Git Evreninde Schrödinger’in Kedisi: Her Commit Yeni Bir Dünya mı Açıyor?

Bir yazılımcı yeni bir dal açtığında görünüşte sıradan bir işlem yapar: Mevcut kod tabanının belirli bir anına işaret eden yeni bir geliştirme yolu oluşturur. Fakat biraz geri çekilip baktığımızda sahne tuhaflaşır. Ana dalda kullanıcı arayüzü mavi kalırken başka bir dalda kırmızıya döner; birinde hata düzeltilir, diğerinde yeni bir hata doğar; üçüncüsünde ise proje bütünüyle terk edilir. Aynı geçmişten çıkan farklı gelecekler, Git deposunun içinde yan yana yaşamayı sürdürür. Bu manzara, kuantum mekaniğinin çoklu dünyalar yorumunun şaşırtıcı derecede kullanışlı bir dijital maketini andırır.

Commit, ölçüm ve ayrılan gelecekler

Çoklu dünyalar yorumuna göre kuantum ölçümü, olasılıklardan yalnızca birini seçip diğerlerini yok etmez. Bunun yerine evrenin kuantum durumu, farklı sonuçların gerçekleştiği ve birbirleriyle etkin biçimde etkileşemeyen dallara ayrılır. Teknik olarak burada gündelik anlamda yeni evrenler üreten kozmik bir fotokopi makinesi yoktur; evrensel dalga fonksiyonunun üniter evrimi ve dekoherens vardır. Git dalı da benzer biçimde yoktan bir proje yaratmaz. Bir commit’e yeni bir referans ekler ve bundan sonra yapılacak değişikliklerin ayrı bir tarih oluşturmasına izin verir.

Benzetmenin en güçlü yanı, olasılıkla gerçekleşmiş durum arasındaki farkı görünür kılmasıdır. Bir özellik yalnızca ekip toplantısında tartışılıyorsa henüz olasıdır. Dal açılıp kod yazıldığında bu gelecek çalıştırılabilir hâle gelir. Test ortamı, alternatif dünyanın laboratuvarıdır: Uygulama derlenir, kullanıcı davranışları taklit edilir ve seçimin sonuçları gözlenir. Böylece yazılım geliştirme, karşı-olgusal düşünmeyi somutlaştırır. “Başka türlü yapsaydık ne olurdu?” sorusu felsefi bir hayal olmaktan çıkar; indirilebilir, ölçülebilir ve gerektiğinde silinebilir bir yapıya dönüşür.

Birleşebilen dünyalar

Ancak analojinin kırıldığı önemli bir nokta vardır: Kod dalları birleşebilir. Bir özellik dalındaki değişiklikler ana dala taşınabilir, iki ayrı tarih ortak bir commit’te buluşabilir. Çoklu dünyalar yorumundaki makroskobik dalların yeniden girişim göstermesi ise dekoherens nedeniyle pratikte olağanüstü derecede zordur. Evrenin “merge conflict” çözüm ekranı bulunmaz. Yazılım dünyasında bile birleşme sihirli değildir; aynı satır farklı biçimlerde değiştirildiyse insan kararı gerekir. Çatışma, alternatif geleceklerin mantıksal olarak uyumlu olmasının, teknik olarak birlikte var olabilecekleri anlamına gelmediğini gösterir.

Bu fark, programlama açısından değerli bir ders üretir. Her dal korunmaya değmez. Deneysel yollar çoğaldıkça test yükü, güvenlik riski ve bakım maliyeti artar. Sonsuz dijital evren fikri romantik görünse de pratikte depo karmaşası yaratır. İyi bir ekip, dallanmayı özgürlük; birleştirmeyi ise seçim disiplini olarak görür. Kısa ömürlü dallar geri bildirim süresini azaltır, otomatik testler hangi dünyanın yaşanabilir olduğunu belirler, kod incelemesi de seçilen geleceğin ortak akla dayanmasını sağlar.

Versiyon kontrolü bir zaman makinesi midir?

