Teşekkür ederim.

Düşündüm de; kuantum fiziğini meslekten olmayanlar için anlaşılabilir hale getirmek için canla başla çalışan bilim insanlarına, uyuduğumu ve makina olduğumu bana ispat eden Gurdjieff ustaya, her şeyin ne olduğunu bize sayısız kitapla anlatmak için en tehlikeli gerçekliklere gitmeye cüret eden bilim insanı gönlümüzün asil beyfendisi Gustav Jung’a, ve tüm gerçeklikleri bilfiil ve kesin biçimde ziyareti bizzat deneyerek, ata deneyimlerimize ulaşmamızı sağlayan, üstat olmayı öğreten Carlos Castaneda’ya ve daha ismini sayamadığım tüm üstatlara minnettarlığımı hatırladım yeniden.

Eğer onlar olmasaydı ben bu Yaşayan  üstatları, kanal hizmetlerini kesinlikle anlayamazdım, iç acıtıcı ölçüde gerçekçiydim. Siyah beyazcıydım. Bi hayaller rüyalar vardı bir de gerçekler. Bunlar tam da Aristovari biçimde birbirleriyle göz bile kırpışmazlardı! Aldığım tüm rehberlikler için ve tabi bunları alabildiğim için kendime teşekkür ediyorum bir kez daha.

Bu güzel güne yakışır bi dua olsun bana. 🙂

Özgürlük Serisi

Hayatınızda şu an omakta olan her şey, özgürleşmekle ilgili diyor Adamus, belki inkar edebilirsiniz ama öyledir. Ve gülüyor ben de gülüyorum. Gülmek güzel şey tıpkı rüyalar gibi ağlamak gibi bizi hafifleten bi şey.

Adamus, özgürleşmenin şu sırada dünyadaki tüm insanlar için tek uğraşı tek mesele olduğunu söylüyor. Özgürleşmek tüm bağlardan ve tanrıdan özgürleşmek hatta RUH’tan özgürleşmektir diyor.
Özgürlük serisinin ilk konuşmasında şu ana kadar olmadığı kadar cesur! Tanrının man made yani insan yapımı olduğunu açıkça ifade ediyor ki Don Juan bize bunu tüm kanıtlarıyla sunmuştu daha önceleri.
Tanrıdan özgürleşmek bazı çevrelerce hoş karşılanacaktır ama ruhtan özgürleşmek? İşte bu kolay bi lokma değil, sanırım artık sadece dindarları değil spiritülleri de kaybetmeyi göze alıyor. Bu öylesine bi lokma ki bilimle uğraşan ve kendilerini her şeyin üzerinde gibi gören büyük bir kesimin bile yutamayacağı denli büyük.
Peki Adamus bu cesareti neden takınıyor şimdi?

Yoksa o da benim zaman zaman sorduğum şu soruyu mu duydu: “Nereye kadar?”
Bugüne kadar bunu bilmiyor muydu yani, on küsür seneden sonra birden mi malum oldu ona? Hiç sanmıyorum. (buna sonrageleceğiz belki)
Ruhun saflık ve masumiyet olduğunu, nerdeyse bir çocuk gibi olduğunu söylüyor Adamus, o halde Ruh bu durumuyla her şeyi bilen olamaz, bi sonrakini bilen de olamaz. Ruh senin sayende görüyor, deniyor ve öğreniyor. Eğer sonsuzca her şey onun tarafından denenmiş ve bilinmiş olsaydı bizim hayatlarımız bi hastalıktan ibaret olurdu.
Gustav Jung, Kırmızı Kitapta, kendi vizyonlarını hiç sakınmadan paylaşmış ve oradaruhl karşılaştığında onun bir çocuk olduğunu görüp şaşırmıştı, nasıl yani o müthiş dini eğitimler, devasa bir tanrı, aklından geçirirken korku ve huşu ile titrediği o ruh bir çocuk muydu yani? Jung’un bunu hazmetmesi epeyce zaman almış olmalı.

Aslında bu söylemi tamı tamına Maharaj’ın “ben o ben’im” kavramıdır. Zaten hatırlanacağı üzre Adamus her konuşmasına “ben o ben’im”diye başlar.

