Bırak ve Git

En temel gerçeğimiz, (en azından 3B de), bir şeyin yapılmaması gerektiğii yaparak anlıyor, yapılması gerekenleri ise önce yapmayarak anlıyor oluşumuz. Sarkacın bi yana salınımı diğer yana salınımı için mecburi şart oluyor. Açıkçası ben kendi hayatımın bir devresinde salınmamayı da denedim, öyle ortada belki salınım hareketi bile sayılmayacak ince bir titreme haliyle durup bekledim. Yani sarkacın bir ucuna A noktası diğer ucuna B noktası orta noktaya da C noktası der isek, bütün noktaların aynı düzlemde oluşunun canlı şahidi gibi hissediyorum kendimi 🙂
Salınımlar için çift yardımcı kullanılmakta olduğunu da gördüm; birincisi salınım yapmak istediğin uca doğru bir özlem/istek geliştirirken, ayrılmak durumunda olduğun nokta için de nefret ve tiksinti geliştirmek, salınım hızını artıran aynı değerde motivasyonlar oluyor.
Ben hayatım boyunca diğer ivmelendiriciyi kullanmamıştım yani ayrılacağım noktadan nefret edemiyordum, belki bu sebeple kendi içimde şiddetli acılar hissediyordum. Doğamız böyle sevdiğimiz şeyle sonsuza kadar kalmak isteriz. Ama içimizdeki başka bişey bir “meydan okuyucu” buna izin vermez, belki de atalarımın göçebe oluşu hücrelerime sinmiştir ve der ki, GİT… BIRAK GİT… Çünkü az sonra burası kuruyacak otlar sararacak ve hayvanlarını otlatamaz olacaksın 🙂 Ve o durum geldiğinde hala burda olursan birçok hayvanın açlıktan ve susuzluktan telef olacak, topluluğunun fertleri bitkin düşecek, elastikiyetini kaybedeceksin ve bu durumda gerçekten bulman gereken yeni ve yesil otlağı bulacak kadar uzun yürüyüş yapacak kudretin kalmayacak, henüz güçlüyken, herşey yolundayken BIRAK ve GİT!
Ve giderken geride kalanı kutsa, onu sevgiyle bırak.
İşte bu duygular sanırım bana atalarımdan miras kaldı. Ve bu, göçebe uluslar için bulunmayacak bir tanrı hediyesidir.
Oysa yerleşik uluslar için bütün bu şeyler çok ama çok zordur. Onlar yerlerini ancak o yerden nefret ederek bırakabilirler, hem de çok büyük bir nefret geliştirmek durumundalar. Bişeyden nefret ederseniz ondan ayrılırken acı çekmezsiniz, öfke ateşi yarayı dağlar ve çabucak iyileşmenize yardımcı olur.
Uluslar ve insanlar, ister toplumsal isterse kişisel ilişkilerde bu söylediklerimi yöntem olarak kullanagelmişlerdir, herkes kendi köküne göre uygun “araç” gereç kullanır.
Büyümek için kendi çocuğunu yer! Kendini yeni şartlara taşımış olan eski şartları lanetlemek budur.
Anadoluda karşılaştığımız da maalesef bu oldu. Sürekli yerleşik ulus kadınlarıyla evlenen padişahlarımız, yöntem konusunda kulvar değiştirdi, islamı kabul etmek için köklerini lanetledi. Oysa halkımız bunu yapmadı çünkü onun genleri padişahlar kadar karışmamıştı henüz, halkımız islamı kabul ederken kökünü reddetmedi ve animistik geçmişini kapsadı. Bu sebepledir ki araplar bizden nefret eder, çünkü bence onlar putperestliklerini kapsayamadılar.
Derken Atatürk geldi ve düzeni geri çevirmek istedi, kapsayıcılar bu işlemi rahatça geçirdiler, küçültücüler geçemedi ve nefret yoluyla bu sorunu aşmaya çalıştılar, hala çabalıyorlar.
Ben yöntemler üzerinde öncelik önermiyorum, neyseniz o sunuz. Hücreleriniz neye izin veriyorsa onu yaparsınız ve fakat
ne yaptığımızın farkında olursak, hangi aracı kullanmakta olduğumuz önemsizleşir.

