İçimizdeki Maymun

Yakın zamana kadar şempanze sanılmış bonobolar savaşmaz, sevişir. Primat dünyasının barışçıl ve anaerkil hippileridir onlar. “İçimizdeki Maymun”da bonoboları inceleyen Frans de Waal, insan doğasının bildiğimiz barbar şempanze ile pek bilmediğimiz erotik bonobonun sorunlu evliliğinden doğduğunu ileri sürüyor. Yani durumumuz, bir nevi Dr. Jekyll – Mr. Hyde durumu.

RANA YALVAÇ 

 

Primatologların rock star’ı Desmond Morris, 1960’larda insanı “çıplak maymun” olarak tanımlayarak büyük yaygara koparmıştı. Yüz binlerce saatini, bir sandalye üzerinde şempanzeler ile bonoboları izleyerek geçiren Frans de Waal ise 1982 tarihli ilk kitabı “Şempanze Siyaseti”nde, şempanze topluluklarında yaşanan iktidar savaşlarının gözleminden elde ettiği sonuçların, insanlar arasındaki çatışmaların çözümüne nasıl uyarlanabileceğine dair fikirleriyle devrim yarattı.
Bu çıkış öyle büyük ilgi gördü ki, dönemin Beyaz Saray sözcüsü Newt Gingrich, Arnhern hayvanat bahçesindeki küçük bir şempanze topluluğunun öyküsünü anlatan bu kitabı; 1994’te tüm yeni kongre üyelerinin okuma listesine dahil etti. Ancak bilim dünyasında de Waal’in o kadar da kolay kabul edilmediği; hatta bonobolar üzerine çalışmalarıyla bilimsel kariyerini bir parça tehlikeye attığı bile söylenebilir.
Vahşi hayat fotoğrafçısı Frans Lanting ile birlikte imza attığı ve bonobo maymunları üzerine ilk yayın olan “Bonobo: Unutulan Maymun” adlı kitabıyla birçok teorisyeni karşısına alan de Waal, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki sık ve nemli bataklık ormanlarından pek dışarı çıkmadıkları için 1929’a değin keşfedilmeyen ve uzun süre şempanzelerle karıştırılan bu yeni maymun türünden öğreneceğimiz çok şey olduğunu iddia ediyor ve ekliyor: “Bonobolar savaşmaz, sevişir. Primat dünyasının hippileridir onlar. 1960’larda bir ailenin, eve geri dönmek istemeyen uzun saçlı, ot tüttüren kara koyunla başı ne kadar beladaysa, bilimin de başı bonobolarla o kadar beladaydı. Işıkları kapadılar, masanın altına saklandılar ve davetsiz misafirin gitmesini umdular.”
II. Dünya Savaşı’nın getirdiği büyük yıkım sonrasında, biyologlar şempanzeler gibi insanın da doğasının saldırgan ve bencil olduğuna dair sağlam bir inanca sahipti. 1980’lerde bonobolar hakkında, araziden ilk davranışbilimsel veriler gelmeye başladığında ise bu yeni maymun türünün hiçbir klişeye uymadığı görüldü.ERKEKLİKTEKİ ÖLÜM
Yüksek libidolarıyla dikkat çeken ve neredeyse Kama Sutra’nın tüm pozisyonlarında (bizim hayal dahi edemeyeceğimiz, iki partnerin bir dalda baş aşağı asılı durduğu pozisyonlarda bile) sevişen; dahası seksi arkadaş edinmek, çatışmaları çözmek, hatta merhaba demek için bile, bizim el sıkıştığımız sıklıkta seks yapan canlılar olan bonobolar, üstüne üstlük bir de anaerkildi. Tüm yiyecek bölüşümünü dişiler üstlenmişti ve erkekler, zaman zaman yemek