Düzlemde Hapsolmak: Kanıtladığın Ama Asla Göremeyeceğin Boyut

Bir kâğıdın yüzeyinde yaşayan iki boyutlu bir canlı hayal edin. Adı Düzlemli olsun. Düzlemli için evren; ileri-geri, sağ-sol yönlerinden ibarettir. Yukarı ve aşağı diye bir yön yoktur; çünkü onun bedeninin, evinin ve düşüncesinin tamamı kâğıt üzerindedir. Bir çemberle karşılaştığında yalnızca kapalı bir eğri görür. Kürenin ne olduğunu ise, ancak çok özel bir olay yaşarsa anlayabilir: Küre onun dünyasından geçerken önce küçücük bir nokta, sonra büyüyen bir çember, ardından küçülen bir çember ve nihayet yeniden bir nokta olarak belirir. Düzlemli için bu, açıklanması güç bir mucizedir.

Görmeden kurulan merdiven

Fakat Düzlemli meraklı bir matematikçidir. Geometriyi geliştirir, doğruların, açıların ve çokgenlerin ilişkilerini inceler. Sonra şu çarpıcı sonuca varır: İki boyutlu bir şeklin, kendisine dik olan ama kendi evreninde çizilemeyen bir doğrultuda hareket etmesi mantıksal olarak çelişki yaratmaz. Bir karenin, düzlemin dışındaki bir yönde taşınmasıyla oluşacak yapının altı kare yüzü olması gerektiğini hesaplar. Biz buna küp deriz; Düzlemli ise onu yalnızca denklemler, kesitler ve soyut çıkarımlar aracılığıyla bilir.

İşte burada matematiğin tuhaf gücü ortaya çıkar. Matematik, deneyimin fotoğraf albümü değildir; deneyimin henüz uğramadığı yerlerin haritasını da çizebilir. Düzlemli, üçüncü boyutu gözleriyle görmez, vücuduyla hissetmez, o yöne bir adım atamaz. Buna rağmen küpün köşe sayısını, kenarlarının ilişkisini ve bir kürenin düzlemde bırakacağı kesitlerin neden daire olduğunu hesaplayabilir. Onun bilgisi eksik değildir; ama duyusal olarak çevrilemez bir bilgidir. Bir tarifi kusursuz biçimde okumakla hiç tatmadığınız bir meyvenin lezzetini bilmek arasındaki fark gibidir.

Kanıt ile deneyim aynı şey değildir

Bu düşünce deneyi, “ispatlandıysa anlaşılmıştır” rahatlığını sarsar. Bir önermenin mantıksal doğruluğu ile onun nasıl bir şey olduğunu yaşamak farklı katmanlardır. Düzlemli üçüncü boyutun varlığını, kendi dünyasındaki olayların en iyi açıklaması olarak kabul edebilir. Örneğin kapalı bir çemberin içindeki bir nesnenin, çemberi kesmeden bir anda dışarı çıkması ancak düzlemin dışından geçen bir hareketle açıklanabilir. Bu, güçlü bir kanıttır. Yine de Düzlemli için yukarı yönü, zihinsel bir işaret olmaktan öteye geçmez.

Bizim durumumuz belki daha az farklı değildir. Üç uzaysal boyutta yaşayan insanlar olarak dördüncü uzaysal boyutu matematiksel modellerle inceleyebiliriz. Dört boyutlu bir küpün, yani tesseractın, üç boyutlu izdüşümlerini çizebilir; özelliklerini cebirsel olarak hesaplayabiliriz. Ancak Düzlemli’nin küpü yaşayamadığı gibi, biz de tesseractı doğrudan deneyimleyemeyiz. Gördüğümüz şey dört boyutlu nesnenin kendisi değil, kendi algı uzayımıza düşen gölgesidir. Bir gölge nesne hakkında çok şey söyler, fakat nesnenin tümü değildir.

