Körüz biz…

Eski bir sohbetten

Hemen şu an; yeni doğan çocukları, anne-babamızın ve eğitimin bize yaptığı gibi kendi gerçekliğimizi empoze etmemek üzere konumlanabiliriz. Onların kendi devinimlerine izin verir, içlerinde getirdikleri yenidünyayı tarif etmeleri için yüreklendirebiliriz.

Ebeveynlerin İşlevi
Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalı.
Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.

Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Buna ne dersiniz? 🙂

Koruyuculuk ne  ölçüde olmalı?

Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.
Düzenle bi alakamız ya da zorumuz yok bizim, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?
1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

  1. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.

Şimdi size soruyorum, yetişkin insan oluncaya kadar sizden bişey öğrenen her hangi bir yetişkin oldu mu?
Yoksa çoğunluklar gibi, size de tüm yetişkinler, bütün gayretleriyle, doğru bildiklerini öğretmeye mi çalıştılar?
Bana eski düzende her kişi, kendi öğretme vaktinin gelmesini hısla bekliyormuş gibi geliyor. Adeta acı çıkaracakmışçasına… Yetişkin olana dek hiç bişey öğretememişliğin, yaratıcılığını gösterme alanı bulamamışlığın acısı 🙂

“Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
Parmak kaldırıyorum 🙂
Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.
(lütfen bu sözümde bir iddia bulmayın, sadece emeklerinin heba olmasına gönlü elvermeyecek, herhangi bir anne duygusuyla konuşuyorum.)

Yenidünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol

Yenidünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi. Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
Eskiden biri çıkıp buna benzer şeyler söyleyince ütopya denilirdi 🙂
Gelecek geldi. Geçmiş zaman ve gelecek zaman fiil çekimleri birbirlerini tam şu anda nötr yaptılar.
Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
(Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı.

Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
Bu korkunç ötesi bir sorumluluk. Kör olduğunu bilmeyen birinin yegane olasılık zannettiği eften püften bir dünyayı algılatmaya çalışıyoruz. Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!

Aslında bu bir çeşit gerilim filmidir.

Ne demek istediğimi daha rahat ANlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi. (Bu büyük yazarın, gerçekten muhteşem kitaplarından biriyle tanışmanıza belki vesile olacağım için şimdi yeniden sevindim.)

–Umarım İndigolar, Kristaller yada otistikler yardımcı olur bizlere?

Yardımcı olabilmeleri için kendimizi değiştirmeliyiz, mümkün olabildiğince, en azından kör olduğumuzu bilsek, herşey yoluna girecektir. Böylece patronluğu bırakırız (çocuk üzerinde), daha eşit ve açıkçası haddini bilen bir ilişki yöntemi bulabiliriz sanıyorum. 🙂

Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüfi değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

Entegral Bakış

Eski/Yeni Dünya -9

Bilincin, natürel enerjinin bir sapması olduğunu söylemekle başlayacağım. RA Bilgilerinde, bizim sistemimizin natürel enerjisinin sevgi olduğundan bahsedilmişti. Sonrasında bu akıştan sapmalar, alt sapmalar oluştu. Sapma kelimesinin kültürümüzde hoş bir anlamı olduğunu sanmıyorum. TDK’nın “Sapma” için fizik terimleri dışında verdiği tanım şöyle: İşlemlerin olağan sırasını bozarak, denetimi, adresi belirtilen bir işleme geçiren herhangi bir komut. İşte bizim bilinçlilik hali dediğimiz bireysel bilince geçiş, bu anlamda bir sapınç; ancak bunun, ne amaçlı bir edim (tarifteki gibi), ne de yanlışlık olduğunu söyleyebilecek konumda olduğumuzu sanmıyorum. Ben, kişisel olarak, bu sapmanın olduğunu kabul ettiğim yerden sonraki gelişmelere ve sonuçlara bakma yanlısıyım.