Bilinç enerjiyi uyarır, yönlendirir.(A)
Sanırım geçen sene bir BAK uygulamasında yeni bilincin yeni enerjiyle ilişkilerini görüp şaşıp kalmıştık.
Birazcık özgürlük, hiç özgürlükten daha berbattır (A)
Sebebi açık değil mi?
Örneğin Amerikadaki milyonlarca homeless özgürleştiler mi? İşleri, eşleri,aileleri,evleri, güvenceleri, sorumlulukları yok… Sanki canlarından başka kaybedecek bişeyleri kalmamış gibi görünüyor. O halde onlar özgürleşti mi?
Kendine teşekkür etmeyi ne zaman hatırlatacak diyordum Adamus için, yapmış. Hatırlarsanız ben bunu tüm ömrümde ilk defa bikaç ay önce akıl ettim! Ne kadar ahmak olduğuma kaç sayfa güleyim.
Neyse. Demirle ilgileneceğimi söylemiştim az önce,birden kendi dile geldi. Demir neden önemli çünkü demirciler diye bi kavram var tarihte, özellikle kuzey asya kültüründe sıklıkla rastladım. Şamanların bile saygı duyduğu bir kurum. Merak ederdim işte neden emir demiri kesmez diye. imdi dile geldi demir ve kendini şöyle tanıttı: ben birliğim :))) Öyle bi birlik ki emirle değil ancak 1535 derece ısıyla eririm. Ve yeni bir kalıba dökülürüm. Hangi kalıba? Eritenin “Niyetinin” kalıbına… hahahahaha Demek ki demiri emirle kesip ancak dört köşe binalar yapabilirsiniz.  Gevezeliğim tuttu yine:)

Kendime de teşekkürler

Bu günümü, yaşamdan zevk alışımı, sürekli boşaltabilmeyi becerebildiğim, bildiklerimi ve deneyim öykülerimi anlatabildiğim ve her an alabildiklerim için vasıta olan tanıdık tanımadık herkes ve herşeye teşekkür edişime, farkında bile olmadan bir günde onlarca kez şükür edişime, yolun bittiğini gördüğümde derhal makas değiştirebilmeye (velev ki çok emek vermiş olayım, hiç fark etmez. Bitmiş olan bitmiştir), yeni şeyler denemeye aramaya ve bulmaya gösterdiğim sarsılmaz kararlılığa borçluyum sanırım. Veda gibi oldu ama değil, sadece içimden geldi, kendime borçlu olduğum halde borcumu ödemediğimi fark ettim ve şimdi onu yapıyorum, çok teşekkürler kendim 🙂

Şimdi balkonda bi sigara içtim, aklım başıma geldi 🙂 Galiba eski hesapları kapatmaya çalışıyorum. Bu vesileyle teşekkür etmeyi unuttuğum, maddi ya da manevi borcum kalan kimse varsa hemen öne çıksın. Belli mi olur, belki sabaha çıkmayız. Belki de daha yaşayacak çok ŞU ANımız vardır, bu önemli değil. Önemli olan üzdüğüm, kırdığım, borçlu olduğum kimse kalmasın ve hafifleyeyim. Bu dünyayı  canımdan çok sevmişimdir, yine de buralarda bölük pörçük duygu bulaşıklığım kalmasın göçtüğümde 🙂

**

Kıymet bimek teşekkür etmek takdire şayan bi özellik ancak bundan ötesi yaşamında oluşan değişimleri anlatmaya ve paylaşmaya hevesli olmaktır. Bunun iki hayatı bir de arizi önemi var. Paylaşanın (sözle yazıyla), yeni edinmekte olduğu algı noktasına sabitlenmesinin tek yoludur, ikincisi de paylaşımları izleyenlerin, özenmesine, cesaret sahibi olmasına katkı sunar. Arizi olan önemi ise, gerçek ustaların yalnızca bununla övünç duyabilmeleridir.

Bize düşen “yapabileceğimin en iyisini yaptım” diyebilme huzuru, vicdan rahatlığı. Bu büyük bi hafiflik.

Teşekkür ve ödeşmek

“Savaşçı–Gezginler ödenmemiş hiç bir borç bırakmazlar” dedi don Juan, “Asla tümüyle ödeşemezsin, bundan emin ol, ama bir jest yapman gerekir. Simgesel bir ödemede bulunmalısın; gönül almak için, sonsuzluğu tatmin etmek için.” ve daha önce söz ettiği iki arkadaşı Patricia Turner ve Sandra Flanagan’ı kastederek, “gidip onları bulmalı ve sahip olduğun herşeyi harcayarak her ikisine de birer armağan almalısın, jest iste bu.

