Neresindeyiz bu kurgunun?

Epey zamandır oturup şöyle içimden geçenleri bir yazayım, bi boy çizgisi
alalım diye geçirmekteyim fakat bir türlü olmadı, belki şimdi de olmayacak;
çünkü yazmak için dilime ilk, hatta ikinci, üçüncü gelen cümle moral bozucu:
“Her şey boş!”
Sonra kendimi teskin eden dördüncü cümle geliyor: “Bu da geçer!”
Hımmmm… Pek akılcı! Ayağımızın altına eninde sonunda bir taş(anlam)
gelecek, basıvereceğiz ona ve içimiz sevinç dolacak. Varoluşumuzun kanıtı,
insanlığın müjdesi! (Breh breh…)
Gerçekten de çok sevimliyiz bence. Önceleri o taşlar (anlamlar) bize nasıl
da kalıcı ve dosdoğru gelirdi, sanki sonsuzca onun üstüne basabilirmişiz
gibi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmazdık sanırım küçükken. Sadece
basardık/sevinirdik, basardık/iddialaşırdık, basardık/kavgalaşırdık,
basardık/üzülürdük, basardık… Basardık işte sadece…
Sonraları basa basa geri dönmeye başladık! Aman Allah!
Sonra bazılarımız bu yeni bastığı taşı bi yerlerden(!) hatırlamaya başladı.
De-ja-vu diye kelimeler ürettik, bu taşa da bastık neydi ki bu , nasıl
olurdu ki! Çok eğlenceli.
Sonra bazılarımız, bastığının bir taş, adı üstünde bir TAŞ olduğunu
farketti. Hımmm… Bilince eskisi kadar sevinemez, iddalaşamaz,
kavgalaşamaz, üzülemez olduk.
Boş boş herşey boşşşş diye hıçkırmaya başladık, ve birden ona da isim kondu;
depresyon taşı! (Ağlama duvarı gibi oldu) Duyduğum kadarı ile dünyada her üç
kişiden biri bu taşa basmaktaymış şu an. Allahın hakkı üçmüş! Vardır bunda
bi hayır diyorum.
Belki de taşların sırasında şöyle bir ironi bile vardır:
Vardır/yoktur/boşşş/bu da geçer/vardır/yoktur/boşşşş/Bu da
geçer/Vardır/yoktur/boşşşşşş/bu da geçer yahuuuu/……
Neyse, ne diyecektim ben aslında? Sanırım boşluk üzerine basamak inşası
konusunda kendimi uzman ustabaşı ilan etmeye hazırlanıyordum! Ay çok komik.
Ben bu yaradılışa hayranım, bu sisteme, bu basamakların zerafetine, uçmaya
kaçmaya üremeye ölmeye yemeğe içmeye sevişmeye, yani bu ne inanılmaz ötesi
bir kurgudur böyle.
Burhan arkadaşımız dün gece diyo ki, senin bu Annunakiler iyi hoş da (şu
sebeple hoş; ortadoğu dinler mezopotamya üçgeni, altın, mısır vs vs gibi her
bişeyi açıklıyo) ben bizim şamanları bu hikayede bi yere yerleştiremedim
diyor, hatta Çin’i de yerleştirmemiş!
Çin deyince, içimde bi şeyler harekete geçiyor son zamanlarda, daha önceki
deneyimlerimden yola çıkarak vardır bunda bi iş diyorum! Yani “çin” kelimesi
bi çeşit düğmeye basma refleksi gibi!
Çin hakkında bilgilerim, mısır ve sümere oranla çok daha yüzeysel ve fakat
amblemlerine bakılırsa (ejderha) sürüngen soyu ile bi alakası varmış gibi
geliyor ilk etapta. Bence kendi soyumuzla Çin arasında oldukça derin ve bir
o kadar da basit olması gereken bir ilişki var. Örneğin milattan önce ikibin
yıllarında çin imparatoru GO oyununu tasarlatmıştı! Tam da Tanrıların
toparlanıp dünyadan gittiklerini düşündüğüm, Nibiru’nun bir önceki geçiş
tarihi civarında oluyo bu iş. Sümer tabletlerine bakılırsa bu tarih aynı
zamanda Marduk’un (Enki’nin oğlu, Anu’nun torunu) Dünya sahnesinde yeniden
göründüğü ve sırasıyla her yeri hükümranlığına kattığı zamanlara yakın
görünüyor. Marduk, Anu’nun bir sürüngen dişiden olma oğlu Enki’nin oğlu. Ve
sanırım, sürüngenlik genleri babasından daha bariz olarak ortaya çıkmış!
Dualite yaratılmaya karar verildiğinde iki temel  canlı tipi oluşturulmuş ve
aynı robotlara program yüklenir gibi onlara ana felsefeleri yüklenmiş:
1.İnsanlar – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık oluşumuyla
karşılaştığınızda onlarla iyi geçinin ve paylaşın!
2.Sürüngenler – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık
oluşumuyla karşılaştığınızda onları yok edin; çünkü bunu yapmazsanız onlar
sizi yok eder!