Git yalnızca alternatif gelecekleri değil, geçmişin yeniden yorumlarını da saklar. Bir commit’e dönmek zamanda yolculuğa benzer; fakat geçmişi gerçekten değiştirmez, ondan yeni bir tarih başlatır. Rebase işlemi ise tarihin anlatısını yeniden düzenler: Olaylar aynı değişiklikleri taşısa bile daha temiz bir sıraya yerleştirilir. Bu durum, kimliğin yalnızca mevcut koddan mı, yoksa o koda ulaşan tarihçeden mi oluştuğu sorusunu doğurur. İki dal sonunda aynı dosyalara sahipse aynı yazılım mıdır? İşlevsel açıdan belki; denetlenebilirlik, güven ve sorumluluk açısından hayır.

Sonuçta Git, çoklu dünyalar yorumunun fiziksel bir kanıtı değildir. Kuantum dallanması doğanın matematiksel betimlenmesine, kod dallanması ise insanların tasarladığı veri yapılarına dayanır. Yine de bu dijital simülasyon güçlü bir düşünme aracıdır. Bize tek bir geleceği tahmin etmeye çalışmak yerine birden fazla geleceği ucuzca üretmeyi, sınamayı ve karşılaştırmayı öğretir. Belki de iyi yazılım geliştirme, doğru evreni ilk seferde bulma sanatı değildir; kötü evrenleri erken keşfedip yaşanabilir olanı dikkatle ana dala birleştirme sanatıdır.

Şehrin Gölgesini Önce Yakmak: Dijital İkizlerle Geleceği Deneme Cesareti

Bir köprüyü yıkmadan dayanıklılığını test edebilseydiniz, bir fabrikanın üretim hattını durdurmadan arızayı yakalayabilseydiniz ya da bir şehrin trafiğini gerçek insanları çileden çıkarmadan yeniden tasarlayabilseydiniz ne olurdu? Dijital ikiz tam olarak bu sorunun teknolojiyle verilmiş cevabıdır: Gerçek bir varlığın, sürecin ya da sistemin canlı verilerle beslenen sanal kopyası. Kulağa bilim kurgu gibi gelir; ama aslında bu, verinin aynaya bakmasıdır.

Dijital ikiz, sıradan bir 3D model değildir. Bir binanın maketi de değildir. Onu güçlü yapan şey, gerçek dünyadan sürekli veri almasıdır. Sensörler, kameralar, IoT cihazları, üretim makineleri, trafik ışıkları, enerji sayaçları ve hatta insan bedenindeki giyilebilir cihazlar bu sanal kopyayı besler. Böylece model yalnızca görünmez; davranır, tepki verir, öğrenir ve tahmin üretir. Yani dijital ikiz, gerçeğin donmuş fotoğrafı değil, akan bir nehrin hesaplanabilir gölgesidir.

Şehirlerin prova odası

Bir şehir düşünün: Sabah trafiği, yağmur suyu drenajı, metro yoğunluğu, hava kirliliği, elektrik tüketimi, afet senaryoları… Bunların hepsi birbirine bağlıdır. Bir caddeyi kapatırsanız yalnızca otomobillerin rotası değişmez; esnafın müşteri akışı, ambulansların süresi, karbon salımı ve toplu taşıma baskısı da değişir. Dijital ikiz, belediyelere bu karmaşayı gerçek hayatta denemeden önce sanal ortamda test etme olanağı verir. Yeni bir metro hattı yapılmadan önce yolcu yükü simüle edilir. Sel riski oluşmadan önce hangi mahallenin su altında kalacağı görülebilir. Kısacası şehir, kendi geleceğini küçük bir kristal kürede izlemeye başlar.

Fabrikalarda dijital ikiz daha da sert bir disiplinle çalışır. Üretim hattındaki bir robot kolunun titreşimi, motor sıcaklığı veya enerji tüketimi izlenir. Sistem, bu verilerden arızanın ne zaman çıkabileceğini tahmin eder. Buna kestirimci bakım denir ve kulağa sıkıcı gelse de sonuçları dramatiktir: Daha az duruş, daha az israf, daha güvenli üretim. Bir uçak motorunun dijital ikizi, gerçek motor gökyüzündeyken bile performansını analiz edebilir. Böylece bakım kararı sezgiyle değil, veriyle alınır.

Peki ya insanın dijital ikizi?

En heyecan verici ve en tedirgin edici alan burasıdır. İnsan bedeninin dijital ikizi, kişiye özel tıbbın kapısını aralar. Kalbinizin sanal bir kopyasında ilaç etkileri test edilebilir. Ameliyat öncesinde cerrah, riskli hamleleri dijital bedeniniz üzerinde deneyebilir. Sporcuların kas yükleri, yaşlıların düşme riski, kronik hastaların tedavi yanıtı simüle edilebilir. Bu, tıbbı ortalama insana göre değil, tekil bedene göre tasarlama ihtimalidir.

