İlim kendin bilmektir

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

Dört kitabın ma’nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma’nisi ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

Yunus Emre

Dikkat!!! Tehlike Var

Gülcan Çakır

Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Sitemizde epey bir Gülcan Çakır şiir’i dolaşıyor da hatırlatayım dedim.

Ya da, neden kendini tanıtmıyor? bir sorayım dedim..

Ya Bardak, Ya Göl

Bir çırak vardı. Bu çırak her şeyden yakınırdı. Bunun üzerine bir gün ustası çırağa bir avuç tuzla bir bardak su alıp yanına gelmesini söyledi. Çırak söyleneni yaptı.
Usta:
-Şimdi o tuzu suyun içine at, dedi.
Çırak ustasının söylediğini yaptı. Sonra usta:
– Şimdi o suyu iç, dedi. Çırak suyu içti ve içer içmez de tükürdü, öfkeyle ustasına bakarken, usta:
– Nasıldı tadı? diye sordu.
Çırak nefretle:
– Çok acı! dedi.
Usta çocuğa:
– Tuzu yanına al gel, gidiyoruz, dedi. Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölün kıyısına geldiler. Usta çırağa:
– Bütün tuzu göle dök, dedi. Çırak yine söyleneni aynen yaptı. Usta:
– Şimdi gölün suyundan iç, dedi. Çırak suyu olduğu gibi içti.
– Suyun tadı nasıldı? diye sordu usta.
Çırak:
– Çok güzeldi, dedi.
– Peki, tuzun acısını hissettin mi? diye sordu bu kez de usta.
Çırak:
– Hayır, dedi.
Usta çırağı karşısına oturtup anlattı:
Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz gibidir.
Eğer sen bir bardak su isen, hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin.
Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümüzdeki göl gibiysen, hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar,
Bir bardak suda tattığın acıyı vermez sana.
Seçim sende:
– Ya bardak olacaksın, ya da göl…

Kır saçlılar MÜJDE!

Saçlarım beyazlıyor diye üzülüp durmayın çünkü o sizi büyük bir dertten koruyor…
Harvard Medical School uzmanları tarafından yapılan araştırmaya göre, saçların beyazlamasına sebep olan melanosit adlı hücrelerin çoğalması, vücutta kansere ve tümör oluşumuna sebep olan tehlikeli DNA mutasyonlarının ortaya çıkmasını engelliyor.

Ben kanserden yırttım, darısı sizlerin başına;))

Zümrüdü Anka kuşu

İbranca “Anak”, uzun boyunlu dev, gerdanlık takmak, boğmaktan. Mitolojik bir dağ olan Kafdağı’nda yaşadığına inanılan mitolojik bir kuş.

Batı’ da M. Ö. V. yy’ dan itibaren mitolojik anlatımları başlayan Anka kuşu Hıristiyanlıkta yeniden dirilmenın sembollerınden biri olarak görülmüştür. Araplar arasında Anka hikayesi Semender ile karıştırılır. Semender de bazen kuş olarak tasvir edilir. Çin mitolojilerinde dans ve müzığın icadıyla ilgili bir kuş olarak tasvir edilir. İran mitolojisinde Simurg’un yeri Kafdağıdır. Hem ruhun ölmezliğinin hemde yeni yılın simgesi olarakda düşünülür.

Kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar, Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş… Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe, onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelmişler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri varmış. Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmekmiş.

Hüthüt söze başlamış ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söylemiş. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” olduğumuzu anlatmış. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşmüşler.

Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan kafdağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmaları gerekiyormuş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Zamanla yorulup, düşenler ve hastalananlar olmuş. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varıp “kendilerince geçerli çeşit çeşit mazeretler söylemeye” başlamışlar.

Önce bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

Papağan, o güzelim tüylerini bahane etmiş –oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış-;

Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

Baykuş yıkıntılarını özlemiş;

Balıkçıl kuş bataklığını;

Dudu kuşunun arzuladığı abıhayatmış;

Tavus kuşunun amacı cennet;

Kazın mazereti su;

Kekliğin aradığı mücevher;

Hümânın nefsi kibir ve gurur;

Doğanın sevdası mevki ve iktidar;

Üveykin ihtirası deniz;

Puhu kuşunun aradığı viranelerdeki defineymiş…

Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar vermiş. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatmış. Hüthüt şunları söylemiş:

Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?
Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.
Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.
Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatimiz kalmadı.
Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.
O, yüce lûtfuyla bir ayna icat etti.
O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!

Yedi vadi üzerinde uçtukça sayıları anbean azalıyormuş. Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulmuşlar.

VADİLER MERHALELER

1.Vadi İstek

2.Vadi Aşk

3.Vadi Marifet

4.Vadi İstigna

5.Vadi Vahdet

6.Vadi Hayret

7.Vadi Yokluk (Fenâ)

BEKÂ (Ebedilik)

Yedi vadiyi aşana kadar, kimi yorulduğu için çeşitli mazeretlerle kafileden ayrılmış, kimi ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolmuş, ya aç susuz can vermiş, ya yollarda kaybolmuş, ya denizlerde boğulmuş, ya yüce dağların tepesinde can vermiş, ya güneşten kavrulmuş, ya vahşi hayvanlara yem olmuş, ya ağır hastalıklarla geride kalmış, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılmış.

Kaf dağına vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki, Simurg Anka, “otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi de Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş .

30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculukmuş.

Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlarmış.

Görünen otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; Artık ortada ne yolcu kalmış, ne yol, ne de kılavuz… Çünkü, hepsi BİR’miş.

Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…