Kodun Günah Keçisi: Kullanıcı Her Zaman Gerçekten Hatalı mı?

Yazılım dünyasında çok eski, çok konforlu ve biraz da kurnaz bir cümle vardır: Kullanıcı yanlış yapmış. Bu cümle, ofis mutfaklarındaki bayat kahve kadar yaygındır. Form çalışmıyorsa kullanıcı yanlış doldurmuştur. Buton bulunamıyorsa dikkat etmemiştir. Sistem çöküyorsa muhtemelen aynı anda fazla şey açmıştır. Yani ortada bir arıza vardır ama suçlu, nedense daima ekranın diğer tarafındaki zavallı fanidir.

Oysa mesele çoğu zaman teknik olmaktan önce psikolojiktir. Psikolojik projeksiyon, insanın kendi kabul edemediği kusuru dışarıya fırlatmasıdır. Yazılımcı veya ürün ekibi, kötü tasarlanmış akışı, eksik hata mesajını, belirsiz arayüzü ya da kırılgan mimariyi görmek yerine şöyle der: Kullanıcı anlamıyor. Bu cümle, kodun karanlık bodrumunda saklanan hatanın üzerine serilen pahalı bir halıdır.

Hata Mesajı mı, Suç Duyurusu mu?

İyi bir sistem kullanıcıya yol gösterir; kötü bir sistem kullanıcıyı azarlar. Lütfen geçerli bir değer giriniz mesajı, çoğu zaman şunu söylemenin kibar yoludur: Ben ne istediğimi doğru anlatamadım ama bununla sen uğraş. Daha da kötüsü, bazı hata mesajları teknik bir hiyeroglif gibidir: Null reference, invalid token, unexpected exception. Kullanıcı, karşısında bir ürün değil, kendisini küçük düşürmek için kurulmuş dijital bir mahkeme bulur.

Burada basit bir ilke devreye girer: Eğer çok sayıda kullanıcı aynı hatayı yapıyorsa, bu artık kullanıcı hatası değildir. Bu bir tasarım sinyalidir. Tek bir kişinin ayağı takılıyorsa dikkatsizlik olabilir; yüz kişinin ayağı aynı basamağa takılıyorsa merdiveni ölçmek gerekir. Yazılımda da durum budur. Kullanıcı davranışı veri üretir. Bu veriyi savunma refleksiyle reddetmek, termometreyi kırıp ateşin düştüğünü sanmaya benzer.

Kötü kodun faturasını kullanıcıya çıkarmak, ekip kültürünü de zehirler. Çünkü sorumluluk dışarı atıldıkça öğrenme içeride kalmaz. Geliştirici kendini geliştirmez, ürün yöneticisi varsayımlarını test etmez, tasarımcı belirsizliği fark etmez. Herkes kendi küçük tahtında haklıdır. Kullanıcı ise hem müşteridir hem sanıktır. Böyle bir kültürde hata raporları altın madeni değil, rahatsız edici gürültü gibi görülür.

Projeksiyonun Teknik Kılığı

Bu eğilimin teknik bir maskesi de vardır: Bizim tarafta çalışıyor. Bu cümle, modern yazılım tarihinin en dramatik savunma mekanizmalarından biridir. Geliştiricinin makinesinde çalışan şeyin gerçek dünyada da çalışacağı varsayılır. Oysa gerçek dünya; eski tarayıcılar, yavaş bağlantılar, titrek parmaklar, yorgun zihinler, küçük ekranlar, beklenmedik alışkanlıklar ve aceleyle tıklanan düğmelerden oluşur. Yazılım, laboratuvar faresi için değil, karmaşık insan için yazılır.

Bu yüzden kullanıcı hatası kavramını tamamen silmek gerekmez; ama onu son çare yapmak gerekir. Evet, kullanıcı bazen yanlış anlar, acele eder, okumaz, dener, bozar. Fakat iyi sistemler bunu bekler. Kullanıcının insan olduğunu varsaymak lüks değil, mühendislik gereğidir. Bir köprü tasarlarken herkesin kusursuz yürüyeceğini varsayamazsınız. Bir arayüz tasarlarken de herkesin dikkatli, dinç ve teknik okuryazar olacağını varsayamazsınız.

Çözüm, suçu dağıtmak değil, geri bildirimi ciddiye almaktır. Hata günlükleri okunmalı, kullanıcı oturumları izlenmeli, destek talepleri sınıflandırılmalı, arayüz metinleri sadeleştirilmeli, kritik işlemler geri alınabilir olmalı, form doğrulamaları anlık ve açıklayıcı çalışmalıdır. En önemlisi, ekip şu soruyu alışkanlık haline getirmelidir: Kullanıcı neden böyle davrandı? Bu soru suçlamaz; araştırır. Savunmaz; öğrenir.

