Tavuk, Oyun, denge konusu

YUNANİSTAN eski Başbakanı ve PASOK lideri Yorgo Papandreu, “Yunanistan yok olmamak için bir savaş veriyor. Düşman dışarıda değil, barbar dışarıda değil. Düşman da barbar da içimizde, koynumuzda. Karşımızda Almanların, Amerikalıların, Türklerin tankları yok. Para piyasaları, spekülatörler, ekonomik çıkar odakları var” diye konuşmuş

Dengesiz erk ve servet dağılımı (tabi buna olur verenler sayesinde) bütün dünyayı iliklerine kadar sallıyor. Yeni nesil, zamanın şiddetli rüzgarını arkasına aldı, her bi yer sallanıyor, sular altında kalıyor,donuyor donuyor!

**

Başbakan yeniden ameliyat olmuş, acil şifalar dileriz. Hastalığın sindirim sistemiyle alakalı olması, ülkemizde sindirilmekte güçlük çekilen konulara işaret ediyor gibi. Umarız iç ve dış göstergeleri iyi okuyabilenler vardır ve gereken önlemler her iki yönden alınır.

**

Gözlemlediğim kadarıyla tavuk, sadece oyunun/hayatın sürmesi, her ne pahasına olursa olsun devam etmesiyle ilgileniyor, onun işlevi bu. Öğrenmek gibi şeyler onun dışında; ama onun sağladığı alanda yapılabiliyor. (tıklayınız)

**

Oyunun ötesi

Günaydın frekanslarrrr… Sisli bir İstanbul sabahında, köprü henüz sıkışmamışken, yaşamın tadına varanlar, günaydın. İyi bir hafta olsun, şöyle kıpır kıpır, beklentisiz, zıpır kıpır sevinçli ollsun. Heyyyy şapşaneyiz.

**

Dün gece uykuya geçmeden önce çok uzun bir seyahat yaptım. Önce vizyon sandım ancak değildi, bambaşkaydı ve sonunda bunun astral seyahat denilen deneyim olduğunun ayırdına vardım. Öyle bir başka zaman ve yere gitmişim ki, her geçtiğim yer beni hayretten hayrete düşürdü. Az önce birden daha dün ya da önceki gün heyecanlanarak ve biraz da korkarak yaptığım seçimi hatırladım https://blog.sonsuz.us/?p=7233 Bu kadar çabuk mu dedim kendime şaşarak. Aslında neler olup bittiğini pek anlayamıyorum, herşey inanılmaz hızlı.

Tam olmak nedir?

Yazının öncesi için tıklayınız

Tam olmanın koşulu narsizm ile karıştırılarak insanın içine korku salınmış. Oysa çok basit bi şey; “kendinin ve her kişinin, benzersiz biricik mükemmel olduğunu bilmektir. İnanmak değil, bilmek.

Tam olan, kendini ve başka (sanılan) şeylerin mükemmelliğini bilip aşkla sevdiğinden, gördüklerini hiç bir beklenti olmaksızın söyleyebilir. Daha öncleri bizi bundan men eden şeyler vardı, sevilmemek onaylanmamak, toplum dışı addedilmek vs gibi. Bütün bunlar yarımlıktan kaynaklı şeyler. Örneğin alınganlık durumunu ele alalım, insan neden alınır?

HA: kendini önemsediğinden..biri bana sen aptalsın dediğinde, eğer bende aptal olduğuma dair bir anlaşma da varsa, yaram kaşınmış acıtılmış demektir..aslında bana aptal denilmesi değildir canımı yakan, eğer ben kendime dair bu fikre sahip olmasaydım, başkasının aptal lafını duymayacaktım bile..daha doğrusu onun bu lafının sadece kendisiyle alakalı olduğunu bilecektim..

sa: Mükemmel açıkladın. Yaradılışın bi noktasına kadar insan zaten mükemmeldi, onu yaşayandı. Fakat mükemmel olduğunun bilincinde değildi. Bunu bilmek için aynalar devreye girdi. Ve tüm o gerilimli çağlar çağlar boyunca yaşandı. Şimdi Yaradılış, tek bir mükemmelden sınırsızca sayıda mükemmel peydahlama peşinde. O çok yaramaz bişey. Evrim…Sanırım yıldızlar (güneşler) böyle oluşuyordur.

TE: Aptal oldugunu bilmekle bunun baskalari tarafindan ifade edilmesi arasinda fark vardir. Eger aptal oldugumuz baskalari tarafindan ifade ediliyorsa bu bizi rencide eder, cünkü biz aptal oldugumuzu kabul etmisiz ama karsimizdaki bizi aptal ol…dugumuz icin disliyor. Aptal olmaktan ziyade dislanmak kötüdür, hic birseye dahil olamama hissi. Bu aslinda hayatina anlam verenler icin önemli degildir, bu hatatina önemi baskalari tarafindan verilenler icin önemlidir.