Ateist olanlar da aynı “küçültücü” aracı kullanmaktalar (islam-hristiyan ve musevi taraftarların bir çoğu gibi)kendilerini bu noktaya taşımış olan tek tanrılı dinlere minnet ve sevgi duyacakları yerde, onları rakip olarak almakta ve “kısıtlı” güçlerini bu kavga ile tüketmekteler. Aslında ne olmakta olduğunu görmüyor musunuz? Dinleri öyle sevmekteler ki oradan ayrılabilmek için nefret aracını kullanmak durumunda kalıyorlar! Bu yöntem acıyı dışlaştırır. Kapsayıcılar ise acıyı içte çeker, dışarıya huzur ve barışı bırakırlar.
Allah hepimizin işini kolaylaştırsın.

günlükten-15.09.2008

Öykü ve Roman

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Binlerce roman vs. okumuş biri olarak arada önemli bir fark olduğunu söyleyeceğim.
Öykü olay anlatır. Ve bunu çarpıcı bir uslupla yapmak zorundadır; çünkü yeri kısıtlıdır. Kelimeleri çok iyi seçmeli, kahramanını, toplumun en belirgin olarak işaret ettiği şablonlardan akıllıca seçerek, bir çırpıda tanıtmalıdır. Konuyu uzun zamana yaymamalı, aşırı tasvirlere hiç bulaşmamalıdır. Süsleme sanatını kullanacak mesafeniz olmadığı için kurgu, olağanın üstünde zekice olmalı.
Yani özetle öykünün, bir atımlık kurşunu vardır. Ve onu en optimum şekilde kullanmalıdır. Bu açıdan bakıldığında öykü yazmanın zorluğu gayet iyi anlaşılır. Pardon iyi öykü yazmanın demeliydim. Pek çok ünlü ve iyi roman yazarı bulabilirsiniz ama başarılı öykü yazarı bütün dünyada iki elin parmaklarının sayısını geçmez.
Ve bu açıdan bakıldığında sadece çok başarılı öykülerin hatırda kalma olasılığı vardır. Örneğin Aziz Nesin’in bir çok öyküsü ta gençlik yıllarında okumuş olmama rağmen (hafızam da berbattır) halen aklımdadır. Keza Çehov, 
Maupassant, O’Henri gibi büyük ustaların da aklımda kalan öyküleri var.
Romana gelince, herkes roman yazar. Yani sabrı olan herkes demeliyim. Öykü 200 metre koşusuyken, roman marotondur. Adı büyük gibi geliyor ama mesele yalnızca sabır ve dayanıklılıkla ilgili.
Romanda mesafeniz çok uzun, kahramanlarınızı doya doya tanıtın, tasvirler yapın, iç içe kurgular döşeyin. Yani her bişeyi yapabilecek imkana sahipsiniz. Romanın çok iyi olmasa bile hatırda kalışının sebebi, okuyucuya kahramanlardan en azından biriyle özdeşleşmek için imkan ve zaman tanımasıdır. Romanda olaylardan çok kişilere odaklanır okuyucu. Onları kendisiyle, yakınlarıyla kıyaslar. Kitap süresince bu işlemi defalarca tekrarladığı için hatırda kalması normaldir. Üstelik roman yazarı öykü yazarı gibi zekasını ispat etmek zorunda da değildir.

Romanlar, AYın çeşitli halleri gibi ışık yayarlar, öykü ise karanlıkta çakan bir şimşektir.
Tabii söylediklerim her zaman yaptığımız gibi subjektif saptamalar. Eminim her kişinin kendi deneyimlerinden kaynaklanan görüşleri vardır.

Okuyucular açısından gözlemim ise, hiperaktif ve odaklanma zorluğu çeken okurların daha çok öyküyü tercih ettiği yolunda. Aslında enteresan da bi çıkmaz var bu konuda. Okurların kitap okuyacak zamanları kısıtlı. Malum yaşam gaileleri, öncelik sıralamaları vs. Bu sebeple okurun konumu öykü okumaya daha uygun; fakat gelin görün ki (yukarda anlattığım sebeplerle) iyi öykü bulmak zor. Durum böyle olunca, roman yazarları kitabı, aynı dizi film mantığı ile bölümlere ayırmaya başladılar. Talebe karşı doğal bir refleks belki bu. Böylece okuyucuya her seferinde hiç olmazsa bir bölüm bitirtmeyi ve böylece “bitirme” doyumunun az da olsa duyumsanması hedefleniyor.

 

Öykü yazarları neden bir süre sonra roman yazmaya başlıyorlar. Acaba roman yazmak öykü yazmaktan daha mı kolay görünüyor onlar için?