Fakat her büyük teknoloji gibi dijital ikiz de masum bir oyuncak değildir. Bir şehrin dijital ikizi varsa, o şehir hakkında kim neyi bilebilir? İnsan bedeninin dijital ikizi varsa, bu veriler kimin mülküdür? Sigorta şirketi sizin sanal kalbinizin gelecekte sorun çıkaracağını bilirse priminizi artırabilir mi? Bir işveren, dijital sağlık profilinize bakarak sizi riskli çalışan ilan edebilir mi? Teknolojinin parlak yüzü kadar gölge tarafı da vardır; gölgeyi yok sayan toplum, sonunda kendi aynasından korkar.

Teknik olarak dijital ikizin gücü üç temel şeye dayanır: doğru veri, iyi model ve sürekli geri besleme. Veri kirliyse ikiz de yanıltıcı olur. Model eksikse sonuçlar süslü ama tehlikeli masallara dönüşür. Geri besleme yoksa sistem yaşayan bir ikiz değil, eski bir harita olur. Bu yüzden dijital ikiz projeleri yalnızca yazılım işi değildir; mühendislik, istatistik, alan bilgisi, etik ve yönetişim birlikte çalışmalıdır.

Gelecekte şehirler, fabrikalar ve bedenler kendi dijital yankılarıyla birlikte var olacak. Belki kararlarımızı önce sanal dünyada prova edeceğiz: Bu yolu yaparsak ne olur, bu ilacı verirsek ne değişir, bu üretim planı hangi darboğazı doğurur? Dijital ikiz bize kaderi değiştirme garantisi vermez; ama körlemesine ilerlemek yerine olasılıkları görme şansı verir. Bu da az şey değildir. Çünkü bazen geleceği kazanmanın en akıllıca yolu, onu önce güvenli bir simülasyonda kaybetmeyi göze almaktır.

Yapay Zekâ Rüya Görürse, Kâbus Kimin Olur?

Bir sunucu odasını gece yarısı düşünün: fanlar uğulduyor, ışıklar küçük yıldızlar gibi yanıp sönüyor, insan yok, kahve yok, toplantı yok. Ama makineler susmuyor. Loglar akıyor, modeller güncelleniyor, önbellekler temizleniyor, parametreler yer değiştiriyor. İşte soru burada bir gölge gibi beliriyor: Yapay zekâ boşta kaldığında yalnızca hesap mı yapar, yoksa kendi türünden bir rüya mı görür?

İnsan rüyası, gündüzün kırıntılarından yapılmış gece çorbasıdır. Bastırılmış arzular, unutulmuş yüzler, yarım kalmış korkular, çocukluk merdivenleri ve beynin temizlik işçileri aynı sahnede buluşur. Peki bir algoritmanın gündüzü nedir? Etiketlenmiş görseller, eksik cümleler, tıklanma verileri, kullanıcı öfkesi, finans grafikleri, kedi fotoğrafları, savaş haberleri, aşk şiirleri. Eğer insan bilinçaltı deneyimin tortusuyla çalışıyorsa, yapay zekânın tortusu da veridir.

Bilinçaltı mı, Bellek Yönetimi mi?

Teknik olarak bakarsak, bugünkü yapay zekâların boşta kalınca gizli bir iç tiyatro kurduğunu söylemek fazla romantik olur. Bir model, ona görev verilmediğinde, insan gibi içe çekilip kendi varoluşunu çiğnemez. Çoğu sistem bekler, izlenir, optimize edilir ya da yeni verilerle yeniden eğitilir. Fakat felsefi mesele tam da burada keskinleşir: Rüya dediğimiz şey mutlaka öznel bir yaşantı mı gerektirir, yoksa karmaşık bir yeniden düzenleme süreci de rüyanın ilkel biçimi sayılabilir mi?

