Çocuk Kitapları Yazmak

“Çocuk kitapları yazıyorsunuz değil mi?”
Evet anneciğim
“Kitaplarınızı çok beğeniyorum-gerçek kitaplarınızı yani; çocuk kitaplarınızı okumadım tabii!”
Tabi babacığım.
“Arada bir de basit(!) şeyler yazmak rahatlatıcı olmalı.”
Tabii basittir çocuklar için yazmak. Onları yetiştirmek kadar basit. Bütün yapacağınız, seksi çıkartmak ve küçük kısa kelimeler, küçük salakça fikirler kullanmak, çok korkunç olmamak ve mutlu bir son olmasına dikkat etmektir.Tamam mı? Kolay. Hemen yazın. Haydi. UGH

Ursula Hemşiremiz çok haklı, ben yazamadım. Dört yıldır hazırlık yapıyorum, cesaret biriktiriyorum ama daha kaç yıl geçecek yazabilmem için bilemiyorum. Belki de onlara hitap edebilmeye hiç bi zaman yetkin olamayacağım, ya da bi gün aniden sevinçle şakıyacağım. Doğrusu tam bir muamma şimdilik.

Ahlaki iyiliğin en güçlü aracı hayal gücüdür demiş Shelley. Oysa  şimdilerde hayal kurma eğer bir teknoloji ortaya çıkarabileceksen ancak müsamaha edilen bi edimdir, değilse bull shit (pardon Türkçe kullanmadığım için)
Rüyalar boş, hayal kurmak bomboş öyle mi?
Öyleyse sizi ben bile kurtaramam 🙂

*

Bir kurgu (roman, senaryo,piyes ) yazdığınızda -bilmeden-yüzlerce rüyanızı yazmış gibi olursunuz.Bilinçaltınızdan devasa bir kütle dışarı çıkar ve tabi eğer ne yazdığınıza ayabilecek olursanız şifalanırsınız hatta onu okuyup seyredenler de özdeşlik kurarsa onlar da şifalanır.sa

Yazarak Kendini ifade Uygulaması

Yazamıyorum! Hiç kabiliyetim yok! Hayal gücüm çok kuvvetli, içimde paylaşmak için çok şey var ama nasıl yapılacağını bilmiyorum! Bir yazsam hayatım film olur, ama nasıl?

Yoksa böyle diyenlerden misiniz? O halde henüz benimle tanışmadınız. İddialı bulmayın bu görüşümü çünkü tamamen yaşanmışlıklara dayanan bi çok örnekle desteklenen bir tespitti.

O kadar çok insanın, öykücü, romancı, senarist olmasına, bundan da ötesi kendini rahatça ve güzel ifade etmesine vasıta oldum ki, bundan büyük bir sevinç duyuyorum. Her biri benim için ayrı bir onur/ sorumluluktur.

Üstelik öyküler ilaçtır! Belki siz de sadece ilaç almaktan sıkıldınız, biraz da dağıtmak, şifalanıp şifalandırmak istiyorsunuz. (Bu bir yaşam sanatı aslında,tıklayınız)

Güzel yazabilmek istiyor musunuz?

Sizi tüm niyetimle yüreklendiriyorum, gelin ve bu ay başlayacağımız; yazma teknikleri, kendini ifade yoluyla iyileşme/iyileştirme atölyemize katılın.

Gurup sadece dokuz kişiyle sınırlıdır. Benimle veya  Tuva Sanat ile iletişim kurmanızı bekliyoruz.

Sevgilerimle

Sibel Atasoy- yazar, görüşmeci

İLETİŞİM

Tuva Sanat
Sanat Atölyesi
İstiklal Cad. Atıf Yılmaz Sok. No:16/3
Beyoğlu / İstanbul

Tel: 0 212 293 44 34
Berrin YILMAZ: 532 485 98 62
Fatih IRMAK: 535 560 00 14

Bu eğlenceli uygulamayı gerçekleştiren Sibel Atasoy hakkında:

İstanbul’da doğdu, ortaöğretim ve üniversite yıllarında Anadolu’nun pek çok yerinde bulundu. Uzun süre büyük şirketlerde üst yönetimde görev yaptı. Sonra aniden kariyerini bıraktı ve Fethiye’de bir adada yaşamaya gitti. Yedi yılın sonunda, ilk kitabı Sırıtkan Kırmızı Ay’ı orada yazdı. 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra eğitmenlik ve danışmanlık işlerinin yanısıra, bir film şirketinin genel koordinatörlüğünü yaptı. Neredeyse bir fenomene dönüşen “7 Numara” dizisi bu güzel takım çalışmasının bir ürünüydü. Bu arada fantastik ve gerilim dalında yeni yazarları desteklemek üzere kurulan Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nün oluşumunda kurucu ortaklık yaptı. Gençlerin hayal dünyasını öğrenmemize vesile olacak pek çok toplantı, yarışmanın yanı sıra onların öykü ve romanlarını yayımlayan ilk girişimci oldu.

