En İyi 100

Popular Science dergisinin editörleri geleneksel olarak yayınladıkları ‘En iyi 100 yeni teknoloji’ listesini bu yıl da duyurdu. Çeşitli kategorilerde verilen ödüllerin cihazlar sınıfında birinciliği Laptop ve cep telefonlarına takılan, elde taşınabilen projektör kazandı. İşte yaşamın her alanında yapılan buluşlardan bu yıl öne çıkanlar…

İçlerinde gerçekten hoşuma gidenler var, tabi favorim şu: http://www.milliyet.com.tr/content/galeri/yeni/goster.asp?prm=0,1860135&id=16&galeriid=5187#galeriStart

Yine de aksamı daha hafifletmelerini ve küçültmelerini bekliyorum.

YENİ Dünya’daki isteklerin bi kısmı daha gerçekleşmiş görünüyor, gerçekleşme hızı istek hızımızdan daha mı yüksek nedir?! 🙂  Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328

Kadın’ın yeni çağ eğitimi

Konu başı Exit–>Kadınlar yazısı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=863

Konu ile ilgili yorumlara cevaben:

Erkekler hiç bir zaman “kendi başlarına” olamıyorlar ki, yıkıcılıklarını onlara mal edebilelim. Dünyayı onlara  0-6 yaş aralığında iken büyük olasılıkla bir kadın öğretmiştir. Ne göreceklerini, ne duyacaklarını ve koklayacaklarını, nasıl yorumlayacaklarını o kadın belirlemiştir. Bu daha sonraki bilgilerle-eğitimle hemen hiç değişemez (bilimsel verilere dayanarak söylüyorum).
Ayrıca birçok anne, oğulları ile olan göbek kordonunun gerçeğini (fiziksel olanı doğumdan sonra hemen kesilir), hiç koparmaz, ölümüne kadar bu kordonla birbirlerine bağlı olarak yaşarlar. Bunun kız çocuklarla olanı nispeten düşüktür; çünkü kız çocuğu kendinde doğurma kapasitesi olduğundan bu bağı cesaretle kendisi kesebilir. Anne ile kordonu kesebilen erkeklerin bir çoğunun da bu misyonu eşine transfer ettiği gözlemlenen bir durum.
Bu konu gerçekten de çok önemli ve çok geniş bir konu, zaman zaman ele alıp yazıyorum, okuyanlardan fazla tepki almıyorum, belki de abarttığımı düşünüyorlar belki de yazdıklarımı hiç görmüyorlar 🙂

Neyse ki son yıllarda bilimsel veriler de bazı açılardan benim görüşlerimi desteklemeye başladı (bunun sebebi bazı konularda kritik kütleler aşıldı!), bütün bunları açıklayabilmek için bildik “gerçek”liğin hangi şartlarda nasıl oluştuğunun açıklanması lazım. Yani:
“gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler” kuantum önermesinin nasıl çalıştığının anlaşılmasıdır.
Buradaki bilinçli gözlemci, insandır ve bunu kendilerinin pek de farkında olmadıkları bir yöntemle sürekli yapar, herşey olma potansiyeli içinden kendi istedikleri/korktukları gerçekliği BÜKERler. Bükme işlemi eski devirlerde büyü olarak nitelindirilebilirdi doğrusu.
İşte bu konuda kadınlar erkeklere oranla mühimsenecek düzeyde daha becerikliler. Bunun sebebi ise rahimleri olmasıdır. Şaman öğretilerde de açıkça belirtildiği gibi rahimden yöneltilen İSTENÇ uzantısı olayları usta bir yönetmen gibi düzenlemekte ve gerçekliği oluşturmaktadır. Bunlar (bu gerçekliği bükme işlemi) bildiğimiz iki gözümüzle görülmez ancak yine Toltec bilgeliğindeki ismiyle GÖRME unsuru (gözlerle yapılmayan) ile fevkalade izlenebilmektedir!

Tarihteki bütün inisiye sistemleri (dinler, felsefeler, eğilimler) hedef olarak erkekleri almıştır, yani hedef kitleleri açıkça bellidir; erkekler. Bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü?

Durum hiç de feminist söylemlerdeki gibi, “kadınlar ezilmeye çalışılıyor, ikinci sınıf vatandaş yapılıyor” sızlanışı ile alakalı değil bana göre. Kadınların (dişil enerjisinin) evrendeki herşeyin içinden çıkıp geldiği karanlık ile ilişkisinin çok daha yoğun olduğu biliniyor. Ve aslında konuyu kısa kesmek için oldukça yüzeysel bir tespitte bulunacak olursam: Tüm öğretiler, erkeği kadından özgürleştirme, onun etkisinden çıkarıp, onunla uyum içinde akma yöntemini vaazediyorlar. Çünkü erkeğin kadına bağlı onun kölesi olarak yaşaması kadar, savaş açıp onu bastırma çabası da aynı derecede sonuçsuz kalan bir girişim oluyor. Kadın yani dişil enerji bastırılamaz, sindirilemez. Ona rağmen bi şeyde yükselinemez.