  • Sibel A: eğer aptal olmanın kıstasları böyle acemice çizilmişse ve bunun bi eksiklik olduğu çocuğa belirtilmişse; evet o zaman bu çocuk büyüse de ihtiyarlasa da o yara her kanatıldığında rencide (!) olacaktır. Bilmem anlatabildim mi
  • Hanife A: tam bir farkındalık içinde kendimize ait bir “yaralar” listesi yapmak, her yaranın oluşturulduğu ilk kaynağa dönmek, anlaşmayı bozmak ve yerine yenisini koymak iyi bir yöntem olabilir.DJ buna “özetleme” diyor galiba.tabii o daha kapsamlı bir çalışmayı kastediyordu sanırım.
  • Sibel A: yooo aynı şeyi diyor, farklı kültürlerde farklı uygulamalar, farklı sözcükler kullanılsa da yapılması gereken işin özü aynıdır. Gerçi şu an enerjinin frekansı değişti, çok güçlü. Bu sebeple bi tanesini (yaranın) yakaladığınızda derhal onu ve şu ana kadar yaptığınız tüm anlaşmaları bozduğunuzu (yöntemini anlatmıştım-tabi herkes kendine göre bi yöntem icad edebilir) haykırırsanız işe yaracağını sanıyorum. Benden başka uygulayanlar da oldu ve çok etkileyici sonuçları var.

Çarpıtma

Yeni Dünya dini (doğu dinleriyle harmanlanmış hristiyanlık benzeri), kendini yıllardır spirüalite, kişisel gelişim veya tasavvuf adı altında ortaya karışık biçimde düşmekte. Bu her yerden adeta fışkıran bi köpük gibi çevremizi sardı.

Oysa ben, önceki her bi şeyi kapsayarak YENİ’yi söyleyemeyen bi şeyin dertlere çare olmadığını, olamayacağını açıklıkla görüyorum.

İnsanı kendisiyle karşılaştıracak ayna çok temiz olmalı. Yoksa o aynanın bulaşıkları yine çarpıtmaya imkan verir.

İnsan aslında ne isterdiye sormuştuk ve kısaca aldığımız cevap şuydu:

Kadın erkek ayrımı yapmaksızın, insan ne ister diye sordum şimdi güneşe karşı: Dedi-m-ki: İnsan kendinin seviilecek hatta tapılacak derecede muhteşem olduğuna ikna edilmek istiyor. Bunu kendine yapamıyor. Yani mükemmel ve biricik olduğuna kendini ikna edemiyor. Eh bu durumda bir başkasından yardım istemesi doğaldır. Velakin iki yarim bi tam etmiyor, o sebeple binlerce yıldır kan gövdeyi götürüyor Dünya’da. (devamı için tıklayınız)

Örneğin insan “Zar Adam” kitabındaki gibi kendinin azınlık benleriyle tanışmalıdır, onlarla kozlarını paylaşmadan TAM insan olunamaz. İnsan tam olamayınca ülkelerde Dünya’da tam olamaz. Korkularımızla yüzleşmeliyiz. Bunun için en teşfik edici kavram/söz şudur: Nereye kadar?

Aslında “Nereye Kadar?”sorusu ağzınızdan döküldüğü anda ya da sertçe zihninizin kıvrımlarında belirdiğinde siz dönüşüm zamanının geldiğini  bileceksiniz. Bu soru öylesine basit bişey değil, hem insan hem de topluluklar için hayati öneme sahiptir ve anlamı kısaca şudur: “şu konu, nerdeyse ölüm kadar ağır geliyor bana, o halde ölümden öte ne var ki onu değiştirmeyeyim?”

Yani Ölümümüzün yakınlık hissi, bizi bir kere daha doğmaya zorlayan bi dosttur.

Eski bi şiirimsi aklıma geldi ve buldum onu:

Bir kez boy ölçüşmeye gör ölümle
bir başka şevk geliyor insana
Sanki bir sel gibi coşkuyla bentleri aşıyor
Bir kitabı bir gecede yazarmışçasına
ve taşınırmışçasına,
dünyanın öbür ucuna
her şey öyle kolay
Öyle sevinçli, öyle kendiliğinden
Bu güç, bu sevinçli sanrılık şey nerden?
sa -28.11.09

Hatta şu da gülümsemenize sebep olacak muhtemelen:

Tereyağında cazırdayan spiritüalite

Yanmış şeker kokusu buram buram

Haziran sonunda şakırdayan yağmur
…
Ağaçlar mesut, çayırlar güleç

Bilinç kuantumla olmuş ocakta güveç

Yakınlaşan gezegenlerden bir rüzgâr

Pir rüzgâr

Bulutların ardında hınzırca

Gülümseyen güneş

Dağlarda bir hazırlık

Bir telaş

Güve kelebekleri çağırıyor: eş eş

Yaz ortası gök gürültüleri

Karışıyor mide gurultularına

Zayıflayalım güzelleşelim çocuklar

Meydanlarda güç tellalları

Ayağımız açıkta yorgan

Buzdolabında

Döne döne fırıldaklar çıngırdaklar

Bilginin ipliği çıkmakta pazara

Tarifi bırak el kararı yap

Ninene sor olmazsa dedene

Uğraşma sigarayla ıvır zıvırla

Gelirse elinden rest çekesin TiViye

Döne döne her şey çıkar spirale

Sa
30.06.10

İnsan ne ister?