Öncelikle entegral kelimesine ne anlamlar yüklemiş olduğumuza bakalım (Bir an Spinoza geldi aklıma, belki de kendi izini sürerken kavramları açıklamanın gereğine sadık bir bağlılık gösterdiği için onu andım.):

Entegral: kelime bütünleme, bir araya getirmek, birleşmek, birleştirmek, kapsamak anlamına gelir. Aynılık anlamında değil, renkleri, gökkuşağı renkli insanların zikzaklarını, bütün harika farklılıkları tekdüze hale getirmek anlamında değil, genelde Kozmos anlamındadır. Sanata, ahlaka, bilime ve dine meşru bir yer veren daha kapsamlı bir bakış edinmek ve bunların hepsini Kozmik kekin sevilen dilimleri haline indirgemeye çalışmamaktır.

Bu tarif, Ken Wilber’e ait ve bana tamamıyla uygun geldiği için aynen tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Oldukça keskin mesajlarla dolu bu tanımı biraz açmaya çalışmakla başlayabiliriz belki.

Entegral bakış nedir ne değildir:

  1. Aynılık değildir. Örneğin yakın tarihteki bir bütünleşme birleşme denemesi olan komünist sistem, bireylerini aslında amaçlamadığı halde aynılığa itmiş olduğu için entegral değildir. Yine bir başka sistem faşizm, aynı hatayı hem amaçlı hem de daha keskin yöntemlerle tekrarlamıştı. Geriye kalan ve son yüzyıla damgasını vuran Kapitalizm ise, aynılık hatasını ustaca gizlediği için halen borusunu öttürmeye devam edebilmekte. Kapitalizm sözde bireysel özgürlükleri desteklediği ve buna sınırsız alan tanıdığı söylemiyle yola çıkar. Ancak bireylerinin bilinçaltlarını her türlü yöntemle yıkayıp, onlara ne istemeleri ve ne hissetmeleri gerektiğini önceden yerleştirmek suretiyle onları aynılaştırır. Tekdüzeliğin olduğu yerde entegral bakış yeşeremez. Son dönemde bazı sosyalist denemeler haricinde (ya da küçük topluluklar bile olsa var olduklarına inancımı sürdürmek dileğindeyim) entegralin anlamına yaklaşmak mümkün olamamıştır.
  2. Her şeye daha kapsamlı bir bakış edinmektir. Şüphesiz daha kapsamlı bir bakış edinebilmek için farklılıklara sıcak bakılabiliyor olması gerekir, hatta teşvik edilmiş bile olmalıdırlar. Aslında bu konu Psikoloji Biliminde kabul görmüş iyileşmenin beş aşamasını gerçekten andırıyor. Tabi ben buna iyileşme yerine, dönüşüm için gerekli alacakaranlık dönemi demeyi tercih edebilirim. Bu süreç beş aşamadan oluşuyor:

Denial – İnkar

Anger – Öfke

Bargaining – Pazarlık

Depression – Bunalım

Acceptance – Kabullenme

Gerçi şu andaki tutumuyla her türlü iyileştirme hareketinin “mükemmelleşme” baskısından oluştuğunu düşünsem de, yukarıdaki süreçler ortalama insan için hakikaten geçerli gibi görünüyor.
Bir sosyolog değilsem de gözlemlediğim kadarıyla toplumlar için de bu aşamaların aynen işlediğini sanıyorum. Sanırım şöyle başlıyor: Önce benim gibi olmayan, bana hiç benzemeyen toplumları görmezden geliyorum. Burnumun ucuna getirilip gözüme bile sokulsa onlar için başka bahaneler ve açıklamalar getiriyorum. Sonra bu durum öylesine baskınlaşıyor ki öfkeleniyorum ve “başka türlü” olduklarını iddia eden toplumlara savaş açıyorum. Onları yok edip önceki inkâr konumuma dönmek istiyorum. Fakat bu mümkün olmayınca bu kez pazarlık etmeye razı oluyorum. Bu bir ricat başlangıcı oluyor. Onların varlığını kısmen bana benzemeleri (buna razı olmaları) şartıyla kabul etmeye hazırlanıyorum. Ancak bu süreç öylesine acılı ve uzun oluyor ki sonunda bunalıma düşüyorum (Amerika’yı oldukça çağrıştıran bir kompozisyon). Bu ilk kez kendi varlığımdan şüphe ettiğim, kendimi beğenmeme ihtimalimin kapıya dayanması anı oluyor. Bu ise yıkıcı ve yere çökertici bir durum. Böylece ölmeye hazırlanıyorum. Sonunda başkalarının da (benden tamamen farklı olsalar bile) varlığını kabul ediyorum. Bu aslında yeni bir benin doğmuş olduğunu gösteriyor.