Sınır bir duvar değil, araştırma yöntemidir

Bu nedenle boyut fikri yalnızca geometri sorusu değildir; bilmenin sınırlarıyla ilgili bir laboratuvardır. Duyularımızın erişemediği şeyleri bütünüyle yok saymak bilimsel değildir. Öte yandan sırf hayal edilebildiği için gerçek kabul etmek de bilim değildir. Sağlam yol, Düzlemli’nin yoludur: Kavramı açıkça tanımlamak, sonuçlarını türetmek, gözlenebilir etkilerini aramak ve alternatif açıklamalarla karşılaştırmak. Matematik kapıyı açar; deney, kapının gerçekten bir odaya çıkıp çıkmadığını sınar.

Düzlemde yaşayan canlı, üçüncü boyuta dokunamasa da onun düşüncesiyle dönüşür. Evreninin sandığından daha büyük olabileceğini öğrenir. Belki bizim için de en değerli ders budur: Algımız, gerçeğin ölçüsü değil, yalnızca kullandığımız arayüzdür. Sonsuzluk bazen çok uzaklarda değildir; tam önümüzde, fakat bakışımızın dik çıkamadığı yönde durur.

Bir Denklemden Doğan Sonsuz Galeri: Mandelbrot’a Zum Yapınca Ne Görürüz?

Bir resme yaklaştığınızı düşünün. Önce bir kıyı çizgisi görüyorsunuz; sonra kayalıklar, ardından koylar, minik adalar, spiral bulutlar ve denizatımsı biçimler beliriyor. Biraz daha yaklaşıyorsunuz: Aynı zenginlik yeniden doğuyor, fakat birebir tekrarlanmıyor. İşte Mandelbrot kümesine zum yapmak, hazır bir manzaranın ayrıntılarını büyütmek değil; matematiğin içinde saklı, bitmeyen bir görsel evreni katman katman keşfetmektir.

Bu evrenin başlangıcı şaşırtıcı derecede sadedir. Karmaşık sayılar düzleminde her nokta için z → z² + c işlemi tekrar tekrar uygulanır. Bazı noktaların ürettiği sayılar kontrolden çıkar, sonsuza doğru kaçar. Bazıları ise sınırlı kalır. Mandelbrot kümesi, tam olarak bu “kaçmayan” noktaların haritasıdır. Ekranda gördüğümüz siyah ana gövde, bu dayanıklı noktaları temsil eder; çevresindeki renkler ise diğer noktaların ne kadar hızlı kaçtığını gösterir. Bir yanda birkaç sembol, öte yanda kozmik bir görsel şölen vardır.

Tekrar değil, akrabalık

Fraktalleri sıradan desenlerden ayıran şey, kendine benzerlik fikridir. Ancak Mandelbrot kümesinde bu benzerlik kusursuz bir fotokopi gibi işlemez. Büyük yapının çevresinde küçük “Mandelbrot bebekleri” ortaya çıkar; onların çevresinde daha da küçükleri görülür. Her biri ana biçime akrabadır, ama komşu bölgelerin etkisiyle farklı kıvrımlar, antenler, spiral halkalar ve saçaklar taşır. Bu nedenle sonsuz zum deneyimi monoton değildir. İzleyici her ölçekte tanıdık bir işaret bulur, fakat aynı anda yeni bir coğrafyayla karşılaşır.

Sanatsal açıdan asıl büyü burada başlar: Sanatçı görüntüyü fırçayla çizmez, kuralları seçer. Denklem, yakınlaştırma koordinatı, renk paleti, iterasyon sayısı ve ışıklandırma yöntemi birlikte eserin karakterini belirler. Aynı matematiksel küme; neon renklerle bilimkurgu afişine, yumuşak geçişlerle sualtı rüyasına ya da siyah-beyaz tonlarla gravür estetiğine dönüşebilir. Demek ki algoritma tek başına soğuk değildir. Onu görünür kılan seçimler, tıpkı fotoğrafçının kadrajı gibi güçlü bir estetik tavır taşır.