için dilenmek zorundaydı. Bu durum, kimilerine o kadar kabul edilmez gelmiş olmalı ki, akademik bir toplantıda bir bilim adamı dayanamayarak söz alıp “Bu erkeklerin de nesi var böyle?” diye sormaktan kendini alamamış; de Waal ise “Hiç, sadece keyifleri yerinde,” demekle yetinmişti. Gerçekten de, dişilerin kurduğu güçlü ittifak ve seksin karşı cinsler arasında olduğu kadar, hemcinsler arasında da yaygın kullanımı sayesinde bonobolar, erkek şiddetinden uzakta barış içinde yaşıyorlar. Bonobolarda dişi ve erkek dağılımı birbirine eşitken, şempanze topluluklarında dişi sayısının erkeklerin tam iki katı olması da dikkate değer. Bu da, şempanzelerde erkekler arasındaki ölümcül mücadeleler ve iktidar stresinin, erken ölümlere neden olduğunun bir kanıtı sayılıyor.
Frans de Waal, Türkçede yayımlanan “İçimizdeki Maymun: Biz Neden Biziz?” adlı kitabında; şempanzeler ile bonoboların davranışlarını, insan doğasını anlamak için birer metafor olarak kullanıyor. Yoksa içimizde hem bir şempanze, hem de bir bonobo mu var?DOSTA DÜŞMAN
İnsanları yeryüzündeki en “iki kutuplu” yaratıklar olarak tanımlayan de Waal’e göre bizler; şiddet konusunda şempanzelerden daha tehlikeli ve sistematik, empati ve sevgi konusunda da bonobolardan daha hassas ve zarif olabilen yaratıklarız. “Güce susamış, barbar şempanze; barış aşığı, erotik bonoboyla karşı karşıya! Bir nevi Dr. Jekyll ile Bay Hide durumu. Bizim doğamız, bu ikisinin sorunlu evliliğidir,” diye durumu özetleyen de Waal’e göre, bu ikili doğamızın bilincinde olmak çok önemli. Rekabetçi ve saldırgan tarafımız kadar; ahlaki ve sevecen tarafımız da, doğal seçilimin bir ürünü. Ve bizler, saldırganlığımızı kontrol etmek, hatta düşmanlarımızla bile empati kurarak çatışma çözümleri üretmek konusunda gereken evrimsel donanıma sahibiz.
De Waal çekirdek ailenin ortaya çıkışına ilişkin de aydınlatıcı bir teori ortaya atıyor. Çok eşli şempanzeler ile bonoboların aksine, insanların genel olarak tek eşli olmasını; ormandan çıkarak önce savan düzlüklerine, oradan da tüm dünyaya yayılmak üzere geliştirdiğimiz bir strateji olarak açıklıyor. Çekirdek aile yapısı sayesinde hem hayatta kaldığımızı, hem de diğer maymunlara göre daha çok ürediğimizi iddia eden de Waal, bu sayede, ortak fayda için birlikte çalışmanın insanlarda en üst düzeye eriştiğini düşünüyor. Hatta büyük ölçekli ortak teşebbüslerde bulunabilme becerimizin sonunda insanı; kıtaları kat eden demiryolları döşeyen, ordular, hükümetler ve küresel şirketler kuran bir tür olma noktasına taşıdığını öne sürüyor. Tabii, dünyaya hâkim tür olarak sorumluluğumuzu hatırlatmadan da edemiyor ve sözlerini şöyle noktalıyor: “Bu hayvan bütün diğerlerine baskın çıkmışsa, aynaya dürüstçe bakması ve hem karşısında duran can düşmanını, hem de daha iyi bir dünya inşa etmek için yardıma hazır baş müttefikini tanıması çok önemlidir.”

