Masumiyet biter filozofi başlar

Masumiyet biter filozofi başlar.

Kişi birden uyanır, kendine bakar ve şu talihsiz soruyu sorar:

Ben şimdi ne yapıyorum, nerdeyim?

Böylece cennetten atılır!

Kimileri aptal aptal koyun gibi yayılacağım cenneti neyleyeyim

Diye günah çıkarır sonraları. Epeyce gider bu süreç.

Bilimdi, politikaydı, paraydı puldu, aşktı senindi benimdi… vs vs

Ardından yeni bir soru gelir:

Acaba geri dönebilir miyim, aptal olayım o daha kolaydı, daha rahattı

Bir kere masumiyetini kaybetmiş kişi artık nasıl dönsün

Jüri bir kere duymuştur, hakim zabta geçse ne geçmese ne!

İşte o andan sonra bekler ki herkes kaybetsin masumiyeti

Yapacak bi şey olmadığından, kötülükten değil bu dostlar.

Çünkü bilir ki bu yoldan kurtuluş yok,  ah ne acı bir durum!

Sonsuza doğru, yürüyen merdivende geçmeye başlar günler

Sanattı, felsefeydi, fizikti metafizikti… vs vs

Ah SON!… Sen ne tatlı bir kelimesin.

Son da yok ki! objektif kelimesi gibi uydurma bişey

Yalnızca hayaleti mevcut, aslı olmayan gölgeler bunlar

Tek umudum İLK in piyasadan kalkmasıdır benim.

 

Herşey hatırlamakla ilgili, zaman aslında geriye doğru da gelişmeye devam ediyor

zamanın ilk olduğunu varsaydığımız geriye doğru ilerleyen oku ve geleceğe doğru ilerleyen oku arasında ne fark var? Bunu düşündüğümde gözümün önüne spiral gelir.

Filmlerde görüp iç geçirdiğimiz zaman yolculuğunu aslında sürekli yapıyoruz biz. Hero geçmişe gidip kendi sakarlığından bir japon efsanesini bozduğunu sanmış ve kederlenmişti! Allahım ne büyük saflık J))

Tabi ki o yolculuğu yapmamış olsaydı  efsane zaten olmayacaktı!

Gelecekte hiç sürpriz yok, her şey tastamam bellidir bana göre, bu sebeple kahinler medyumlar iş yapabiliyorlar. Ama geleceği hazırlamak için geçmişe pek çok sefer yapmak gereği oluşuyor. Geçmişe gidiyor, bir detayı değiştiriyor ve geliyorsunuz, o küçük detay minik bir açının iki yana açılan kolları gibi genişleyerek geleceğinizi anında değiştiriyor. Fakat bunu yaptığınızın bilincinizle farkında değilsiniz J Tıpkı Hero nakamura gibi.

Tıpkı kilim dokuma mekiği gibi bir geriye bir ileriye fırlatarak kendimizi dokuyor ve aslında olmayan bir kişisel tarih oluşturuyoruz, yoklukta hayali bir ada gibi beliriyoruz. Okyanusta baş vermiş minik bir ada J Hatta ada bile değil, yalnızca bir dalga, kabarıp baş vermiş su!

sa

 

 

Silahlar cana ulaşamaz derim size,

Alevler yakamaz onu, sular boğamaz,

Ne de kuru rüzgarlar soldurabilir onu. Geçilemez,

Girilmez, çürütülmez, zarar görmemiş, dokunulmamış,

Ölümsüz, varmış,sabit, emin

Görünmez, anlatılmaz kelimelerle

Ve sınırsız düşüncelerde, bütünüyle kendisidir,

İşte ruh böyle ilan edilir.

 

Bagavat-Gita

 

19.11.07

 

Nasıl yaşayacağını bilen kimse gidebilir uzaklara

Kokrmadan gergedanlardan ya da kaplanlardan

Savaşta yara almaz o.

Çünkü gergedanlar boynuzlarını geçirecek,

Kaplanlar pençeleyecek,

Silahlar delip geçecek,

Bir yer bulamazlar onun içinde.

Neden böyledir bu?

Çünkü onda ölümün girebileceği bir yer yoktur.

 

Tao Te Ching

 

 

17.11.2007

Atlas Deneyi

Önce kuram sonra deney!
Sistemin böyle çalıştığından zaten eminiz. Şöyle sorular olurdu daha önceleri; Yani evrenin başlangıcına ait bu teori ortaya konulmadan önce evrenin başlangıcı gerçeği vardı, yok muydu?!!!
Bu soruyu duyduğumuzda biraz afalladığımızı hatırlar gibiyim :)))
Oysa şimdilerde hemen herkes gibi ben de biliyorum ki, evrenin başlangıcından kimsenin şüphesi yok; çünkü biz canlı kanıtlarız :))) Burada konu olan nasıl başladığı ile ilgili teoriler ki bunun da “kendinden menkul gerçek” cevabı yok! İnsanoğlu/kızı, nedenler geliştirecek, süsleyip püsleyecek, geneli inandırmak için çok çaba sarfedecek ve bir an gelecek kritik kütlemiz teorinin biri üzerinde aşılıverecek, işte oldu mu sana gerçek neden?! :)))
 