Tabi buradaki insan kelimesinin şu an kendimize verdiğimiz isimle alakası
yok.
Yani Marduk,  sürüngen babaannesinin izlerini daha çok taşıyan biri
anladığım kadarı ile; çünkü içinde olduğu ruh durumu hemen hep söyle:
“hakkım yendi!”
Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?
Zira ben pek anlamıyorum!

Zaman-oyun-belirsizlik

Gözlerinizle gördüğünüz dünya/maddi gerçeklikler yalnızca duygu/düşünce bileşiminizin dışa yansıtılmasından ibarettir. Ve bu haliyle de gerçektir tabi, sizde olandır. Gördüğünüz/algıladığınız dünya; kurduğunuz mantıksal bütünlüğe ve duygularınızın dalgalı ritmine boyun eğerek masumca varoluyor.

O varoluş, çocuklar için hazırlanmış yumuşak, renkli, güzel kokulu bir oyun hamurudur.

Yaratma işlemi, düşünme ve hayal etme kabiliyeti ile yapılmakta olup, kullandığı araçlar; başta kelimeler olmak üzere, dışarı üflediğiniz her şeydir.

Böylece düşündüğünüz/hayal ettiğiniz (bunu ister mistik isterse bilimsel yöntemle yapın fark etmez) her şey, olmak mecburiyetinde kalır. Eğer düşündüğünüzle özdeşlik kurabiliyorsanız sizin fiziki varlığınız bunu yaşar, yok özdeşlik kurmuyorsanız, fiziksel varlığınızın dışındaki ben’ler bunu yaşar.

Aynı anda olmuyo gibi görünmesinin sebebi; yeterli enerjinizin olmamasındandır. Yani zaman; DÜŞlerinizin taksitle fizikileştirilmesinin aracıdır. Zaman=Taksitlendirme

Yeterli erki olan kişi için zaman yoktur, her şey düşünüldüğünde maddileşir.

Demiş idik. Bugün, Maxwell’in (Haluk Bey, onun çalışmalarından kısaca bahsetmişti geçen gün bana) tam olarak neler yaptığını bi gözden geçireyim diye nette aradım, bikaç şey okudum. Fakat bu arada nedense(!) gözüme başka bişey ilişti; Belirsizlik ilkesi!

Ben bu ilkeyi önceden gayet iyi biliyordum ve fakat yukarıdaki zaman=taksitlendirme önermemin bu ilkenin ta kendisi olduğunu az önce birden anlayıverdim! :))))

Daha önce söylenmemiş bişey bulamıyorsunuz azizim! Bu da çok doğal alemin tek akıllısı ben değilim hatta sıralamaya bile giremem :)))))

Belirsizlik ilkesi enerji ve zaman ilişkisi için de geçerlidir. Belirsizlik ilkesinin daha iyi anlaşılması için benzer bir örnek: Bir elektromanyetik dalganın frekansını (titreşim sayısını) ölçmek için belli bir süre beklemek gerek. Yani dalganın frekansını belli bir anda ölçmek imkansız. Bekleme süresi uzadıkça zaman belirsizleşir.

Titreşim sayısı ve enerji miktarı az=Dalga boyu uzun–>Bekleme süresi uzun–>Belirsizlik büyük

Titreşim sayısı ve enerji miktarı çok=Dalga boyu kısa–>Bekleme süresi kısa–>Belirsizlik küçük

Enerji miktarı ne kadar azsa, aynı oranda dalga boyuyla bağlantılı olarak bekleme süresi uzar ve ölçülen zaman belirsizleşir. Tersine; Enerji miktarı ne kadar çoksa, aynı oranda dalga boyuyla bağlantılı olarak bekleme süresi azalır ve ölçülen zamanın belirsizliği azalır.