Psikolog, primatalog, etolog

1948 doğumlu Hollandalı psikolog, primatalog, etolog. 1975’te Arnhem Hayvanat Bahçesi’nde dünyanın en büyük şempanze kolonisi üzerine altı yıllık bir proje başlattı; bu proje pek çok bilimsel makale ve “Şempanze Siyaseti” adlı bir kitapla sonuçlandı. 1981’de Wisconsin Ulusal Primat Araştırma Merkezi’nin davetini kabul ederek ABD’ye taşındı; burada maymunların uzlaşmacı davranışları üzerine deneysel ve gözlemsel araştırmalar yürüttü. 1989 tarihli “Primatlarda Arabuluculuk” kitabıyla Los Angeles Times Kitap Ödülü’nü aldı. 1980’lerin ortalarında Yerkes Ulusal Primat Araştırma Merkezi’ndeki şempanzeler ve San Diego Hayvanat Bahçesi’ndeki bonobolarla çalışmaya başladı. Araştırmalarında primatlarda yemek paylaşımı, toplumsal ilişkiler, ve sorun çözme yöntemlerinin yanı sıra insan toplumunda ahlak ve adaletin kökenleri gibi konulara odaklandı. 1991’den beri çalışmalarını Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nin psikoloji bölümünde ve Yerkes Araştırma Merkezi’nde sürdürüyor.

 

Medya kazası

Olayın kahramanları İETT Genel Müdürü ve bir süredir İstanbul’un altyapısına uygun olmayıp arıza yaptığı, yokuşlarda kaldığı için medyanın gündeminden bir türlü inemeyen metrobüsler.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, tartışılan metrobüslerle ilgili topu taca atıp,“gereken açıklamayı üretici firmanın yapacağını” söylemişti.
Sonunda, Hollandalı firma Philelas şirketinin üç üst düzey temsilcisi 20 Mayıs Çarşamba günü Feriye Lokantası’nda basının karşısına çıktı.

Hayli gergin ortamda gelişen basın toplantısında, söylenenler kadar konuşmacılarınen ufak bir gülümseme belirtisi göstermeden konuşmaları da dikkatlerden kaçmadı.

20 adet Phileas metrobüs garajda tamir için beklerken, konuşmacılar, arızalarınİstanbulluların “balık istifi” binmelerinden kaynaklandığını iddia ediyorlardı.

Üç gün sonra bu kez İETT Genel Müdürü Mehmet Öztürk medyayı ikna edebilmek için onlarla birlikte Metrobüs turuna çıkmayı teklif ediyordu.

Nitekim çıkıldı da. 

Müdür beyin metrobüs “aklama” turu bir komediye dönüşüyor ve bu trajikomikhadise Pazar günkü gazetelere yansıyordu.

“Ha Brütüs ha Metrobüs”
“Metrobüste ‘fıkra’ gibi Aklama”
“Aldırma Müdür Aldırma”
“İETT Müdürü savunurken, metrobüs yine arıza yaptı”
“İETT Müdürü’ne metrobüs şoku”
“Genel Müdürle metrobüs turuna çıktık, rampada arızalı aracı bekledik

SONUÇ
Genel Müdürle metrobüs turuna çıkan gazeteciler, rampada aynı hattaki aynı model bir aracın arızalanması ile yolda kalıyorlardı.

Deneme turu öncesinde basın mensuplarına aldıkları metrobüslerin özelliklerini vegüzelliklerini ballandıra ballandıra anlatan Müdür bey, gazetecilerle çıktığı turda bir başka metrobüsün bu “hain” arızası karşısında şok oldu.

Durumu kurtarmaya çalıştıkça metrobüs kazasının fren izi daha da derinleşti…

Genel Müdür Mehmet Öztürk, “fıkra gibi” aklama çalışmasında, önce arızalanan diğer aracın başka bir marka olduğunu söyleyerek, gazetecileri ikna etmeye çabaladı.

Ardından, aynı marka olduğunu kabul etmek zorunda kalınca bu kez, “Arıza yok, yanlış düğmeye basılmış” diyerek durumu kurtarmaya çalıştı. 

Genel Müdür sonunda  “Bu araçların kendisini yorduğunu ve bıktırdığını”söylerken, yepyeni bir projeyi de açıklayıverdi  medyaya.  İETT’nin yeni projesi,TUBİTAK ile birlikte çalıştıkları hidrojenli  yeni bir araba projesi  imiş.