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Roman yazarlarının önce öykü ile başlaması tamamen teknik sebeplerle oluyor. Isınmak için! Anlarsınız bir maratona cesaret etmek kolay değil. Önce kısa metraj filmlerde kendinizi denersiniz, çevredeki insanlara okutursunuz, otoritelerin fikrini duymak istersiniz. Bir yazar hiç bir zaman yazdıklarından emin olmaz (belki de emin olamama hali yazma gücünü verir!).
Zaten roman yazarlarının ilk öyküleri, teknik olarak bir öyküden çok bir roman başlangıcı gibi olur Hani soluğu yetişmemiş de bir pınar başında nefeslenmeye durmuş gibi olur. Zaten romana cesaret ettikten sonra da dönüp bir daha öykü yazmaz çoğu.
Dediğim gibi roman yazmak daha kolay. Sabır ve dayanıklılık sınavını geçmişseniz daha kolay. Ben aslında romanlarda edebi yazarlarla, olay anlatanları da ayırıyorum. Bunların okuyucu gurupları da farklıdır.
Örneğin edebi roman okurlarına bakın mutlaka şiir sever onlar. Kendi şiir denemeleri de vardır.
Tür olarak edebi roman türüne girmeyen çoğunluğun okurları ise şiirle alakasızdır. Onların çoğu siyasetle, popüler bilimle, polisiye ile ilgilenen, hatta şiiri gereksiz bulan tiplerdir.
Roman yazarının sonradan bir de öykü kitabı çıkmışsa, yüksek ihtimalle o öyküler roman öncesi dönemde yazılmışlardır.
Sonuç olarak, öykülerin çoğu, yazım hayatına adım atmak için, öğrencilik döneminde yazıldığından hamdır ve ağızda fazla lezzet bırakmaz bu sebeple de okuyucu öykü kitaplarını pek tercih etmez. Dolayısı ile yayımevleri hiç tercih etmez.

Bir romancının ünlenip, iyice kabul gördükten sonra öykü yazdığını ve bastığını ben pek bilmiyorum. Mutlaka vardır ama sanırım çok nadir olmalı.
Varsa bile o yazar, zekasına ve becerisine çok güveniyordur. Ya da bir meydan okumaya ihtiyacı vardır. Yani kendine challange dır öyküleri!

 

Sibel Atasoy

19.10.2005

(Bir sohbetten kalanlar)

Heroes ve Ursula K. Le Guin

Onları kahraman yapan yetenekleri değil, seçimleri…

Heroes hayranları için yeniden heyecanla beklenen haftalar başladı. Yeni sezonun ilk üç bölümü geride kalırken dikkatimi çeken bazı noktaları paylaşmak istiyorum.

Öncelikle yazar gurubu değişmiş sanırım. Konu daha mistik-yeni çağ felsefesine doğru kayıyor sanki. Bir hevesle Yeni Dünya’yı inşa etmeye çalışıyorlar; fakat acaba dualite çemberinden sağ salim kurtulabilecekler mi?

Lost’un tarzına da bi öykünme seziyorum, yerli yersiz zaman kaymaları ile izleyicinin anlam odaklanmasını yıkmaya çalışıyorlar, malum ne kadar anlaşılmaz ve gizemli olursa insanoğlu için o kadar çekici 🙂

Ve tabi, epey zaman önce farkedip günlüğüme yazdığım gibi, dizinin yazarları Ursula’nın Marifetler kitabını biliyor olmalılar; çünkü gidişat iyice o konsepte kaymaya başladı. Ne kadar güzel bir kitaptır ve ne muhteşem bir yazar, özenmemek mümkün değil doğrusu. Ursula’nın tüm kitaplarını okumuştum zamanında, hatta bazılarını bi kaç kez okudum, o da Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin yaratıcısı Douglas Adams gibi yeri doldurulamaz fenomenlerden.

Daha önce bahsetmişimdir, fantastik ya da bilimkurgu tarzında öyle çok okumuşluğum yok (sanıldığı kadar); çünkü gerçekten zor bir saha,  tatminkar ürün bulmak o kadar kolay değil. Benim yukarda  belirttiğim kişilere ilaveten hayran olduğum biri de Hiçi Destanı isimli üçlemenin yaratıcısı Frederik Pohl. İnanılmaz ve bence anlatımı da güzel bir kurgudur, nedense beni çok etkilemişti.

Neyse tekrar Heroes’a dönecek olursak, bu sezon yeni kahramanlar ilave olmuş diziye, çok kalabalıkbir senaryo oluyor ve zaten bölüm süreleri kısa, hepsini her bölüm bulamayacağımız kesin 🙂 Şöyle bir arama yaptırayım dedim, Türkçe bir hayran sitesi buldum, belki ilgilenmek isteyenler olabilir:

http://www.heroes.gen.tr/

Bence 2008 yılına yakışır bir dizi, merak ettiğim ise (doğal olarak) dizinin yazarlarının gerçekten YENİ bişey bulup bulamıyacakları?