Bu söylediklerim sizce fazla havada kalıyorsa bilimsel alanlarda biraz araştırma yapın bu konularda, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, antropoloji, tarih gibi, ister mikro alana isterse makro alana gidin, daha iyisi iki alana da gidip bakın lütfen. Spesifik bir örnek vermek gerekirse Jung’un çalışmalarını (arketipler/öz resimler), platonun ideasını okuyun.
Dolayısı ile kadınların eğitiminden bahsederken, günümüzdeki normal okul eğitiminden bahsetmiyordum. Kadınların bu özel becerilerini bilinçli sahaya çıkarmalarını sağlayacak deneysel uygulamalara dayanan bir yeni çağ eğitiminden söz ediyorum. Çünkü kadınlar bu becerilerini bilinçsizce uygularken harekete geçirici ivme çoğunlukla korku ve endişe olmaktadır! Bunun sonuçları ise şu an hiçbirinizin tahayyül edemiyeceği ölçüde vahim sonuçlara varmaktadır. (Cadıları yaktık, olay süt liman olmadı!)

Yeni Çağ eğitimi nasıl olmalı şeklinde soruluyor bana ve açıkçası ben bunu kendime her gün her saat soruyorum, cevabın çok yakında dünyanın her yanından adeta baharda fışkıran yeşil örtü gibi bilincimize dolacağını da biliyorum.

İnsan yaşam süresi

Günaydın frekanslarrrr… Çok değil yirmi yıla kadar filan parkta karşılaştığımız bi arkadaşımızla aramızda şöyle bi konuşma geçebilir:

Bayan Z:Ayol dert ettiğin şeye bak! Daha hayatının baharındasın, en güzel çağın. yetmişinde bile yoksundur sen allah bilir! YENİ’den başla sister….
Bayan A: Haklısın şekerim de biliyosun geçen sene bi doğum yaptım, bebek küçük daha, mallum sorumluluklar…
Bayan Z: Aman yaaa bıktım ben sizden!!!

“Ortalama yaşam süresi 160 yıl civarına çıkacak”

Prof. Dr. Murat Günel anevrizmanın genini bulan bilim adamı. Geçen kasım ayında mutlaka gazetelerin birinci sayfasında görmüşsünüzdür; “Dahi Türk” diye… Yale Üniversitesi’nin gözbebeği…
Siz tam olarak ne öneriyorsunuz Türkiye’ye?
Sayın Sağlık Bakanı’yla kendisinin daveti üzerine bir görüşmemiz oldu. Kendilerine şunu önerdim: En modern moleküler genetik tekniklerini kullanarak Türkiye’deki insanların inme geçirme genetik risk faktörlerini belirlemek. Hem beyin kanamaları hem de iskemik felçler, genelde hiçbir ön belirti vermeden aniden ortaya çıkıyor. Oysa bu araştırma sayesinde yüksek risk taşıyan bireyleri önceden saptayabilir, önleyici tanı ve tedavilere geçebiliriz. Ayrıca, bu araştırma sonunda Türkiye lider ülke konumuna da gelebilir.

O nasıl olacak?
Şu ana kadar, benim ve ekibimin bulduğu genler dışında hiçbir beyin krizi geni bilinmiyor. Oysa bu araştırma sırasında yeni genleri de dünyada ilk defa biz bulabiliriz ve bu konudaki bilimsel üstünlüğü de biz kazanabiliriz. Dünya genetik devrime doğru gidiyor ve bunu biz şimdiden yakalayabiliriz.

“Genetik devrim”?
Büyük olasılıkla yakın gelecekte doğdukları andan itibaren kimde kalp hastalığı, kimde akciğer kanseri, beyin kanseri riski yüksek bunlar tespit edilebilecek. Birçok hastalık daha ortaya çıkmadan tedavi edilecek. Çünkü nasıl kan sayımı yaptırıyorsak genetiğimizdeki risk faktörlerini de öyle öğreneceğiz. Ve bu giderek rutinleşecek… Düşünsenize, 2001’de bir insan genomunun tamamını okumak 1 milyar dolardı. Şu anda 100 bin dolar. 2012’ye kadar ise bin dolara düşecek diye düşünülüyor.