Bu arada durak ise ana baba gününe dönmüş, kuyruklar almış başını gitmişti… 

Olup biteni görüntüleyen gazeteciler, haberlerini yazarken, Müdür beyin “Pişman değiliz, kaynak olsa yine alırız” sözlerini de metinlerine eklemeyi ihmal etmediler…

—————————————————–

Unutmayın… medya kazası can almaz… itibar alır…

TÜM YAZILAR için erişim adresi: www.medyafobi.com 

Güneş Fırtınaları

NASA tarafından yayınlanan açıklama (15/02/01) ise girilecek olan kuşağı doğrular nitelikte olan başka bir veri: “Güneş’in manyetik kutupları şimdi oldukları gibi kuzey manyetik kutup Güneş’in güney yarı küresini işaret ederek, 2012 yılında terse dönene kadar değişmeyecek. Bildiğimiz kadarıyla, her 11 tıllık güneş lekesi döngüsünde bu değişim gerçekleşmekte.” Aslında bu tez daha önce (1998’de) Peter Jakubowski ve Mitch Battros (Şubat 2000) tarafından ortaya atılmıştı; lakin biraz farklı olarak: “bu değişim NASA’nın verilerinden üç kat daha hızlıydı”. En dikkat çekici nokta ise güneş lekelerinin oluştuğu dönemde tarih boyunca yaşanan olaylar. Tahmin edilen 200 yıllık bir döngü oluşuyor ve çeşitli doğal değişimler meydana geliyor. Geçtiğimiz 2000 yıl boyunca yaşanılanları şöyle sıralayabiliriz:

Roma imparatorluğunun çöküşü (M.S. 235-284)

M.S. 608’de Fırat nehrinin donması

M.S. 829’da Nil nehrinin donması

1200’lerde denizlerde şiddetli fırtınalar ve buzlar görüldü

1680-1700 arası Alpler’deki buzlar fazlalaştı ve kıtlık nedeniyle binlerce kişi yaşamını yitirdi.

1810-1820 yılları arası neredeyse yaz yaşanmadı, Tambora volkanı faaliyete geçti.

Görüldüğü üzere hiç de yadsınacak sonuçlar ortaya çıkmamış tarih boyunca. Bu olaylardan da anlaşıldığı üzere Güneş’te meydana gelen fiziksel olaylar olduğu gibi gezegenimizi de etkisi altına alıyor; ki bu sadece doğal afetler ya da atmosferik değişimlerle değil mental değişimlerle de karşılanıyor. Zira evrende meydana gelen her değişim hem fizik hem de ruh bedeni etkilemektedir. Bu, hem insan bedeni hem de yine canlı olan gezegen bedenler için de geçerlidir.

Bilimsel makalelerimize dönersek, NASA tarafından açıklanan ve “Guardian Science Supplement”da yayınlanan bir başka haber ise şöyle: NOA bilim adamları, 2011’den 2012 senesine kadar yoğun bir güneş lekesi aktivasyonu beklemekteler. Aslında bu oluşumun 1957 yılından beri en yoğun olacak olan güneş olayı olacağı tahmin edilmekte. Lakin ilginç bir şekilde (!) bu yaşanılacak olan olayın nedenleri açıklanmamış ve üstü kapatılmış durumda. Yine her zaman olduğu gibi açıklamalara sınırlama getirilmiş ve kısıtlı bir veriyle yayınlanan makalelerde, bizlere içerisinden bir şeyler çıkarabilmek için çabalama şansı (!) tanınmış tekrardan. Bu makalede yer verilen başka bir durum ise dünya üzerindeki bazı bölgelerde (Meksika, Güney Avrupa gibi..), böyle bir aktivitede görülmeyen bir şekilde aura (atmosfer) gözlemlerinin yapılabilecek olması.