İnsanlığın ilk evrelerinde bu kandırma işlemi büyü ile yapılıyordu, daha sonra bu parçalarına ayrılıp; şiir-müzik-dans olarak işlev sürmeye başladı, daha sonra ise bilim büyünün tahtına oturdu. Bugün hala sanatın dalları, reklam sektörünün büyü etkisi varsa da bunların tümünün ortaya çıkardığı etkiyi geliştiren ve tam yerine oturmasını sağlayan bilim büyüsüdür.
Hangi yolla olduğu o kadar mühim mi?
Önemli olan biz insanların dalgayı çökertme ihtiyacı duyuyor olmamız, gerisi bazen keyifli bazen itiş kakışlı hayat gailesi. Bazen Don Juan buna boş konuşmalar der :)))
Gel gör ki O da saçmalamanın mecburiyetinde hemfikir.
Kuram denilen şey de öyle atıp sallamakla olmuyor, çünkü çok ana bir kuralı var:
Yeni bir kuramın, o konuda daha önce “dalgayı çökerterek” gerçek kılmış kanunları kapsaması gerekiyor! İşin zorluğu burda. Diş söker gibi büyütüyolar adamı vallahi!

Kendimize bi kendimiz inşa etmek

Kendimize bi kendimiz inşa etmek için ne kadar uğraşmış/uğraşıyor olduğumuzu hayretle farkediyorum. Kaybolmamak adına ne kadar çok şeye halat ve kement atmışız/atıyoruz. İster olumlayarak isterse olumsuzlayarak kendimize nirengi noktası belirlemiş oluyoruz. Ve sonra ne yapıyoruz?
Yan gelip yatıyoruz artık tabi, nasıl olsa teknemizi her yönden bi şeylere bağlamış durumdayız, sabitlendik, sürüklenme tehlikemiz yok! Oh ne rahat hayat…
Ta ki bir doğal felaket olup bütün halatlarımızı koparıp, teknemizi ters yüz edene kadar, güvenlik(!) içinde, aynı noktada duruyoruz. (Bu aslında ölümü beklemek değil midir)

Bir tekne olduğumuz kabulünden yola çıkılınca yaptığımız da mantıklı(!) geliyor aslında.
Dinlerin yapmaya çalıştığı şey, sıkı sıkı sabitlenmiş teknelere biraz olsun yüzmek, şöyle rüzgarla seyretmek için güvenli bir alan tahsis etmek gibi görünüyor bana. Karaya bağlı durup kalmaktansa güvenli geniş bir körfezde seyir edebilmek. Böylece gemiler “hareket nedir” öğrenecekti!
Ve bunu öğrenen teknelerden bir kaçı, körfez dışında neler olduğunu merak edecekti?! Ki ettiler… Kuantum fiziğine böyle ulaştık. Bize enginlik gibi gelen kuant dünyası da belki yalnızca bir iç deniz?! Kim bilebilir ki!
Korkumuz ve onu yenme içgüdümüz (bunlar ikiz kardeştirler)bize daha bir çok oyun evrenleri kurduracak. Bizden yukarıları, bizi kapsayanı görmek mümkün olmuyor ama insan pekala aşağıları seyretme lüksüne sahip.

Kamış Duvara Sözler

Ea yani tanrı Enki, Dünyanın üstüne salınan tufanı biliyordu, tanrılar kendileri için önlem aldılar ve fakat Büyük tanrı Enlil’in kendilerine yemin verdirmesi sebebiyle tufan haberini insanlara veremediler. Fakat Enki bu hale getirilmesinde sonsuz katkısı olan insanlığın yok olup gitmesine razı değildi; ama yemini de bozamazdı, bu sebeple ardında Atrahasis (Nuh)’in olduğunu bildiği kamış bir duvara şöyle söyledi:

Kamış duvar, kamış duvar! Duvar! Duvar!
Kamış duvar, dinle! Duvar, kulak ver!
Bir evi yık. Bir gemi yap.
Zenginlikleri terk et. Hayatı ara.
Mal mülk mü? Onlardan nefret et.
Hayatı kurtar.
Her canlının tohumunu gemiye yükle.
Senin yaptığın geminin
ölçüsünü ölçüsüne uydur;
Eni boyuna eşit olsun.
Üzerini apsu gibi kapla.
Böylece güneş içini göremiyecek
üstünü ve altını kapla.
Halat takımlarını sağlam yap.
Zifti-güçlendirmek için sertleştir onu.
Senin üstüne yağmur,
Sürüyle kuş, bir sepet balık yağdıracağım.

İnsana İhtiyaç

İnsanlığın hayatta kalması tanrılar arasında çok sıkı bir tartışma yaratmıştı, son derece kritik bir değerlendirmeyle bugüne ulaşabildik, oysa bundan hiç haberimiz yok, öylesine sonsuzca var olacakmışız gibi hissetmenin umursamazlığı içindeyiz, hala da öyleyiz.
Bakın Tanrı Enki (Ea), bu pazarlığı nasıl yapmıştı:

Ea, bilgeliğin efendisi, tanrıların ortasında konuştu…
Konuşmaya başladı: “İnsanları yok etmek niye?
Tanrıların sunularını onlar vermiyor mu ve sizler için sedir ağacı yakmıyorlar mı?
Eğer insanlar onun için yok edilselerdi, tanrılar çalışmaktan başlarını kaldıramazlardı,
ve kimse size ekmek ve içki vermezdi artık.
Böyle giderse fırtına tanrısı, Kummiya’nın kudretli kralı, sabanı kendi sürecek!
Ve böyle giderse İştar ve Hebat
değirmeni kendileri çevirecekler!”
Bize olan ihtiyaçları ne kadar açık değil mi?
(Bu konuşmalar Nuh tufanından hemen önce oluyordu, tamamaen sümer tabletlerinden alıntıdır)