Renklerin çoğu zaman doğrudan “kümenin rengi” olmadığını bilmek de önemlidir. Renk, hesaplama sürecinin yorumudur. Bir noktanın sonsuza kaçması için gereken tekrar sayısı ölçülür; sonra bu sayı bir palete çevrilir. Böylece görünmeyen bir zaman bilgisi, görünür bir tona dönüşür. Mavi bölgeler sakin, turuncular patlayıcı ya da morlar gizemli görünebilir; fakat bunlar matematiğin emri değil, görsel dilin kararlarıdır. Fraktal sanatı, nesnel hesap ile öznel duyarlılığın tam sınırında durur.

Sonsuzluk ekranda nasıl hissedilir?

Mandelbrot’a bakarken insanı etkileyen yalnızca karmaşıklık değildir. Daha derin bir sezgi devreye girer: Sonlu bir kuralın, tükenmez sonuçlar doğurabilmesi. Bir bilgisayar ekranı, sınırlı çözünürlükte olmasına rağmen zihnimizi sınırsızlığa açar. Her yeni zum, “Burada artık bir şey kalmamıştır” beklentisini boşa çıkarır. Bunun içinde estetik bir haz kadar felsefi bir sarsıntı da vardır. Evrenin karmaşıklığı gerçekten dışarıda mı, yoksa basit kuralları okuma kapasitemizin sınırlarında mı büyüyor?

Elbette dijital görüntünün pratik sınırları vardır. Çok derin yakınlaştırmalarda sayısal hassasiyet sorunları ortaya çıkar; daha fazla basamaklı hesaplama, daha güçlü yazılım ve daha uzun işlem süreleri gerekir. Fakat bu teknik engel, fraktalin fikrî sonsuzluğunu azaltmaz. Aksine, her hesaplama sınırı yeni bir keşif çağrısı gibi davranır. Mandelbrot kümesi bize sanatın bazen bir nesne üretmekten çok, bir keşif yöntemi kurmak olduğunu hatırlatır. Bir denklem kapıyı açar; gerisi, hiç bitmeyen galeride dolaşmaya cesaret eden gözlere kalır.

Rüya zamanı

Rüya Zamanı veya Yaratılış Dönemi

Geleneksel Aborjinlerin toprak ve kültürleri için sahip oldukları eşsiz bağı kavramak için, mitolojilerinde “Rüya Zamanı”(Rüya, Tjukurrpa veya Jukurrpa) veya Yaratılış dönemi kavramı hakkında temel bir anlayış edinmeniz gerekir.

 

Geleneksel olarak, Aborjinler dünya’nın her zaman var olduğuna ve şeylerin başında sadece doğaüstü varlıkların yaşadığına inanırlar. Dünya karanlık, özelliksiz, ıssız bir ovaydı ve gezegenin yüzeyinde hiçbir tür yaşam yoktu. Sadece dünya yüzeyinin altında, yarı embriyonik yarı gelişmiş bebekler şeklinde belirsiz bir insan yaşamı biçimiyle birlikte, uykuda yatan bu doğaüstü varlıkların binlerce formunda yaşam zaten mevcuttu.

Zaman, bu doğaüstü varlıkların uyandığı ve dünya’nın yüzeyini kırdığı zaman başladı. Güneş de yerden doğarken dünya kısa sürede ışıkla dolup taştı. Doğaüstü varlıklar görünüşte büyük ölçüde değişmiştir. Bazıları kanguru, emus ve diğer hayvanlara benzeyen şekillerde yükselirken, diğerleri erkek ve kadınlara benzeyen insan formunda ortaya çıktı. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler arasında bölünmez bir bağ vardı. Hayvanlara benzeyen varlıklar insan gibi düşündüler ve davrandılar ve insan formundakiler istedikleri zaman hayvanlara veya bitkilere dönüşebilirlerdi.

Ebedi uykularından çıktıktan sonra, totemik atalar (Kanguru Rüyası, Emu Rüyası vb.) Olarak adlandırılan varlıklar, peyzajın fiziksel özelliklerini yaratarak dünya etrafında hareket ettiler. Dağlar, tepeler, kum tepeleri, ovalar ve nehirler, dolaşan totemik ataların eylemleri nedeniyle ortaya çıktı. Bu doğaüstü varlıkların doğrudan veya dolaylı olarak neden olmadığı tek bir belirgin özellik yaratılmadı.