NASA’nın Alabama’daki Marshall Uzay Uçuş Merkezi’nin “solar physics” (güneşsel fizik) takım lideri David Hathaway tarafından “San Francisco Chronicle”da belirtilen konu ise 2012’de beklenilen devasa güneş fırtınası. Bu fırtınanın güç ızgaralarını, cep telefonu ağlarını engellemesi; uydu tahribatları, uzaydaki astronotları tehlikeye sokması ve hava şirketlerini, radyo iletişimlerini koruyabilmeleri ve ölümcül güneşsel radyasyondan kaçabilmeleri için rotalarını değişmeye zorlaması beklenmekte. Yaklaşan fırtınalar atmosferin üst tabakalarını ısıtacak, genişlemesine neden olacaktır.

alıntı: http://www.gokbilim.com/forum/viewtopic.php?f=8&t=1854

Bi yaşımdan daha çıktım :)

Güzel ve oldukça renkli sayılabilecek bir hayat yaşadım. Maddi manevi acılar da çektiğim oldu fakat bunların  kendi bilinçli seçimlerim sonucu olduğunu biliyorum.  Seçimler öylesine önemli ve büyülü bir konu ki bu konuda çok düşündüm çok yazdım. Özellikle tesadüflere inanmaya meyilli olmadım, bazen onların sebeplerini bulmak imkansız olabiliyor ama bu yine de rastgele olup olmadıklarına kanıt teşkil etmez kanımca. Zaten ilk basılan kitabım Sırıtkan Kırmızı Ay tamamen bu konu üzerine odaklanmıştı.

Herhangi bir seçimimin sonuçlarından memnun olmadığımda pişmanlık çukuruna da yuvarlanmadım. Bu kendini çok mühimsemek olurdu sanırım. Şöyle düşünürüm; eğer o seçimi yapmayabilecek kudrete sahip olsa idim yapmazdım zaten! Eğer yaptıysam sonuçlarını kendime ve ilgili kişilere en yararlı olabilecek şekilde alabilmek için elimdeki tüm imkanları kullandım. Şikayete ayıracak zamanım hiç olmadı, ya da bu yolda tercih kullandım diyelim. Faydacı bir yapım olduğunu biliyorum ve şikayetten bulacağım fayda o yolla yitireceğim enerjiden fazla görünmedi bana.

Hayatım boyunca enerjimi hep iktisatlı kullanmaya çalıştım, nedendir bilinmaz. Gerçekten de bu konuda en tutumlu kişilerden biri olabilirim. Yapılacak şeyin en uygun zamanda minimum gayretle en optimum sonuca ulaşabilir olması bana yeterli başarı gibi gelmiştir. Sonuca odaklı bir yapım olmasına rağmen sonuca doğru giden yolda her anın tadını çıkarmaya bakmışımdır, herhalde beni tanıyanlar da her andan zevk almaya programlı biri olduğumu onaylayacaklardır.

Hayatımla ilgili herbişeyi bir bilgisayar programına işlesek ve burdan en yoğun kullanılan kavram/mekanizmaları bulmaya çalışsaydık neler çıkabilirdi merak ediyorum. Belki bir gün teknoloji bunu yapabilecek duruma gelecek (Hiçi Destanındaki gibi) bilemiyorum, ben şimdilik kendi tahminlerimi yapabilirim. Herhalde ilk kelime sabır olurdu, onu faydacılık/tutumluluk izlerdi ve tabi üçüncü olarak zevk! Dördüncü sırada uyum ve denge gelirdi sanırım.  Beşinci için biraz düşündüm, sıralamalarına karar veremediğim diğer kelimeler şunlar oldu; orjinallik/hayalperestlik, kendine güven/kendini beğenme, oburluk, vs..:))

İnsanın kendini görmesi pek zor olduğundan yukardaki gibi bi işe kalkışmam komik oldu aslında. Ama olsun, bugün doğum günüm ve ben kendime şımarma özgürlüğü tanıdım. Her ne kadar daha doğmamış olduğumuzu hissetsem de topluca kapıldığımız çılgınlığa uygun olarak 19 Mayısta doğmuş olduğum kabul ediliyor 🙂

Öğrendiğim şeylerin başında, dünyanın çevremde dönmediği geliyor, diğer insanlar ve bizatihi dünyanın kendisi olmaksızın, değil yaşamımın varoluşumun dahi hiç bir amacı ya da zevki kalmazdı herhalde. Herşey bir kurgu olsaydı dahi onları; hikayelerini, özlem ve sevinçlerini sonsuza dek sürdürmelerini isterdim. Gözlerindeki ışık, dudaklarındaki gülüşler, ısıları, kokuları, bunların hepsi birer mucize, vorolmam için en güzel ve gerekli sebepler. Yalnız olmaktan daha öldüresiye bir hüzün olmayabilir doğrusu.

