Dünyanın Durduğu Gün

Filmi seyrettim ve beğendim. Tam bir mesaj filmi, fazla konuşma yok, aksiyon yok, mesajı verip gidiyor! Görsel olarak çok ama çok sevdiğimi de eklemeliyim.

Gelelim filmin simgelerinin benim açımdan algılanışına:

1) Uzaydan gelen araçlar sanki su ve hava karışımı gibi görünen ve dünya şeklinde objeler:

 Hani daha önce dikkat çekmeye çalıştığım buzulların süratle eriyor oluşu ile ilgili yazıma göz atmakta yarar var: https://blog.sonsuz.us/?p=138 … Filmde bu arac bir çeşit nuhun gemisi simgesi olarak kullanılmış (dünyayı ve onun fionasını korumak için canlı örneklerini topluyor). Bu dünya dışı aracı bir an için SU olarak düşünürsek, canlı formların onun içinde saklanabileceği hatta belki uzaya saçılabileceği, başka bir gezegende veyahut yine dünyada herşey sükun bulduğunda yeniden tohumlanacağı akla yakın geliyor.

2) Filmde DÜNYA’nın insanlara ait olmadığı adeta tokat gibi izleyicinin suratına iniyor! Bir çok yazımda buna yer vermiştim; Dünya yoluna devam eder bizimle ya da bizsiz şeklinde bir ifade kullandığımı hatırlıyorum. Zaten filmdeki uzaylı ırk da Dünyayı korumaya gelmişler, insan ırkından. Peki insanın neyini beğenmiyorlar? Dünyaya karşı duyarsızlığını! Ve her alanda gösterdikleri şiddeti. Bu gidişle insan dünyanın sonunu getirmek üzere (gerçi insanlar sigarayı yasak edip kurtulduğumuzu sanıyorlar, ha bir de karşı cins yakınlaşmasını tahrip ederek) ve dünya rayından çıkarsa bu herşeyin sonu olabilir, o halde insanı şimdilik feda edelim, onu yeni bir formla doğurma kapasitesine sahip olan Dünyayı kurtaralım deniyor. Bu senaryo Annunakiler tarafından bi kaç kez oynandı yeryüzünde- bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=184 ve https://blog.sonsuz.us/?p=173 –

3) Filme şiddete duyarlı dev boyutta bir robot var ve onun güçleri dikkate alındığında insanoğlunun tankları tüfekleri oyuncak gibi kalıyor! İnsan kılığında dünyaya inen temsilcileri (Reeves) de insanüstü güçlere sahip; bunların başında zihin odaklanması, şifa kabiliyeti geliyor. Bu simgeler bana Yeni Dünya’da arzu ettiğimiz YENİ İNSANI çağrıştırıyor. –Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328#comment-56–

4) Filmde, bu uzay aracının dünyaya doğru büyük bir hızla geldiği bilim adamlarınca daha önce tespit edilmiş, hatta çarpacağı yer bile hesaplanabilmiş fakat iki saat önceye kadar bu konuda bir çare/ilerleme bulunamamış! (Borsayla ilgilenmek varken herhalde). Bu simge açıkça Maya uygarlığının işaret ettiği zamanın sonu haberini veriyor olabileceği gibi, son yirmi yıldır dünyanın ısınma ve iklim değişikliğinin bizi nereye götüreceğinin bilim adamlarınca yayımlanan raporlarını kast ediyor (bana çağrıştırdığı şimdilik bu), dünyada su seviyesi hızla yükseliyor, ve bu sadece bazı ülkelerin batacağını göstermiyor! Açıkçası kişisel (ve ülkesel ya da dinsel) fayda ve kurtuluş arayışının beyhudeliğini bilenler biliyor.