CC,  özel bir dedektifin yardımıyla Patricia Turner ve Sandra Flanagan’ı New York’ta buldu. Önce Patricia Turner’a gitti, ona bir hediye olarak ne istediğni sordu ve “Bana bir mink manto alırmısın?” cevabını aldı. Sonra Sandra Flanagan’a gitti ve sorusunun cevabı “Bana bütün çocuklarımın sığacağı bir station wagon alırmısın?” oldu.

Hediyeleri verilirken her ikisini de uzaktan izlerken, mink mantonun tesliminde Patricia Turner’in sevinç çığlıklarını duydu ve arabanın satıcı tarafından tesliminde Sandra Flanagan’ın saşkınlığını gördü, dönüş yolunda hayatının parmakları arasından süzülen kum taneleri gibi akıp gittiği duygusunu yaşadı.

Bütün bunları don Juan’a anlattığında oralı bile olmadı. Bu şeylerin zayıflık ve kendine acıma olduğunu veda ve teşekkür etmek için büyücülerin kendilerini baştan ele almaları gerektiğini “Kendine acıma duygusunu hemen şimdi yeneceksin, yaralı olduğun fikrini atınca elinde kalan tortu nedir?” dedi.

Elimde kalan tortu, her ikisine de son hediyemi verdiğim duygusuydu, bir şeyi yeniden canlandırma veya incitmek için değil, don Juan’ın göstermeye çabaladığı ruh haliyle yapmıştım bunu ve don Juan’ın, bir savaşçı-gezgin’in tek erdemi, kendisini etkilemiş ve sevmiş olduğu ne varsa anısını canlı tutmak sessizliğinin içinde saklamak, olduğunu düşündü.


Teşekkür ve ödeşmek, her zaman önemsediğim kavramlar. Özellikle teşekkür insanın içini sevince boğan bir işlem gelir bana. Ben herşeye teşekkür ederim, canlı cansız farketmez, yine hepsinden özür de dilerim. Örneğin arabamı kullanırken bi çukura girip sarsıldığımızda hemen arabamdan özür dilerdim, onu sarsacak bu şeye mani olamadığım için, hemen kendiliğinden içimden yükselirdi özür.

Fakat burada DJ’nin söylediği ödeşmek çok daha büyük bir anlam ifade ediyor; eğer CC bu kadınlarla ödeşmek için kafasından bi bedel oluştursa ve onları gidip takdim etseydi, bu ancak kendi vicdanını yatıştırmaya çalışmak olacaktı. Önemli olan CC’nin ne feda edebileceği değil, gerçekten o kişilerin ne istediği idi. Bunu kaçımız sorar? Bırakın yapmayı, gerçekten bunu sorabilir miyiz?

Bunu sorabilmek; kendini mühimsemeyi bırakmış olmayı gerektirdiği gibi aynı zamanda maddi ve manevi anlamda rest diyebilme cesareti, kendi isteğinle ölmek için bir müracaat da değil midir?

Şu sebeple bu konuyu gündeme getirdim aslında, insanların kolayca verecekleri şeyler ve veremiyecekleri şeyler var, halbuki biz bu değerlendirmeyi yaparkan kendi kolay ve zor ölçümlememize göre yapıyoruz. Bi örnek vermek gerekirse, çok sevdiğim, dostum F’nin insanlara maddi şeyleri hiç içi titremeden su gibi verdiğini görür, bu verişteki mucizeye hayran olurdum. Diyelim ki sabaha yiyecek ekmeğimiz yokken cebindeki son parayı bi alman turiste bira ısmarlamakta kullanırdı, sebebi o kişinin Türkiye hakkında hoş düşüncelerle dolmasını istemesiydi.  Aradan yıllar geçtikçe durumu anlamaya başladım! F benim zannettiğim gibi kendini zorlayacak bir verme işlemi yapmıyordu; çünkü onun için para önemsizdi zaten, ve onun için önemli olanı da ya hiç vermiyordu ya da çok az veriyordu. Örneğin asla özür dilemiyordu ve çok nadir teşekkür ediyordu. Ayrıca kimseye vaktini kullandırmıyordu. Böylece olayı kendi adıma çözdüm.

O halde ödeşmek için bedeli karşı tarafın  biçmesi gerektiği gün gibi aşikar oluyor 🙂

Yanımızda bir Don Juan Matus yokken bile bunu yapmayı deneyimleyecek iradeyi bulabilir miyiz?