Dünyamızı çevreleyen varoluşun diğer öğelerini de saymadan geçmek olmaz, onların varlığı ve güzelliği olmadan ne kadar fakir olurduk (olabilirsek tabi!). Hayatımın hiç bir evresinde nostalji düşkünü olmadım. Geriye bakmışsam bile bugünü daha iyi anlamak adına olmuştur. Bir zamanlar geleceğe biraz düşkün olduğumu itiraf etmeliyim, sanırım bu özlem beni böyle uydurukçu/hayalperest yaptı 🙂 Şimdilerde çoğunlukla şu anda sakinim. Bazı şeylerin belli belirsiz seslerini duyuyorum, hissediyorum fakat isim koymakta acele etmiyorum, nereye yetişiyoruz ki, olacak olan oluyor zaten, ayrıca sürprizler de hoşmuş aslında. Nahoş olmasından çekindiğimiz sürprizlerin bile büyüsünü bozmamak lazım, zaten bişeyin önceden endişesinin yarattığı hacim o şeyin kendisinden çok büyük oluyor. “Bana ne” demeyi öğrendiğim için kendimi kutluyorum (galiba gereksizce sorumluluk aldığım durumlar oluyordu, zamanı gelmeden koparılan bir meyvenin tadı buruktur çoğu kez, tabi acı değilse!)). Bekle ve gör Sibel…, bu arada biraz çilek ve bitter çikolataya ne dersin? Hımmm ya da bitter supangle?

Sorumluluk kimde?

Sorumluluk Kimde?

Son zamanlarda yaşamınızda, özellikle de son Şaud’dan beri olup bitenlere geçiyorum. Ve bu enerji devam edecek, benim ayrılmamla ilgili etkinlik yüzünden değil, ama hepimiz Şambra olduğumuz için ve hepimiz bir bilinç yarattığımız için. Bu enerji herhalde yaz sonuna kadar sürecek.

Şu ara yaşamınızda olup bitenlerin büyük bir bölümü – yaşamınızdaki bazı zorlayıcı noktalar, sizin dışsal meydan okumalar diyeceğinizin bazısı – şu ara meydana gelen şeylerin büyük bir bölümü ve yaz sonuna kadar da devam edecek şeyler, size gelen, suratınıza bakan ya da bazen kaçmaya çalışan size ayağını uzatıp çelme takan, ama aslında size, yaşamının yaratıcısı gerçekten Sen Misin diye soran enerjilerdir. Patron gerçekten sen misin? Sahip gerçekten sen misin? Yönetici, İdareci gerçekten sen misin?

Şimdi, birlikte başladığımızdan beri bundan söz ediyoruz – Yaratıcı Dizisi’nde ve hatta öncesinde. Bu anlayışı, bu kavramı biliyorsunuz. Sözlerin tümünü biliyorsunuz, ama bu şimdi gerçekliğinize geliyor. Veçhelerinizin enerjileri size soruyor, “Burada gerçekten yönetici sen misin, yoksa sadece öyleymiş gibi mi davranıyorsun? Gölgelere geri düşmeye çalışıyor musun?”