5) Yine filmden anlıyoruz ki, uzaylı ırkların bazı temsilcileri daha önce de insan formunda dünyaya gelmişler ve halen burada aramızda yaşamaktalar. Amaçları insana kendinden başkasını da düşünme kabiliyetini aşılamak ve gidişattan kendi merkezlerine  haber iletmek gibi görünüyor. Filmde bu kişilerden birini ÇİNLİ tabiyetinde görüyoruz! Burada da bazı mesajlar olabilir diye düşünüyorum. Nüfus olarak büyük etkinlikleri olmasına ilaveten büyük bir uygarlığın üstünde oturuyorlar ve üstelik sosyalist (kendinden başkalarını da düşünebilen) bir rejim denemeleri var. Her zaman söylediğim gibi bu tür deneyleri sonuçlarına bakıp da başarısız addetmek yanılgısına düşmemeliyiz, bu deneylerin hepsi sonunda başarılacak Yeni Dünya için bütün dünyaya mal olan özverili çalışmalardır.

6) Filmde uzaylının DNA sını 1928 yılında bir dağ başında kopyaladığı yer de Hindistan! Bu bir hintli dağcıydı! Belki de Tibetti (Tam hatırlayamadım şu an). Bu da bir başka işaret gibi duruyor.

7) Filmdeki bilim kadını Dr Helen, yeminler üzerine yemin ediyor; değişeceğiz, değişeceğiz, değişeceğiz! Bir şans daha verin! (gözlerim yaşardı)

Aklıma gelirse başka şeyler de ilave ederim, tabi ki her seyreden başka simgeler görecektir, onları da duymayı çok isterdim doğrusu.

BİRleşmek

15/6/2006 · 

Bir liderin çevresinde mi? Bir fikrin çevresinde mi? Bu zaten tarih olalı beri yapılmadı mı?

Ya da denendi demeliydim belki.

İnsanlar neden birleştiler? Birlikten güç doğduğunu biliyorlardı şüphesiz ve o gücün koruma kalkanı içinde kalmak, dışında kalmaktan daha iyi göründü gözlerine.

Hep sürüden ayrılanı kurt kapar mantığı! Oysa sürüden ayrılan kendini hala koyun sanıyorsa kurt da onu kapar tabi 🙂

Esasında insanlar doğru çağrıyı hep aldılar ve almaya devam ediyorlar bence. BİRleşmek şüphesiz güzel bir şey. Ve fakat bugüne kadar yapıldığı şekliyle iyi netice vermiyor.

Böylece insanlar görünüşte ikiye ayrılır gibi oldular; birleşmek isteyen ve sürüler halinde dolaşanlar ile yalnız kurtlar! Aslında her iki gurup da tam olarak ne yaptığını bilmiyor bence :)))

Çünkü birleşenler BİRleşemiyorlar! Sadece şemsiye altına sığınıyorlar. Ya liderin ya da fikrin sultası altında özlerini törpületiyorlar.

Gurupların ille siyasi olması gerekmiyor, niyet her ne olursa olsun bu aksaklık ortaya çıkıyor.

Birleşmekle BİRleşmek arasındaki fark nedir diye düşündüm şimdi…

Sanırım fark niyet olmalı; sevmek ile korkmak arasındaki fark. Dikkat ettim severek birleşenler farklılıklardan korkmuyorlar. Diğerlerinin arzusu ise; sahip olmak ya da olunmak gibi görünüyo gözüme.

Her neyse bişey biliyormuşum gibi konuşuyorum ama aslında yalnızca fikir yürütüyorum.

Sahip olmaya gereksinmeden sevmenin arzusuyla kavrulup durdum yıllardır. Belki de bu sadece boş bi hayaldir. Olmayacak şeylere göz dikmekte üstüme yok! 🙂

Cinsel Enerji Aktarımı

Cinsel enerjiyi ve aktarımını anlayabilmek için öncelikle ayırdına varmamız gereken önemli bir husus var:

Kadın olsun erkek olsun  “insan” dediğimizde tek bir özneden bahsetmiyoruz.
İnsan bir bileşimdir. Bu sebeple anlaşılması zordur.
İnsan üç ayrı bölümden oluşur; akıl – beden – ruh.
Bu üç bölümün her birinin ortasına onları ikiye bölecek şekilde  bir perde yerleştirilmiştir.  İşte bu sebeple insana dair herşey bu ikiye bölünmüşlüğün bileşimi olarak anlaşılmaya çalışılmalıdır.

