze dökülmeden ve farkına varılmadan dönüşüm yaratır. Üstelik tamamen yan etkisizdir. 🙂

T. Gercekten bilim ile ugrasanlar bilimselligin de sinirlarinin oldugunu biliyorlar, asil sorun ona her sorunu cözebilecegini vaad eden disardan izleyicilerdir. Onlar gördükleri isleyen teknikten dolayi herseyin yapilabilir oldugunu zannediyorlar. Bu gercekten bir sanridir.

S. ASILları olduğundan da sağlam yapan senin söylediğin kişilerdir zaten yani “kraldan çok kralcı olanlar”. Eğer kral olsan şaşıp kalırsın 🙂

T. Bu söyledigin sey bence batida unutulmus ama halen doguda uygulanan ama unutulmaya mehilli bir yöntemdir. Usta-cirak iliskisi katilimsal bir ögretim seklidir, dolayli olarak usta ögretmek istedigini göstererek ögretir.
Batida ise neyin nasil ögretilecegi sözlü ve herkes tarafindan kontrol edilir
sekilde yapilir. Bati belki de bu yöntemi secmesindeki nedeni cokca kandirilmalarindan kaynaklanabilir. Cokca kandirilan biri artik herkes tarafindan test edilebilir bir yöntemle kandirilmanin önüne gecmek ister. Kliseler de kendilerinin en dogru seyi söylediklerini vaad ederek yillarca insanlari kandirmislardir.
Bu kandirma aslinda bizim inanc sisteminde de yaygindir. Nedense insanlar
batida oldugu gibi pek isyan etmemislerdir.

S: Şiir, öykü, halk ezgileri ve dansları, animistik dönemin eğitim şekilleriydi ve en bariz şekilde Kızılderililer,Asya türk kavimleri, Aborjinilerde görülürdü ve hala da kenarda köşelerde kalan küçük topluluklarda bu yöntem devam ettirilir.
Tek tanrılı dinler dönemine geçildiğinde öyle derin bir düzeltme ve silme işlemi yapılmış ki, öykülerdeki kişiler ve masalın ögeleri bile dine göre değiştirilmişler.
Neyseki eski ve düzeltilmemiş öykülerin izlerini sürenler hala var, örneğin Clarissa Estes ünlü bir cantadora olarak, epeyce el değmemiş öykü kurtarmış. Keza Castaneda ve Florinda Donner de kendi atalarına dair el değmemiş öyküleri kurtardılar ve biz bu sayede neyin ne olduğunu görebildik.

Anadolunun belki Türk-islam sentezi denilebilecek özel bir konumu var. Anadoluya binlerce yıl önce gelerek burada büyük medeniyetler kuran Türklerin bıraktıkları miras daha sonra islamı kabul eden son göçer Türklerle birleşince burada daha sağlam bir yorumlama ve el altından eğitim söz konusu olabilmiş.
Örneğin Bektaşilik ve bir yönü ile sufizm, bugün dünyanın en üst felsefeleri arasındadır benim gözlemlerime göre.
Hint kaynaklı doğu dinleri aşırı dişil ilke esaslıdır, animistik dönemin tüm etkilerini taşır, ancak insanlığın niyeti eril ilkenin güçlendirilmesi doğrultusundadır. Tek Tanrılı dinler ve uzun bir süre boyunca bilim, birey bilincinin (eril ilkenin) kendi ayakları üzerinde durabilmesi için planlanmış bir manevraydı (çünkü deli Dumrul henüz hamdı). Bence Kuantum fiziği ile eril ilkenin dayanıklılığı test aşamasına geçti.
Uzun zamandır Anadolunun eril ve dişil ilkeler arasında köprü işlevi yaptığını konu alan yazılar yazıyorum. Şimdilik hala bu fikirdeyim 🙂

T. Senin düsüncene göre bu “savas” cok eskilere dayaniyor,
yani eril ile disillerin verdikleri bir savas bu, diyorsun. Benim
olaylari kavrama seklim eril galiba. Bu nedenle de olaylari kavramak icin seni bu kadar yoruyorum :-)))))

