Asperatus

Gökyüzünde ‘çırpılmış’ bulutlar!

En son İngiltere‘de görüldü. Çok ürkütücü ve henüz bir ismi yok.

İngiltere üzerinde farklı formlarda görünen bu bulutlar, fırtınanın habercisi gibi duruyor. Ancak bugüne kadar yol açtıkları yıkıcı bir felaket olmadı.

Uzmanlar, Yeni Zelanda gibi dünyanın başka yerlerinde de görülen bu bulutların böylesine bir görünüm kazanması için müthiş bir enerjinin gerekli olduğunu söylüyor.

Uzmanlar, “Her ne kadar korkunç görünse de bu bulutların fırtınaya neden oldukları pek olmadı. Henüz resmi bir ismi bile yok. Ama büyük ihtimalle, Uluslararası Meteoroloji Kataloğu’nda artık ‘asperatus’ olarak girecekler” diyor.

Latince olan “asperatus” ismi bulutların bu dalga dalga, “krema” gibi görüntüsünü anlatıyor. Brezilya‘da, Yeni Zelanda’da, Afrika üzerinde, Rusya‘da görülen bu tür bulutlar en son İskoçya üzerinde oluştu.

Evirip çevirme

Usta işi şeyler her ne ise neredeyse neden bu kadar belli olur? Az önce Robert Benton’un Twilight isimli polisiye filmini izledim. Konu önemsiz, daha doğrusu zaten ele alıp evirip çevireceğiniz bi konu olur, gerçekten önemsiz. Önemli olan onu evirip çevirme yönteminiz! Usta mısınız, acemi mi, ya da pişmekte misiniz bu şıp diye belli olur.

Şu her yerde bahsedilen boyutlar meselesi de aynen böyle bişey; evirip çevirme yöntemi! 🙂 Herhalde sekiz dokuz yaşlarındaydım, Kemalettin Tuğcu’nun adını hatırlamadığım bir kitabını okumuştum. Tarlaların ortasında bi ev vardı, bahçeye açılan tel kapı her açılıp kapandığında “şık şık” diye ses çıkarıyordu, bunu unutmadım! Ne tuhaf başka hiç bişey yok öyküden aklımda kalan. Belki  biraz da toprak, çiçek ve sulanmış bitkilerin buğusunun etkisi, kokusu…

On seneden beri elime almadığım Hiçi Destanı’nın üçüncü cildini aldım kitaplıktan, rastgele bir sayfasını açtım fal niyetine:

“Öte Dünya en sevdiğim yan kuruluşlardan biriydi; çok para kazandırdıkları için değil. Hiçilerin ölülerin beyinlerini makinalara kopyaladıklarını farkettiğimiz anda bir ışık yandı. Sevgili karıma dedim ki, onlar yapabiliyorsa neden biz de yapamayalım? Sevgili karım da der ki, neden olmasın Robin, tabi,  şifreleri çözmem için bana biraz zaman ver yeter. Bana uygulanması  konusunda herhangi bir karar almamıştım. ”
…
“Olbers’e göre, evren sonsuz ise yıldızlar da sonsuz sayıda olmalıydı. Başka bir deyişle, karanlık bir gökyüzünde yıldızları teker teker seçememeli aksine yıldızlarla kaplı, kör edici parlaklıkta bir ışık kubbesi görmeliydik. Olbers bunu matamatiksel olarak da kanıtlamıştı. Yüz yıl kadar sonra Paul Davies ise şunları savundu: Evrenin devirli olduğu doğru ise ve sürekli genişleyip büzüşüyorsa ve az miktarda madde ya da enerji büzüşmeden kurtulup bir sonraki evrene kaçabiliyorsa o zaman sonsuz bir süre içinde o kaçan ışık sonsuz oranda büyür ve  Olbers göğünü oluşturur. Davies’in farkında olmadığı ise az miktarda enerjinin kurtulduğu salınımların sonsuz olmadığıydı. Aslında şu an birinci salınımı yaşamaktayız
.”

İki gündür uyandığımda gözümün önünde bir görüntü, bi hayal, hadi yazayım onu da şiirimsi bi şey:

Uyandığımda buz kesmiştim, güneşin gölgesi vurmuştu üzerime
Gecikseydim eğer donmuş olacaktım şüphesiz, ne büyük dikkatsizlik
A evet biz de güneş diyoruz kara gölgemize, tuhaf bir tesadüf işte
Bizim illerde her daim ışık vardır, dışardan ışımaz, içerden ışır
Kara gölgenin her gelişine bir gün deriz, aslında o kocaman siyah bir delik
Üstüne düştüğü şeyi bir saate kalmaz dondurur, bu sebeple tetikteyizdir
Uyumayız öyle önüne gelen yerde, salıvermeyiz kendimizi sorumsuzca
İşin en zor yanı, hareketsiz varlıklar barınamaz bizim illerde
Kara güneş, toprağa bağlı olana, uyuyana isabet eder er ya da geç
Her şey hareketlidir, yer değiştirir burada, alışkın olmayana güç
Velakin seyyal olmanın da hoşlukları var, görülür de tadılır yaşadıkça

Sa
02.06.2009- Beylerbeyi

Gerçekten ölmüş mü?