Yazılım geliştirmek, yalnızca makineye talimat vermek değildir; insanın zihinsel haritasıyla pazarlık etmektir. Kullanıcıyı aptal ilan etmek kolaydır, çünkü egoyu korur. Ama iyi ürünler egoyu değil gerçeği besler. Kötü yazılmış kod, çoğu zaman kendini kullanıcı hatası diye tanıtır. Bilge ekipler bu maskeyi tanır, çıkarır ve aynaya bakar. Çünkü gerçek debug işlemi yalnızca kodda değil, kibirde de yapılır.

Geleceğe projekte edilenler

“Bundan önce, gezegeniniz güneşin aktivitesi (heliosfer) vasıtasıyla farklı bir şekilde canlı olan bir atmosfere sahipti ve manyetik ızgarayı insanlığın DNA’sını en azından %50 geliştirebildikleri yere kadar yüklüyordu. Hatırlayın, siz şu anda %30 – % 35 tesiniz. “Bir dakika Kryon, geriye gittiğimizi mi kastediyorsun?” Evet. En sonunda, bunun kanıtını bulacaksınız – ileri uygarlık. Eğer ileri bir uygarlığın parçası olduğunuzu hissettiğiniz yaşamlarınız varsa, öyledir. Bunun nedeni teknolojinizin değil, bilincinizin ileri olmasıydı. Bilinciniz ile şu anda yapamadığınız şeyleri yapabiliyordunuz ve bunları kolayca yapabiliyordunuz. Kendi bedeninizi kendi bilincinizle iyileştirebiliyordunuz. Yoktan gerçek madde yaratabilenler vardı. Tüm bunlar mekanik cihazlarla değil, ileri düşünce vasıtası ile. Size gerçekte henüz düşünülmeyen bir prensip veriyoruz: “Bilinç fiziktir. O fiziksel gerçekliği etkileyen gerçek, ölçülebilir bir alandır.” Öfkeli olduğunuzda hiç bilgisayarınız bozuldu mu ya da ampul söndü mü? Nasıl? Bu fiziktir?” der Kryon
 
Teknoloji artışının bilinç artışı anlamına gelmeyebileceğini sık sık yazıyorum. Bunu söylemekle teknoloji karşıtı olduğumuz anlamı çıkmasın tabi. Benim kitaptan mini bir alıntı: “Bilimi seviyorum, onun anlayış derinliği yüksek insanların elinde teknolojiye dönüşmesini istiyorum. Tanrı Anu’nun oğulları Enlil ve Enki’nin anlaşmazlığı da buydu sanırım.”
Ayrıca okumayı/seyretmeyi sevdiğim ve yazdığım Bilimkurgu türünün de çok değişik fazları var bir çoğu yalnızca mevcut realitemizin daha abartılmış şekilde sunumudur. Bunları seyrederken muhtemelen acı acı gülenlerimiz vardır, daha çok savaş, daha ileri teknikle nasıl batılır, daha büyük güç hırsı nasıl olabilir vs gibi şeyler. Özetle çoğu bilimkurgu ürünü için söylenebilecek şey (özellikle erkek elinden çıkanlar/ Neyseki istisnalar her zaman var); şu anın insan duygularını gelişmiş teknolojiyle harmanlayarak geleceğe projekte etmektir, buna Ölümsüz Öyküler Kulubü yıllarımda aymıştım, onbeşsene kadar önce. Ve bunca yıldır içimden geçen sessiz bir çığlık var; bunu yazanlar, çekenler ne yaptıklarının farkında mı? Ve bu soru içimden geçtiği her an aceleyle onu nötürler ve işlerin nasıl yürüdüğüne dair peşin hüküm getirme, hemen unut bunu. Bilinmeyene-kuantum dolanıklığın mucizesine inanmayı sürdür derim kendime.Her şey ancak olabileceği kadar olur bu sebeple mükemmeldir zaten 🙂
Yine eksik olduğunu bildiğim bir genelleme yaparak; kadınların neden Bilimkurgu okumadığı/seyretmediği konusunda fikir verebilir üstteki çıkarımım çünkü onlar daha ilk sahnede güç oyunlarını tanırlar, üstünde düşünmezler, felsefe yapmazlar ama tanırlar ve düğmeyi kapatıverirler. Tabi yine istisna yazarları unutmayalım onların çoğu best seller olurlar çünkü kadınlarca da okunurlar 🙂