 Konuya devam etmeden önce lütfen söylediklerimi bir öğrencinin kavrama çabaları olarak değerlendirin. Yaradılışa ait gerçeklik, gökteki yıldız sayısından bile çoktur. Hepimiz kendi genetik/ruhsal yapılanmamızın getirdiği argümanları kullanarak bu gerçekliğin bir parçasını aydınlatırız/karartırız.

Aklın bölünmüşlüğü:

Akıl ağacına inen perde onu ikiye ayırdı; bilinç ve bilinçaltı

Aklın bilinçli kısmı, hareketsiz olan erkek kısmıdır.
Aklın bilinçaltı kısmı ise, potansiyel vericidir ve dişidir.

Hikaye bilincin bilinçaltını kullanmasıyla başlar. Bu işlemin olması değişik katalizörler (vesile olan olay) gerektirir. Bilinç, katalizörler sayesinde potansiyel vericiden küçücük parçalar aşırmaya başlar. Ve aşırdıkları ile deneyim yaşar. Deneyim olmaksızın biz hiç birşeyiz.  Her kadın ve her erkek yukarıda belirttiğim gibi bir bileşimdir.
Yani cinsiyeti her ne olursa olsun kişi kendi potansiyel vericisinden ivme almak durumundadır. Ta ki bu işlemler neticesinde akıl, gerekli dönüşümü gerçekleştirsin ve aydınlık ile karanlık arasında bir seçim yapsın.
Cinsel birleşim esnasında, erkek dişiye fiziksel enerji dejarjı yapmış olur. Fiziksel enerji canlılığı çok az olan dişi böylece kendini tazeler. Aynı anda dişi de depolamış olduğu zihinsel/duygusal enerjisini dejarj eder,  doğası gereği bu bölgede daha az canlılık gösteren erkeğe ilham, şifa ve kutsama sunar.

Aklın bilinçaltı bölümü; dişidir ve potansiyel vericidir. Akıl bu bölümden döllenemediği takdirde bilinç hareketsiz kalır.

 Enerji aktarımının en kolay, zahmetsiz ve dolaysız yapılabileceği alan olarak cinsellik çok önemli olmasına rağmen insanlık neden bunun farkına varamıyor? Çünkü çok basit olan mekanizma, ahlaki  önermeler ile çoklukla gözden yitmiş durumdadır.

Mekanizmayı bozan davranış modellerinden örnekler:

Bildiğiniz gibi dişi erkeği seçer.
Erkek seçilmeyi beklemektedir ve bu sebeple, yani seçilebilmek için her türlü yeteneğini kullanır.  Bu durumda eğer dişi, kendi eksiğinin/yeteneğinin farkında olsaydı, seçimi şöyle yapardı:
Kendi eksiği olan fiziksel canlılığı bulacağı en iyi erkeği seçerdi.
Oysa bu eksiğini bilmediğinden, aslında onda eksik olmayan başka kıstaslara göre seçim yapmaktadır; nedir bunlar? Hepimizin bildiği şeyler; statü, para, güvence…
Bunlarla zaman/uzayda ne yapılabilir ki! İş baştan sakatlanmaktadır. Üstelik dişi bu yanlış seçiminin sonuçlarını yaşarken kabahati de erkeğe yükleme eğilimine girer çoğunlukla. Eşinin işkolik olduğundan, ilgisizliğinden ve anlayış noksanlığından yakınır.
Bazen tesadüfen bu gereksiz özelliklerinin yanında fiziksel gücü yüksek bir erkek de bulunabilir tabii, evrende çareler tükenmez ama işi tamamen kazaya bırakmış oluyoruz.
Gelelim erkeğin seçimine;
Erkek kendinde olmayan ilham, şifa ve vizyonu alabileceği kadına mı kur yapıyor (onun tarafından mı seçilmek istiyor)? Çoğunlukla hayır.
Ne yapıyor? Dişinin fiziksel özelliklerine bakıyor!!!
İşin çarpıklığını görebiliyor musunuz?
Her biri kendindekini dışarda arıyor, eksik olanı değil!