Son zamanlarda birçoğunuz fiziksel sorunlardan geçtiniz ve neler oluyor diye merak ettiniz. Ve biraz panikliyor, sonra da duygusal ve zihinsel oluyorsunuz. Bu her zaman iyi bir karışım değildir – yani duygusallık ve zihinsellik. Çok güçlü bir kokteyldir, çünkü bakın, duygusallaşıyorsunuz ve bu sizin içinizde taşkınlığa varan farklı bir yerden iş görüyor, ve bunu zihinle de birleştirince artık o basit yanıtı göremez oluyorsunuz. Hemen önünüzdekini göremiyorsunuz. Göremiyorsunuz… bunların hiçbiri karmaşık değildir ve siz de bunu biliyorsunuz. Bunların hiçbirinin karmaşık olmadığını biliyorsunuz. Bu aslında oldukça basittir.

Ama boğazınıza ve sesinize neler oluyor diye merak ediyorsunuz. Eh, bilirsiniz – bunu size söylememiz gerekmiyor ama yine de söyleyeceğiz – sizden kendi gerçekliğinizi dile getirmeniz isteniyor. Elleriniz neden artrit varmışçasına ağrıyor? Bu artrit değildir. Ve doktor da size bunu söylemişti, ama siz artrit olduğuna inanmak istiyorsunuz. Doktor tabii kendi düşüncelerine sahip, “İşte, yine böyle biri.” Ve ellerinizin gerçekten ağrıdığını anlamaz, ve sizi nazik bir biçimde defetmek için de bir reçete yazar.

Bacaklarınızda ağrılar olabilir ya da bedeninizin içinde birşeyler oluyordur. Şu ara bu şeylerin tümü, içinden geçtiğiniz bu şeyler – biliyorum binlerce bahaneniz var, ve sürekli bana soruyorsunuz, ve ben de size söylüyorum, ama o an sanki sesi kısıyorsunuz – bunlar bedeninizin size sorduğu meselelerdir, Sorumluluk Kimde? Yaratıcı kim? Bu bedeni kim yönetiyor? Fiziksel bedenin için seçimleri kim yapıyor?

Ve siz çektiğiniz o fiziksel ağrılar için okuduğunuz, bildiğiniz her türlü nedeni sıralıyorsunuz; hatta şunu bile söylemek eğilimindesiniz, “Acaba ruh bana ne söylemeye çalışıyor?” Hiçbir şey (söylemeye çalışmıyor). Şimdi, “Farketmez” bildirimin hemen yanına bir de şu bildiriyi koyacağım, “Ruh’un umurunda değildir.” (kahkahalar) Gerçekten değildir. Ruh sizi yalnızca sever. Hepsi bu. Kendinize ne tür bir deneyim verdiğinizi, bedeninizin nelerden geçtiğini hiç umursamaz. Bu, Ruh’un kayıtsız olduğu anlamına gelmez. Ruh sizi sadece sever, size şefkat besler, o kadar ki, yaşamak istediğiniz herşeye, seçtiğiniz herşeye izin verir.

Böylece, bedeninizde sorunlar var, ve bazılarınızın da yaşamında  başka sorunlar vardı. Standart olanları ele alalım – ilişkiler, para, nerede yaşamak istediğinizden emin olmamak, ne yapacağınızdan emin olmamak – hepiniz bunların neler olduğunu biliyorsunuz, ve bunlar sanki şu anda size geliyor, bakıyor ve “Pekâla, ne yapmak istiyorsun?” diyor.

Bakın, ben buna özellikle de şimdiden sonra yaz sonuna kadar olan dönemde bakmanızı istiyorum. Sorunların çoğu – hepsi diyeceğim ama bazı istisnalar olacağını biliyorum – ama şu ara size gelip de bedeninizde, zihninizde, sizin dışınızda ortaya çıkan sorunların çoğu, şununla ilgilidir; yaratıcı, yönetici, sahiplenmeye, sorumluluk almaya hazır mısınız? Ve şu ara olanlar budur. Evet, biraz abartılı (bir halde ortaya çıkıyor) çünkü şu anda dünya biraz çıldırmış halde. Dünya kendi sorunlarını yaşıyor. İnsanlar çok önemli bir değişimden geçiyorlar, ve bu da sizin kendi sorunlarınızı büyütüyor

Tobias

Mayıs 2009 dan alıntı