Belirsizlik ilkesi için şu adrese bir bakıverin (daha genişleri her yerde var aslında bu sadece kısa biri J)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Belirsizlik_%C4%B0lkesi

Şimdi bu ilkeye bakınca Gurdjieff’in, Don Juan Matus’un kuantum fiziğini hatmetmiş olduklarını düşünesi geliyo insanın. Artık hangisi hangisini doğurduysa! Fakat bizim meselemiz yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı değil tabii! Bunu bilsek bize ne kazandırır ki… Bu sebeple ben parmakların işaret ettiğine bakmışım ve Zaman, düşlerinizin taksitle fizikileştilmesinin aracıdır. Yeterli enerjisi(gücü) olan kişi için zaman yoktur deyivermişim düşünmeden!

(Kendimden çok şey öğreniyorum)

Fakat her varlığın kendi yeteneksizlik noktası da vardır, bunu gözden kaçırmamak lazım. Diyelim ki enerjisi çok fazla bi amcamız var. Amcanın akıl/gönül birliğinden geçen her şey pıt ediyo maddileşiveriyo. Örneğin “Yahu şu boğazın suyu biraz ayrılıversin dibini göreyim” diyo, anında oluyo. Tabii bunu seyreden bizler için onun gücü sınırsız gibi gelir, ona peygamber, ermiş filan diyebiliriz.

Fakat maddileştirebilme kapasitesinin sonu yok. Bu amcamızın da 3 gün ya da 3 yıl sonra olan istekleri/hayalleri de olabilir. Öyle şeyler hayal etmektedir ki (bizim aklımızın almayacağı) o da bunlar için enerjisini yetiştiremez!

Sonsuz sayıda basamaklardan oluşan bir oyun bu!

Neden bu işin sonu yok, kolayca anlaşılabilir:

Her şey olabilme potansiyeli olan OYUN HAMURU adı üzerinde sonsuz sınırsızdır. Yüksek enerjiyle titreşmeye başlayanların istekleri azalmaya başlar. Ters orantıyla işliyor bu durum. İstekleri azaldığı için oldurma gücüne sahip olduğu halde kendinde olduracak herhangi bir tasarım kalmaz!

Bu durumda yüksek enerjiyle titreşen varlıklar, bi şey yapmış olmak için çok düşük enerjiyle titreşip çok istek üretenlere mecbur kalır!!! İronik bir durum!

Şimdi bu amcalar arasında değişik iş bölümleri var gördüğüm kadarıyla:

En yükseğe bi adım kalmış olanlar TASARIM yaparlar. Bu tasarımlar daha alt basamaklara, yani yoğun arzu/istek duyanlara ulaştığında, uygun bi bileşim anında arzuyla dölleniverirler! Sıra maddileştirme aşamasına gelir. Bu da aynı bir bebeğin dokuz ay on güne ihtiyacı olduğu gibi o kişinin enerji gücü ile orantılı bir taksitlendirmeyle bildiğimiz hayata doğar!

İnsanın geleceği de aynen geçmişi gibi talepkar! Tam bir fasit daire!!!

Kuyruğunu kovalayan kedi :)))

En yüksekteki amcaların ise tasarıma bile mecali kalmaz! Hahahahahaha

Şaka olsun diye söyledim, bu mecal meselesi değil tabi. Yalnızca FARK ETMEZ durumu!

Tahminim odur ki; en yüksekteki amcalar, yalnızca seyrederler. İki şey arasında seçim yapamama durumu aksiyonu minimuma indirgemiştir. Bunlar sadece beklemektedir. Ve bekledikleri olduğunda bunu idrak edecek BEN olmayacağından işin o kısmını biz hiç bilemiyeceğiz.

Yani bugün bilemiyoruz da yarın, gelecekte birileri bunu bilecek demiyorum, bu bilinemez diyorum.

Kim bildiğini iddia ederse güç kaybedip yeniden oyunun fasit dairesine dahil olmuş demektir.

Galiba çok uzun oldu bu yazı, sonra devam ederiz belki. Eğlenceli bir konu :))))

Fraktaller

FRAKTALLER

Bu sabah uyandım ve dilimde bi laf: “Düzenli yapılar ve fraktaller”, hani bi şarkı çalar ya sebepsiz yere içinizde aynen öyle 🙂 Halbuki ne yatarken ne de son günlerde ilgilendiğim bir şey değil. Neyse hayırdır inşallah dedim ve -iste versin google-ı açıp şöyle bi baktım.

Zaten fraktalin ne olduğunu bilirdim de, şu anda bana ne gereği var onu anlamaya çalışıyordum!