Ayrıca ne zaman dizide bir Türk göreceğiz? Japon, Hintli, Meksikalı, her renkten Amerikalı var. Yazarlara tez elden siparişim olsun bu.

Not: Seçimler konusu için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=769

Önceden Hazırlık

Önceden “ne yaparım, bunu nasıl karşılarım” şeklinde hazırlık yapılması neredeyse her zaman felaketle sonuçlanır. O halde insan her şeye karşı hazırlıksız mı olmalıdır?Tabi ki böyle kuru bir mantık ardına sığınamayız, hazırlık; kendiliğinden olur. Nasıl peki? Şu an en zevk aldığınız, en hoşunuza giden şeyleri öğrenerek ve uygulayarak Çünkü sırf oyun olsun, zevk alayım diye (kendinizi doğrudan içine kattığınız) o şeyler size olgunluk kazandırmaktadır ve yeri geldiğinde o pek meraklı olduğumuz “hazırlık” kısmını bize sunarlar.
Gelecek planı’nı da gerekli bulmuyorum, şu anda gerekeni yapmak, biz insanoğlunun yegane çaresidir diye düşünüyorum ve deneyimlerim de bu görüşümü destekliyor.
Kendi hayatımı, başkalarının, ülkemin, dünyanın hayatını gözlemledim uzun süre (hala da devam ediyor), vardığım sonuç şu; evren ya da varoluş herneyse, düzenli yapıları sevmiyor! Hayır düzene tamamen karşı değil fakat onun çok da sivrilmesini, katılaşmasını sevmiyor. Aslında deli gibi seviyor bi yandan çünkü yıkmak kolay oluyor! –Bakınız ortalama çekilme Kanunu: -Yeni bir düzen için eskisini yıkmak kolay oluyor, bu duruma dışarda baktığınızda insana yanlış ya da can sıkıcı bişey yokmuş gibi geliyor fakat eğer “yıkılan düzene” kendini zincirlerle bağlamış olanlar açısından bakıldığında pek de sevindirici gelmez heralde.
Pek tabi yine dışarda durup, herşey dönüşüyor işte diyebiliriz, ne var ki bunda can sıkacak?
Velhasılı herşey olduğu gibi güzel, siz bulunduğunuz yerin tadını çıkarın diyorum sonuç olarak 🙂
Toltec bilgeliğinde, insanın her daim değişim içinde kalması (yani ölüm/doğum mekanizmasına tabi olmaksızın)hedefleniyor, bunun için tüy gibi hafif olmanız gerekiyor, rüzgar üflediğinde uçarsınız, durduğunda bi yere konarsınız

 

Astrolojiye bakış

Bir yerde astroloji felsefesi ile ilgili şöyle bir cümle görmüş ve beğenmiştim:

“Astroloji, evrende uyum ve simetrinin var olduğunu ve insan davranışlarının da bu uyumun bir parçasını oluşturduğunu gösterir. Bu nedenle, astrolojiyi hayatı anlamaya yardım eden bir felsefe gibi düşünmelisiniz. “
Bu konuyu yazmak isteği, çevremde göregeldiğim bir haksızlığa üzüntümden kaynaklandı. Birincisi astrolojinin fal kavramı ile eşleştirilmesi, ikincisi ise yine ilkiyle paralel biçimde eş bulmak (daha da amiyane tabir ile eş avlamak) niyetiyle kullanılması, üçüncüsü ise kadınlarla alay etmek için vesile yapılması.

Peki bu amaçlara karşılık verir mi astroloji? Verir tabi fakat bu astroloji ile yapabileceklerinizin yanında devede kulak kalır. Adeta evinizdeki kuzinede uzay yakıtı kullanmak gibi olur. İşte bu haksızlığı içime sindiremiyorum. Oysa astroloji matematik diliyle yapılan bir sanat bana göre. Bu konuda hiç bir uzmanlığım yok fakat içeriğinin nelere muktedir olabileceğini anlayabilecek denli ilgilendim, uzman arkadaşlarım var.