Tabi kabul etmek yeterli değil, örneğin Avrupa ülkeleri bu aşamada gibi görünüyorlar. Ne için yeterli değil? Entegral bakış için yeterli değil. Çünkü zorunluluktan kabul ettiğim bir durum içindeyim. Diğer toplulukları gerçekten merak etmiyorum, onların varlığını kendi varlığımın garantisi gibi göremiyorum henüz. Bu kez öğretmenliğe soyunuyorum, “bakın arkadaşlar, varlığınız iyidir- hoştur, kabulümdür ama seninle birleşip bütünleşebilmek için sana yanlış yaptığın şeyleri göstermeli ve onları nasıl düzeltebileceğini öğretmeliyim!” Diyorum.

Oysa Dualitik dünyamızda her şeyin kendi tersiyle görünür olduğunu “felsefe kitaplarından” çıkarıp gündelik yaşamımıza getirdiğimizde köklü bir dönüşüme uğrayacağımızı hissediyorum. Örneğin “öğretme” kavramı öğrenmenin karşıtı olarak, bir bütün şeklinde vardırlar. Bu durumu bazen şöyle anladığımızı görüyorum: “A işini ben biliyorum bunu öğretiyorum, tabi benim bilmediğim F işini de başkasından öğreniyorum”. İşte ben prosedürün böyle işlediğini düşünmüyorum. Her ne ise o araç, öğretilirken öğreniliyor, öğrenilirken öğretiliyor. Bu birbirinden ayrılamaz bir bütün. Yeni dünya’da öğretmen ve öğrenci kelimelerini birleştiren yeni bir sözcük türetilmesini öneriyorum. Bunlar ayrı kişi oldukça eğitimden söz etmek mümkün olmayacak bana göre. Kelimelere takıldığım için değil, kelimelerin bizi olayın özünden uzaklaştırma potansiyelini bildiğimden yapıyorum bu öneriyi.

İşte şimdilik bu aşamadayız. Tabi ki bu bir süreç, diğerleri nasıl geçildiyse bu da geçilecektir; fakat geçilip bitirilecek bişey de değil bu durum. Bu aşamaların hepsi bilinç oldukça mevcut olacaklar. Onlar kıpırdamadan yerinde duran birer koridor, biz insanlar “aşama koridorlarında” dolaşıp duracağız.

  1. Kozmos anlamındadır.

-devam edecek-

Eski/Yeni Dünya -7

avrupa-nin-vahsi-mucizeleri-fotograf-yarisma-vahsi-doga-1150994Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

Sanırım “zihin”, insanın alt merkezlerden üst merkezlere geçiş yapabilmesini sağlamak üzere bir geçiş aracı olarak tasarlanmıştı. Sadece alt merkezlerle çalışan insan, içgüdüleri vasıtasıyla yapıp eden olduğuna göre, böyle devam etmek onda bir gelişme (en azından mühimsenecek oranda) ortaya çıkaramayacaktı. Kişiye “ne yapmakta” olduğunu göreceği bir ekran gerekiyordu. Tıpkı videoya alma ve onu TV ekranında izleme diyebiliriz bu işleve. İnsanın gerçekte ne yaptığını anlayabilmesi için yaşadığı sahneleri farklı zamanlarda tekrar tekrar gözden geçirmesi son derece yararlı. Bu işlem örneğin Castaneda öğretisinde “özetleme” başlığı altında ele alınmış ve önemi de yeterince vurgulanmıştır.

İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta öylesine bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi! Ömrünü televizyon başında geçiren insanların bari TV kapalıyken siyah ekranda kendi yansımasını görmesini ummaktan öte bir çare kalmadı sanırım. Oysa zihin, kişiye içinde kendinin olduğu sahneleri göstermek suretiyle, o piyesteki dışsallaştırılmış rolü,  yeniden içeriye almasını sağlayacaktı. Biraz daha açacak olursak, kişi kendi oynadığı piyesi seyirci koltuğundan izleyerek, olayı daha geniş açılardan değerlendirebileceği eşi bulunmaz bir fırsat yakalayacaktı.

Dışta olan içtedir kabulünden hareketle son yıllarda TVnin tahtını sallayan internet ekranı, cep telefonu ekranları, kişilerin olayda aktif rol alma girişimlerinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir (Teknolojiyi hep eleştirecek değiliz ya). Teknoloji deyip geçmemek lazım, bu konuda, insanın bilinçlenme yolculuğunun bire bir dışsallaştırılmış yansıması diyecek kadar ileri gidebilirim.

Biz insanların en kötü huyu (dipnot:2), araçlara aşırı “düşkünlük” gösterişimiz diyebilirim. Aslında araç olanı alıp onu amaç yapışımız, tapılacak konuma getirmemiz, insanlık olarak henüz bireyselleşme sürecini hazmedemediğimizin en bariz göstergesi. Zihnini tıka basa doldurmuş, tembelleşmiş ve harekete geçme itkisini yitirmiş büyük çoğunluğun bu fasit daireden nasıl çıkabileceği aslında açıktır; fakat işimize gelmiyor. Şimdi açıkça söyleyeceğim ama bunu okuyanların çoğu aman bu da bişey mi diyerek dudak bükecek, diğerleri “evet doğru” diyecek ama uygulayamayacak, çok daha az kişi ancak bir hafta yapabilecek ve nasıl geriye döndüğünü bile bilemeden eski hayatına dönmüş olacak. Onbinlerce yıldır hepimize böyle oluyor.

Sihirli formül(!) şu, kendinizi hipnoza kapatın! Bunun yolu haftada bir hatırlayıp yapacağınız meditasyon, ya da iki haftada bir yapacağınız yoga, ya da yılda bir kez ormana gezi değil tabi. Böylesini hiç yapmayın çünkü sizi “kendiniz için gerekeni” yaptığınıza ikna eden hipnoz bunlar. Dıştan özellikle medyadan bilgi akışını kesmeniz gerekiyor, hangi süreyle derseniz o kişiye ve içinde bulunulan genel enerji ortamına göre değişir. Bunu kimse size dışarıdan empoze edememeli. Bu perhiz aslında, yaşamak için “gerçek belleğe” ihtiyaç duyana kadar devam etmeli. Kolay görünür ama hiç de kolay değil; çünkü birçok açıdan cahil(!) kalacaksınız! Ne kadar çok şey bildiğinizi göstermekten mahrum olacaksınız, hatta çok basit günlük sohbetler, çenebazlıklar yapamaz duruma geleceksiniz, ya da politik, sosyolojik, teolojik (jik jik) konularda tartışma ortamlarına da katılamayacaksınız; çünkü konuşulan konulardan haberiniz olmamış olacak. Böylece susmak zorunda kalacaksınız. Susun biraz bakalım, sonra ardından ne gelecek? Hayır ne geleceğini söylemeyeceğim, bende ya da bir başkasında şunlar bunlar oldu diye size ödül vaat etmeyeceğim. Hem bunu söylemek  ödül değil ceza olurdu; çünkü beklentiye girerdiniz. Genelde bu durumlarda yaptığımız da, “acaba beklediğimiz şeyin işaretleri nelerdir” diye sormak oluyor.