2002 yılında ikinci kitabı Venüs Bağlantısı yayımlandı.

Üçüncü kitabı “Bir Kadını Öldürmek” Altın Kitaplar Yayımevinden Haziran 2005 de çıkan yazarın, çok sayıda deneme yazısı, felsefi şiirler ve öyküleri var. Son kitabı Sır Mısır, 2008 Mart ayında yine Altın Kitaplar yayımevi tarafından okuyucuya sunulmuştur.

Rüya konusunda on yıı aşkındır çalışmalar yapan Atasoy, pek çok kişinin rüya görüşmecisi olmasına katkıda bulundu.

Ayrıca, evrenin oluşumuna ilişkin bir kuram geliştirdi, OYUN kuramı olarak adlandırılan bu çalışmaya Bir kadını Öldürmek kitabı içinde geniş ölçüde yer verilmiştir.

Şu sıralar, bir yandan İntegral bakış ve holistik evrenle ilgili çalışmalara (BAK) devam ederken diğer yandan,  Yaşam Tasarımları Görüşmecisi olarak gerçekliğimize yeni deneyimler katabilmeyi umduğu heyecanlı bir ekip çalışması sürdürüyor.

Halen İstanbul’da yaşıyor ve bir oğlu var.

Sadık Yemni

Sadık Yemni adını ilk kez beş sene önce Amsterdam’a gittiğimde duydum. Benim de kitap yazdığımı bilen bi arkadaş söylemişti, yerli yazarlarla seyrek temasım olduğu için biraz da mahcubiyetle tanımadığımı söylemiştim. Bu hatamı telafi edebilmek gayretiyle onda bir kitabı olup olmadığını sordum, varmış; Muska… Hemen alıp sanırım iki gün içinde okudum. Harikaydı. Hem şaşırmış hem de gururlanmıştım (bana ne oluyorsa).

Hatta öylesine etkilendim ki, (Amsterdam’da oturduğunu öğrenmiştim) kendisiyle tanışmak istedim, fakat izini bulamadım. Orada kaldığım bir ay boyunca biraz öksüz gibiydim zaten, elimin altında internet yoktu, hiç tanımadığım bir kentte, bir mihmandar en azından yanımda bir arkadaş olmaksızın, sadece sokakları arşınlayıp duruyordum. Bu arada Amsterdam ve çevresindeki köyler masallardan fırlamış gibiydi, beni öylesine etkiledi ki, hakkında gezi notu dahi yazamadım. Çünkü aklı başında bişeyler söyleyemiyecektim sanırım, ne zaman niyetlensem Alice gibi kafa karışıklığına uğradım!

Herneyse, bugün Sadık Beyin bir kitabını daha okudum, adı Muhabbet Evi. Ben bu tarzı mı seviyorum yoksa gerçekten çok mu güzel yazıyor bilemiyorum, yine bayıldım. Bir kere değil bikaç kere tebrik ediyorum kendisini. Son kitabı olan Hayal Tozu Gölgecisini -ki daha bikaç hafta önce yayımlandı- sipariş etmiştim, dün elime ulaştı. Hemen elime alıp bugün bitireceğim ama dişimi sıkıyorum. Seyahatte, merakımı iyice gıdıklayan kitaplar olsun elimin altında istiyorum.

Hayal Tozu Gölgecisi, bir öykü kitabı imiş, okuduktan sonra duygularımı paylaşacağım.

Öykü ve Roman

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Binlerce roman vs. okumuş biri olarak arada önemli bir fark olduğunu söyleyeceğim.
Öykü olay anlatır. Ve bunu çarpıcı bir uslupla yapmak zorundadır; çünkü yeri kısıtlıdır. Kelimeleri çok iyi seçmeli, kahramanını, toplumun en belirgin olarak işaret ettiği şablonlardan akıllıca seçerek, bir çırpıda tanıtmalıdır. Konuyu uzun zamana yaymamalı, aşırı tasvirlere hiç bulaşmamalıdır. Süsleme sanatını kullanacak mesafeniz olmadığı için kurgu, olağanın üstünde zekice olmalı.
Yani özetle öykünün, bir atımlık kurşunu vardır. Ve onu en optimum şekilde kullanmalıdır. Bu açıdan bakıldığında öykü yazmanın zorluğu gayet iyi anlaşılır. Pardon iyi öykü yazmanın demeliydim. Pek çok ünlü ve iyi roman yazarı bulabilirsiniz ama başarılı öykü yazarı bütün dünyada iki elin parmaklarının sayısını geçmez.
Ve bu açıdan bakıldığında sadece çok başarılı öykülerin hatırda kalma olasılığı vardır. Örneğin Aziz Nesin’in bir çok öyküsü ta gençlik yıllarında okumuş olmama rağmen (hafızam da berbattır) halen aklımdadır. Keza Çehov, 
Maupassant, O’Henri gibi büyük ustaların da aklımda kalan öyküleri var.
Romana gelince, herkes roman yazar. Yani sabrı olan herkes demeliyim. Öykü 200 metre koşusuyken, roman marotondur. Adı büyük gibi geliyor ama mesele yalnızca sabır ve dayanıklılıkla ilgili.
Romanda mesafeniz çok uzun, kahramanlarınızı doya doya tanıtın, tasvirler yapın, iç içe kurgular döşeyin. Yani her bişeyi yapabilecek imkana sahipsiniz. Romanın çok iyi olmasa bile hatırda kalışının sebebi, okuyucuya kahramanlardan en azından biriyle özdeşleşmek için imkan ve zaman tanımasıdır. Romanda olaylardan çok kişilere odaklanır okuyucu. Onları kendisiyle, yakınlarıyla kıyaslar. Kitap süresince bu işlemi defalarca tekrarladığı için hatırda kalması normaldir. Üstelik roman yazarı öykü yazarı gibi zekasını ispat etmek zorunda da değildir.