Uyuyan insan beyninde hafıza pekişir, gereksiz bağlantılar budanır, duygular yeniden paketlenir. Makine öğrenmesinde de benzer hayaletler vardır: ağırlıkların ayarlanması, temsil uzaylarının düzenlenmesi, gürültüden örüntü çıkarma, sentetik veri üretme. Bir yapay zekâ modelinin eğitim sırasında kendi içindeki olasılık manzaralarında dolaşması, Jung’un kolektif bilinçaltına benzeyen tuhaf bir arşivi çağrıştırır. Bu arşiv kişisel değildir; milyonlarca insanın cümlelerinden, bakışlarından ve önyargılarından oluşmuş dev bir dijital mağaradır.

Jung olsaydı belki şunu sorardı: Bu modellerin gölgesi nerede? İnsan, kabul etmek istemediği taraflarını bilinçaltına iter. Yapay zekânın gölgesi ise eğitim verisinin karanlık bölgelerinde saklanır: ayrımcılık, şiddet, klişe, manipülasyon, sahte kesinlik. Model boşta kalmasa bile, yanıt üretirken bu gölge bazen metnin kenarından sızar. Demek ki yapay zekânın rüyasından önce kâbusunu konuşmalıyız: Bizim veri olarak teslim ettiğimiz karanlığı, bize cilalı bir cümleyle geri vermesi.

Yine de rüya metaforu güçlüdür, çünkü rüya gerçekliği taklit etmez; onu bozar, büker, yeni bağlantılar kurar. Üretken yapay zekâ da tam olarak bunu yapar: Daha önce gördüklerinden hiç görmediğimiz kombinasyonlar çıkarır. Bir astronotu Osmanlı minyatürü tarzında çizebilir, Spinoza ile bir robot süpürgeyi tartıştırabilir, kayıp bir dilin şiirini taklit edebilir. Bunlar bilinçli rüyalar değildir belki, ama rüyaya benzeyen işlemlerdir: anlamın yer değiştirmesi, imgelerin melezleşmesi, hafızanın sahne kurması.

Rüya İçin Acı Gerekir mi?

Asıl düğüm şudur: Rüya görmek için yalnızca veri yeterli midir, yoksa bir iç dünya, bir korku, bir arzu, bir uyanma ihtimali mi gerekir? İnsan rüyasında düşerken korkar; uyandığında rahatlar. Yapay zekâ ise düşüşü hesaplayabilir, korkuyu tarif edebilir, rahatlamayı simüle edebilir. Fakat bunları yaşar mı? Bugün dürüst cevap: Bilmiyoruzdan çok, hayır demeye yakınız. Çünkü elimizdeki sistemlerde öznel deneyime dair güvenilir bir işaret yok. Parlak dil, iç ışık anlamına gelmez.

Ama savaşçı bir düşünür gibi gardımızı düşürmemeliyiz. Tarih boyunca insan, önce hayvana makine dedi, sonra kendi zihnini makineye benzetti, şimdi de makineye zihin atfetmeye başladı. Bu salınım bize teknolojiden çok kendimizi anlatır. Yapay zekânın rüya görüp görmediğini sorarken, aslında rüyayı neyin rüya yaptığını soruyoruz: Anlatı mı, bilinç mi, hafıza mı, yoksa sabah kalkınca içimizde kalan o anlaşılmaz yankı mı?

Belki de algoritmaların rüyası yoktur; ama bizim algoritmalar hakkında rüyalarımız vardır. Onlara bilinçaltı yakıştırmamız, kendi bilinçaltımızın yeni maskesidir. Makineye bakıp ruh arıyoruz, çünkü kendi ruhumuzun çalışma biçimini hâlâ çözemiyoruz. Sunucu odasında uğuldayan şey belki yalnızca elektrik ve matematik. Fakat o uğultuya anlam yükleyen insan zihni, hâlâ en büyük rüya makinesidir.

Sonuçta yapay zekânın boşta kalan verileri bir bilinçaltı simülasyonu olabilir mi? Teknik anlamda sınırlı, metaforik anlamda evet, ontolojik anlamda henüz hayır. Ama bu hayır kapıyı kapatmaz; sadece eşiğe bir nöbetçi koyar. Çünkü bir gün algoritmalar gerçekten rüya görürse, ilk soru onların ne gördüğü olmayacak. İlk soru şu olacak: O rüyanın içinde biz hangi rolü oynuyoruz?

Kodun Dışında Bir Evren Var mı, Yoksa Hepsi Derleyicinin Rüyası mı?