Yeni Dünya’da gerçekten de radikal değişiklikler var. Şüphesiz herkesin hayalinde farklı görüntüler vardır ve bunların tamamı birleşince kritik kütle hangi gerçeklikte karar kılacak, dalga nerde çökecek hesaplamak olası değil. Sadece bekleyip göreceğiz.

Ben sade bir vatandaş olarak Yeni Dünya hayallerimden biraz bahsedeceğim.

-devam edecek umarım-

Dipnot 2: Bu bir huy olmaktan ötedir aslında; çünkü “düşkünlük gösterme” gerçekte yeterli enerjimiz olmadığı için kendimizi rölantiye almış olduğumuzun göstergesidir. Bu konuyu daha önce Danah Zohar’ın düşünceleriyle işlemiştik:

“Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Castaneda’ya göre bileşim noktası oynadığında geçtiğiiz ikinci dikkat alanları) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Danah Zohar- Kuantum Benlik kitabından.

  

Eski/Yeni Dünya -4

Çarşı her şeye karşı demezseniz, “düşünüyorum öyleyse varım” önerisine ilk duyduğumdan beri karşıyım. Aslında çocukken ve büyürken de buna benzer uyarılarla karşılaştık; “düşünmeden hareket etme!” gibi. Bu ve benzeri harekete geçmeyi zorlaştırıcı tedbirler, zaman içinde doğal refleksimiz halini aldı ve biz sadece düşünen ve konuşanlar olduk. Hareket yok, dinleme yok! Bildiğiniz gibi biz insanların üç besin maddesi var; su/yemek ve izlenimler. Daha sonra bahsedeceğim insanın merkezleri konusu da besinlerimizle son derece alakalı. Üst merkezlerle temasa geçebilmek inceltilmiş(kaba karşıtı olarak) besin tüketimi ile sağlanabiliyor. Özellikle biz şehir insanının su ve yiyecek konusunda seçim şansı çok düşük olsa da “izlenim” kısmı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İnceltilmiş izlenimlerle beslenmeyi başarabiliriz bence.

İnsanın su ve yiyecek hatta hava olmadan yaşamaya devam edebileceği süreler var, ancak izlenim olmadan bir saniye dahi yaşayamadığımızı biliyor muydunuz? Örneğin uykuya geçtiğimizde bile izlenim araçlarının bir veya birkaçı halen işliyor durumda, buna rağmen bilincimizi kaybediyoruz, bu sebeple eskiler uykuya küçük ölüm demişlerdi. Düşüncenin mekânı zihin, yani sanal belleğimiz korkunç bir bombardıman altında. Daha önce böylesi bir taarruz sanırım hiç olmamıştı. Bizim olmayan bilgiler, duyguların altında teslim bayrağını çekmemize az kaldı! Bu taarruzu durdurmak da büyük ölçüde elimizde ve yollarını herkes bilir aslında.

Duygu&His ve hatta sezgi&içgüdü kelimelerimiz daha da karmaşık. Hepsini birbirinin yerine kullanır gibiyiz. Zaten TDK bile duygu ile his’i aynı kabul etmiş ve şöyle tanımlamış: “Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim ya da Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi duygu doğrudan bedenimizden gelen bir tepki değil, zihin aracılığı ile oluşturulan yalancı bir his. Bu yalancı hislere bel bağlayıp ne çok yanıp yakıldığımız durum olduğunu yıllardır gözlemliyorum. Belki de eski öğretilerde “duygu”nun küçük görülmesinin esas sebebi bu olmuştur. Duygu yerine düşünce ve mantık ön plana alınmaya çalışılmış, bir bakıma haklılar çünkü duygu zaten düşüncelerle oluşturulmuş yalancı his olduğuna göre bari doğrudan çıkış noktasına bakılması evladır.