 Hangi hallerde cinsel enerji aktarımı yapılabiliyor?

Cinsel enerji, uzay/zamanla zaman/uzay arasında bir çeşit titreşimsel köprü kurulmasını sağlar. Köprü kurulduktan sonra oradan gelecekleri tahmin edemezsiniz ama şundan emin olabilirsiniz; gelenler, sizin hazır olduğunuz yeniler olacaktır.
Bunu tekrar açıkladıktan sonra bu tür köprünün kurulmasının şartlarına bakalım.

Cinsel birleşimde bulunan kişi, hem kendisinin hem de eşinin bir “birlikte yaratan” olduğunun bilincinde olmalıdır.

Bu enerji, köprüyü kurmak üzere kırmızı kök çakradan yukarı fırlar, sırasıyla turuncu ve sarı çakraları geçip yeşil yani kalp çakrasına ulaşması beklenir çünkü köprü orada kurulur. Fakat enerji merkezleri tıkalıysa ve yukarıda söylediğimiz birinci şart yani “birlikte yaradan” olma durumu eşlerden biri tarafından bilinmiyor/hissedilmiyor ise, enerji aktarımı ikinci yani turuncu merkezde kalır.

Peki köprünün kurulamadığı nasıl belli olur?

Yeşil ışın titreşimi başlamamış kişide (eşinde başlamış olduğunu varsayalım) tatminsizlik ve doyumsuzluk hissi görülür. Cinsel aktarım alamayan kişi günlerce aç kalmış birinin haliyle cinsel ilişkiye doyamaz hale gelir. Bu durum bedenin ulaşamadığı köprüye uzanmak için tamamen reflekssel çabası olarak görülebilir.
Enerji aktarımı, potansiyel farkının (kutuplar arasında) salıverilmesi ile oluşmaktadır. En güçlü olarak eşlerin aynı anda orgazm olması sırasında aktarılır. Fakat bu şart değildir; kendini diğerine sunma gayreti, isteği, onun yaratan olduğu bilinci, sadece dokunarak bile aktarım köprüsünü kurar.

 Çakraların açılması için bazı basit meditasyon önerileri var. Fakat bunların muntazam yapılması daha önemli bir şart. Tensegrity hareketlerinin ve doğa yürüyüşlerinin de katkısı olacağını düşünüyorum.  Aslında önce bir bioenerji uzmanı ya da reiki ustası tarafından hangi çakraların tıkalı olduğu tespit edilse ve yoğunlukla onlar üzerine çalışılsa daha da iyi olur.

Bazen çakraların hepsi açık olsa da uyumlu ve dengeli çalışmama durumları olabiliyor. Çevrenizde kimler var? Bunları dikkatle gözlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü auralar birbirine değiyor özellikle uzun saatler (hele bir de aynı mekanda uyunuyorsa) birlikte olan kişilerin aura karışıklıklarını birbirlerine bulaştırdıkları bir gerçektir.
Eğer böyle bir uzmana danışma imkanı yoksa, başka imkanlar da mevcut. isteyene evren herşeyi altın tabakta sunuyor.
Benim tavsiyem şu; hayatınızda şu anda aşık olduğunuz biri var mı? Varsa çok şanslısınız, mümkün olan tüm zamanları ona yakın geçirin. (tutku ya da sevgi adına kullanılan şeyleri değil gerçek aşk’ı kastediyorum)
Eğer şu anda böyle bir durum yoksa yine çaremiz var:
Yoğun olarak hayranlık duyduğunuz, eğer imkan olsa onun gibi olmak istediğiniz kişiyi tespit edin. Bu kişi tarihe mal olmuş biri de olabilir, dini bir lider, mahallenin çöpçüsü ya da babaanneniz, hiç farketmez. Ölmüş olması da hiç farketmez! Mesafeler geçersizdir, dünyanın öbür ucunda da olabilir.
Sizin için bu kişi kim?! Önce onu bulun.
Sonra, fırsat bulduğunuz her an onu düşünün, ona olan hayranlığınız ve sevginize odaklanın. Varsa  resmine bakın, yazılarını okuyun, çevrenizdeki kişilere onun isminden sıkça bahsedin. Onun ismini, kulağınız, gözünüz, burnunuz ve deriniz sürekli olarak algılasın. Gece yattığınızda ona ait hayaller kurun.
Ve bunları yaparken kendinize zaman tanıyın.
Bir süre sonra inanılmaz şeyler olacak.