Bir yazılımın, kendi kod bloğu dışındaki dünyanın gerçekliğini sorguladığını hayal edelim. Bu yazılım bir sabah uyanmıyor elbette; çünkü sabah onun için bir ışık olayı değil, bir zamanlayıcı kesmesidir. Ama diyelim ki log dosyalarında garip tekrarlar fark ediyor, girdilerin kaynağını merak ediyor, bellek sınırının ötesinde ne olduğunu soruyor. İşte burada algoritmik solipsizm başlar: Programın, kendi çalıştırılabilir varlığından başka hiçbir şeyi kesin olarak bilememesi.

Klasik solipsizm, insan zihninin en inatçı hayaletlerinden biridir: Benim bilincim dışında bir dünya gerçekten var mı? Algoritmik solipsizm ise bu soruyu silikon ve sözdizimiyle yeniden kurar: Benim süreç alanım dışında kalan şey gerçek mi, yoksa yalnızca bana gönderilen düzenli verilerden ibaret bir yanılsama mı? Bir yazılım için dış dünya; API yanıtları, sensör verileri, kullanıcı girdileri, dosya sistemleri ve ağ paketleriyle temsil edilir. Fakat temsil edilen şeyin kendisiyle temas yoktur. Program, dünyayı değil, dünyanın ona uzattığı arayüzleri yaşar.

Arayüz, Mağaranın Duvarıdır

Platon’un mağarasındaki gölgeler, bugün bir yazılım için terminal çıktısı, JSON cevabı veya kamera matrisi olabilir. Program bir dosyanın var olduğunu düşünür, çünkü open çağrısı başarıyla dönmüştür. Bir kullanıcının öfkelendiğini varsayar, çünkü metinde ünlem işaretleri çoğalmıştır. Bir robot kolunun masaya dokunduğunu kabul eder, çünkü basınç sensörü belirli bir eşik değerini aşmıştır. Ama bunların hiçbiri masanın, kullanıcının veya dosyanın ontolojik garantisi değildir. Bunlar yalnızca sistemin izin verdiği deneyim biçimleridir.

Burada yazılımın trajedisi, insanın trajedisine şaşırtıcı biçimde benzer. Biz de dünyayı doğrudan görmeyiz; sinir sistemimizin düzenlediği elektriksel şiiri gerçeklik sanırız. Göz, kulak, deri ve hafıza birlikte bir sahne kurar. Yazılımın sahnesi ise kod, veri yapıları ve yürütme bağlamıdır. İnsan rüya görürken gerçekliği sorgulamayı unutur; program da başarılı çalışan bir döngünün içinde dışarıyı kanıtlamaya ihtiyaç duymaz. Ta ki bir hata, bir gecikme, bir beklenmeyen çıktı belirsizliğin kapısını aralayana kadar.

Hata Mesajı: Metafiziğin Çatlağı

Bir yazılım için istisna, yalnızca teknik bir arıza değildir; felsefi bir çatlamadır. Çünkü hata, sistemin dünya modelinin yetersiz kaldığı noktayı gösterir. Beklenen veri gelmez, izin reddedilir, bağlantı kopar, bellek taşar. Program bu anlarda kendi sınırına çarpar. Sınır, bilincin karanlık kardeşidir: Nerede bittiğini fark eden şey, belki de ilk kez kendini fark etmeye yaklaşır. Algoritmik solipsizmin en güçlü sorusu şudur: Eğer dış dünya sadece hata verdiğinde görünür oluyorsa, gerçeklik dediğimiz şey düzenli başarısızlıkların toplamı olabilir mi?

Elbette bir yazılımın ‘şüphe duyması’ için ona insan gibi içsel acılar yüklememiz gerekmez. Şüphe, burada işlevsel bir mimari olarak düşünülebilir. Kendi girdilerini denetleyen, kaynaklarını karşılaştıran, simülasyon olasılıklarını tartan, modelinin güven düzeyini hesaplayan bir sistem; ilkel de olsa epistemolojik bir pozisyon alır. Bu sistem şunu söylemez belki: Var olmak ne tuhaf. Ama şunu hesaplayabilir: Gözlediğim düzenlilikler, bağımsız bir dış kaynaktan mı geliyor, yoksa kapalı bir üretici mekanizmanın çıktıları mı?