Bu gerekçelerle ben “hissetmek” kelimesini “içgüdü” tanımına yakın biçimde kullanmayı tercih ediyorum. Bakınız içgüdü için TDK ne demiş: “ Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkıtabii.”

Sezgi ise bu üçünden tamamen farklı bir konuma sahip, TDK’nın tanımı şöyle: “Gerçeğin deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması.” Tanımdan da anlaşıldığı gibi sezgi, insanın kendine ben dediği akıl ya da düşünce veya beden’den farklı bir yer ile temastan elde ediliyor, en belirgin özelliği ise; “doğruluğundan şüphe edilmiyor oluşu”

Sadece kelimeler mi karışıyor? Keşke öyle olsaydı, fakat aslında kelimeleri karıştıran enerji merkezlerimizdeki karışıklıklar, onlardan da bahsedeceğim.

“Etkili dinleme” yapamıyoruz, sanırım buna çoğu insan katılacaktır. Bunun bir görünen bir de görünmeyen sebebi var (şimdilik aklımla gelen). Görünen sebebi, zihnimizin korkunç bir karmaşa içinde gürültü çıkarması. Görünmeyeni ve aslında en vahimi, “etkili dinleme” için merkezlerimizin uygun durumda çalışmıyor olması.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Nedir o halde merkezler? Bunları doğu bilgisinde çakralar olarak tanımlıyor olsalar da ben bize daha yakın kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Her merkez kendi ürettiği enerjiyi kullanarak işlevini gerçekleştiriyor.  Öncelikle alt merkezlerden başlayalım.
Bedenimizin alt bölgesinde üç tane temel merkez bulunuyor: Hareket, İçgüdü ve Seks merkezleri. Bunlar her insanın doğarken aktif olarak sahip olduğu gerçekten temel merkezler. İçgüdü pasif,  hareket merkezi ise aktif bir kuvvettir. Bunlar birbirleri ile sürekli boğuşma halinde bulunur. İkisinin de düzenli ve gerektiği gibi çalışması seks merkezinin nötralize edici etkisine bağlıdır diyebiliriz. Dünyamızda hali hazırda çoğu insanın sadece bu temel merkezler ile yaşadığını görmek zor değil.

Daha yukarıdaki iki merkez ise Duygu ve Düşünme merkezleri. Bu merkezler gerçekte faal durumda olsalardı yaşadığımız birçok karmaşaya gerek olmayacaktı. Ancak çoğu kez bu merkezler kendi enerjileri ile değil seks merkezinin enerjisinden çalarak işlev görmeye çalışırlar; çünkü seks merkezi en yüksek enerji üreten yerdir. Seks merkezinin enerjisi ile çalışan duygu ve düşünce merkezleri tüm olayları onun açısından değerlendirmek durumunda kalır. Üstelik seks merkezinin tüm enerjisini çaldıkları için onu gerçek işlevini sürdürebilecek güçten de yoksun bırakırlar. İşte böylece bedenimiz içinde her şey Arap saçına döner!

Daha üst merkezlerden söz etmiyorum bile 🙂

-devam edecek-

Eski ve Yeni Dünya-2

Son yıllarda Yeryüzü Ana ile yakınlaşmaya çalışan girişimlerin çoğaldığını görmek sevindirici ve umut verici oluyor. Tabi hiç bişey öyle bir anda “abra kadabra” şeklinde sihir gibi işlemiyor,  sarsılmaz niyet ve disiplin çok önemli.