“Şekilleri tanımlama sanatı geometri, düzensiz şekilleri tanımlamaktan vaz mı geçmeli? Eğer doğrular, çemberler ve eğriler, düzensiz yapıları hesaplamak için hiçbir fayda sağlamıyorsa ne yapmalı?” diye başlıyordu bi sayfada, bu dikkatimi çekti. Ve şöyle sade bir tanım yapıyordu fraktal için: Düzensizligi ele almanın biçimi

Bana bi gülme geldi. Ki bu iyiye işaret. Doğru bi iz üzerinde olduğumun kanıtı olarak yorumladım bunu.

Julia’nın öğrencisi olan Mandelbrot 70’li yıllarda elektronik “gürültü” analizi üzerinde çalışmalar yaparken, bu gürültülerde, bilinen istatistik yöntemlerle açıklanamayacak salınımlarda bir yapı olduğunu algıladı. Daha sonra yaptığı çalışmalar sırasında, bu matematiksel modellemenin, hem doğal biçimler hem de endüstriyel ürünlerin tanımlanmasında kullanılabileceğini görerek, fraktal objeler kavramını ortaya attı. Klasik geometrinin tanımlayamadığı düzensiz objelerle ilintili olan bu kavram, matematikte çok önemli bir gelişmenin başlangıcını oluşturdu. Uzmanlara göre, fraktal modellerle elde edilen gelgit yükseklikleri, ya da pamuk fiyatları analizleri gerçeğe yakın değerler veriyordu.

Fraktal cisimlerin düzenli formlara indirgenememesi matematikçiyi öncelikle bunların boyutlarıyla ilgilenmeye iter. Fraktal objelerde ne çizgi, ne doğru, ne düzenli eğri ne de düz yüzey olmadığına göre acaba bunları karakterize eden 1 (çizgi) 2 (yüzey) veya 3 (hacim)’den başka bir boyut var mıdır? Varsa bu boyut neyle özdeşleştirilebilir?

Mandelbrot (M) kümesi içindeki zoomlar

Fraktal geometri bizi, çevremizdeki formlara bakışımızı yeniden gözden geçirmeye davet ediyor. Kullanılması, matematikçiyi kendi bakışına götüren aletler üreterek, başka bir takım teorilerden sonra matematik anlayışını kökünden sarsıyor. Yoksa klasik geometrinin daha dün ortaya koyduğu kurallar bugün birer istisnaya mı dönüşüyor?

Diyor araştırmayı yapmış olan Sema Onurlu. Yazının tamamı için adres:

http://www.odtumd.org.tr/calismagr/yayin/bulten/119/fraktal.htm

Fraktal yapılara sıklıkla verilen örnek; kar tanesi, ağaçlar ve dalgalardır bilirsiniz.

Eskiden beri düzenli yapıların, yıkmaya ve sonunda yıkılmaya mahkum olduğunu fark etmiştim. Aklınızdan bi sürü fiziksel, sosyolojik vs örnek geçirin bu tespitimin hepsi için geçerli olduğunu göreceksiniz.

Hani ölümün geçerliliğini ispatlamak için büyük uygarlıkları örnek gösterirler; bakın doğdu büyüdü ve (sebepsiz yere!) öldü!. Naapalım bu iş böyle gibisinden :))) Ben bu tekerlemede hep bi eksiklik hissederim. Galiba şu anda bunun ne olduğunu buldum; insanların bahsettiği bu herşey; aslında düzenli yapılardır! Evet düzenli yapılar yıkılmaya mahkumdur. Neden mi?

HEDEF oluyorlar da ondan :)))

Neye hedef oluyorlar?

Tabi ki kartalın yayılımlarına (Don Juan Matusun deyimiyle), yani tanrı Seth’e (mısır mitolojisi), hepimizin anlayacağı dilden KAOSa hedef oluyorlar.

Fraktaller bu mantıkla belki hedef küçültmenin/saptırmanın bir yoludur.

Bilirsiniz büyücüler, isimlerinin bilinmesini istemezler! Çünkü ismi bilinemiyene büyü işlemez! İsim; düzenli bir yapıdır, hedef. :)))

Belki fraktaller; düzenli yapıdan, herşey ya da hiçbişey olana (Tanrı) giden yolda bir ara duraktır.

Sevgili Don Juan, öğrencilerine “kendilerini tanımlamamalarını” önerir; çünkü sen kendini bilemezsen, hangi olay karşısında ne tepki vereceğini önceden kesinleştirmediysen bunu karşındaki kişi de bilemiyecektir! Bilemediği için sana karşı komplo kuramaz. Yani spontan olmayı, benim her zaman dediğim gibi ANda olmayı öneriyordu.