Ya peki böyle bir durumda ortalama insan yaşı kaça çıkacak?
Doğrusu bu aşamaya geldikten sonra insan yaşamının 160 seneye falan ulaşacağı düşünülüyor.

İyi de peki bu önerdiğiniz araştırmayı yapacak teknoloji var mı Türkiye’de?
Yale Üniversitesi’ndeki laboratuarımda var. Benim laboratuarla Türkiye’nin değişik merkezleri arasında ortak bir çalışma yapabiliriz. Hem böylece araştırma bütçesi de azalır.

Niye yapmayı istiyorsunuz bunu?
Aslına bakarsanız benim o kadar rahatım yerinde ki Amerika’da, ama bu yetmiyor bana. Türkiye’yi de biraz zorlayalım istiyorum. Bu projenin Türkiye’nin çok işine yarayacağını düşünüyorum. Türkiye başarsın, Türkiye daha iyi olsun, bunlar hep istediğim şeyler.

Peki kaç örnek, kaç para ve kaç yıl lazım?
Böyle bir çalışma için toplam 18 bin 500 örnek yeterli. Dört yılda bitirebiliriz. Bütçeye gelince, genlerde 100 noktaya bakılıp 10 dolar verileceğine, bence 370 bin noktaya bakıp 100 dolar verilmesi veya daha da ileri gidilmesi çok daha mantıklı. Hele de Türkiye’nin alacağı patentleri ve erken tanı sayesinde kazanacağı hayatları düşünürseniz karşılaştırma yapılması imkansız.

Yeni Dünya’da olmasını isteediklerimizden biri daha gerçekleşme yolunda. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328

Hayranlık verici yapı

San Fransisko’da, Golden Gate Parkı’nda yer alan Kaliforniya Bilim Akademisi, 2008’de yeniden açılacak. Dünya’daki en yeşil halk yapısı olmayı amaçlayan müze, 484 milyon Dolar’lık bütçesiyle yüzyıldaki en pahalı müze projelerinden biri. Müze planlandığı gibi işlerse; San Fransisko, sadece doğayı olduğu gibi korumak yerine, doğal ortamları arttıran bu doğal tarih müzesiyle iftihar edecek. Projenin ana hedefi, “sergi”, “eğitim”, “koruma” ve “araştırma” fonksiyonları için, tek çatı altında, sürdürülebilir tasarım ilkelerine uygun bir modern tesis sağlamak.

Mimar Renzo Piano’nun, yedi yıllık çabasıyla gerçekleşen proje, 1916 – 1991 yılları arasında inşa edilmiş 11 adet mevcut binanın çoğunun yıkımını gerektiriyor. Mevcut Akademinin 3 tarihi ögesi – Afrika ve Kuzey Amerika holleri ve Steinhart Akvaryum girişi, geçmişin bir anısı olarak farklı yollarla sürdürülecek.

Binanın büyük bölümü için klima sistemi yerine doğal havalandırma sağlanması, dikkatlice seçilmiş yapı malzemeleri, suyun etkin ve yeniden kullanımı, ayrıca enerji üretimi; projenin temel özellikleri.

Kompleks için malzeme paleti basit; kireçtaşı, beton, çelik, aluminyum ve ekstra şeffaf camdan oluşuyor. Halk alanları, sergi holleri zemin katta meydan çevresinde ve altında sergi katında organize edilirken, araştırma faaliyetleri ve depolama alanları (bilimsel kolleksiyon için) parka bakan 5 kat içinde yoğunlaşıyor.

Yerli bitki türleriyle düzenlenmiş bir yeşil çatı, farklı fonksiyonları birleştiriyor. Çatının formu, Akademi’nin büyük, başlıca bileşenlerine; yeni “Gökevi”, “Yağmur Ormanı Sergisi” ve “Steinhart Akvaryum” girişine- yer temin edebilmek üzere dalgalı.

Müze Projesi Nasıl Geliştirildi?


1. Geri dönüşümlü malzemeler
Bir dış duvar ve orjinal strüktürden Afrikalı Holü’nün bir bölümü, yeni gökevinin (Planetarium) yanında bugün de yer alıyor. Binanın geri kalanı – 9.000 ton beton, 12.000 ton çelik – tahrip edildi ve yeniden kullanıldı. Konstrüksiyonda kullanılan çelik de ayrıca geri dönüşümlü.

2. Pasif İklim Kontrolü
Dalgalı çatı; taze ve serin havanın merkezi meydan’dan içeri girmesine ve sıcak havanın yüksekte yer alan noktasal hava menfezlerinden çıkmasına rehberlik etmeye yardım ediyor. Bu, pahalı ve enerji harcayan iklimlendirme – havalandırma sistemlerine duyulan ihtiyacı azaltıyor.