 

Yaptıklarının kutsal şarkıları doğaüstü varlıkların kendileri tarafından bestelendi. Bu şarkılar, Aborjin dini inançlarının ifade bulması gereken birçok efsaneye ve törene konu oldu. Bu nedenle, törensel vesilelerle (genellikle corroborees olarak adlandırılır) söylendi ve totemik ataları taklit eden aktörler tarafından vücut süslemeleri ve boyalar giyildi. Tüm kutsal ritüeller ebedi ve değiştirilemez olarak kabul edildi. Devamını oku “Rüya Zamanı veya Yaratılış Dönemi” →

Sonsuzluk Üzerine

Öncelikle bir arkadaşımın yazdığı yazıyı ekleyeceğim ve aralarına bu konu hakkındaki görüşlerimi yazacağım. Sonsuz üzerine yazılmış bu yazıyı öncelikle okuyalım.


Sonsuz… Nedir sonsuz? Sonsuz, sınırları olmayan şeye denir. Sınırları olan şey sonsuz değildir. Sonsuz, bir sınıra sahip olmadığı için onun dışı kelimesinden bahsedemeyiz. Bu yüzden de sonsuz, var olan ve var olmayan her şeyi kapsar.
Sonsuzun bir tane olması gerekir. Birden fazla sonsuz birbiriyle sınır oluşturacağı için ve sonsuzun bir sınırı olamayacağı için mümkün değildir. Sonsuz bir ve tektir.
Sonsuz tanımlanamaz. Çünkü biz ve var olan her şey doğal olarak sonsuzun kapsamı içerisindedir. Düşüncelerimiz sınırlıdır, cisimler sınırlıdır, evren sınırlıdır, bilebildiğimiz her şey sınırlıdır. Dolayısıyla bildiğimiz hiç bir şey sonsuzu tanımlayamaz.
Tanımlı nesneler sonsuz olamaz. Örneğin sayılar, sayı içeren hiç bir şey aslında sonsuzun kendisi değildir. Sadece sonsuza doğru giderler. 0 ve 1 sayılarının arasında sonsuz basamak vardır denilebilir. Fakat bu sonsuz basamak aslında 0 ve 1 sayılarıyla sınırlıdır. Sonsuzun sınırları olamayacağı için aradaki sayılara sonsuz değil, “sonsuza doğru giden” diyebiliriz. Sayılar, sayı olma niteliği taşıdıkları sürece “sonsuz” olarak adlandırılamaz, çünkü her hangi bir nitelik o şeyi sınırlandıracaktır. “Sonsuz” ile “sonsuza doğru giden” iki farklı şeydir. Sonsuz bir tane olacağına göre, var olan sadece “sonsuz”dur.
İçinde bulunduğumuz evrenin dışında ne var? Var sayalım başka evrenler var. Peki onların dışında ne var? Yine varsayalım başka evrenler de bir başka evren salkımlarından oluşan bir düzende var oluyorlar. Sonsuz onları da kapsayacaktır. Sonsuz her şeyin içinde olduğu şeydir. Ne kadar ileri giderseniz gidin, varlığın tümü sonsuz tarafından kapsanacaktır. Sonsuz, her şeyi içinde barındırır ve sonsuzun kapsamadığı hiç bir şey yoktur.
Sonsuz aynı zamanda var olmayan her şeyi de içinde potansiyel olarak barındırır. Olmuş, olan ve olacak her şey sonsuzun kapsamı içindedir. Sonsuz içinde zaman ve mekan yoktur, tanımlı hiç bir şey yoktur. Şeyler ancak sonsuzun içinde niteliklerinden sıyrıldığı an sonsuzun bir parçası olurlar.
Hiç bir şey kendi niteliklerine sahipken sonsuz olamaz. Bir taşı sonsuza kadar büyütseniz bile hala o sonsuz büyüklükte bir taş olarak adlandırılacaktır. Çünkü onu hala taş olarak adlandıran sınırlara sahip olacaktır. Sonsuzun sınırları olmaz. Bu yüzden o, “sonsuz” olamayacaktır. Ancak kendi niteliklerinden ayrılıp artık bir taş olmadığı zaman sonsuzun bir parçası yani “sonsuz” olarak adlandırılabilir. O zaman da ortada bir taş olmayacaktır.
Sonsuzu şudur ya da budur şeklinde tanımlayamayız. Zira tanımların hepsi sınırlıdır. Bu yüzden sonsuzun ne olduğunu değil, ancak ne olmadığı hakkında fikir yürütebiliriz. Bu yöntemle belki biraz fikir sahibi olabiliriz ama bu fikirler onu tanımlamaktan “sonsuz” uzaktırlar. Sonsuz bütün tanımların dışında, anlaşılamaz, adlandırılamaz, bilinemezdir. Her şeyi kapsar, içerir bu yüzden aslında var olan her şey odur. Sonsuz hiç bir şey yapmaz, bu yüzden de yapmadığı hiç bir şey yoktur.
Sonsuz sadece vardır, yaratılmamıştır ve yok edilemez.