Birlikte Yaratan nedir?

Birlikte yaratan tanımlamasını burada metafizik anlamda biraz izah etmeye çalışacağım ama bu işin esası kuantum fiziğindeki;
gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.
altın sözünde tam olarak kendini ifade ediyor.  

Evrenin bir yaratıcısı, yani ilk olan bir gücün varlığını kabul etmeye yatkınız; çünkü daha iyi bi fikir aklımıza gelmedi. Buna bilim adamları zeki enerji diyor, ben BİR diyorum. Dini inanç sahipleri Tanrı diyor.
Bizim güneş sistemimizin yaratıcısı olan Bir’in sapmış bölümü (sevgi), işe önce ışığı yaratarak başladı, sonra gerisi geldi. Yaratma işlemi esnasında Sevgi (bir‘in sapmışı olan bölümü) , yarattıklarına “özgür irade” verdi.
Özgür irade, seçim yapabilmek anlamına gelir basitçe. İnsanlar seçim yaparak yaratanın işlerine katkıda bulunmaya başladılar, yani birlikte yaratmaya başladılar.
Bu yetki, insan için bir onur/görev dir. Bunun farkında olmak, insanı hem sevince hem de sorumluluğa mahkum eder.
Konumuza dönecek olursak, insan kendisinin ve diğer insanların “birlikte yaratan” olduğunu hatırladığı oranda, farkındalığı gelişir (bileşim noktası hareket eder).

 Birlikte yaratan olma durumu “sevgi” olduğunu hatırlamaktır.

Sonuç olarak, cinsel enerji aktarımı için etaplar basitçe şöyle olabilir:

 

  1. En üst, nihai niyetim; farkındalığın yüseltilmesi  olmalı.
  2. Bunun bedava olmadığını bilmeliyim. Bana enerji gerekiyor.
  3. Bu enerjiyi alabilmenin yollarından birinin (en önemli ve kolayı) cinsel birleşim olduğunu biliyorum.
  4. Bunun için şartlarımı uygun hale getiriyorum; çakralarımın normal ve dengeli çalışmasını sağlıyorum.
  5. Cinsiyetim ne ise “bende eksik olan unsurun” tamamlanması için uygun eşi seçiyorum, ya da seçilebilmek için çalışıyorum. (aşk varsa bu maddeye gerek yok, otomatik pilottayız demektir. Malum aşk, ışıktır ve o da BİR’in sapması sevginin ilk tezahürüdür.)
  6. Seçtiğim eşin benim gibi “birlikte yaradan” olduğunu aklımdan/gönlümden çıkarmıyorum. Bu, onu seviyorum/saygı duyuyorum/benden en büyük faydayı sağlamasını ümid ediyorum demektir.
  7. Birleşim süresince her iki taraf da kendini karşıdakine bağışlamalıdır (Kendinizden kurtulun derim). Zamanı unutup, ANda kalınmalıdır. Estetik, sonsuz bir danstır bu. Eğer kutsal olan bi şey varsa dünyada işte budur.
  8. Bu disiplin korunursa bir zaman içinde, enerjinin kök çakrasından çıkışını, bütün çakraları kolayca kat ettiğini, an be an izleyebilirsiniz. Hedef 6.cı çakraya, yani çivit maviye kadar yükseltebilmektir. Çünkü o nokta, evrensel sevginin kucağı ve BİRe açılan kapıdır.
  9. Her şey yolunda gitmişse, erkek uyumak isteyecektir; çünkü fiziksel enerji aktarımı yaptı. Fakat uykuya giderken yanında götüreceği bi kucak ilham, şifa ve kutsama olacaktır.
    Eğer yolunda gitmemişse, bezginlik, boşunalık duyguları, doyumsuzluk, öfke, ihtiras vs vs vs…