S. Bu bir savaş değil, çünkü savaş tarafların üste çıkma gayretinden yeşeriyor. Oysa dişil bilinç zaten değişmeyecek olandır, yutucu ve eriticidir ve çok güçlüdür. Bunun için savaşmaz o, zaten sahip olduğun şey için savaşmazsın. Ancak eril bilincin ayakta kalması için hayali rakip görüntüsü oluşturabilir, böylece eril bilinç gölgelerle çarpışa çarpışa güçlenir. 🙂
Tüm zamanların en büyük kandırışı bu manevra olabilir hani 🙂

T. Yanitlarin icin cok tesekkürler, Sibel…..

S. Ben teşekkür ederim.
Bugün çok güzel bişey öğrendim, ilk fırsatta yazacağım (bilinmedik bişey değil ama çok çarpıcı)

İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

https://blog.sonsuz.us/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz.  Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır.  (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.
(Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi

Not: Bu yazı da diğer her şey gibi bir çok genelleme, çift anlamlılık içerdiğinden diğer saçmalıklardan bir farkı yok.

Devamı için Tıklayınız

Zihinsel projeksiyon -1

Zihinsel projeksiyon kuramı ile yakından ilgili gördüğüm PLASEBO etkisine birlikte göz atalım:

Plasebo; beden üzerine hiçbir etki yapmayan, herhangi bir tıbbi tedavi şekline verilen addır. Buna biz kısaca şuurun bedene hakim olduğu güç de diyebiliriz. Ancak evrende bir şeyin varlığının kendi başına hiçbir anlamı olmayıp nedeni olduğu evrendeki geri kalan nesnelerle olan ilişkisi dolayısıyla, aynı etkileri o boyutta da sürdürür. Çünkü her şeyin kaynağı olan zihnin derinliklerinde mevcut bulunan örtük düzendeki frekanssal alanlarda madde ve onun daha latif hali olan şuur arasında bir ayrım söz konusu değildir (nefret hissimiz bıçağı düşündürdüğünde, nefret duygumuz ile madde halindeki bıçak birbirine direkt olarak bağlı değil -çünkü o zaman asıllarının ayrı olduğunu kabul etmek zorunda kalırız- AYNI ŞEYDİR.) Bu da bize, aynı zamanda soyut ve somutun, imajinasyon ve gerçekliğin, aslında tek olan şeyin farklı belirimleri olduğunu söyler. Böylece saklı düzendeki şuur, görünen planda belirip beyni ve kişisel şuuru meydana getirerek hem duygularımız gibi içsel hologramımızı hem de oradaymış şeklinde duyumsatarak algıladığımız somut gerçekliği meydana getirir. Dolayısıyla örtük düzendeki bir imge, aynı anda hem içsel, hem de dışsal hologramda o boyutun kuralları içerisinde yerini alır. Öyle ki, bize göre sonsuzluk kavramını bile bu imge oluşturur. Bu nedenle, beyin, orada olduğuna inandığı şey ile orada bulunan şey arasında ayrım yapamaz. Ya da benzer deyişle, bir somut gerçekliğe verdiği tepki ile düş kurduğunda verdiği tepki farklı değildir. Tıpkı bir âşığın sevgilisini düşündüğünde, yanında iken hissettiği heyecanlanmaları aynen hissetmesi ya da kolunu, bacağını kaybetmiş olan birisinin bazen kaybettiği organlarını sanki oradaymış gibi hissetmesi gibi.
.
Hastalık ya da üzerimize etki eden herhangi bir şey dışarıdan gelerek haricimizden bizi etkileyen bir etki değil, beynin özündeki gizli düzende yarattığı uzay ve zaman içinde bulunan beden üzerindeki etkilerdir ki, bunları oluşturduğu gibi, zıttı olan etkileri de meydana getirebilmektedir. Diyelim ki, zihnimiz hastalığa yol açacak kimyasal dönüşümleri meydana getiriyorsa, aynı şekilde o kimyasal dönüşümleri durdurup yenilerini üretmesiyle ya da materyalize (yoktan maddeleştirme) etmesiyle tekrar normal durumunu da sağlayabilmektedir.
Bu etkinin (plasebo etkisi) hem bedenimizde hem de dışımızda var saydığımız uzayımızda meydana getirdiği oluşumlarla ilgili o kadar çok deney ve belgelenmiş fenomen var ki, konunun kafamızda canlanması için içlerinden birkaçını sırasıyla inceleyelim:

Simonton ve ekibi, imgeleme tekniklerini (normalde on iki ay yaşama süresi olan) 159 kanserli hastaya öğrettiler ve dört yıl sonra hastaların altmış üçü yaşarken, bunlardan on dördü tamamen iyileşmiş, on ikisinde kanser gerilemiş, on yedisinde de dengelenmişti. Sonuç olarak, ortalama yaşam süresi ulusal normun iki katı olan 24, 4 aya yükselmişti. (Buna benzer çalışmalar farklı kliniklerde devam etmiştir)
Yine aynı üniversitenin sağlık bilimleri rehabilitasyon bölüm başkanı (imgeleme tekniklerini geliştirme üzerinde de çalışan) Psikolog Jeanne Achterberg, inancın kişinin sağlığında önemli bir rol oynadığını söyleyerek Şifada İmgelemenin Rolü adlı eserinde, ölecek diye evlerine gönderilmesine rağmen, kendileri bunun tam tersine, iyileşeceklerine inandıkları için tümüyle iyileşerek doktorları ve herkesi şaşırtmasıyla ilgili olarak, tıp dünyasıyla ilişkili olmuş hemen herkesin, en az bir öyküsünün bulunduğunu belirtir.
Hastalığın şuur tarafından meydana getirildiği ile ilgili çarpıcı bir örnek de, Dr. Simonton ve psikolog karısı ile Achtenberg ve psikolog G. Frank Lawlis’in ilerlemiş 126 kanserli hasta üzerinde imgeleme ile hastalık arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu göstermek için bir deney yapmaları idi.
Bu deneyde, önce hastaların kan testini yaptılar. Daha sonra da aynı şekilde, çok geniş kapsamlı bir dizi psikolojik testten geçirdiler. Bunların birinde deneklerden, kendileri, kanserleri, gördükleri tedavi ve bağışıklık sistemleri ile ilgili imgeler çizmeleri istendi. Kan testleri hastaların durumları hakkında bazı bilgiler vermişti, fakat hiçbir temel açıklama getirmemişti. Buna karşın psikolojik testler ve resimler ise hastaların sağlık durumları hakkında birer harita niteliği taşıyordu. Araştırmacılar sadece hastaların resimlerini deşifre ederek, birkaç ay sonra ölecek ya da hastalıklarını yenecek olanları %95 doğruluk oranı ile tahmin etmişlerdir.

Bu etkinin varlığının neden olduğu etkiyle ilgili olarak, kalbe kan akışının yetersizliğinden dolayı göğüste ve sol kolda hissedilen ağrılar (ki Anjino pektoris ismiyle adlandırılır)genellikle ameliyatla tedavi edilirken, 1950 yılında birkaç doktorun, ameliyat yerine sadece hastayı kesip, dikmekle de aynı tedavinin oluşturulabileceği gösterilmiştir. Bu da bize aynı zamanda, gerçek bir hastalığın da gerçekte bir plasebo etkisinden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla da hepimizin şuurlarının derinliklerinde, hastalıklarımızı denetleme yeteneklerine sahip olabileceğimizi söylemektedir.

Bununla birlikte, araştırmalar, bir yatıştırıcı almakta olduklarına inandırıldıklarında, bir şişe dolusu kafein almış olsalar bile bu kafeine duyarlı kişilerin geceleri uykularının kaçmadığı ve rahat uyudukları, tüm soğuk algınlıkların nedeni virüsler olmasına karşın, bakterilere karşı alınan Antibiyotiklerin de aynı yararlılığı göstererek (genelde herkes tarafından deneyimlenmiş) bir plasebo etkisi gösterdiği görülmüştür. Ayrı bir örnek de, Amerika’da Kalp krizine iyi geldiği sürekli vurgulanan asprin reklamının, bu ülkede kalp krizlerinin şaşırtıcı bir biçimde düşürmesine karşın, 5139 İngiliz doktorunun yaptığı altı yıllık araştırma sonucunda, bunun doğru olmadığının anlaşılması ile İngiltere’de aynı etkinin gerçekleşmemesini verebiliriz.

Olaylar bununla sınırlı değil. 19. yy. ‘da On binlerce kişinin ölümüne neden olan verem hastalığının bir bakteri tarafından oluşturulduğu anlaşılınca hastalıktan kaynaklanan ölümlerin birden % 600′ den % 200′ lere düşmesinin, insanlar üzerinde neden olduğu korkunun kalkıp bu bilginin beyinlerde iyileştirmeye yönelik etki göstermesiydi. Zira, ilaç bundan elli yıl sonra bulunmuştur.