Kısaca, Don Juan ya da Castaneda, büyücünün sırrını; fraktale bağlamıştı.

Gerçekten de insanların matah bişey gibi yapmaya alışmış oldukları; olacaklara önceden hazırlık yapma telaşları, sanırım kartalı çok güldürüyor!!!

Pire Deneyi

PİRE DENEYİ

İlk kez bir pire resmi görüyorum. Yeterince büyütünce şeyler sevimliliğini kaybediyor galiba :)))

 

Herneyse, pirelerle yapılan cam tavan deneyini herkes bilir, burada tekrar etme niyetinde değilim (bilmeyenler varsa-iste versin google da aratıverin), bu deneyden sonra insanlar doğal olarak “yahu pirelerin başına gelenler biz insanların da başına  gelmiş olmasın” diye telaşa düşmüşler! 🙂

Oysa bu konu hemen tüm teolojik, felsefi önermelerin nerdeyse ilk ele aldığı durumdur. Gurdjieff’i de burada anmadan geçmek olmaz (bilenler bilir), yakın zamanlarda Hollywood filmleri, dizileri de bu konuyu dile getirmek üzere her türlü çabayı gösterdiler (matrix, dövüş kulubu, 13.kat, Truman show vs vs…).

Bu konuyu benim gibilerin çoktan geride bıraktıklarından EMİNim. Benim aklıma başka bişey geldi!!!

Bir haftadır yollardayım, bi taziye ve ardından bazı görüşmeler için İstanbul dışındaydım. Yollarda boş boş çevreyi seyrederken aklıma gelen bişeyden bahsedeceğim.

Şimdi şu mahut “kanal bilgilerinde” insanlara gönderilen ortak bir mesaj var farkındaysanız, ağız birliği etmişçesine diyorlar ki; EYYY İNSANLAR TAVAN KALKTI, BİLESİNİZ!

Haydaaaa… Biçok insan kanal tedavisi yaptırdığı halde bu mesajı dikkate alan pek yok gibi görünüyor bana. Bu bana ilginç gelmişti. İşte yolda (her zamanki gibi) sersem sersem bakınırken bu aklıma geldi. Ve beni aldı bi gülme! Arka sırada oturan bi teyze koltuk aralığından bana bi göz attı, akıl sağlığımla ilgilendi muhakkak :)))

Beni güldüren gayet basit bi şeydi; içimden bi ses şöyle dedi; be hey sersem Sibel, tavan olgusunu bilmeyen biri için tavanın ortadan kalkması diye bi müjdenin ne anlamı olur?!

Dünyanın OLMAsı

DÜNYANIN OLMASI

Sevgili arkadaşlar, konuya katılımınız ve tam da benim söylemek istediğim şeyleri dile getirdiğiniz için size minnetarım.  Tabi ki sizler de bunu defalarca yaşadınız; insanın içinden geçenlere hiç kimsenin onay vermemesi durumundan bahsediyorum. En azından bir kişi tarafından bile anlaşılmak şunu gösterir; demek ki anlatan kendini anlamaya başlamıştır.

İlk iletimin son kısmını tekrar etmeme izin verin (bu arada “nedir dünyanın OLMAsı” yazısına da bi göz atmakta yarar var, çünkü bunlar ayrı konular degil) :

 

Sonunda Truman ufkun sonunu bulur ve dışarı çıkmak için tüm cesaretini takınır!
Aslında doğum noktası orasıdır Truman’ın. Dışarda ne bulacağını film bize yani biz seyircilere daha önceden Truman’dan gizli olarak gösterdi. Bu sebeple biz aman canım dışarda ne olduğu biliniyor diyoruz!!!
Oysa dışarda ne olduğunu bilmiyoruz. Dünyanın OLMAsı bize içeriyi tarif ettiği gibi dışarıyı da belletmeye çalışıyor; ahiret, başka boyutlar, cennet/cehennem veya başka bir çok yoldan dışarıyı tanımlamaya çalışıyor.
Yani öyle ki; tüm engelleri geçseniz, ölümü göze alacak denli cesaretinizi takınsanız dahi, kendinden uzaklaşmanıza izin vermemek için, DIŞARI/ÖTE belirlemesini oluşturuyor, böylece doğsanız(Truman gibi,ufuktaki kapıdan çıkış) dahi sizi kendi çekimi içinde tutmayı beceriyor. Dahiyane bi plan. Dehşet bi kurnazlık!
Bunun kötü niyetle alakası yok, sadece çok seviyo bizi, öylesine çok seviyor ki, kaybolmayalım diye gırtlağımızın üzerine çökmüş durumda. Tipik anne modu!
İşte dünyanın OLMAsı böyle bişey 🙂
Aslında içeri/dışarı diye bişey yok, tanımlı/tanımsız var.
Tanımlanmayanı anlamaya çalışırsanız, onu tanımlı haline dönüştürürsünüz. Kimse de buna engel olmaz, isterseniz bir trilyon yıl yapın bunu, nasıl olsa zaman da yok, sonsuz bir gemi içinde giderken (gittiğimiz de pek şüpheli!), bi kaç katrilyon yılın ne önemi olabilir?! :))))
 