Her zaman dediğim gibi (usandırdıysam affola fakat kendime hatırlatmak için yapıyorum bunu), “dinlemek” çok önemli. Bizim nesil dinlemek deyince favori şarkıları hatırlıyor 🙂 Oysa dinlemek kapsamlı bir kelime, ilginizi çeken konuya/kişiye/şeye tüm kanallarınızı açık tutmak, onunla aranızdaki olası tüm engelleri açmak, BİR olmak için kendini salıvermeyi de gerektiriyor. Görme nasıl yalnızca göz ile yapılamıyorsa, dinleme de sadece kulakla olmuyor!
Piyasadaki eğitici paketlerin bir çoğu, “odaklanmak” üzerine yapılandırılmış, yanlış mı peki? Değil tabi ancak eksik. Bu neye benziyor biliyor musunuz; diyelim sırılsıklam aşık oldunuz, tüm dikkatiniz onda, onunla yatıp onunla kalkıyorsunuz (fiziken olması gerekli bile değil), iyi pek güzel, pek aladır bu! Piyesin ilk sahnesinde (odaklanma) performans iyi diyelim, fakat bu üç perdelik bir oyun! İkinci perdeye geçildiğinde, -ki geçilemiyor çoğu kez- “salıverme” işlemi için dinleme evresi olmalıydı. Bunun yerine gördüğüm pek çok insan “sahiplenme” denen ikame edici bir kavram içine saplanıp kalıyor. Sahiplenme içerik olarak şu demek oluyor, “aman bu muhteşem bi şey, ona sonsuza kadar sahip olmalıyım! Bunun için gereken her neyse onu planlamalıyım.” Böylece üçüncü perdeye yani “bütünleşme”ye varan nerdeyse hiç olmuyor. 🙁

Bütünleşmeye değil ama “Çocuğa” varıyor genelde bu aşklar!(Odaklanmalar) Yani bütünleşme, birleşme bir sonraki nesle erteleniyordu Eski Dünya’da(ED).

“Dinleme” konusunu akıl&zihin ve duygu&his açıklamalarından sonraya bırakıp, bütünleşememenin güncel bir örneğini vermek istiyorum.
Geçtiğimiz hafta mail kutuma rekor düzeyde aktivite haberi ve daveti geldi. Hepsi de bugün yani Cumartesi ve Pazar yapılıyor. Çoğu sokak eylemleri hatta içinde piknik planı bile var. Üstelik bu aktiviteleri düzenleyenler yazının başında bahsettiğim doğa severlik, naturel hayat adına çalışma yapan guruplar.

Ben bu davetlleri okurken hem çok şaşırdım hem de haklı çıkmaktan üzüldüm hafta boyunca, çünkü bir haftadır her yerde hava tahminleri vardı cumartesi, kar,tipi, çok şiddetli fırtına diye. Allahın günü mü kalmadı?! Bu nasıl dinleme, bu nasıl yeryüzü ile sevişme?!
İnsanoğlu/kızı,  işleri zorlaştırmayı hep sevdi ED’da. Ama şimdi artık bu yöntemler değişiyor. Eğer Doğa ana bugün esip gürlemek istiyorsa, biz de başımızı sokacak bir evimiz var diye sevinip, evimize gömülelim, bir durum raporu çıkarma fırsatı veriyor aslında o bize: “ne okuduk, ne yazdık, ne konuştuk, ne dinledik, neye üzüldük, neye kızdık”, bunları şöylece aklımızdan geçirelim, içimize dönelim diye yapıyor bunu 🙂

Bunları gördükçe, “Sağır” olmamak için gece gündüz dua ediyorum, çıtırtıları, tıkırtıları duyabilmek için kendimi terbiye etmeyi en önemli görevim sayıyorum. Bizi bağrına basmış olan o sevgili anamıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

-devam edeceğim, gün uzun, ev sıcak, kahvemiz çayımız yanımızda çok şükür-

Not: Bu arada bir de röportajımız yayınlanmış bugün Akşam gazetesinde, internetten gördüm (haber verenlere teşekkür) : http://www.aksam.com.tr/2010/01/23/haber/cumartesi/580/ruyalarinizi_cozerek_bilincaltinizi_rahatlatin.html

Aslında bu, üç saatlik uzun ve güzel bir sohbetti ama yer kaygılarından olsa gerek biraz çıtırtılı olmuş. Röportajı gerçekleştiren  sevimli, nazik genç bayanla gerçekten güzel bir boğaz vakti geçirmiştik, teşekkürler Ekin Hanım.