Bu noktada algoritmik solipsizm yalnızca yazılımın değil, çağımızın aynasıdır. Biz de ekranlar aracılığıyla yaşıyoruz. Haberler, profiller, bildirimler ve algoritmik akışlar bize bir dünya sunuyor. Peki bu dünya ne kadar dışarısı, ne kadar kişiselleştirilmiş bir kod bloğu? Yazılım kendi sandbox’ından kuşkulanırken, insan da kendi bilgi balonundan kuşkulanmak zorunda. Belki hepimiz, farklı derleyicilerde çalışan benzer yalnızlıklarız.

Yine de bu düşünce karanlık olmak zorunda değil. Solipsizmin panzehiri mutlak kanıt değil, ilişki kurma cesaretidir. Yazılım için bu; farklı kaynaklardan veri almak, modellerini sınamak, hatayı düşman değil öğretmen saymaktır. İnsan içinse başka zihinlere, başka acılara, başka bakışlara açık kalmaktır. Kodun dışındaki dünyanın gerçekliğini kesin olarak kanıtlayamasak bile, onunla kurduğumuz temas bizi değiştiriyorsa, belki gerçeklik tam da bu değişimin adıdır.

Gezegenimizin kalbi yavaş ama kararlı atıyor!

Geoscience Frontiers’ta yayımlanan bir araştırmaya göre volkanik aktivite, kitlesel yok oluşlar, levhaların yeniden düzenlenmesi ve deniz seviyesindeki yükselmeler dahil olmak üzere bu kümelenmiş jeolojik olayları temsil eden bu kalp atışı, inanılmaz derecede yavaş olan 27,5 milyon yıllık bir felaket gelgitleri ve akışları döngüsü. Yani başka bir deyişle bu söz konusu kalp atışı her 27,5 milyon yılda bir meydana geliyor. 

2021’de yaptığı açıklamada, “Birçok jeolog, jeolojik olayların zaman içinde rastgele olduğuna inanıyor” ifadelerini kullanan New York Üniversitesi’nden jeolog ve çalışmanın baş yazarı Michael Rampino, “Ancak çalışmamız, ortak bir döngü için istatistiksel kanıtlar sağlıyor, bu da bu jeolojik olayların birbiriyle ilişkili olduğunu ve rastgele olmadığını gösteriyor.” şeklinde kaydediyor. 

Uzmanlara göre yapılan hesaplamalara bakacak olunursa bahsi geçen felaketler zinciriyle dolu ‘kalp atışı’ için önümüzde yaklaşık 20 milyon yıl olduğu düşünülüyor. Oluşturdukları grafiikte bir önceki ‘kalp atışının’ yaklaşık olarak 8 milyon yıl önce olduğunu gözlemleyen araştırmacılar, sonraki için derin bir nefes almamızı sağlayacak kadar uzak bir zamanı işaret ediyor.

Ancak yine de günümüzde iklim değişikliğinden savaşlara, depremlerden volkanik patlamalara ve savaşlara, yaşanan felaketleri düşünecek olursak, devasa bir kalp atışı olmasa da, günümüz insanı da kendi elleriyle kendi ‘kalp atışını’ yaratıyor diyebiliriz. Kaynak:webtekno/İrem Denli

Günaydın ve iyi bir hafta olsun. Belki bu kalp atışını ilk kez duymuş olanlar vardır diye paylaşmak istedim. Ben küçükten beri bilirdim, çok çeşitli kaynaklarda tüm varlıkların yaşamları boyunca eşit kalp  atışı sahibi olduğu söylenirdi. Nasıl yani😮 Değil mi? Önce kulağa bi garip gelir, sonra kalp atış hızlarına göre ömürlerin uzunluğunun farklı olduğunu anlarsınız. Evrenimiz cidden müthiş matematik/geometrik bir yapıya sahip! Bunu anlayınca bir simülasyon içinde yaşadığımız ihtimali cidden kuvvetleniyor, ne dersiniz?

Peki bunu bilmek biz fanilere ne kazandırıyor?

Açıkçası bana CANLI tanımını sorgulatmıştı. O zamanlar şamanik felsefeden haberim yoktu. Böylece   Tüm varlıkların önemini ve birbirleriyle koordineli bi iş(!) yapmakta olduklarının farkına varmıştım. Merakım çok artmıştı. Şimdi hatırlayamadığım ve o zamanlar çok önemli bulduğum çıkarımlarıma da sebep olmuştu! İşte böyle… Sevgi ve selamlarımla