3. Yaşayan Çatı
Tepedeki çimenlikten çok, 1,7 milyon yerli bitki, çatıyı izole ediyor, yağmur suyunu tutuyor ve kelebekler, sinek kuşları ve diğer canlılar için 2,5 dönümlük bir yaşam alanı sağlıyor. Çatının çevresi boyunca yer alan ve aynı zamanda yağmurdan koruyan ve gölge sağlayan bir saçak görevi de gören 55.000’den fazla PV – fotovoltaik hücre yoluyla çatı, aynı zamanda enerji üretiyor.

“Yaşayan Çatı”nın merkezinde, daha küçük çatı pencereleri sergi alanına doğal ışık girmesine müsaade ediyor ve doğal havalandırma sağlarken, sırlanmış bir çatı penceresi meydanı örtüyor.

4. Doğal Aydınlatma
Binanın geri kalanını aşırı ısıtmadan günışığı aydınlatmasını sağlamak, mercan kayalıkları ve tropik yağmur ormanları oluşumunu çoğaltmak için ideal yerleşimler, bilgisayar modellemesi yoluyla belirlenmiş. Ofislerin büyük bölümünde, doğal aydınlatma ve iklimlendirme için açılır pencereler yer alıyor.

5. Su Tasarrufu
Akvaryum tankları için, doğal filtasyon sistemleri aracılığıyla Pasifik’ten okyanus suyu çekildi. Tuvaletler, Kaliforniya su ağından faydalanmak yerine, yeniden biriktirilen suyla çalışıyor.

http://www.arkitera.com/h21418-kaliforniya-bilim-akademisi-dunya-daki-en-ekolojik-muze-olmayi-amacliyor.html

Not: National Geographic Kanalında bu yapının kuruluşu ve işleyişi konusundaki belgeseli izlemek fırsatınız olursa tahmin ediyorum ki aynen benim gibi Yeni Dünya adına gurur duyacaksınız.

İlginç gelişmelere gebedir Dünya

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> Dünyada çok ilginç gelişmeler oluyor ve olacak. Bebek dünya doğdu doğacak 🙂
 
 Herşeyin değiştiği bir düzen geliyor ikibinli yıllarda. Ve umarım bu birçoğumuz tarafından kucaklanan bir yapı olsun.
Yeni dünya düzeninden sanırım yavaş yavaş bahsetmeye başlayacağım.
Şu anda sadece küçük bir ip ucu olarak söyleyebileceğim; yeni doğan çocukları dikkatle seyretmeye odaklanmak ve onlara öğretmen değil öğrenci olarak yazılmak! Amiyane tabirim için lütfen kusuruma bakmayın. 🙂
Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalıdır. Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Peki kendinizin ne olduğunu biliyor musunuz?

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Düzenin ya da dünyanın ne olacağına bakmayın hiç, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?Aklıma gelenlerden başlayayım, sonra ilaveler yapalım birlikte:

  1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
    Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

2. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
(Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı. Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
Bu korkunç ötesi bir sorumluluk.   Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!
Ne demek istediğimi daha rahat anlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi.  Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüf değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> “Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
Parmak kaldırıyorum 🙂
Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.
 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>3. Yeni dünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol
Okumak, öğrenmek, kütüphaneler ve ansiklopediler iyiydi ama bunlar da tarihin tozlu sayfalarında, eski dünyada kalacaklar.
Çünkü yeni dünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi.
Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

 

Biraz tarih/biraz mekanizma

Galiba süreç şöyle işliyor:

adım adım:

1. Tanrı kendini yalnız hissediyor, biraz seveyim sevileyim diyor (burası kesin değil, ben kaza olasılığı üzerinde duruyorum hala)

2. Sevgisi ışığı var ediyor, ışık da (ateş,aşk, ışık,meşk,şavk vs vs) oyun evrenleri kurmak üzere işbaşına geçiyor (aslında burada bile dualite başlamış oluyor: ışık, karanlık sayesinde görünür oluyor)

3.Derken hareketi sağlamanın yolunun kutupları oluşturmak olduğu keşfediliyor, başlıyo kutuplar arası örgü! eril/dişil yani negatif pozitif

4.Fakat, bu sallantıya şekil verecek bir üçüncü Öge gerekiyor, Gurdjieff’in deyimiyle  etkisiz kılan!

 

hımmmm burda bi soluklanayım 🙂

 

Sibel Atasoy

28.04.08-Beylerbeyi