Doktorların öldü dediği gerçekten de ölüyor mu?*
Haber, acil durumlarda tüm müdahalelere rağmen kalbi bir türlü
çalıştırılamayan insanlarda ölüm olayının gerçekten oluşup oluşmadığını
sorgulayan bir çalışmanın sonuçlarını içeriyor. Vurgulanan nokta o kadar
enteresan ki, şimdiye dek acil müdahaleye rağmen kurtarılamayan neredeyse
tüm hastaların arkasından yas tutturacak türden. Buyrun beraber okuyalım:
Birilerinin ansızın gelen bir kalp krizi nedeniyle öldüğünü düşünün. Tüm
organları yerinde ve vücudunda kan kaybı da yok. Tüm olan biten sadece
kalbin durmasından ve beynin oksijen yetersizliğinden dolayı kendini
kapatmasından ibaret. Doktorlar buna klinik ölüm adını veriyorlar. Peki ama
bu hasta gerçekten de öldü mü?

Devamını oku “Gerçekten ölmüş mü?” →

Zıplamak

Öyle yattığım yerde dalgınca bakınırken, neden bu kadar uçmaya taktığım/taktığımız geldi aklıma. Sadece ben değil tabi bütün mistik, bilimkurgu, fantezi ve bizatihi bilim uçmaya takmıştır aklını. Bunun kökünde ne var bilemiyorum. Çocukluğumda neden uçamadığımız hakkında samimi bir hayret duyardım; ya uçabilen bişeyden geliyor genlerimiz, yani bu bilgi otomatikman var, ya da yerçekiminin yoka yakın olduğu bir gezegenden geliyor tozumuz!

Matrix’de bile Neo’ya yapılan ilk deneyim yüksek bir binadan atlamaktı! Bi çok insan farklı yer ve zamanlarda yükseklerden atlamıştır. Bunlara intihar deyip geçtik; fakat hepsi bu muydu acaba?

Biz atlayışın başarısız olanlarını biliyoruz hep, çünkü ölü bir beden oluyor orta yerde. Ya başarılı atlayışlar??

Başarılı bir atlayış yapan biri ne yapar acaba? Örneğin bu benim başıma gelse ne yaparım diye düşünüyorum. Gizleneceğimi sanmam, başkaları da yapabilsin diye, atlayışımı formülüze edip, diğerlerinin kullanımına sunmak isterim. Eğer formulü yoksa, örnek olmak için ha bire atlar dururum! :))))


Herneyse, aslında benim aklıma gelen atlamaktan çok zıplamaktı!

Uçmayı denemek için atlamak pek riskli ve anlamsız göründü gözüme. Fizik kuralı gereği, zıplayabildiğin yerden tehlikesizce yere düşebilirsin. Bu durumda bina yüksekliğinde zıplayabiliyor muyum ki, ordan düşebileyim dedim kendime!

Kesin olan şu ki yerçekiminden hep rahatsız oldum. Küçüklüğümden beri, şu güzel dünyada rahatsız olduğum tek şeydi. Evet arza saçılmamızı önlüyor bu yerçekimi ama bu kadar yoğun olması gerekli mi yani? Örneğin aydaki gibi daha az olabilirdi, değil mi?

Acaba büyük değişimlerin olacağı şu bikaç yıl içinde yerçekiminin azalması gündemde olabilir mi? Biz de pireler gibi boyumuzun 100 katı olmasa da acaba en azından 10 katı zıplayabilir miyiz? Eğer bunu yapabilirsek trafik sorununu da aşarız büyük ölçüde :)))

Gerçi kediler yüksekten atlayabiliyorlar, o kadar zıplayamadıkları halde! Bence onların yaptığı uçmaktan çok usturuplu düşmeyi bilmek.

Pirelerin zıplamasını sağlayan şu rezilin maddesi insan bünyesinde neye karşılık geliyordur?!

Kimyacı/simyacı bi arkadaşımız bize bu konuda fikir verebilir mi?

Günlük-20/3/2007 ·

Simurg Efsanesi

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya
da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar
ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve
yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden
dirilmesidir…
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş.
Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler
dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar
ve sonunda umudu kesmişler.

Devamını oku “Simurg Efsanesi” →