Bozkurt Göbeloğlu

Yazı bir solukta okunuyor ve anlatmak istediğini gayet net anlatmış. Fakat bir matematikçi olarak ilk önermenin yanlış olduğunu dolayısı ile ondan çıkan tüm önermelerin de yanlış olduğunu belirtmem gerekiyor.

Öncelikle sonsuz tanımlanabilir, hatta işin gerçeği tanımdır zaten. Tanım olmayan bir şeyden bahsetmek zaten mümkün değildir bu noktada. Sonrasında ise sonsuz ve sınırsız farklı şeylerdir. Sonsuzun sınırları olabilir. Tuhaf ama evet bu böyle. Örneğin 0 ve 1 arasında kalan rasyonel sayılar sonsuzdur. Yine sayma sayılar da öyle (alt tarafı sınırlıdır) .

Yazıdaki en büyük problem “sonsuz” ile “sonsuza gitme” farklı kavramlar gibi işlenmiş. Oysa sonsuz zaten sonsuza gitmenin kendisidir. Yani hareket halindedir, bir noktada durmuyordur devamlı bir gidiş hali vardır. Bu da onu sonsuz yapar zaten. Yani kısacası sonsuz ile sonsuza gidiyor arasında fark yok. Bilirsiniz limit vs alırken x giderken sonsuza deriz. Ya da 1/∞ = 0 dır. Buradaki sonsuz sabit bir sayı değil sonsuza doğru gitmeyi ifade eder. Ve o gittikçe de sonuç sıfıra yakınsar. 9.99999…∞ 9 ların sonsuza gittiğini düşünelim bunun değeri 10 dur ve matematiksel olarak ispatlanabilir.

Dolayısı ile yanlış bir önerme ile başlayan tüm çıkarımlar yanlıştır. Yine de bu konu hakkında tartışmak ve fikirlerinizi almak istiyorum.

Sonsuzluk

Sonsuzluk ne kadar büyüktür? Bunun en basit cevabı, sonsuzluğun çok ama çok büyük olduğudur. Sonsuza doğru uzanan sayı doğrusunu düşünün. Aklınıza en büyük hangi sayı gelirse, her zaman ondan bir büyük sayı vardır.

Bu geleneksel sonsuzluk anlayışıdır, sayılar sonsuza dek uzar gider. Matematikçiler sonsuzluğu genelde ince eleyip sık dokumadan kullansalar da sanki herhangi bir sayıymış gibi davranmamak gerekir. Zira bir sayı değildir sonsuz.

Alman matematikçi Georg Cantor bizi çok farklı bir sonsuzlukla tanıştırdı. Dahası bunu yaparken modern matematiğin büyük bir kısmına yön veren bir kuram oluşturdu.

Cantor özetle, dehasını kullanarak, reel sayıları 0 ile 1 arasına yerleştirme konusunda her türlü girişimin hüsranla sonuçlanacağını ispatladı.