Astroloji ile neler yapılabilir dersiniz? Aklıma gelenleri şöylece sıralayacağım:

1) Bir insana yardımcı/faydalı olabilmenin yolunu öğrenebiliriz.  Tabi eğer bunu istiyorsak! Elbette bunun başka yolu da var fakat o derece sabırlı ve sağduyulu olabildiğimizi sanmıyorum. Bir başkasına yardım etme isteğimiz geldiğinde ona kendi doğru bildiklerimizi sunarız. Oysa O kişinin nereye doğru evrilmekte olduğunu ve içindeki şartları hiç bilmeyiz. Zaten yeterince dinlemiş bile olmayız çoğu kez. Örneğin A kişisine “biraz verici ol, paylaşımcı ol” tavsiyesi yaparken, B kişisine “kendine dön, bireyselliğini takın” diyerek tam tersi tavsiye yapmamız gerekir, eğer o kişinin gerçek ihtiyaçlarını anlayabilmiş olsak. İşte astroloji her bireye onu dinlemek ve gerçek ihtiyacını anlamak için ayırmamız gereken dikkat ve zamanı kısaltıcı bir unsur olarak devreye girer.

2) Kendimize yardımcı olabilmenin yolunu öğrenebiliriz. İlk maddenin kendimize uygulanışı diyebiliriz kısaca. Bizler karşımızda ayna yoksa kendimizi göremeyen varlıklar olduğumuza göre ve karşımızdaki aynalar (kişiler) bizi gerçekten göremiyecek konumda olduklarından (Çoğu kez, çünkü buna ayıracak zamanı ve sabrı yok insanların), kendimize yardımcı olmak için de başka enstrümanlar gerekiyor bize.

3) En basit doğa döngülerini farkedebilir ve bunun için küçük önlemler almak suretiyle hayatın gündelik sıkıntılarını hafifletebiliriz. Örneğin Ay küçülürken, büyüyüp gelişmesini istediğimiz bir işe başlamayız. Ya da üstümüzden Mars geçerken ardı ardına arızalanan ev aletlerini kafamıza pek takmayız. Merkür gerilerken sadece eski işlerin elden geçirilme vakti olduğunu bilir yeni bir projeye girişmeyiz. Bunlar küçük ama bizi sinirlendirecek ve dolayısı ile bi sürü kalp kırmamıza neden olacak aksilikleri azaltıcı şeyler sadece. (Bu konuda uzman olmadığım için daha ciddi örnekler veremiyorum ama olduklarını biliyorum)

4) birinci ve ikinci maddelerdeki yardımı aldığımızda hayatımıza akacak parıltının haddi hesabı yok. Bi kere kendimize ve gerçekten tanımayı başardığımız kişiye artık kızamıyoruz, kırılamıyoruz, kıskanamıyoruz, kısaca yargılayıcı olamıyoruz… Evet bu etkiler tedricen gelişiyor ama kesinlikle oluyor. Nedeni tahmin edebileceğiniz gibi pek basit; sebebini bildiğimiz bişeye bu tür tepkiler gösterecek kadar ahmak değiliz 🙂 Biz neden kızar ya da kırılırız? Karşımızdaki bunu bile bile yapıyor zannederiz, sanki istese biraz düşünceli olsa bunları (bizde bu duyguları uyandıran aksiyonları)yapmayabilecekmiş  varsayarız onları. Kendimizi çok önemsiyoruz, böyle tepki vermemiz doğaldır. Fakat böyle sürüp gitmesi kader değil. Astroloji ile ciddi bir bilinçlenme aracı düzeyinde ilgilenirseniz, hayatımızı (aslında daha canlıyken) cehenneme çeviren bir çok KAZAdan korunma şansımız var.

5) Kendimizin, yakınlarımızın, ülkemizin ya da Dünyamızın astrolojik haritaları sayesinde önemli kavuşum ve kesişmeleri tespit edebilir, olaylar geliştiğinde aşırı reaksiyon göstermez, hayal kırıklığı yaşamayız. 

6) Astrolojiyle ilgilenmek, gazetelerden günlük, aylık, yıllık fal benzeri şeyleri takip etmek değildir. Her kişinin parmak izi nasıl kendine özgü ve biricikse, astrolojik haritası da aynen öyle biriciktir. Ve mümkünse sonuçlar çıkarabilmek için mutlaka bir uzmana danışmayı, daha da iyisi (ve bu konu tam ilgi alanınıza girmişse) ciddi bir astroloji eğitimi almanızı öneririm. Ya da benim gibi yapın, iyi eğitim almış bir arkadaşınız olsun 🙂

7) Ve tabi astroloji,  arkadaş, partner, asistan ya da hoca veya sevgili seçerken de bize yardımcı olabilir. Fakat ben, ilk altı maddeyi dikkatle uygulamışsanız buna gerek kalmayacağını çünkü farkındalığınızın doğru seçimleri yapma konusunda yeterince gelişmiş olacağını iddia ediyorum.

Şimdilik bunlar aklıma geldi, belki zamanla başka şeyler de ilave edebiliriz.