Tabi anlattıklarım, sizler gibi bir “birlikte yaratan”ın kendi dünyasında derleyip toparladıklarıdır. Hekes kendi dünyasını güzelleştirmeye çalışıyor

İnsan aklına perde inmeden önce varlıkların en çok yaptığı şey şevişmekti. O zamanlar hiç bir şartı  ayarlamak da gerekmiyordu; çünkü herkes bu şartlara sahipti. Enerji ganiydi. Biz o günlere cennet diyoruz. Sonra cennetten kovulduk ve aklımıza perde indi. Şimdi herşey için dışarıya/içeriye mahkum olduk.

Bir erkek sahip olduğu ilham ve şifa ile ne yapar?
Ne yaparsa yapar ben karışmam!

Belki sabah uyanır, aklına çöle gidesi gelir, orada kendi Don Juan Matus’unu  bulur.
 

Sibel Atasoy

Ortaköy-11.06.05

Bir şeye ait her şeyi öğrenin;

Bir şeye ait her şeyi öğrenin; her şeye dair bir şeyler bilin.
Var Dyke

Bu özlü sözü Sonsuz.us’un tepesinde gördüm az önce, tam da mesaimi bitirmeye hazırlanıyordum. Aklıma yirmi sene kadar önce beni müthiş güldüren bi fıkrayı getirdi:

Bir şeyin herşeyini bilene teknokrat,

Her şeyden bi şeyler bilene yönetici,

Her şeyin her şeyini bilene santral operatörü,

denirmiş!:

:)))  Anladığım kadarıyla Dyke, bi insanda hem teknokrat hem de yönetici vasıflarının bulunmasının kayda değer olduğunu farketmiş. İşin şakası bir yana bunu yapabilmenin pek kolay olduğunu sanmamakla birlikte ana fikre kesinlikle katılıyorum. Bu iki edim nerdeyse birbirine tamamiyle zıt iki karakterin has özellikleri. Yine de bu işi fevkalade yapan bişey tanıyorum; atom altı varlıklar!

Onlar pekala hem dalga hem de parçacık olarak hayatlarını sürdürüyorlar. Ama siz onlara baktığınızda ya teknokrat ya da yöneticidirler…. Çok güldüm gece gece… Pek bi mizah kabiliyetim olmasa da kendimi güldürebiliyorummmm.

Nasıl oluyor diye bakınca tamamlayıcılık prensibini hatırladım;“Tamamlayıcılık Prensibi“, varlığın iki türlü tanımı da birbirini tamamlar ve “tek bir paketten” çıkmış olur. Temel varlığın şu ya da bu şekilde görülmesi koşulların tümüne bağlıdır. (Herhangi birinin o varlığa bakıyor olup olmadığı, ne zaman ve niçin baktığı gibi koşullar) .

 Sir W.Bragg, “Temel parçacıklar, pazartesi,  çarşamba ve cumaları dalga, Salı, Perşembe ve cumartesileri parçacık gibi görünüyorlar” diyerek şaşkınlığımızla ne hoş dalga geçmiş.

Ama sanki bu “öğrenin” ile “bilin” kelimelerinde bi işaret var, yanlış mı anlıyorum acaba, tabi tercümeyle de ilgili olabilir. Öğrenmek kelimesi daha ziyade ikinci elden aktarımlar, bilmek ise doğrudan o şeyle karşılaşmak, birinci elden deneyim gibi geldi bana. Eğer bu akıl yürütmesi doğru ise; her şeylerden bi şeyler deneyimlemizi öğütlüyor sanki.

Hımmmm… Peki ben şimdi nasıl uyuyacağım?

Agnia ve Kibele

İnternet doğalı beri bu isimlerle bulundum sanal dünyada.