Aynı sistemden dolayı davranışlarımızın da, bedenlerimiz üzerinde etkilere yol açtığı yapılan birçok araştırmayla ortaya konmuştur. Bunlar sırasıyla, düşmanlık duygusu ve sinirli insanların, olmayanlara ya da daha az olanlara oranla kalp krizinden ölme riskinin yedi kat fazla olması, boşanmış kadınların evli ve mutlu olanlara göre bağışıklık sistemlerinin zayıf olması, mücadeleci bir ruha sahip olan bireylerin olmayanlara oranla aids ve benzeri ölümcül hastalıklara karşın daha uzun ömürlü olmaları, eşlerini yitirmiş kişilerin tüm hastalıklarla diğerlerine göre daha sık karşılaşmaları, dua ya da ibadet edenlerin etmeyenlere oranla daha az kalp krizi geçirmeleri ya da daha çabuk iyileşmeleri örnek verilebilir.
Bilincin yarattığı beden üzerindeki etkilerin bizler tarafından işaretlerinin görülmesini sağlayan fenomenlerden biri de Hristiyanlıktaki Stigma olaylarıdır. Bu olay, çarmıha gerilmiş İsa heykellerindeki yaraların, inanan kişilerin onunla özdeşleşmeleri sonucu kendilerinde de belirmesi şeklinde meydana gelir. Bu olay ilk kez Aziz Francis tarafından görüldükten sonra, tekrarlanmaya başlanmış(herkeste bu farklı boyut ve yerlerde olmakla daha çok avuç içlerinde görülmektedir). Halbuki o dönemdeki iskeletler üzerinde yapılan araştırmalarla, bir insan bedeninin eller tarafından çivilenmesiyle onu taşıyamayacağı ortaya çıkmıştır. Fakat ellerde çıkmasının nedeni, 18. yy. ‘ da o şekilde resmediliyor olmasıydı. Gerçekte İsa bileklerinden çivilenmişti. Üstelik, bu yaralar görülmesine karşın, enfekte olmadığı gibi kiminde devamlı iken kiminde de bazen görülmektedir, bazılarında ise bu, isteğe göre açığa çıkıp boyutları, şekli o kişi tarafından belirlenerek tekrar kapatılabilmekteydi. Bunun yanı sıra bir insanın sahip olduğu kandan fazlası akmasına karşın, bundan hiç etkilenmiyor, çünkü bunu materyalize edebiliyorlardı. Bunlardan, Veronica Guilani, ölümüne yakın, kalbinde, taç, üç çivi, haç ve bir kılıç resminin belirdiğini çizerek söyledi. Bunun doğruluğu ölümünden sonra yapılan otopside, doktorların yeminli ifadeleriyle de kaydedilerek tarif ettiği şekilde bulundu.
Bedende olduğu gibi, çevremizdeki etkiler konusunda ise, eksik ya da tek harfi yanlış yazılmış yazıların tam olarak okunması, her gün alıştığımız bir yüzdeki veya bir yerdeki değişikliklerin fark edilmeyip her zamanki halleriyle görünmesi, gözümüzdeki görme sinirlerinin birleştiği retinanın ortasında, hiçbir alıcının bulunmadığı bir noktanın varlığının etrafımızdaki görüntüleri ya da nesneleri delik deşik görmemiz (veya yarıdan azını görmemiz) gerekirken, boşlukların tamamlanmış halleriyle görünmesi, herkes tarafından da bilinen floresan lambalarının kesikli ışık yaymasına karşın (bir yanıp, bir sönme şeklinde)bizim onu kesintisiz şekilde görmemiz zihindeki kabul ya da kasetlerin adeta birer kanıtı gibiler.
Bizim algılama dışımızda kalan ve basit gibi görünen şeylerin, hayvanlar tarafından farklı yanlarının algılanması ya da onlara çekici gelen özellikte belirmesi ve yine kedi, köpek gibi hayvanların mikrodalga yapılı varlıkları algılamasını da örnek verebiliriz.

-alıntı-

(Maalesef alıntı yapılan yeri kaydetmemişim, belirtemediğim için üzgünüm)