Aslında kadın erkek ayrımı yapmaksızın, insan ne ister diye sordum şimdi güneşe karşı: Dedi-m-ki: İnsan kendinin seviilecek hatta tapılacak derecede muhteşem olduğuna ikna edilmek istiyor. Bunu kendine yapamıyor. Yani mükemmel ve biricik olduğuna kendini ikna edemiyor. Eh bu durumda bir başkasından yardım istemesi doğaldır. Velakin iki yarim bi tam etmiyor, o sebeple binlerce yıldır kan gövdeyi götürüyor Dünya’da.

Tatminsizlik hissi insana neler yaptırmaz ki?! Kişisel tarihinize bakamıyorsanız, ülke, dünya tarihlerine bakın, kolayca göreceksiniz.

İnsanlar tanrı ve tanrıçaların aşkına çok kafa yormuş. Edebiyat, görsel sanatlar bunlara öykünmelerle doludur. Gel gör ki, onlar tanrı değil insanileştirilmiş tanrılardır.

Siz daha TAM’ların aşkını hiç görmediniz. Olmadığından değil, onlara özenmediğiniz için! Henüz görüş alanınıza girmiyorlar 🙂

TE:  Bütün problem insanin tanri olma isteginden kaynaklaniyor diyorsun..

sa: Öyle de denilebilir, çünkü kendince TAM olmanın şartlarını Tanrı’ ismine yüklemişler. Tabi ki bu çok kötü olmuş bence çünkü tanımlanmış olan karşıtlarını da beraberinde getirdiği için, tanrıları da (kendilerine benzeyerek) TAM olamamıştır onların..

HA: belki de birbirimizin tapılacak derecede muhteşem yanlarımızı görüp bunları dillendirsek işimiz biraz daha kolay olmaz mıydı diyorum.oysa hepimiz kendimizde ve başkalarında hep eksikler aramaya ve yargılamaya programlanmışız.

sa: Hanife çok güzel bi noktaya dokundun. İnsanlar söylediğin gibi onurlandırmaya yöneltilselerdi (çünkü bu tamamen 0-6 yaş eğitiminden geçer), mükemmel ve biricik olduklarını arada birilerinden duyacakları için, illa da bi sevgiliden umar duruma düşmeyeceklerdi belki. Bu hali şart içinde de sevgililik ilişkileri daha az kanlı olabilirdi 🙂

HA: bu aralar bi kitap okuyorum.0-6 yaş arası programlamalardan ve yapılmış anlaşmalardan bahsediyor.bunu aşabilmenin yegane yolu eski anlaşmaları yenileriyle bozmaktan geçiyor.hemen şimdi bunu yapabiliriz.

TE: Aslinda bütün karmasa TAM denilen kelimenin anlam kargasasindan cikiyor galiba. Tam hem deterministik hem de tesadüfü icinde barindirir. Sadece deterministik bir düsünce TAM’in dogasina karsi gelir.

sa: İkinize de katılıyorum. Tam olmanın koşulu narsizm ile karıştırılarak insanın içine korku salınmıştır. Oysa çok basit bi şeydir; “kendinin ve her kişinin, benzersiz biricik mükemmel olduğunu bilmektir. İnanmak değil, bilmek.

Tam olan, kendini ve başka (sanılan) şeylerin mükemmelliğini bilip aşkla sevdiğinden, gördüklerini hiç bir beklenti olmaksızın söyleyebilir. Daha öncleri bizi bundan men eden şeyler vardı, sevilmemek onaylanmamak, toplum dışı addedilmek vs gibi. Bütün bunlar yarımlıktan kaynaklı şeyler. Örneğin alınganlık durumunu ele alalım, insan neden alınır?

HA: kendini önemsediğinden..biri bana sen aptalsın dediğinde, eğer bende aptal olduğuma dair bir anlaşma da varsa, yaram kaşınmış acıtılmış demektir..aslında bana aptal denilmesi değildir canımı yakan, eğer ben kendime dair bu fikre sahip olmasaydım, başkasının aptal lafını duymayacaktım bile..daha doğrusu onun bu lafının sadece kendisiyle alakalı olduğunu bilecektim..

sa: Mükemmel açıkladın. Yaradılışın bi noktasına kadar insan zaten mükemmeldi, onu yaşayandı. Fakat mükemmel olduğunun bilincinde değildi. Bunu bilmek için aynalar devreye girdi. Ve tüm o gerilimli çağlar çağlar boyunca yaşandı. Şimdi Yaradılış, tek bir mükemmelden sınırsızca sayıda mükemmel peydahlama peşinde. O çok yaramaz bişey. Evrim…Sanırım yıldızlar (güneşler) böyle oluşuyordur.