Evet belki bir kadın olduğum için açıkça söyleyemeyip (çocuklarının şevkini kırmak istemeyen anne modu) biraz sakınımla söylemeye çalıştığım şey; aslında herşeyin doğru ama her şeyin de yanlış olduğudur.

Evet bazı özel çalışmalar yaparak,(meditasyon, DJ ninki gibi büyücülük eğitimi vs), dünyanın çekim alanına olan bağlarınızı genişletebilirsiniz. Bunu DJ bileşim noktasının yerinden oynaması olarak tarif etmiştir. Bunu yapabilenler var görüyorum, hem tarihte hemde şimdi. Ve fakat uzaklaşabildiğiniz, yukarı ya da aşağı yaptığınız piklerde ne göreceğiniz de zaten zihninizde hazırlanmıştır. Şu andaki en etkili mimar güneş kültüdür. Ve onun izini sürdüren tek tanrılı dinler.

Fakat görülen odur ki, dinler ve eski felsefi açılımların tarifleri insanlar için artık en azından kullanılan dil açısından demode kalmaktadır. Böylece yeni “dışarı” versiyonları oluşturulmuştur. Son elli yıldır ince ince dokunmakta olan yeni dünya görüntüleri yine kendi zihin/gönül bileşkelerimizden bize sunulmaktadır. Burada en büyük görev, ben buna “kanal tedavisi” diyorum, medyumlara düşmüştür. Zaten kanal bilgileri de eski dünya mimarlığından fazla kopuk değildir, ancak söylemi gençleştirmiş ve bilimsel söylemi yanına almıştır.

“Dışarı” hazırlandı. Şu anda aktiftir.

Boyutlar tariflendi, kuantum söylemiyle sanal geçişler her yanımızda. Gerçek geçiş ise yine kendi bulduğum bir terim benzetmesiyle, kritik kütlenin aşılmasını bekliyor.

Nedir kritik kütle?

critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.

Kısaca tanım bu, fizik sözlüğünden aldım.

 “Kıdemli teorisyen”e göre, işin “özü” bu kavramda yatmaktadır. “Siyasal özne”nin (ki bunun ne olduğuna ilişkin tek söylediği “kimsenin kulu olmayan özneler”dir), çok ama çok büyük bir kitleselliğe ulaşması da gerekmemektedir, “kritik kütleye” ulaşması yeterlidir. Bir kez “kritik kütle”ye ulaşıldı mı, “orta sınıfları sarsmak, şok etmek” işten bile değildir. Çünkü bu işi “siyasal özne”nin ulaştığı “kritik kütle” yapacaktır. 
  

Demek ki, değişim olacak ve fakat orası dışarısı değildir ve zaten olamaz. Peki içinden çıkamadığımız Dünyanın OLMAsı gerçekte nedir? Cevabı hepiniz biliyorsunuz; BEN.

Ben diye bahsettiğiniz (ister kötüleyin, ister yüceltin, isterse ciddiye almayın) bişey olduğu müddetçe, sayısız boyutlar atlayacak ancak dışarıya çıkamayacaksınız. Çünkü dışarı diye bişey yok. O kendinizin önüne koyduğunuz taze salatalıktır. Hareket ettirici!

Burada olduğunuz sürece hep duvarın arkasını hayal edersiniz ve Dünyanın OLMAsı da hayal ettiklerinizi gerçeğe çevirir kapsama alanını genişletir. Bu kurtulunması gereken birşey de değil, bırakın dağınık kalsın 🙂

Siz bi yer aramıyorsunuz, beninizi götürecek yer arıyorsunuz.