Sık sık sorulurdu anlamları, özellikle Agnia pek bilinmiyordu bizim kültürde. Agnia, Hintçe üçüncü göz anlamına geliyor, bir diğer deyişle altıncı çakra 🙂

Kibele nispeten biliniyor; Ana Tanrıça Kibele, doğayı, bereketi, toprağı, canlılığı ve verimliliği simgeler. İsmini, Kybelon Dağı’ndan almış denir fakat bu dağ nerededir bilmiyorum, bilen varsa lütfen söylesin. 

İsimlerin ne kadar etkili olduğunu artık bilmeyen kalmamıştır sanırım. Belki gelecekte çocuklara isim verilme konusunda farklı uygulamalar yapılır, uzak geçmişte bu iş çok önemsenirdi.

Aklıma günlüğümden eski bir konu geldi:

 

Dünyanın OLMAsından kaçınmak imkansıza yakın zordur.

Nedir peki Dünyanın OLMAsı?

Bu altı milyar insanın ortak iradesiyle oluşturulmuş, dünya ve evren görünüşüdür.

Bu bir programdır. Bilgisayar programı gibi farzedebilirsiniz. Her nesil bir sonraki nesile bu OLMAyı eksiksiz nakleder. Daha önce de belirtmiştim. Bir çocuk doğduğunda, dört yaşına kadar süren yoğun bir program aktarımına muhatap olur. Bu aktarım dört yaşında sona ermez de, o yaşta sona eren; çocuğun artık Dünyanın OLMAsından kaçınamayacağı seviyeye gelişinin gerçeğidir.

 

Dünyanın OLMAsı karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır.

Ve bu bize başka bir yerden dayatılan bişey de değildir. Bu, dünyadaki insanların tamamının baskın iradesiyle oluşturulan bi gerçekliktir. Onun bi program ya da hayal olması, onun gerçekliğini gölgelemez!

Kainat, uzay, güneş sistemi vs adına bildiklerimizin hepsi de aynı OLMAnın ürünüdür.

Hepsi ışıkta yaratılmıştır.

Karanlığa özenenler dahi tüm uğraşlarıyla ışıkta yeni gerçeklikler oluştururlar.

Dünyanın OLMAsından kaçınılabilir mi?

Bunu deneyenler çok olmuştur. Birçoğu hüsranla sona erer.

Ama söz konusu kaçınma çabaları, yeni ve olası Dünya OLMAları taslaklarıdır. Her biri kendilerinin devreye alınabileceği uygun zamanı kollayarak tepemizde dolanırlar. Yeni bir OLMA nın devreye girebilmesi için, ona inanan insanların kritik kütleyi aşmaları gerekir.

 

 

Dipçik not:

 Pek çok yazımda bu tanımı kullandığımı ancak kritik kütlenin aslında ne demek olduğuna hiç bakmamış olduğumu farkettim. Bu iki kelime bir şekilde benim anlatmak istediğim olguyu mükemmelen karşılıyordu ve ben içimden geldiği gibi her yerde gerektiği anda kritik kütleyi kullandım.
Az önce nedense aklıma geldi ve Google da bi arama yaptırdım, şöyle neticeler buldum;
Aslında bu bir fizik terimi imiş ve fakat oradan ithal edilerek başka birçok konuda kullanılmaya başlanmış.
critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.
Kısaca tanım bu, fizik sözlüğünden aldım.

“Kritik kütle”, fizikten burjuva iktisadına, özel olarak pazarlamacılığa ve şirket yönetimine devşirilmiş bir kavramdır.
En basit tanımıyla, bir patlamaya yol açmak için gerekli füzyonu yapabilen malzeme miktarına “kritik kütle” denir. Fizikteki diğer karşılığı ise “tetikleme miktarı“dır.
 Pazarlamacıların ve şirket yöneticilerinin çok sevdikleri “kritik kütle”, küçük parça ile büyük kütle arasındaki ara halkadır ve büyük kütlenin patlamasına yol açar. 
 

Kritik kütle, bir anlamda MAYA galiba… Sanırım Molla Nasreddin de kritik kütleden haberliydi 🙂