Romanlar, AYın çeşitli halleri gibi ışık yayarlar, öykü ise karanlıkta çakan bir şimşektir.
Tabii söylediklerim her zaman yaptığımız gibi subjektif saptamalar. Eminim her kişinin kendi deneyimlerinden kaynaklanan görüşleri vardır.

Okuyucular açısından gözlemim ise, hiperaktif ve odaklanma zorluğu çeken okurların daha çok öyküyü tercih ettiği yolunda. Aslında enteresan da bi çıkmaz var bu konuda. Okurların kitap okuyacak zamanları kısıtlı. Malum yaşam gaileleri, öncelik sıralamaları vs. Bu sebeple okurun konumu öykü okumaya daha uygun; fakat gelin görün ki (yukarda anlattığım sebeplerle) iyi öykü bulmak zor. Durum böyle olunca, roman yazarları kitabı, aynı dizi film mantığı ile bölümlere ayırmaya başladılar. Talebe karşı doğal bir refleks belki bu. Böylece okuyucuya her seferinde hiç olmazsa bir bölüm bitirtmeyi ve böylece “bitirme” doyumunun az da olsa duyumsanması hedefleniyor.

 

Öykü yazarları neden bir süre sonra roman yazmaya başlıyorlar. Acaba roman yazmak öykü yazmaktan daha mı kolay görünüyor onlar için?

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Roman yazarlarının önce öykü ile başlaması tamamen teknik sebeplerle oluyor. Isınmak için! Anlarsınız bir maratona cesaret etmek kolay değil. Önce kısa metraj filmlerde kendinizi denersiniz, çevredeki insanlara okutursunuz, otoritelerin fikrini duymak istersiniz. Bir yazar hiç bir zaman yazdıklarından emin olmaz (belki de emin olamama hali yazma gücünü verir!).
Zaten roman yazarlarının ilk öyküleri, teknik olarak bir öyküden çok bir roman başlangıcı gibi olur Hani soluğu yetişmemiş de bir pınar başında nefeslenmeye durmuş gibi olur. Zaten romana cesaret ettikten sonra da dönüp bir daha öykü yazmaz çoğu.
Dediğim gibi roman yazmak daha kolay. Sabır ve dayanıklılık sınavını geçmişseniz daha kolay. Ben aslında romanlarda edebi yazarlarla, olay anlatanları da ayırıyorum. Bunların okuyucu gurupları da farklıdır.
Örneğin edebi roman okurlarına bakın mutlaka şiir sever onlar. Kendi şiir denemeleri de vardır.
Tür olarak edebi roman türüne girmeyen çoğunluğun okurları ise şiirle alakasızdır. Onların çoğu siyasetle, popüler bilimle, polisiye ile ilgilenen, hatta şiiri gereksiz bulan tiplerdir.
Roman yazarının sonradan bir de öykü kitabı çıkmışsa, yüksek ihtimalle o öyküler roman öncesi dönemde yazılmışlardır.
Sonuç olarak, öykülerin çoğu, yazım hayatına adım atmak için, öğrencilik döneminde yazıldığından hamdır ve ağızda fazla lezzet bırakmaz bu sebeple de okuyucu öykü kitaplarını pek tercih etmez. Dolayısı ile yayımevleri hiç tercih etmez.

Bir romancının ünlenip, iyice kabul gördükten sonra öykü yazdığını ve bastığını ben pek bilmiyorum. Mutlaka vardır ama sanırım çok nadir olmalı.
Varsa bile o yazar, zekasına ve becerisine çok güveniyordur. Ya da bir meydan okumaya ihtiyacı vardır. Yani kendine challange dır öyküleri!

 

Sibel Atasoy

19.10.2005

(Bir sohbetten kalanlar)